Tüm Yönleriyle Türkiye’deki Cemaat Örgütlenmesi ve Darbe Girişimi

Tüm Yönleriyle Türkiye’deki Cemaat Örgütlenmesi ve Darbe Girişimi
  • 17.08.2016

Türkiye’de yaşanan darbe girişiminden sonra gözler yine Cemaatlere çevrildi. Üzerinden bir ay geçmesine rağmen halen tonla cevapsız sorunun geriye kaldığı darbe girişiminde kimler rol aldı, Türkiye’deki Cemaatlerin örgütlenmesi, Cemaatlerin devlet ile olan ideolojik ve organik bağları, Kürt mücadelesine yaklaşımları neler? Bu ve çok daha fazla başlığı Londra’da yaşayan akademisyen araştırmacı Dr Deniz Çiftçi ile konuştuk. Siyaset bilimi ve Uluslararası ilişkiler uzmanı olan Çiftçi Türkiye’deki islami cemaatleri yakından takip eden bir isim.

Röportaj: Aladdin Sinayiç

 

Türkiye de darbe ilgili soruları sormadan önce sizin de Türk ve Kürt İslam cemaatleri üzerine yaptığınız araştırmaları göz önüne aldığımızda, Türkiye de ki İslamcı hareketlerin Kürtlere yaklaşımını nasıl ifade edersiniz?

Türkiye’de ki İslami cemaatler örgütlü bir yapı olarak 1950’lerden sonra örgütlenmeye başladılar. Süleyman Hilmi Tunahan’ın bir nevi başlattığı ve kendi ismini alan Süleymancılar hareketi ile başlayan İslamcı cemaat örgütlenmeleri daha sonra , özellikle Bediüzzaman Said Kurdi’nin 1960 yılındaki vefatından sonra daha da ivme kazanmıştır. Süleymancıları daha sonra Nurcu Ekolünü takip eden Yazıcılar ve Okuyucular gurubu, daha sonra daha çok Sufi bir kimlik etrafında şekillenen Menzilciler devam etmiştir. Nurcu Ekolün devamı olarak Gülen hareketi de 1970’lerde filizlenmeye başladı. Tüm bu hareketler dini referans noktasında Kuran, Sünnet, Tevhit gibi dinin temel prensiplerini oluşturan noktalarda hemfikirler.

Hatta hepsinde Türk İslam sentezini esas alan bir anlayışta ortaktır. Sadece aracı veya açıklayıcı referanslar noktasında, örgütlenme modeli açısınındın ve en önemlisi iktidar ve ‘güç’ kavramı ile ilişikleri noktasında hususunda ayrılmaktadırlar. Manjaj (Yöntem) konusunda da bazıları arasında farklar mevcuttur.

Bu cemaatlerin hemen hemen hepsinin Kürt sorununa yaklaşımı devletin resmi yaklaşımın üzerinden şekillenmektedir. Zaten Türk-Islam sentezini benimsemek Kürtleri inkar etmek ile bir nevi eş anlamlıdır.

SÜNNİ KÜRTLERİN %17’Sİ CEMAATLERİN İÇERİSİNDEDİR

Tüm Yönleriyle Türkiye’deki Cemaat Örgütlenmesi ve Darbe Girişimi 2

Dr Deniz Çiftçi

Buna rağmen, bugün Kürtlerin (Sünni Kürtlerin) yaklaşık olarak %17’si herhangi bir dini cemaat, tarikat veya yapılanma ile aktif hatta örgütsel bir ilişki içeresindedir. Daha çok Sünni Kürtler bu yapılanmalarda yer almaktadır. Daha ilginç olanı ise Kürtlerin yaklaşık olarak %30’nun herhangi bir İslami cemaat veya tarikat ile belli bir derecede ilişkilendiğidir. Yani Kürtlerin yaklaşık olarak üçte biri Türkiye’deki bir İslami cemaat ile ilişkiye geçmiştir. Buradaki istatistiklerden yanılma payını genelde %4 gibi çok yüksek tutsak bile hatırı sayılır bir Kürt nüfusu bu cemaatlerde yer almaktadır.

Bu cemaatlerin Kürtler arasındaki örgütlenme tarzları da birbirinden farklılıklar göstermektedir. Hatta adeta sanki bir görev paylaşımı yapmış gibilerdir. Örneğin; Gülen cemaati Kürtlerin daha çok eğitimli kesimini hedef olarak seçmiştir. Buna karşın Süleymancılar daha çok küçük yaştaki Kürt çocuklarını ortaokul yaşlarından itibaren evlerinden alıp Türkiye’nin farklı bölgelerinde yoğun bir Kuran eğitimine tabi tutmaktadır. Küçük yaştaki kız çocuklarına daha ayrı bir önem veriyorlar. Süleymancılar şuan Kürtler arasında en hızlı örgütlenen cemaattir. Öte yandan Menzilciler daha çok Kürt alt sınıfları ile yani eğitim düzeyi oldukça düşük Kürtleri (Köyleri, kasabaları, varoşları vs) hedef kitle olarak seçmiştir. Tabi Gülen cemaatinden doğan boşluğu doldurmak için Menzilciler de artık üst sınıflar arasında örgütlemeye başlamıştır.

GÜLEN, BEDİÜZZAMAN HAYATTAYKEN SIRF KÜRT OLDUĞU İÇİN ZİYARETİNE GİTMEDİ

Bu cemaatlerin Kürt kimliğine olan mesafelerini anlamak veya daha doğrusu Kürt sorunu noktasında devlet ile nasıl örtüştüklerini anlamak için özelikle Nurcu Ekolünden gelenlerin bu Ekolün kurucusu olan Bediüzzaman ve onun eserleri Risale-i Nurlara yaklaşımını iyi irdelemek gerekir. Fethullah Gülen daha Bediüzzaman hayatta iken onu sırf Kürt olduğu için ziyaret etmediğini bizzat kendisi söylemiştir. Aynı şekilde diğer bir çok cemaat veya o cemaatlere mensup kişiler de Bediüzzaman sırf Kürt olduğu için Nurcu çizgiye mesafeli durmuşlardır. Hatta bazıları daha ileri gidip Bediüzzaman’ın Seyyid olduğunu ve bunun üzerinden onun soy kütüğünü Arap kimliğine dayandırmaya çalışmışlardır. Bu cemaat veya kişilere göre Arap kimliği Kürt kimliğine göre daha kabul edilebilir bir kimliktir.

Bediüzzaman, her ne kadar hayatının ilk 30-35 yılında yani Birinci Said döneminde Kürt sorununa oldukça duyarlı olup Kürt cemaatlerinde aktif yer alsa da, Cumhuriyetin kurulmasından sonra hayatının 25 yılını cezaevinde geçirmiş ve bu dönemde (ikinci Said dönemi) daha çok Teolojik meselelere ilgi göstermiştir. Bu dönemde Kürt sorunu ile ilgili çok fazla yazıp çizmemiştir. Zaten koşulları da yoktu. Buna rağmen Bediüzzaman Risale-i Nurlarında Kürt ve Kürdistan kelimelerine yer vermiş bu noktada hatta Kürtlere; ‘kendi devletinizi veya kendi kendinizi yönetecek yol yöntemler bulun’ gibi dolaylı bazı söylemler ile de hitap etmiştir.

BEDİÜZZAMAN’IN KİTAPARINDAKİ KÜRT VE KÜRDİSTAN KELİMELERİ ÇIKARTILDI

Tüm Yönleriyle Türkiye’deki Cemaat Örgütlenmesi ve Darbe Girişimi 3

Dr Deniz Çiftçi

Bediüzzaman’ın Risalelerine büyük önem veren Nurcu cemaatler Bediüzzaman’ın vefatından hemen sonra onun Risalelerindeki Kürtler ile ilgili bölümleri, ayrıca Kürt ve Kürdistan kavramlarını değiştirmişlerdir. Yani Türkiye’deki İslamcı cemaatler Nurcu olsalar dahi Bediüzzaman’ın Kürt kimliğini veya Kürt kimliğinin kendisini hazzetmemişlerdir.

Bu cemaatlere tepki olarak ve daha çok Kürt kimliğini İslami bir zeminde temsil eden önce Med-Zehra cemaati Sıddık Dursun Seyhanzade öncülüğünde 1973’te ortaya çıkmıştır. Daha sonra 1992’de İzzettin Yıldırım önlüğünde Zehra cemaati ortaya çıkmıştır. Zehra cemaati bugün dahil olmak üzere her zaman Türkiye’deki İslamcı cemaatlerin ve devletin hedefi olmuştur. Örneğin Hizbullah’ın eli ile liderleri İzzettin Yıldırım Ocak 2000’de öldürüldü.

KÜRTLERE KARŞI DEVLET-TARİKAT-ORDU İTTİFAKI

Özetlersek, Türkiye’de Kürt Ulus kimliğine karşılık her zaman bir Devlet-Tarikat-Ordu ve hatta Halk ittifakı söz konusudur.

Son bir not, bugün Türkiye’de Süleymancıların yaklaşık olarak 3 milyon, Menzilcilerim 4 milyon, diğer cemaatlerin ise 6-7 milyon arasında değişen takipçisi mevcut. Gülen cemaatinin ise 800bin-1milyon civarında takipçisinin olduğu tahmin edilmektedir. Tüm bu rakamlar kesinliği test edilmemiş veriler olsa da aşağı yukarı tahmin edilen oranlardır.

CEMAATLER İNGİLTERE’DE OLDUKÇA ÖRGÜTLÜ

Ayrıca İngiltere özeline gelirsek Türk-İslam cemaatlerinin hepsi İngiltere’de özellikle Londra’da oldukça örgütlülerdir. Bu cemaatlerin çok sayıda öğrenci yurtları, evleri, farklı eğitim ve kültür kurumları mevcut. Zaten bunları çokta saklamıyorlar. Hepsi legal kurum ve kuruluşlardır.

Bu cemaatler İngiltere’de hatırı sayılır Alevi ile de ilişki ve diyalog içerisindedirler.

Türkiye’deki dini hareketler ve cemaatler üzerine yürüttüğünüz akademik çalışmalardan kaynaklı Gülen cemaatini de yakından incelediniz. Bu çalışmalarınız sürecinde hiç aklınıza gelirmiydi, ‘hizmet hareketi’ olarak kendisini tanıtan dini bir cemaatin bir gün böyle askeri bir darbeye girişebileceği?

Türkiye’deki İslamcı hareketlerin yapısal karakterlerini göz önüne aldığımızda, bu cemaatlerin çoğunluğunun 2002 yılına kadar devletin seküler-laik karakterine daha çok ideolojik bir duruş sergileyerek karşı geldiklerini görüyoruz. Bu ideolojik karşı duruş devlete karşı hiç bir zaman militan bir karakter almamış daha çok savunma pozisyonunda yer almış.

Örneğin; Türkiye’de bugün var olan ve toplumda hatırı sayılır bir karşılık bulan   Süleymancılar, Menzilciler, İskenderiyeciler veya Erenciler hepsi daha çok savunma pozisyonundalardı. Gülen cemaati de 2002 yılına kadar bu pozisyonunu çok dikkatli bir şekilde korudu. Hatta 2008-9 yılında kadarda çok rengini belli etmedi. Ama ne zamanki artık devlet mekanizmalarını güç dengelerini değiştirebilecek bir güce kavuştular, o zaman savunma pozisyonundan çok devlete sahip olma veya devleti ya doğrudan yada kendilerine yakın iktidarlar tarafından yönetme evresine geçtiler.

Tüm Yönleriyle Türkiye’deki Cemaat Örgütlenmesi ve Darbe Girişimi 5

Erdoğan, Gülen, Gül, Çiller Bank Asya açılışında

CEMAATLER DEVLETİ HEP ANA OCAK OLARAK GÖRDÜLER

Türkiye’deki İslamcı cemaatlerin daha çok Nurcu orjinli olması ve Türk Ulusal kimliğini yapısal bir bileşeni haline getirmeleri de bu cemaatler ile devlet arasında her zaman üstü örtük bir ilişkinin var olmasını beraberinde getirmiştir. Diğer bir ifade ile cemaatlerin Kemalist cumhuriyetin ‘assertive sekülarism’ karakterine ideolojik bir karşı duruş sergileseler de Türkiye Cumhuriyetini devlet yapan diğer tüm ideolojik, örgütsel ve yapısal karakterine karşı gelmediler. Türkiye’deki İslamcı Cemaatler Devleti bu noktada ideolojik ‘Ana Ocak’ olarak gördüler, ve karşı gelmeyi düşünmediler.

Diğer Müslüman Ülkelerdeki İslamcı hareketler ile karşılaştırdığımızda Türk-İslam cemaatleri bu yüzden oldukça devletçidir. Örneğin Mısır, Suudi Arabistan, Endonezya, Ürdün ve diğer bir çok Müslüman ülkedeki İslami hareket veya cemaatlere baktığımızda çoğu Selefi ve Vahabi bir İslami teoloji üzerinden şekillenip ‘devlet olgusunun’ kendisi olmak üzere bu devleti temsil eden rejim karakteri ve yönetim mekanizmalarına da karşı gelirler ve çoğu silahlı savaş vermekten kaçınmazlar. Bu yüzden aynı cemaatler kendileri ile ‘devletleri’ arasına ideolojik, teolojik, ve örgütsel anlamda bir mesafe koymuşlardır. Bu cemaatler Etnisite, Ulus veya benzeri ‘kavmi’ kimliklere mesafeli durmuşlardır. Fakat Türkiye’deki İslamcı hareketlerde bu durum ortaya çıkmamış. Türk-İslam cemaatleri bu olguların hepsini kendine münhasır diyebileceğimiz bir Türk-İslam prototipi ile harmanlamışlardır.

CEMAATLER HİÇBİR ZAMAN ALEVİ İNANCINI İÇSELLEŞTİRMEDİ

Zaten bu şekillenmeden kaynaklıdır ki, Türk İslam cemaatlerinin hemen hemen hepsi etnik olarak Kürt kimliğini, dinsel olarak ta Alevi inancını hiç bir zaman içselleştirememişlerdir.

Gülen cemaatinin devleti yönetme isteği veya kendi Türk İslam sentezini devlette hakim kılmak istemesi 2002 veya sonrasında ortaya çıkmış bir durum değildir. Gülenciler örgütlenmeye başladıkları 1980’lerin sonundan itibaren devleti ileride nasıl yönetebilirler diye hareket ettiler. Bu temel bir hedefti cemaatte. Zaten bundan dolayıdır ki, oldukça pragmatik bir duruş sergileyip, Türkiye’de iktidarların rengine göre renk aldılar uzun süre. Ne zaman ki AKP’nin Türkiye’yi, kendilerinin de AKP’yi yönetebilecek bir güce sahip olduklarını gördüler, özellikle 2009 yılından sonra iktidardan doğrudan ‘pay’ istediler.

Bu noktada herkesin çok merak ettiği cemaatin böyle bir şiddete başvurup vurmayacağı sorusu akla geliyor.

CEMAATİN İÇERİSİNDE KISA BİR DÖNEM KALAN BİRİSİ OLARAK ŞİDDET KALKIŞMASI BEKLEMİYORDUM

Gülen Hareketin teolojik ve ideolojik doktrinlerini ele aldığımızda, her zaman şiddetle arasına mesafe koyan, daha çok yumuşak güç dediğimiz bir alan üzerinden hareket eden ve bu doğrultuda büyük başarı elde eden bir hareket olduğunu söyleyebiliriz. Bu hareketi takip eden ve daha önce az çok içinde kalan birisi olarak söyleyebilirim ki, bu düzeyde bir şiddet kalkışmasına başvuracağını açıkçası beklemiyordum. Ama kumpaslarla operasyon yapma, insan tutuklama veya  bireysel bazlı bir takım şiddet olaylarına girişebileceğini tahmin edebiliyordum. Zaten buna yönelik birçok emare de vardı ve duymuştum.

Peki ”Gülen Hareketi’nin böyle bir darbeye kalkışabilmesine veya bir kamikaze hareketine kalkışabilmesine neler sebep oldu, nasıl böyle bir eylem yaptı” gibi bir soruya cevap verecek olursak ya da ”gerçekten cemaat böyle bir şiddete başvurur muydu, aklınıza gelir miydi?” sorusuna cevap verecek olursak; evet aklıma gelmiyordu. Ama cemaat böyle bir şeyi yapmaz gibi kesin çizgilerim de yok.

Birincisi; cemaat her eylemini her zaman kendi üzerinden yapmaz. Daha çok kendisine yakın veya ortak çıkarlarda buluştuğu başka bazı yapılanmalar üzerinden yapabilir. Cemaatin ilkeleri bu noktada oldukça geçirgendir.

İkincisi, cemaatin  nihai hedefi (Türk İslam Sentezi), bu hedef doğrultusunda kırk yıldır oluşturduğu örgütlenme tarzı ve en önemlisi, bunca kazanımlarına karşın cemaatin bugün yüz yüze kaldığı savaş, Türkiye’deki kazanımlarının AKP tarafından açık bir şekilde tehdit edilmesi bana; Cemaat, AKP’ye bu kadar kaybı göze alamaz ve bu hamleyi yapabilir algısını oluşturuyor.

TSK'nın Darbe Bildirisinde 'Türk' Vurgusu Yok! 1

CEMAATÇİLER; BİZE SEMPATİ DUYYAN SUBAYLAR DARBEYE DESTEK VERDİLER

Burada altını çizeyim cemaat bir askeri darbe içerisine tüm cemaat mensuplarının katıldığı sistematik bir hazırlıkla girmemiş olabilir ama cemaate yakın çok sayıda subayın bu darbenin stratejik beynini oluşturduğunu görebiliriz. Nitekim hatırı sayılır sayıda cemaatçi de (en azından benim konuştuğum cemaatçiler arasında) cemaat böyle şiddet eylemlerine başvurmaz ama cemaate sempati duyan bazı subaylar, AKP’nin son dönemde yaptıklarını kabul etmeyip bu darbeye destek vermiş olabilirler diyor.

Cemaatçiler öyle yorumluyor, peki sizce Gülen Cemaati bu işin neresinde ve başka hangi güçler dahil olmuş olabilir?

Bir defa darbeyi salt Gülen Cemaati üzerinden okumak, bu cemaat üzerinden sonuçlar üretmeye kalkışmak, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu siyasal süreci, hatta sosyolojik dokusunu ve ordu içinde artık son 4-5 yılda oluşmaya başlayan farklı güç ilişkileri vu bunun etrafında şekillenen çatışmaları görmezden gelmemiz anlamına gelir.

Bundan dolayı soruyu şöyle sormak belki daha doğru olabilir: ”Gülen Cemaati böyle bir darbeyi yapabilmek için farklı gruplarla nasıl ittifak geliştirebildi, bu farklı gruplar Gülen Cemaati’yle böyle bir ittifaka nasıl girebildi”?

DARBE GİRİŞİMİNDE BİRÇOK TUHAFLIK VAR

Şunu çok net söyleyebilirim ki; darbenin yapılış tarzı kısmi oranda profesyonellik, ancak bir o kadar da acemilikleri barındırıyor. Cemaat gibi bir hareketin örgütlenme yapısını göz önüne aldığımızda, ki oldukça hiyerarşik bir örgütlenme modeli olan bir yapılanmadır, bu darbede bir çok tuhaflık zaten hemen göze çarpıyor. Cemaatin çok acemi bir kalkışmaya gireceğini düşünmek zordur. Cemaat bu kadar acemice davranmaz diye düşünüyorum. Ama öte yandan bu kadar cesur bir şekilde ve aynı anda birçok yerde askeri sokağa çıkarmaya çalışmak ta, cemaate yakın subayların stratejik öncülüğünde olabilecek bir eylemdir.

DARBENİN STRATEJİK BEYNİNİN CEMAAT OLMA İHTİMALİ YÜKSEK

Bunu şöyle özetleyebilirim; darbenin stratejik beyninin cemaate ait olma ihtimali çok yüksek. Ama sokaktaki güçlerin ve sokağa çıkan askerin büyük bir çoğunluğu, ordu içerisinde daha katı bir Kemalist Seküler çizgiye sahip olan, bu noktada Erdoğan’a artık çok keskin çizgilerle karşı gelen ve hatta Erdoğan ile ittifak kuran Doğu Perinçek ve Ergenekon zihniyetine sahip generallerle de çatışmaya başlayan askerlerdir.

Bu darbe Gülen Cemaati’yle, Ergenekon-AKP ittifakına karşı gelen ve her ne olursa AKP’nin gitmesi gerektiğini düşünen subaylar arasında oluşan bir ittifakın sonucu olabilir. Genel anlamıyla bir ittifaklar darbesidir diyebiliriz.

15 Temmuz’u iyi planlanmış bir AKP oyunu olarak görenler de var. Ya da bir şekilde AKP’nin bir parmağı var diyenler. Siz nasıl yorumluyorsunuz, AKP’nin bu darbe girişiminde bir parmağı olabilir mi?

 ”AKP böyle bir darbeyi yaptı mı veya gerçekten bu işte parmağı var mı”  gibi bir soruya cevap vermek, ancak komplo teorisi gibi yaklaşımlarla açıklana bilinir. Ancak sonuçlar üzerinden soruya dönersek; her ne olursa olsun bu darbe, AKP’nin iktidarını güçlendirmiştir.

Aynı şekilde Erdoğan’ın bireysel iktidarını güçlendirmiştir. Ve bunun da ötesinde, anayasal olarak zaten meşru olan bir hükümet ve lider, toplumsal zeminde ve hatırı sayılır bir kesimde gücünü pekiştirmiştir.

Tabi, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın neredeyse uçan kuştan haberinin olması veya AKP ile ittifak yapan Doğu Perinçek gurubunun ve ona yakın hatırı sayılır bir subayın orduda bulunması ve bunlara rağmen böyle bir darbeden haberleri olmaması kuşku yaratan bazı noktalardır.

Belki şöyle diyebiliriz, AKP  (kendileri de zaten itiraf etti) böyle bir darbeyi bekliyordu ama  zamanlaması ve şiddeti derecesi noktasında ciddi bir istihbarata sahip değildi.

AKP ile Gülen cemaati uzun bir dönem iktidarı paylaştılar, hemen hemen her konuda ortak bir çalışma yürüttüler. Cemaatin devlet kurumlarına en çok fazla yerleştiği dönem AKP iktidarı dönemine denk geliyor. Ortaklık neden bitti, esas savaşı kim ve nasıl başlattı, kısaca değerlendirebilirmisiniz?

Bugün Türkiye’de İslamcı kesimlerin kendi aralarında  strateji noktasında bazı fikir ayrılıkları ve metot konusunda farklılıkları olsa da, hemen hemen hepsinin birleştiği çok güçlü bir zemin vardır. Örneğin; Türkiye’ye özgü bir Türk-İslam sentezi yaratma, bu Islam sentezini milliyetçilikle harmanlama, Türk kimliğini ellerinden geldiği kadar cemaatlerinin temel ilkelerinin biraz daha üstünde tutma ve en önemlisi Türkiye’deki etnik ve dini gruplara oldukça mesafeli durup, devlet zihniyetini temsil etmedir. AKP ile Gülen cemaati bu saydığım prensiplerde net bir şekilde anlaştılar.

CEMAAT OLMASAYDI AKP ULUSLARARASI ALANDA BU MEŞRUİYETİ YAKALAYAMAZDI

Ama şunu belirtmek gerekir ki; Gülen Cemaati, 1970’lerden sonra Türkiye’de örgütlenmeye başlayan ve adeta tırnağıyla toprağı kazıyarak bu güne gelen ve gerek Türkiye içinde, gerekse uluslararası zeminde büyük bir güç kazanan bir harekettir. Cemaat Türkiye’deki ve uluslararası alandaki gücünü kullanarak, AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinde çok önemli bir rol oynadı. Evet AKP’nin çok önemli bir toplumsal karşılığı olabilir, o günün şartları AKP’yi iktidara getirmeye çok elverişli olabilir, ancak cemaat olmasaydı AKP  uluslararası alanda bu kadar kolay meşruiyet kazanamazdı, ayrıca 2004, 2005, 2006 yıllarında teşebbüs olduğu anlaşılan darbe girişimlerine karşı direnemezdi. En önemlisi, AKP’ye, ciddi bir muhalefet temsil edebilecek güçlerin elimine edilmesinde cemaat gerek istihbaratı, gerekse örgütsel gücünü kullandı ve AKP’nin  iktidarını pekiştirmesini sağladı.

AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasında cemaat çok muazzam bir rol oynadı. Fakat günün sonunda cemaat AKP’ye bu gücü verdikten sonra ve AKP artık 2008-2011 yılları arasında kendisine karşı askeri bir kalkışmaya girişebilecek muhalif askerleri de elimine ettikten sonra adeta tek hakim güç olmaya başladı. Cemaat bu noktada AKP’ye şunu söylemeye başladı: ”Ben seni istediğin yere getirdim, kırk yıllık emeğimle senin gücünü kurumsallaştırdım, bundan sonra ben istiyorum”. Ve cemaat bundan sonra Türkiye’deki güç sistemine ortak olmak istedi. Güç sistemine ortak olmak istediği noktaların başında ise Milli İstihbarat Teşkilatı geliyordu. İç ve dış siyasette dengeleri belirleyen bir aktör olmak için Gulen cemaati MIT’in için sızmaya her zaman çok ciddi bir önem atfettiler.

Cemaat bu amaçla AKP’ye adeta kendisini dayattı ve birçok kurumda güç istedi. Bu istek ilk etapta AKP’yi kaygılandırmamış olabilir. Fakat, cemaatin neredeyse devletin beynini oluşturan kurumların iradesini AKP’den istemesi ve Türkiye’de AKP’yi destekleyen diğer cemaatlerinde Gülen cemaatinden oldukça endişe duymaya başlaması, Cemaat ile AKP arasında gerginliği tetikleyen iki önemli sebeptir. Tabi iç ve dış siyasette farklı zeminlerde farklı vizyonlara sahip olmaları da iki güç arasındaki gerginliğin şekillenmesinde oldukça önemlidir. Örneğim İran ve İsrail ile ilişikler gibi.

SAVAŞ ZİHNİYET FARKLILIĞINDAN DEĞİL GÜÇ PAYLAŞIMINDAN KAYNAKLI

Dolayısıyla AKP’nin cemaatin gücünden çekinmeye başlaması, cemaatin de kendisini adeta AKP’ye dayatması, diğer tarikatların bu yüzden AKP’ye ye adeta rest çekmesi, Erdoğan’ı cemaate mesafeli durmaya itti ve bu durum aralarındaki çatışmayı daha da pekiştirdi. Bunun yanında Erdoğan’ın otoriter kişiliği, her şeyi tek başına kontrol etme arzusu ve bunun dışında ben merkezciliği ve gücünü cemaatle paylaşmaması, cemaatin gücünü kontrol etme eğilimi göstermesine sebep oldu.

Özetleyecek olursak; diğer cemaatlerin Gülen Cemaati yüzünden AKP’ye baskı yapmaya başlaması, AKP’nin cemaatin gücünden korkmaya başlaması ve Erdoğan’ın karakteristik özellikleri, AKP’yi cemaate karşı tavır almaya yöneltti. Cemaat de kendisine çok fazla güvendiği ve güç abartması yaptığı için hatta güç zehirlenmesi yaşadığı için AKP ile savaşı göze aldı ve bu savaş başladı. Ama bu iki yapı arasında ideolojik, dinsel ve kimliksel anlamda çok ciddi farklılıklar olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece bazı iç ve dış politika konularında bir nüans farklılıkları var ama aralarındaki esas kavga, güç paylaşımında sahip olmak istedikleri oranlardır. Cemaat, çok fazla, hatta gücünden de fazla bir oranda pay istedi ve AKP’de buna karşı geldi ve bu savaş ikisini bu güne kadar getirdi.

Röportajın ikinci bölümü gelecek haftaki sayımızda.
Reklam
Britanyalı 5 Milyon Emekçinin Temsilcilerinden Efrin Çağrısı
Britanya’nın en büyük ve önemli sendikaları Türk devletinin Efrin’i işgal girişimine karşı eyleme geçti. Üç gün önce Unison sendikası tarafından...
BAF: Karanlığa Karşı Aydınlığı Örgütleme İçin Ortak Mücadele
Britanya Alevi Federasyonu geçtiğimiz Pazar günü Enfield’te bulunan binasında üçüncü genel kurulunu gerçekleştirdi. İşçi Parti Milletvekilleri Joan Ryan ve Kate...
Birleşik Krallık’ın Her Köşesinde Efrin Eylemleri
Türk devletinin Efrin’e yönelik saldırıları devam ederken, başta Londra olmak üzere Birleşik Krallık’ın birçok kentinde eylemler de büyüyerek devam ediyor....
Londra’da Binlerce Kişi Efrin İçin Yürüdü
Türk devletinin Efrin’e yönelik saldırıları devam ederken, dünyanın her köşesinde eylemler de büyüyerek devam ediyor. Dünyanın birçok merkezinde olduğu gibi...
Londra Büyük Efrin Buluşmasına Hazırlanıyor
Türk devletinin Efrin’e yönelik saldırıları devam ederken, dünyanın her köşesinde eylemler de büyüyerek devam ediyor. Efrin ile dayanışma günü ilan...
Londra’da ‘Afrin Erdoğan’a Mezar Olacak’ Sloganları
Türk devletinin Afrin’e yönelik işgal girişimleri ve saldırıları Londra’da protesto edildi. Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği önünde öğlen saatlerinde yapılan protestoya Kürdistan’nın...
Ülkeler Arası Bilgi Paylaşımları Başladı
Uluslararası anlaşmalar çerçevesinde bilgi paylaşımı sözleşmesi yürürlüğe girdi ve ilk paylaşımlar 2018 yılının ilk günlerinde maliye yetkilileri ve bankalar arasında...
Londra’da ‘Maraş’tan Roboski’ye; Unutmadık, Unutulmayacağız’ Paneli
Roboski Katliamı’nın 6’ıncı yılı ve Maraş Katliamı’nın 41’inci dolayısıyla Londra’da bulunun Kürt Toplum Merkezi’nde “Maraş’tan Roboski’ye Unutmadık, Unutturmayacağız!” başlıklı panel...
13 Yılın Ardından Gelen Görkemli Açılış
On yıldan fazladır inşaatı devam eden Cemevi’nin yeni binası Pazar günü yapılan büyük bir tören ile açılışı gerçekleştirildi. Açılışa Türkiye...
İngiliz Devrimcilerin Naaşları Londra’da
YPG saflarında DAİŞ’e karşı savaşırken Rakka’da yaşamlarını yitiren İngiliz enternasyonalist savaşçılar Jac Holmes ve Oliver Hall’un naaşları bugün öğleden sonra...
Şehit Düşen İngiliz Devrimciler İçin Kitlesel Karşılama Töreni
YPG saflarında DAİŞ’e karşı savaşırken Rakka’da yaşamlarını yitiren İngiliz enternasyonalist savaşçılar Jac Holmes ve Oliver Hall’un naaşları salı günü Londra’ya...
Londra Mehmet’ini Uğurlamaya Hazırlanıyor
Rakka’da Daiş çetelerinin saldırısında yaşamını yitiren Mehmet Aksoy (Firaz Dağ) 10 Kasım Cuma günü yapılacak törenden sonra Karl Marx’ın bulunduğu...
Londra Silah Fuarı Protesto Edilecek
Başkent Londra’da düzenlenecek olan uluslararası silah satış fuarı protesto edilecek. Türkiyeli ve Kürdistanlı kurumlar tarafından yapılan açıklamada Türkiye gibi ülkelerin...
Kürdistan’daki Savaş Londra’da Başlıyor
“Düşen her bomba, ‘terörle mücadele’ adına atılan her merminin bir yerde üretilmesi gerekiyor. Ve her nerede olursa olsun, bu üretime...
İskoç Polisi İki Gün Önce Kapısını Kırarak Girdiği Kürt Derneğinde Halkın Sorularına Cevap Verdi
Geçtiğimiz hafta İskoçya’nın başkenti Edinburgh’ta Kürt Toplum Merkezi ve bazı Kürt Halk Meclisi üyelerinin evlerine yapılan baskınlara tepkiler büyüyerek devam...
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ