Category: Ahmet Güven

  • Kürt Aleviler’de  ‘Sare sâle’ kutlaması / Araştırmacı Yazar: AHMET GÜVEN*

    Kürt Aleviler’de  ‘Sare sâle’ kutlaması / Araştırmacı Yazar: AHMET GÜVEN*

    Kürt Alevilerin/Kurmancların her halk gibi toplumsal ve ekonomik hayatı düzenlemek için kullandıkları bir takvim vardır. Bu takvim Kürtlerin ve Mezopotamya halklarının binlerce yıldan beri kullandıkları Jülyen (Rumi) takvimidir. Bugün hala yaşlıların kullandığı “Ba hasâbî me, ba hasâbî kavn” dedikleri bu takvim bugün kullanılan miladi takvimden 13 gün geridir.

    Bu hesaba göre 90 günlük kış şöyle hesaplanır;

    13 Aralık’da Kara Kış başlar, 10 gün sürer 23 Aralık’a kadar

    23 Aralık’da Zemheri başlar, 40 gün sürer 1 Şubat’ta biter.

    1 Şubat’ta Aura hafta başlar, 8 gün sürer 9 Şubat’ta biter.

    9 Şubat’ta Hızır başlar, 8 gün sürer 17 Şubat’ta biter.

    17 Şubat’ta Kor (Cemre) havaya düşer, 8 gün sürer 25 Şubat’ta biter.

    25 Şubat’ta Kor suya düşer, 8 gün sürer 3 Mart’ta biter.

    3 Mart’ta Kor toprağa düşer, 8 gün sürer 11 Mart’ta biter.

    Kışın son haftası toprağın ısınmasıyla koyunlar ve ke- çiler kuzlamaya başlar, doğa canlanır. Kal u Pir (yaş- lılar); “Urum-ı Şam ek bû (Urum ve Şam bir oldu), Âv bazye dâre, bizin bazye kâre” (su ağaca yürüdü, keçi yavrusuna koştu) derler.

    Bu takvim de bir de Arbinî Peşi vardır. Kış bitti, ba- har geldi derken Arbinî Peşi de ne olacağı belli olmaz, bazen çok şiddetli fırtına da olabilir. 24 Mart’ta başlar ve 5 gün sürer. Yaşlılar, “Bitirsê je Arbinî peşi, camûz vekatini je cati xwe.” (Kork Arbini beşinden, camuzu ayırır eşinden.) diye söylerler. Rivayete göre Arbinî Peşi’de camızın eşinin öldüğü söylenir.

     

    Hikayeye göre; Öğlene kadar fırtına olmuş camız ölmüş. Öğlenden sonra güneş vurmuş, hava ısınmış. Bu sefer düven di- kilmiş gölgesinde camız yüzülmüş.

    Kürt Alevilerin/Kurmacların kullandığı Jülyen takvi- mimde Kış mevsiminde iki belli gün vardır. Bunlardan biri Hızır Orucudur. Diğeri ise Sare Sale’dir.

    Hızır orucu 9 Şubat’ta başlayan ve 3 gün süren oruçtur. Hızır halk arasında olgun insana ve dara düşenin yardımına koşandır.

    Diğeri binlerce yıldan beri yeni yılın başlangıcı olarak kabuL edilen 13 Ocak ve 14 Şubat tarihlerinde yapılan sare sâle kutlanmasıdır. Jülyen takvimine göre kutlanan sare sale 13 Ocak tarihine denk gelmektedir. Kürtlerin bir bölümü sare saleyi 13 Ocak’ta kutlarken, Kürt Aleviler Hızır haftasında 14 Şubat’ta kutlamaktadırlar. Her iki kutlamada mana ve sunumda bazı de-ğişiklikler olsa da benzer şekilde yapılmaktadır. Kurmançlarda Sare sâle kutlaması Hızır haftasının bir parçasıdır. Cemre daha köz olmadan, havaya, suya ve toprağa düşmeden Hızır ile müjdesi gelir. Aynı zamanda bu kutlamaların çocuklar için ayrı bir önemi vardır. O gün köyün bütün çocukları toplanır, içlerinde birini seçip ona yündan bıyık ve sakal yaparak bir sunum hazırlarlar. O Kalik (ihtiyar) olur. Ev ev dolaşıp;

    Sare sâle bine sâle

    Xizir hâte ve mâle

    Bidin sadaqê Kâle

    E ki nadâyî sadaqê Kâle

    La sar kur têkavin çâle

    Türkçesi:

    Bir yıl gitti, yen yıl başladı

    Hızır bu eve geldi

    Verin ihtiyarın sadakasını

    Eğer vermeyen olursa

    Kafa üstü girsin çuvala.

    Böyle bir sunum yapılır. Maniler, kılamlar söylenir, şakalar yapılır. Her ev çocuklara un, yağ, şeker, kuru yemiş gibi yiyecekler verir. Çocuklar toplandıkları yiyecekleri akşama üzeri topluca bir eve götürürler. Kömbe ve yemek yapılır. Çocuklar için sofra kurulur ve hepsi toplanır sofraya kardeşçe, emeğin, bereketin ve iyiliğin tadı çıkarılır.

    *ARAŞTIRMACI-YAZAR AHMET GÜVEN KİMDİR?

    Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Gözpınar köyünde doğdu. Çocukluk yılları Kayseri Sarız’ın Kırkısrak köyünde geçti. İlk ve orta eğitimini Kırkısrak köyünde tamamladı. Afşin’de başladığı lise eğitimini bir yıl sonra terkederek Londra’ya göçmen olarak geldi ve eğitimine burada devam etti. Middlesex Üniversitesi’nin Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Politik Art, Telgraf, Gerçek, Emeğin Sanatı, Sürek, Haber, Berfin Bahar, Alevi Haber gibi gazete ve dergilerde makaleleri ve şiirleri yayınlandı. Güven’in “Düşlerimin Gül Şafağı” (Şiir), “Alevilik Nedir” (Araştırma-İnceleme), “Nar Taneleri” (Roman) adlı yayınlanmış kitapları bulunuyor.

  • Alevilik Nedir? II Alevilik İslam’ın İçinde Değildir

    alevilik_nedirAlevilik ayrı bir dindir. Devletin Aleviliği asimile etmek için 1993 Sivas katliamından sonra bir grup Türkçü ve İslamcı unsura görev verdiğini daha önce belirtmiştik. O dönem iki önemli etkenden bahsedilebilinir. Birinci etken Kürt özgürlük mücadelesinin yükselişi milletleşme süreci önünde bölücü olarak görüldüğü bir dönemdir. İkinci etken, tehlikeli olarak görülen demokrasi mücadelesidir. Alevilerin açısında  bakıldığında bunun iki önemi vardır. Birincisi, Alevilerin önemli bir bölümü Kürt’tür. Kendi kimlikleriyle var olmak isteyen Kürt Aleviler, 1921’de Koçgiri’de, 1938’de Dersim’de katliam ve kırıma uğramışlardır. İkincisi, Aleviliğin tarihsel gelişiminde toplumu ileri götüren ideolojilere ya önderlik edilmiştir ya da desteklenmiştir. Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine katkıları yadsınamaz bir gerçektir. Sivas katliamından sonra yükselen Alevi muhalefetine karşı devlet yeni bir konsept geliştirmiştir. Bu bölümde o dönem yapılan çalışmalar ve o çalışmaların tarihsel geçmişi incelenecektir. Ardından ‘’Alevilik İslamın içindedir’’ söylemiyle Aleviliği içerden yıkmaktan başka bir anlam ifade etmediği açıklanmaya çalışılacaktır.

    Önce o dönem yapılan çalışmalara bakıldığında, 1916 yılında Baha Said’e verilen görevi 1993 yılında Orhan Türkdoğan almıştır. Türkdoğan’ın( 2006) Alevi Bektaşi kimliği üzerine yapıtığı sosyo- antropolojik araştımada Aleviliği Türk unsura dayalı milletleşme sürecinde ‘’merkez- çevre diagramı’’ çerçevesinde ele almakta ve Ortadoks İslam’ın Alevileri dışlaması yerine İslam içinde eritmesi önerilmektedir.

    Türkdoğan (2006), kitabın girişinde devletin yapmış olduğu kırımı gizlemek için 1921 Koçgıri 1938 Dersim’i dış güçlerin örgütlediği bir ayaklanma olarak gösterip tarihi çarpıtmaktadır. Oysa tek dil, tek din ve tek millet projesinin bir ürünü olarak 1921’de Koçgiri’de  ve 1938’de Dersim’de katliam ve kırım yapılmıştır. Doğal olarak insanlar bu katliamlara ve kırımlara karşı kendilerini savunmak için mücadele vermişlerdir. Türkdoğan’ın tarihi çarpıtmasını anlamak zor değildir. . Milliyetçi ve ırkçı ideolojiler bir ‘’dış güç’’ söylemine ihtiyaç duymadan edemezler. Onlara göre devleti yıkmak isteyen ve büyümelerini istemeyen ‘’dış güçler’’ hep vardır. Dolayısıyla her türlü şiddetin, asimilasyonun, haksızlığın ve eşitsizliğin üstünü örtmek için, demokratik hak ve taleplerin önüne geçmek için ‘’dış güçler’’ söylemi milliyetçi ve ırkçı ideolojilerin can simidi olmuştur.

    Türkdoğan (2006), tarihi çarpıtmakla kalmıyor, Aleviliğin tarihsel gelişiminde yaratılan ve sahiplenilen değerleri de gözden düşürmeye çalışmaktadır. 1240 yılında gelişen toplumsal ve siyasal yanı ağır basan Babai isyanını da dış güçlere bağlamaktadır. Ancak tarihi az çok bilen o dönem köylülerin ve göçerlerin ortak kullandıkları toprakların özel mülkiyet lehine bozulması, ekilen toprakların ve otlakların daralması, ağır vergilerin ve baskıların artması sonucu isyanın başladığını bilir. Babai hareketinin, Selçuklu’nun adaletsiz ve baskıcı iktidarını yıkarak yerine eşitlikçi ve adaletli bir düzen kumayı hedeflediği inkar edilebilir mi?

    Türkdoğan işin özünü karartmak istemektedir. Amasya tarihçisi Hüsamettin Efendi’ye göre derki;

    ’’… Baba İshak, Trabzon’daki Komnenes hanedanına mensup bir kumandandır. Amacı da, kaybettikleri yerlerde bir Rum İmparatorluğu kurmaktır. Asıl adı İzak’tır. Yine bazı görüşlere inanmak gerekirse, Şeyh Bedreddin’in de Babailerle ilgisi olduğu ileri sürülmektedir.’’( Türkdoğan, 2006,s-14 )

    Babai isyanı büyük bir halk hareketidir. Toplumsal ve siyasi etkileri yüzlerce yıl sürmüştür. Dolayısıyla Bedreddin ve arkadaşlarını etkilememesi düşünülemez. Türkdoğan (2006), Bedreddin isyanının önderlerinden  Börklüce Mustafa’yı Rum ve Torlak Kemal’i Yahudi deyip, Türk düşmanı göstermeye çalışmaktadır. Türkdoğan’ın savının tersine  onlar da siyasal, dinsel ve ekonomik baskıları artan Osmanlı’yı yıkıp yerine eşitlikçi ve adaletli bir düzen kurmak istemişlerdir. Türkdoğan o kadar kinlenmiştir ki, eserini Türk- İslam sentezi olarak eleştirenlere ‘’Torlak’çı zihniyet’’ diye saldırmaktadır. Şeriat ile yönetilen Selçuklu ve Osmanlı’nın katliamcı ve talancı yönetimine toz kondurmamaktadır.

    Belirtmekte fayda vardır, Alevilik’de insanların hangi milletten oldukları önemli değildir. Önemli olan insandır. Bir Türk ırkçısı ve milliyetçisi olan Türkdoğan’ın bunu anlaması zordur. Alevilik’de insan varlığı bütün ırkların ve milletlerin üstündedir.Türkdoğan, saygı duyduğu Ziya Gökalp’in Kürt, takipçisi olduğu Baha Said’in Çerkez olduğu gibi, hayranı olduğu İTF‘nın liderlerinden Talat Paşa Yahudi kökenli olamaz mı? Anlaşılan Türkdoğan, Türkçü olanları ‘’iyi’’ olmayanları milletleri ile beraber düşman görmektedir.

    Türkdoğan araştırmasını iki önerme üzerinde kurmuştur;

    ‘’1. Alevi- sünni farklılaşması –tarihi süreç içinde-iç ve dış etkenlerin oluşturduğu bir olgudur.

    1. Bu nedenle, her iki bakış açısı, yeniden yapılanma süreciyle köklerine yönelerek sosyal bir bütünleşmeye dönüşebilir.’’ (Türkdoğan 2006, s.43)

    Türkdoğan, Baha Said gibi Aleviliği Türk milletinin İslam’a yaklaşım biçimi olarak ele almakta ve Aleviliği Şaman -Türk geleneğine dayandırmaktadır. Çözüm yolu olarak her iki inanç sisteminin tarihi köklerine dönerek İslam’da bütünleşebileceğini belirtmektedir.

    Söylediklerine kendisi de inanmamış olacak ki niyetini ele veriyor.

    ‘’Alevi-Sünni bütünleşmesi için ‘’İslâm’’ın sistematiğinde hiçbir ayrılık noktasına rastlamak mümkün değildir. İslâm, ayrılıkları birleştiren, bütünleştiren, ‘’bir’’de ‘’çok’’luk, ‘’çok’’ta ‘’bir’’lik arayan bir dindir. Alevi – Sünni dikotomisini tarihi seyrine bırakamayız. Böyle geldi böyle gitsin diyemeyiz. Aksi takdirde, tarihi seyri için de merkez-çevre diyagramı sonucu büyük felaketlerin yanında, sosyolojik anlamda milletleşme sürecinde büyük yaralar almasına sebep olabiliriz.’’ ( Türkdoğan 2006, s.637)

    Resmi ideolojinin bakış açısı olan bu mantığı anlamak zor değildir. Alevilerin ve Aleviliğin varlığı tehlikeli görülmektedir. Tarihsel seyrine bırakmak yerine İslamlaştırılması önerilmektedir.

    Türkdoğan(2006), ziyaret ettiği hiç bir Ocak’da, hiç bir Alevi-Bektaşi kurumunda İslam dininin kutsal kitabı Kur’an’ı görmemiştir. Bu durumu geleneksel Aleviliğin sürüp gitmesine bağlamaktadır. Aslında Türkdoğan, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde uygulanan asimilasyon politikalarının başarıya ulaşmamasından yakınmaktadır. Ona göre asimilasyonun başarıya ulaşması için Alevilere Kur’an götürülmeli ve Alevilik olgusunun eritilmesi gerekmektedir. Peki bu nasıl olacak?

    Türkdoğan (2006), Alevilere Türk ve İslam olduklarını öğretmek için Diyanet İşleri Başkanlığında toplantıların yapılmasını , Sünni ve Alevi din adamlarının biraraya getirilmesini ve bu siyasetin görsel ve yazılı medya aracılığı ile kitlelere ulaştırılmasını önermektedir. Kürt ve sol düşmanlığı temelinde politika yapılmasını görev bilen Türkdoğan’a göre sosyalist örgütler ve Kürt özgürlük mücadelesi verenler ulus-devlet olmanın yollarını kesmeye çalışmaktadır.

    İlginçtir 1994-1995 yılları arasında İran devletinden ilginç bir öneri gelir. İranlı Molla Şeriat Medari, Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’e sunduğu öneri şöyle;

    ‘’ Sayın başkan Türkiye Alevileri ateistleşiyor. Ya siz ilgilenin Sünnileştirin, ya da bize bırakın şiileştirelim’’ ( Akt.,Yıldırım 2000, s.176)

    Medari durduk yere bu öneriyi yapmış olamaz. Bu önerinin iki nedeni olabilir; Birincisi İran devleti, Alevilerle ortak özellikler taşıyan Yaresanları müslümanlaştırmak için baskı ve zulüm yapmaktadır. İkincisi 16. yüzyılın başında Şii Safevilerin  ve Sünni Osmanlının baskısı sonucu Alevilik’de bir kırılma yaratılmıştı ancak bitirilememişti. Bu sefer bitirilmek isteniyordu ama nasıl? Onun önerisinde anlaşılan Alevilerin Sünni veya Şii olması önemli değildi, önemli olan Alevilerin İslam içinde eritilmesidir.

    O dönem Başbakan Tansu Çiller için de bir ‘’Alevilik raporu’’ hazırlanır. Diyanet İşleri Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin tarafından hazırlanan raporda bakın ne diyor;

    ‘’ Solcu bir takım Alevici yazar ve aydın kötü niyetli olarak Alevilerin ibadetlerinin ayrı olduğunu belirterek abdest, namaz, oruç, hac, zekat, gibi Müslümanlığa ait ibadetlerin Alevilik’te olmadığını belirtiyor. Oysa Alevilik Müslümanlık’tan ayrı değildir. Öngörülen ibadetler de Sünniler için de Aleviler için de aynıdır’’. (Akt.,Yıldırım 2000, s.179)

    Raporun mesajı açık;

    ‘’ Aleviler, Alevi kimliklerini korudukça topluma entegre olamaz, yani Sünnileşemez yani asimile olmazlar. Öyleyse onları topluma kazanmanın yolu solcularla aralarına nifak tohumları atmaktır’’. (Yıldırım 2000, s.180)

    Bütün bu çalışmalar bittikten sonra  İzzettin Doğan’a  görev verilir,1995 yılında CEM Vakfı (Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı) kurulmuş olur.

    İzzettin Doğan, başını çektiği CEM Vakfı’nın amaçlarını şöyle açıklamaktadır;

    ‘’…Türkiye’ de olduğu gibi Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerinde  de CEM VAKFI, Alevi- İslam İnancını çocuklarına ulaştırmak isteyen ‘’kamil’’ insanlardan kurulu, çekirdek kadrolarla topluma seslenmeye devam edecektir.’’ (Doğan 1996, s.3)

    Bir insanın dini Alevilik ise Alevidir, İslam ise İslamdır. Önemli olan bu farklılığa saygı göstermektedir. ‘’Alevi –İslamcılar’’ için‘’Alevilik, İslam’ın içindedir’’.

    İzzettin Doğan 1980’de askeri cuntanın kurduğu faşist MDP (Milliyetçi Demokrat Parti)’nin kuruyucu üyesidir. Hiç bir zaman Alevilerin yanında olmamıştır. Ancak Alevi katliamı yapan ırkçı-dinci unsurlarla her zaman ilişkide olmuştur. Sivas katliamından sonra devlet eliyle ‘’Alevi lideri’’ olarak boy gösterilmesi boşuna değildir.

    Yine CEM Vakfı’ndan Niyazi Öktem (1996) Aleviliğe nasıl baktıklarını açıklarken, Anadolu Aleviliğini İslam’ın bir yorum tarzı olarak ele almaktadır. Sağduyulu, para sahibi, güçlü Aleviler ile bilimsel çalışmalar yapan sünni dostları bir araya gelerek Cem Vakfı’nın kurulduğunu belirtmektedir. Devlet katında  ve Türk kamuoyunda Aleviliğin saygınlık kazandığına vurgu yapan Öktem belirleyici ögenin Müslümanlık olduğunu savunmaktadır.

    Şimdi Öktem’e şu soruları sormak gerekir;

    Devlet, Alevileri resmi planda tanıdı mı? Hayır. Cem evleri ibadethane olarak tanındı mı? Hayır. Zorunlu din dersleri kaldırıldı mı? Hayır. Alevi köylerine ve mahallelerine zorla cami yapılmaktan vaz mı geçildi? Hayır. Peki siz hangi saygınlıktan bahsediyorsunuz? Herhalde Öktem ırkçı-dinci unsurlarla aşure yemeyi, Kürt ve sol değerlere saldırmayı saygınlık saymaktadır.

     ‘’ Biz Aleviliği Stalin, Marx veya Lenin’le birbirine müsahip kılma saçmalığı içinde olamayız. İnsan sevgisi içerisinde olan Anadolu Aleviliği bölücü hareketler içinde olamaz.’ (Öktem 1996, s.44)

    CEM Vakfı, Alevileri müslümanlaştırmak aynı zamanda Kürt Alevileri Türkleştirmek için Kürt ve Sol düşmanlığı üzerine kurulmuştur.

    Şimdi devletin, Aleviliğe karşı izlediği siyasetin İttihat ve Terakki’ye dayanan tarihsel geçmişine bakalım;

    Ahmet Güven

  • Alevilik Nedir? I Araştırma Bulguları

    Bu araştırma şunu göstermiştir; Alevilik ile İslam iki ayrı din ve iki ayrı sistemdir. ‘’ Alevilik İslam’ın içindedir‘’ söylemi devletin bir politikasıdır ve Aleviliği içerden yıkmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

    alevilik_nedirDevletin 1916 yılında Baha Said’e verdiği görevi 1993-1995 yılları arasında Orhan Türkdoğan almıştır. Türkdoğan (2006) Alevi ve Sünni bütünleşmesini Allah, Kur’an ve Peygamber olarak görmektedir. Ancak araştırmasında hiç bir Alevi ocağında Kur’an’a rastlamamıştır.

    Alevi sözcüğü  literatüre 20.yüz yılın başlarında girmiştir. Biz de bu genel kabulden yola çıkarak çalışmamızın adını Alevilik Nedir? koyduk. Ondan önce Kızılbaşlık olarak anılmaktadır.

    Yürükoğlu (2011), Aleviliğin iki kaynağı olduğunu belirtmektedir. Buna göre birinci kaynak Şiilik (Ali evine bağlılık mezhebi), İkincisi ise sufizmdir. Her dinde kolları olan sufizmin önemini özellikle belirtir. Ona göre Bektaşiliği diğer düşüncelerden ayıran öge sufizmdir. Sufizm, İslam’dan bin beş yüz yıl önce ortaya çıkmış ve en karakteristik özelliği panteizm anlayışıdır. Yani Tanrı – evren ve insan bir bütündür.Yürükoğlu’nun Aleviliğin kaynakları olarak gösterdiği sufizm önemli bir tespittir. Zamanın düşünce sistemine damgasını vurmuş sufizmde yani mistizmde tüm dinler içinde adaletsizliğe karşı mücadele verilmiştir. Ancak diğer kaynak olarak gösterdiği Şiilik (Ali evine bağlılık mezhebi) Aleviliğe kaynak değildir.

    Bu konuyu açmakta fayda var. Ali kültü Aleviliğe 16. yüz yılda geçmiştir. Ondan önce Ali kültü ne Baba İshak’da vardır, ne de Hacı Bektaş ‘da vardır. (Çubukçu 1997)

    Abdülbaki Gölpınarlı’nın ( 1958) hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Vilayetname’sine bakıldığında bir zorlamayla Hacı Bektaş, Ali soyuna bağlanır. Ancak Vilayetname ’de 12 imamlara ve Kerbela olayına rastlanmaz. (Çubukçu 1997). Ölümünden çok sonra yazılan Vilayetname ’de her ne kadar Ali soyundan ve namaz kılan biri olarak gösterilse de bunun bir zorlama olduğu anlaşılmaktadır.  Ayrıca Vilayetname’ ye bakıldığında mistizmin merkezi Kapadokya’da Hıristiyanlarla iyi ilişkiler kurduğu ve Müslüman softaları yerdiği menkıbelerde vardır.

    Konunun anlaşılması açısından 16. yüzyılın ilk yarısına bakmakta fayda var. Bu dönem bu günkü Aleviliğin Kızılbaşlık olarak anıldığı dönemdir. 1511 yılında Antalya Tekeli’den Kızılbaşlar Şahkulu önderliğinde Osmanlıya karşı başkaldırdılar. İsyan bastırılır ve Kızılbaş kimlikli insanlar kılıçtan geçirilir. Kurtulanlar Şah İsmail’e sığınırlar. İkinci Beyazıd’ı ‘’derviş’’ olarak gören ve ‘’baba’’ diyen Şah İsmail isyancılara karşı acımasız davranır.

    Beyazıd Sünni ve Şah İsmail Kızılbaş olarak bilinir ama ikisi de Kızlbaşlara düşman.

    Aydın Çubukçu (1997) meselenin sınıfsal boyutuna dikkat çeker ve Hoca Sacettin Efendi tarihinde olayı anlatırken İsyancılar Şah İsmail’e şöyle diyor;

    ‘’ Beyazıd’ın yönetimi altında Anadolu insanı inim inim inliyor. Vergilerden, yöneticilerin zulmünden takatımız kalmadı, perişan olduk. Çok yoksul olduk bu nedenle ayaklandık’’ ( Çubukçu 1997, Akt.,Yıldırım 2000, s.216)

    Şah İsmail ise ‘’orda ayaklandılarsa burada da ayaklanırlar’’  diye isyancıları kılıçtan geçiriyor.

    İsmail Belikçi (2005) ise olayın inançsal boyutuna dikkat çeker. İsyancıların namaz kılmadıkları ve Kur’an okumadıkları için katledildiklerini belirtmektedir.

    Araştırmamız sonucunda iki bulguya ulaşılmıştır. Birincisi Alevilik İslam’ın içinde değildir, İslam dini dayatılmaktadır. İkinci bulgumuz Alevilik bir dindir ama tek tanrılı dinlere benzemez. Gelecek bölümde bulgularımızı  Alevilik İslamın içinde değildir ve Alevilik bir dindir başlıkları altında tartışacağız….

    DEVAM EDECEK

    Ahmet Güven