Category: Dünya

Dünya Haberleri

  • Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönem başlarken, Kürt sorununun çözümü ve Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” paradigması, hem bölgesel hem de küresel barışın anahtarı olarak öne çıkıyor. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Konfederalizm”, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan bir çözüm modeli sunuyor.

    Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında uzun süredir durgun olan ilişkiler, jeopolitik gelişmeler ve güvenlik kaygıları ışığında yeniden canlanıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’nın savunma politikalarını gözden geçirmesine neden olurken, Türkiye NATO’nun kilit bir üyesi olarak stratejik önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın 12 Mart’ta Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyarette, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinin artık gerçekçi ve elde tutulur bir süreç olmasını temenni ediyoruz” ifadeleri, bu yeni dönemin sinyallerini verdi.
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AB üyeliğini Türkiye’nin stratejik önceliği olarak tanımlarken, “Avrupa Birliği güç ve irtifa kaybını tersine çevirmek istiyorsa, bunu ancak Türkiye’nin tam üyeliğiyle başarabilir” dedi. Avrupa Komşuluk Konseyi (ENC) Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, Türkiye ve AB’nin birbirine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak, Karadeniz’deki stratejik konumu ve NATO’daki askeri gücüyle Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisinde vazgeçilmez bir rol oynadığını belirtti.
    Ancak uzmanlar, Türkiye’nin AB üyeliğinin kısa vadede gerçekleşmesinin zor olduğunu ifade ediyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ, genişleme sürecindeki duraksama ve Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum sağlamadaki eksiklikleri, bu sürecin önündeki engeller olarak sıralanıyor. Prof. Dr. İlter Turan, “Hukuk devleti ve demokratik standartlar tam anlamıyla işler hale gelmedikçe, büyük bir ilerleme beklemek gerçekçi olmaz” diyor.

    AB’nin Yeniden Silahlanma Planı: “ReArm Europe” ve Türkiye’nin Rolü

    AB, Rusya tehdidine karşı stratejik özerklik hedefiyle “ReArm Europe” adlı yeniden silahlanma planını hayata geçiriyor. Önümüzdeki dört yıl içinde 800 milyar euroluk bir bütçeyi harekete geçirmeyi amaçlayan bu plan, savunma harcamalarını artırmayı ve Ukrayna’yı desteklemeyi hedefliyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 1,5’i oranında artırmasıyla 650 milyar euroluk bir mali alan yaratılabileceğini belirtti.
    Türkiye, bu planda hem coğrafi konumu hem de NATO’daki askeri kapasitesiyle kilit bir aktör olarak görülüyor. ENC Direktörü Vesterbye, “Türkiye, AB’den askeri teknoloji transferi elde edebilir, AB ise Türkiye’deki üretim tesislerini kullanarak maliyet avantajı sağlayabilir” diyerek kazan-kazan senaryosuna dikkat çekiyor. Ancak Prof. Dr. Turan, AB’nin bu bütçeyi öncelikle kendi eksikliklerini gidermek için kullanacağını, Türkiye’ye sağlanacak desteğin ise sınırlı kalabileceğini ifade ediyor.

    Kürt Sorunu: Ulus-Devlet ve Kapitalizmin Yarattığı Kriz

    Türkiye-AB ilişkilerindeki bu yeni dönem, yalnızca güvenlik ve ekonomiyle sınırlı değil; aynı zamanda Kürt sorununun çözümüyle de yakından bağlantılı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yıllardır İmralı Cezaevi’nde geliştirdiği “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, sorunun temelinde ulus-devlet yapısının ve kapitalist sistemin yattığını savunuyor. Öcalan’a göre, ulus-devletlerin homojenleştirici ve merkeziyetçi politikaları, etnik ve kültürel çeşitliliği yok ederek çatışmaları körüklüyor. Kapitalizm ise bu yapıyı sömürü ve eşitsizlik üzerine kurarak krizleri derinleştiriyor.
    Kürt Halk Önderi Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Ulus”, ulus-devletin aksine, farklı halkların ve kültürlerin bir arada, eşitlik ve özgürlük temelinde yaşayabileceği bir model sunuyor. “Demokratik Konfederalizm” ise hiyerarşik olmayan, yerelden merkeze doğru örgütlenen bir yönetim biçimiyle, halkların kendi kendilerini yönetmesini hedefliyor. Bu paradigmalar, yalnızca Kürt sorununun çözümüne değil, Ortadoğu’daki diğer çatışmalara ve hatta Avrupa’daki çok kültürlü toplumların entegrasyon sorunlarına da bir yanıt niteliği taşıyor.

    PKK’nin Ateşkes Kararı ve AB-Türkiye İlişkilerine Etkisi

    Öcalan’ın son dönemde PKK’ye yönelik silah bırakma çağrısı, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası olabilir. ENC Direktörü Vesterbye, bu çağrının barış sürecini destekleyeceğini ve AB’nin de bunu olumlu karşıladığını belirtiyor.
    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigmasına göre, Kürt sorununun çözümü, silahlı mücadelenin sona ermesi ve demokratik bir sistemin inşasıyla mümkün. Bu, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde demokratik standartları yükseltmesi ve Kopenhag kriterlerine uyum sağlaması açısından da bir fırsat sunuyor. Hukuk devleti, insan hakları ve azınlık haklarının tanınması, hem Türkiye’nin iç barışını sağlayabilir hem de AB üyelik sürecini hızlandırabilir.

    Demokratik Konfederalizm: Ortadoğu ve Dünya İçin Barış Modeli

    Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” modeli, yalnızca Türkiye ve Kürtler için değil, Ortadoğu’nun kaotik yapısına ve hatta küresel ölçekte barış arayışlarına bir çözüm önerisi sunuyor. Ulus-devletlerin sınırlara dayalı çatışmaları ve kapitalizmin kaynak savaşları, Ortadoğu’yu yıllardır bir savaş alanına çevirmiş durumda. Öcalan, bu modele dayalı bir sistemin, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını kullanırken merkezi otoritelerin baskısından kurtulmasını sağlayacağını savunuyor.
    Avrupa için de bu paradigma, aşırı sağın yükselişiyle derinleşen göçmen karşıtlığı ve kültürel çatışmalara karşı bir alternatif sunabilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde Kürt sorununun çözümü, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi gibi taleplerin karşılanmasını kolaylaştırabilir. Öcalan’ın vizyonu, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle AB’nin güvenlik ve istikrar arayışını birleştiren bir köprü olabilir.

    Sonuç: Barışın Anahtarı Kürt Sorununun Çözümünde

    Türkiye-AB ilişkilerinde başlayan bu yeni dönem, stratejik işbirliği ve güvenlik kadar, Kürt sorununun çözümüne de bağlı. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, hem Türkiye’nin iç barışını hem de Ortadoğu ve dünya için kalıcı bir barış modelini mümkün kılıyor. AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi, bu paradigmanın uygulanabilirliğini test edecek bir zemin yaratabilir. Ancak bu süreç, Türkiye’nin demokratik standartları yükseltmesi ve AB’nin genişleme politikalarını yeniden gözden geçirmesiyle şekillenecek. Barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, halkların eşitlik ve özgürlük temelinde bir arada yaşayacağı bir sistemle sağlanabilir. Öcalan’ın önerdiği yol, bu hedefe ulaşmanın anahtarı olarak duruyor.
  • EGE DENİZİ’NDE  BOT BATTI : 2 MÜLTECİ HAYATINI KAYBETTİ

    EGE DENİZİ’NDE BOT BATTI : 2 MÜLTECİ HAYATINI KAYBETTİ

    Muğla Fethiye ilçesi açıklarında Yunanistan adalarına geçmeye çalışan lastik bot battı. İhbar üzerine bölgeye sahil güvenlik ekipleri sevk edildi. Ekipler tarafından lastik bottaki 58 mülteci kurtarılırken, 2 mülteci yaşamını yitirdi, 2 mülteci ise yaralandı.
    Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın iskelesine getirilen yaralılar Fethiye Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Diğerleri işlemlerinin ardından İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne gönderildi.
  • İsveç’ten Göçmenleri Aşağılayan “Onurlu Davranış” Yasası!

    İsveç’ten Göçmenleri Aşağılayan “Onurlu Davranış” Yasası!

    Avrupa göçmenlere dönük sert politikalar üretmeye devam ediyor. Bu kapsamda İsveç hükümetinden de yeni bir yasa önerisi geldi.. Yeni yasa önerisine göre, göçmenlerin sadece suç işlememesi yeterli olmayacak; “onurlu davranış” sergileyenler ülkede kalabilecek.

    Göç Bakanı Johan Forssell, İsveç’e gelenlerin çoğunluğunun dürüst ve çalışkan bireyler olduğunu vurgularken, toplum düzenine aykırı hareket edenlerin ülkede barınmaması gerektiğini ifade etti. Özellikle suç işleyen, sosyal yardım sistemini dolandıran, borç batağına saplanan ya da terör propagandası yapan göçmenler için sınır dışı kararı alınabilecek.

    Eski yargıç Robert Schött’ün önerisiyle yasaya eklenmesi planlanan “onurlu davranış” kriteri, öğrenci vizesi, çalışma izni ve aile birleşimiyle İsveç’te bulunan göçmenleri kapsıyor. Göçmenlerin yaşam tarzları ve tutumları, oturma izinlerini kaybetmelerine neden olabilecek.

    Ancak insan hakları savunucuları bu düzenlemeye tepki gösterdi. Civil Rights Defenders örgütünden John Stauffer, yasanın ifade özgürlüğüne zarar verebileceğini belirterek, “Bu düzenleme, hukukun eşitliği ilkesine ters düşüyor ve İsveç için tehlikeli bir adım olabilir” dedi.

    Yeni yasa önerisi, İsveç’in göç politikalarındaki katı dönüşümün en son halkası olarak değerlendiriliyor.

  • AB’ye sığınma başvuruları iki kat arttı

    AB’ye sığınma başvuruları iki kat arttı

    Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede 2022 yılı boyunca yapılan sığınma başvurularının iki kat artarak bir milyona yaklaştığı açıklandı.

    Avrupa Komisyonu’nun henüz yayınlanmayan bir raporuna göre Avrupa Birliği (AB)’de iltica başvurusu yapan mültecilerin sayısı son yıllarda hiç görülmediği kadar arttı. Almanya’da Pazar günleri yayınlanan “Welt am Sonntag” gazetesinin rapora dayandırarak yaptığı haberde, 2022’de AB üyesi 27 ülkeye yapılan sığınma başvuruları bir önceki yıla göre yüzde 46,5 arttığı bildirildi.

    Avrupa Komisyonu’na bağlı çalışan Avrupa Birliği İltica Ajansı (EUAA)’nın derlediği istatistiklerle hazırlanan raporda, 2022’de AB üyesi ülkelerde toplam 923 bin 991 kişinin sığınma başvuru yaptığı ifade edildi. Rapora göre en çok iltica başvurusu ise sırasıyla Almanya, Fransa, İspanya ve Avusturya’da yapıldı.

    SURİYELİ MÜLTECİLER İLK SIRADA

    Almanya’da 2016’dan bu yana sığınma başvurusunun en fazla arttığı yıl olarak kayıtlara geçen 2022’de yeni mülteci sayısı 226 bin olarak açıklandı. Almanya’da geçtiğimiz yıl sığınma talebinde bulunan üç kişiden birinin Suriye’den geldiği ifade edildi. Rapora göre Suriyelileri ise Afganistan, Türkiye ve Irak’tan gelen mülteciler takip etti.

    Sadece Almanya’da değil AB çapında da geçtiğimiz yıl en fazla sığınma başvurusu yapanların Suriyeliler olduğu kaydedildi. Ayrıca Suriyeli mültecilerin ardından sırasıyla en çok Afganistan, Türkiye, Venezüella ve Kolombiya vatandaşları AB’ye ulaşıp iltica başvurusu yaptı. Türkiye vatandaşlarının yaptığı sığınma başvuruları bir önceki yıla göre iki kat, Venezüella ve Kolombiya vatandaşlarının başvurularının ise üç kat artması raporda dikkat çeken bir başka ayrıntı olarak öne çıktı.

  • Meksika duvarların da ‘Kürtler’ anlatıldı

    Meksika duvarların da ‘Kürtler’ anlatıldı

    Meksika’nın başkenti Meksiko’sda Kürt halkı ile dayanışmak amacıyla duvar resimleri yapıldı.

    Yerli ulusların 1992’de “Abla Yala” olarak adlandırmayı kabul ettiği Amerika’nın Kürt halkı ile dayanışma eylemleri yayılıyor. Kolektifler, örgütler, komiteler ve dayanışma içerisindeki bireyler, Kürdistan’daki işgale karşı seslerini yükseltiyor.

    Meksiko’nun güneyindeki Tlahuac belediye bölgesinde farklı siyasi örgütler ve mahalle kolektiflerinden birçok kişi bir araya gelerek Türk devletinin Kürdistan’daki işgal saldırılarını protesto etti.

    Eylemciler duvar resimleri yaparak dayanışmalarını ifade ederken, kapitalist sisteme karşı direnen başka örgütlerin de bildirileri okundu.

    ANF Images

  • Alman mahkemesi ‘Êzidî soykırımı’ dedi

    Alman mahkemesi ‘Êzidî soykırımı’ dedi

    Êzidî bir çocuğun katledilmesi davasında DAİŞ çete üyesine müebbet hapis cezası kesen Frankfurt Yüksek Eyalet Mahkemesi Êzidîlerin 73. Ferman ismini verdiği katliam için “insanlığa karşı işlenmiş bir soykırım” dedi.

    Almanya’nın talebi üzerine sığındığı Yunanistan’da gözaltına alınan ve iade edilen DAİŞ çete üyesi Irak vatandaşı Taha El-Jumailly, Nisan 2020’den bu yana Frankfurt Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde yargılanıyordu. Annesiyle esir pazarında satın aldıkları Êzidî bir kız çocuğunun 2015 yılında susuzluktan ölümüne neden olduğu için hakim karşısına çıkan DAİŞ çete üyesi için mahkeme heyeti bugün kararını açıkladı.

    Êzidîlere yönelik katliam için soykırım tanımını kullanan mahkeme, DAİŞ üyesi Taha El-Jumailly’nin de insanlığa karşı suç işlediğine vurgu yaptı. DAİŞ çete üyesine ömür boyu hapis cezası veren mahkemenin kararı dünya çapında bir ilk olma özelliği taşıdı. Mahkeme, ayrıca katledilen çocuğun annesine de 50 bin Euro para tazminatın verilmesini kararlaştırdı.

    ALMAN EŞİNE DE 10 YIL HAPİS CEZASI

    Almanya Federal Başsavcılığı’nın iddianamesini kabul eden mahkemenin kararında Irak vatandaşı Taha El-Jumailly, yabancı bir terör örgütü üyesi olduğu, cinayet işlemek, insanlığa karşı suç işleyerek Êzidîlere yönelik soykırıma katıldığı ifade edildi.

    DAİŞ çete üyesi Taha El-Jumailly’nin işlediği suçlar devamla şöyle sıralandı: 2015’te Irak’ın Felluce kasabasında Êzidî bir kadın ile 5 yaşındaki kızını DAİŞ ideolojine uygun şekilde satın aldı, köleleştirdi, yiyecek ve içecekten mahrum etti, dinini değiştirmeye zorladı, Kur’an-ı Kerim okutup namaz kıldırdı, anneyi ve kızını kapanmaya zorladı, defalarca şiddet uyguladı.

    Küçük kız çocuğunu havanın gölgede 50 derece olduğu bir gün avluya çıkaran DAİŞ çete üyesi onu koli bandıyla pencereye sabitleyerek, annesinin gözleri önünde saatlerce bekletti. Alman mahkemesinin verdiği karara göre tüm bunların sonucunda kız çocuğu susuzluktan acı çekerek can verdi. Geçtiğimiz ay Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi de Taha El-Jumailly’nin suç ortağı olan Alman eşi Jennifer W.’e de 10 yıl hapis cezası vermişti.

    ALMANYA’DAKİ SORUŞTURMA NASIL BAŞLAMIŞTI?

    Alman yargısının uzun yıllardır yürüttüğü soruşturma Irak’a dönmek isterken güvenlik güçlerinin dinlediği bir araçta beş yaşındaki kız çocuğunun ölümüne ilişkin Jennifer W. anlatımları üzerine başlamıştı. 2014 yılında Almanya’dan Irak’a gidip DAİŞ çetelerine katılan Jennifer W. 2016’da yeni bir pasaport almak üzere Ankara’daki Alman Konsolosluğuna müracaat ettiği sırada Türk yetkililer tarafından gözaltına alarak Almanya’ya sınır dışı edilmişti. Almanya’da tutuklanan Jennifer W.’nin Nisan 2020’de başlayan yargılanması uzun süre Alman kamuoyu ve medyasının gündeminde kalmıştı.

  • Kadına şiddet dönemsel değil, stratejiktir

    Kadına şiddet dönemsel değil, stratejiktir

     

     

     

     

     

    TJK-E Dönem Sözücüsü Rabia Baldemir, erkeğin, devletlerin kadına ve çocuklara yönelik  sosyal ve toplumsal politikalarını değerlendirdi. Baldemir, örgütlü kadın yapısına dönük saldırıların dönemsel değil stratejik ve ideolojik olduğunu söyledi.

    Kadına, çocuğa ve bir bütün toplumsal değerlere eril zihniyetin ve kapitalizmin saldırıları arttı. Toplum kırım ve kadın kırımı insanlık değerlerinde bir erozyona neden oluyor. Korona gibi insan eliyle yaratılan hastalıklar toplumu hem ruhsal olarak tüketiyor hem de fiziki oluyor. Ama toplum en çok da kültürel, ahlaki ve vicdani çürütülerek tüketiliyor. Bu çürümüşlük kendini kadın ve çocuğa yönelik davranışta açığa vuruyor.

    2020 yılının sorunlarını devrettiği 2021 yılında da sürüp giden, kadın ve çocuğu derinden etkileyen sorunları TJK-E Dönem Sözcüsü Rabia Baldemir’e yönettik.


    Geçtiğimiz yıl açısından genel olarak Avrupa’da kadınların yaşadığı sorunlar nelerdi?  Siz  Kadınlar sorunlarıyla nasıl başa çıktı, çıkıyor?

    Dünyanın neresinde olursak olalım, kadınlar olarak yaşadığımız ortak sorunlar var. Ülkelerin gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak kadına yönelik erkek şiddeti, ayrımcılık, cinsiyetçilik bir sistem ve zihniyet meselesi olarak karşımıza çıkıyor. 

    Avrupa, kadınların ve genel olarak toplumsal mücadelenin önemli kazanımlar elde ettiği bir coğrafya. Ancak burada da kadınlar olarak ciddi sorunlar yaşıyor, erkek egemen sistemin saldırılarına maruz kalıyoruz. 

    Örneğin Avrupa’nın birçok ülkesinde sanki kadınlar ve erkekler arasında her türlü eşitsizlik ortadan kalkmış gibi emeklilik yaşında “eşitlemeye” gidip kadınların emeklilik yaşları arttırılıyor. Daha geçtiğimi aylarda İsviçre’de böyle bir pratik yaşandı. Üstelik bizler Avrupa’nın pek çok ülkesinde hala eşdeğer iş yaptığımız erkeklere göre yüzde 20-30 daha az kazanıyoruz. Sistem burada eşitlik sağlamak yerine kadınların emeklilik yaşını arttırıyor.

    Salgın sürecinde kadınlara yönelik hem kamusal alanda hem ev içinde ekonomik, psikolojik, fiziki saldırılar arttı. Pek çok iş kolunda salgın bahane edilerek işten çıkartmalarda kadınlar tercih edildi. ILO rakamlarına göre 2019-2021 arasında dünya genelinde erkeklerin işsiz kalma oranı yüzde 3 iken, bu oran kadınlarda yüzde 4,2 oldu. Avrupa, dünya ortalamasına göre daha iyi durumda olsa da, burada da işten çıkartmada tercih edilen öncelikle bizler olduk. Avrupa’da her bin erkek çalışandan 19’u işsiz kalırken her bin kadın çalışandan 25’i işsiz kaldı. Buna kadınların genel istihdamındaki düşüşünü de eklersek durum daha da net anlaşılır.


    Peki tüm bu yaşananlar kadına nasıl yansıdı? 

    Bu süreçte kadın emeğinin en çok değersizleştiği alan ev içi oldu. Salgından dolayı eve kapanan çocukların, erkeklerin iş yükü de ağırlıklı olarak bizlerin sırtına yüklendi. Bu süreçte ücretli çalışmaya devam edenler arasında ise ağırlıkla kadınların çalıştığı sektörler (hemşirelik, hasta bakıcılık, marketler, vs.) en ağır iş koşulların olduğu sektörler oldu.

    Geçtiğimiz yıllarda kadına yönelik erkek şiddetinin de tırmandığını, tacizlerin, tecavüzlerin, katliamların arttığını istatistiklerden görebiliyoruz. Avrupa’daki kadın sığınma evlerinde yer kalmadığı haberlerini medyadan sık sık okuduk.

    Bunun yanı sıra devletler de kazanımlarımızı kısıtlamaya, mücadele ederek kazandığımız özgürlüklerimizi geriletmeye çalıştılar. Sadece Türkiye’deki faşist, cinsiyetçi Erdoğan iktidarı değil, Macaristan, Polonya, İrlanda, Almanya, İsviçre ve daha pek çok Avrupa ülkesinde de kadının aleyhine uygulamalar devreye sokuldu. Halen de bu çabalar devam ediyor. Örneğin Polonya kürtajı yasaklandı. Macaristan ve İrlanda’da kürtaj yasaklanmak istendi. Faşist Erdoğan İstanbul Sözleşmesi’ni feshetti ama pek çok Avrupa ülkesi de Sözleşme’nin hükümlülüklerini tam olarak yerine getirmedi. Cinsiyetçilik, LGBTİ’lere karşı nefret suçu ve saldırıları arttı ve bu devam ediyor.

    Bu süreçteki gözlemlediğimiz en ağır durumlardan biri de ensest ve çocuk tecavüzlerinin artması oldu. Salgında evden çalışmanın devreye girmesi ile beraber resmi rakamlara göre çocuk tecavüzü ve ensest olaylarında yüzde yirmi artış yaşandı. Kayıtlara yansımayanları tahmin etmek bile etmek istemiyorum, çok acı verici.

    Kadınların mücadelesini nasıl gördünüz?

    Bu dönemde kadına yönelik çok yoğun bir saldırı vardı. Bu saldırılara karşı sessiz kalmadık ve muhteşem direnişler gerçekleştirdik elbette. İrlanda’da, Polonya’da, Macaristan’da, Türkiye’de ve Kürdistan’da cins kırımı saldırılarına karşı çok güçlü direnişler sergilendi.

    Kadınların bu büyük direnişinden de anlaşılacağı gibi  öncelikle erkek egemen zihniyete karşı kendi iç birliğimizi ve örgütlenmemizi sağlamalı, ardından da geniş toplumsal kesimleri harekete geçirecek bir perspektifle hareket etmeliyiz. Eğer biz örgütlü değilsek, dışımızda kimseyi harekete geçmeye, haklar ve özgürlükleri için mücadele etmeye ikna edemeyiz. Kazanımlar da ancak örgütlü, sürekli ve tüm kadınların çıkarlarını gözeten bir mücadeleyle geliyor.   

    Bu noktada Kürt kadınlarının, mülteci kadınların hangi sorunları öne çıktı?

    Evet, Avrupa’da bir de mültecilik durumumuz var. Mülteci olmak başlı başına bir sorun. Bu yollarda sayısız insan kayboldu ve halen kayboluyor.  İnsanlar en sevdiklerini, yakınlarını kaybediyor. Bunun en yakıcı örneği Belarus sınırında yaşananlardır. Her şeyden önce yerinden, yurdundan, sevdiklerinden, kültüründen oluyorsun. Kadın olmanın getirdiği zorluklar var yol boyunca taciz, tecavüz her alanda. 

    Bunun yanı sıra savaşın getirdiği şiddet ve yoksulluk da en çok kadınları vuruyor. O yollarda elde-avuçta ne varsa veriyorsun.

    Bununla beraber gittiğin her yer sana yabancı, sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz. Dil sorunu, kültür farklılıkları, kadın olmanın verdiği yüklerden, çocuk bakımı, ev işleri gibi, hayata katılamama, kendini geliştirmeme, eğitime devam edememe, öz güven kaybı gibi travmalar oluyor. Bütün bunları karşı mücadele etmek istediğinde ise geldiğin ülkenin dilini, hakkını, hukukunu, işleyişini bilmemek büyük bir bariyer oluşturuyor.

    Mesela salgın döneminde tüm kadınların yükü arttı ancak mülteci kadınların yükleri katbekat arttı. Ev içi şiddet, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, taciz, ensest, tecavüz, emek sömürüsü bu süreçte ayyuka çıktı. 


    Bu konuda TJK-E olarak nasıl bir çalışma yürüttünüz? 

    TJK-E olarak bu süreçte hem genel kadın mücadelesinin parçası olmaya hem de Kürt kadınlarını yalnız bırakmamaya çalıştık. Birçok yerde kadınlara destek grupları oluşturuldu.  Başta Kürtçe ve Türkçe telefon danışmanlık hatları açıldı. Kurumlarda ve derneklerde dil kursları verildi. Salgın sürecinde artan erkek şiddetine karşı pek çok kentte eylemler düzenledik. Kampları ziyaret ettik ve psikolojik destek sağlanmaya çalışıldı.

    Kürt kadın hareketi her yıl bir kampanya ile 25 Kasım’a giriş yapıyor ya da bir kampanya çerçevesinde etkinlik düzenliyor. Geçtiğimiz süreçteki kampanyanın konusu ne idi? 

    Ortadoğu savaşların merkezi ve Kürdistan coğrafyası ve kadim halkı da bu cenderenin içerisinde. Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürt Kadın Hareketi, eşit ve özgür bir yaşamı savunuyor. Savunduğu bu değerleri inşa etmeye çalışıyor. Rojava Kadın Devrimi bunun en somut örneğidir. Bu nedenle kadınlar daha çok hedef alınıyor. Bu süreçte DAİŞ çetelerinin ve sömürgeci, işgalci devletlerin saldırılarına baktığımızda en iğrenç, en aşağılık saldırıların kadınlara yönelik yapıldığını görüyoruz. DAİŞ çetelerinin Ezîdî halkımıza saldırırken öncelikle kadınlara hedef alması ve köle pazarlarında satması tesadüf değildir. Efrîn’de kadınların kaçırılması, tecavüze uğraması da bu kirli politikaların bir parçasıydı. Yine Türk devletinin kadınlara dönük sistematik bir saldırısı var. Kadınları fuhuş tuzağına düşürmek için askeri, uzman çavuşu, polisi, korucusu tam bir suç şebekesi durumunda. AKP zihniyeti oluşumundan günümüze kadar en fazla oynadığı ve özel savaş politikalarını geliştirdiği kesimlerin başında kadınlar gelmektedir. Kırk yıllık kadın özgürlük mücadelesi ve yaratmış olduğu gelişmelerin toplumsal değişim ve dönüşümde belirleyici bir rol oynaması, Ortadoğu ve dünya çapında etkileyen bir duruma gelmesi, bin yıllardır oluşturulan cinsiyetçi topluma ve eril zihniyeti önemli oranda geriletip darbelemesi Kürt kadınlarını faşist Türk devletinin hedefi yapmıştır. Yani kadınlar öncelikli hedef seçilmiştir.

    Geliştirilen cinsiyetçi politikalara karşı direnen, tutum alan ve kadına özgürlük alanları açma mücadelesi veren örgütlü kadın yapılarına dönük geliştirilen bu saldırılar, tamamen cinsiyetçi politikalara alan açmak amacındadır. Bunun için kadına yönelik uygulanan baskı ve şiddet dönemsel değil, stratejik ve ideolojiktir.

    Bu politikaların merkezi faşist AKP-MHP iktidarı ve diktatör Erdoğan’dır. Özellikle Kürdistan’da ve Türkiye’de AKP-MHP faşist iktidarın kadın bedeni üzerinden yürüttüğü bir politika var. Sadece gerici İslam değil, militarist ve paramiliter güçlerin kadınları kaçırma, tecavüz etme, ölüme sebebiyet verme, intihara sürükleme, zorla para karşılığı satma, köleleştirme, hiçleştirme, çocuk yaşta evlendirmenin yasallaştırılması, kadın cinayetlerinin resmen teşvik derecesinde cezasız bırakılması, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede tek adamın imzası ile çıkılması ve nasıl olsa ceza almayacağı için hiç tanımadığı bir kadını kılıçla öldürenlerin ülkesi haline getirildi. 

    Bu temelde geçen yıl 25 Kasım’da başlatmış olduğumuz “Erdoğan Yargılansın Kadın kırımı tanınsın!” kampanyamızı 8 Mart’a kadar enternasyonal bir dayanışma ile sürdürdük ve ikinci aşamasını da 23 Ekim’de İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirdiğimiz basın açıklaması ile topladığımız imzaları BM’ye ilettik. 

    Peki bu yıl ki kampanyanız nedir?

    Bu yıl da “Diktatörün yargılanması için 100 Neden” kampanyamız kapsamında Kürdistan’da kadınlara dönük işlenen her türlü suçu ortaya çıkarmak ve faillerinden hesap sormak için çalışmalarımızı yürüteceğiz. Özellikle de Paris Katliamı’nın aydınlatılması ve suçluların cezalandırılması, yine Efrîn’de yaşanan kadın kırımına karşı dünya çapında ortak bir mücadele ağının oluşturulması için çalışmalarımız olacak.

    Bu yıl bizler için bir diğer önemli nokta ise Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanması için başlatılan hamleye öncülük edilmesidir. “Tecrite, işgale, faşizme son, özgürlüğü sağlama zamanı” şiarıyla başlatılan Önderlik Hamlesine Avrupa Kürt Kadın Hareketi olarak “Kadın Kırımına Karşı Özgür Kadın ve Toplumu Savunma Zamanı” şiarıyla her alanda öncülük düzeyinde katılım sağlıyoruz. Kürt kadınları olarak, “Önder Apo’nun özgürlüğü bizim Özgürlüğümüzdür!” şiarıyla bu sürece öncülük edeceğiz. Aynı zamanda, kongremizde aldığımız karar çerçevesinde ‘Her Kadın Örgütlenmeli, Örgütlemelidir’ şiarıyla başlattığımız örgütlenme seferberliği kampanyamız var ve bu kampanya yıl boyunca devam edecek.

    Gerçekleştirilecek 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik şiddetle Mücadele Günü’ne TJK-E olarak hangi taleplerle gideceksiniz? TJK-E’nin 25 Kasım planlamasında neler var?

    Bu yıl 25 Kasım’a “Kadın Kırımına Karşı Özgür Kadın ve Toplumu Savunma Zamanı” şiarıyla gidiyoruz.

    Tüm dünyada ve özellikle Kürdistan coğrafyasında çok sıcak gelişmelerin yaşandığı bir dönemde 25 Kasım’ını karşılıyoruz. Kadın özgürlüğü lehine sağlanan kazanımların korunması ve büyütülmesi için varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama mücadelesinde kadınların örgütlü mücadelesini büyütmek, soykırım saldırılarına verilecek en büyük cevap olacaktır. 

    Bizler Avrupa Kürt Kadın Hareketi olarak güçlü bir tarihsel mirasa sahibiz. Bizler, “Mademki kadınlara giyotine çıkma hakkı tanınıyor, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalı” diyen Olympe’nin, Alman faşizmine karşı direnen Roza’nın, ihanete karşı direnişi seçen Beritan’ın, faşizme karşı kendini bomba yapan Zilan’ın, en zor koşullarda mücadelesi ile destan yazan Sakine Cansız’ın ardıllarıyız. Tam da bu nedenle bizler özgürlük mücadelesine girişirken gücümüzü bu onurlu kadın direniş mirasından aldık. Aynı zamanda özgürlüğün ve mücadelenin kolay ve bedelsiz olmayacağını bu mirasla öğrendik. Katletmelerle, tutuklama ve baskıyla kadın özgürlük mücadelesinin bastırılamayacağını bizler yine bu mücadele geleneğinden öğrendik. Bu nedenle yarattıkları mirasa sahip çıkmayı ve başarıya ulaştırmayı kendimize borç biliyoruz.

    Bu yıl ki 25 Kasım’ı da bu büyük ruhla karşılıyoruz. Bunun için bu yıl 25 Kasım’ı her zamankinden daha kitlesel ve kapsamlı ele almayı hedefliyoruz. 

    Kadına karşı geliştirilen şiddet evrenseldir. Ve sadece kadını değil tüm toplumu, tüm insanlığı kapsayan bir duruma gelmiştir. Yine çocuklara uygulanan şiddet ve cinsel istismar uygulamaları da bunun bir parçasıdır. Bu açıdan biz kendimizi evrensel kadın mücadelesinin bir parçası sayıyor ve bu perspektifle her yerdeki kadın özgürlük mücadelesinin güçlü bir bileşeni, hatta öncü gücü olmayı hedefliyoruz.

    Efrîn’de yaşanan kadın kırımı, Erdoğan’ın yargılanması için “100 Neden” kampanyamızın talepleri, tutsak kadın yoldaşlarımızla dayanışma, tüm coğrafyalardaki erkek ve devlet şiddetinin teşhiri, ayrıca kadın özgürlük savaşçılarına, aktivistlere yönelik gerçekleşen devlet terörünün teşhiri ana gündemlerimiz olacak. Ayrıca, cinsiyetçi, faşist Türk devletinin halkımıza karşı kimyasal silah kullanmasını da gündeme getireceğiz. 

    Bu kapsamda bulunduğumuz bütün yerellerde,  merkezi alanlarda farklı kadın örgütleriyle ortaklaşmayı esas alıyoruz. Bu temelde Almanya, İsviçre, Fransa, Hollanda, Belçika, İskandinavya; İngiltere olmak üzere 50’nin üzerinde merkezde farklı kadın örgütleriyle birlikte mitingler, eylemler, etkinlikler düzenleyeceğiz. Bu eylemlerimizin yanı sıra bilinçlendirme faaliyetleri kapsamında onlarca merkezde panel ve seminerlerimiz yapılıyor ve bunlar kasım ayı boyunca devam edecek. Yine film gösterimi, resim sergisi, info-standlar tarzında da etkinlikler birçok alanda yapılmakta. Bildiğiniz gibi tüm yıl boyunca temel gündemimiz “Kadın Kırımına Karşı Özgür Kadını ve Toplumu Savunmak” olacak.

    Kaynak: Yeni Özgür Politika