Category: Kültür Sanat

Kültür Sanat

  • Amed meydanında Evdilmelik’in direniş mirası yankılandı-SÖYLEŞİ

    Amed meydanında Evdilmelik’in direniş mirası yankılandı-SÖYLEŞİ

    HİKMET ERDEN/LONDRA

    “Gecikmiş Ağıt” belgeseli ile Evdilmelîk’in sessiz kalmış öyküsünü beyaz perdeye taşıyan Havin Funda Saç: Amed’de bir araya gelen yüz binler sadece konser dinlemedi; kendi tarihsel direniş çizgilerini, ‘Beri her tiştî ez Kurdim’ diyen Evdilmelîk’in mirasını yeniden sahiplendi.

    Binlerce insanın aynı anda Kulîlka Azadî’yi söylemesi, 90’larda yasaklara, baskılara rağmen üretilen o devrimci müzik çizgisinin bugün yeniden meydanlarda yankılanmasıydı, ‘Biz hâlâ buradayız, o ses hâlâ bizim’ diyordu.

    Umarım bu yeniden bir araya gelişler sadece tekrar ve nostaljik bir arayışın çabası olarak kalmaz. Yeniden kolektif anlayışla üretilen değerli çalışmalara tanıklık ederiz. Olmayanın, inkar edilenin müziğini yaptılar. Şimdi var olanın müziğine ihtiyaç duyuyoruz artık.

    Yönetmen Havin Funda Saç, Koma Amed’in Amed’deki tarihi konserinde, yüz binlerin Evdilmelîk’in yarattığı kolektif direniş kültürünü ve tarihsel hafızayı sahiplendiğini söyledi.

    Evdilmelîk’in Amûdê’nin dar sokaklarında bir çocuk olarak başlayan yolculuğu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne uzanıyor. Gerçek adı Evdilmelîk Şêx Bekir olan “Melek”, genç yaşta sazı, defi ve sesiyle direnişi hayal etti, kimliğiyle müziği birleştirdi. 1988 yılında Ankara’da kurulan Koma Amed, onun sesinin yankısıydı. Albümleri Kulîlka Azadî (1990), bir kuşağın marşı hâline geldi. İnkar ve diriliş ikileminde “Beri her tiştî ez Kurdim”, “Kulîlka Azadî” ile Evdilmelîk, bir kuşağın dili, kimliği ve direniş sesi oldu. Dağlara yürüdü, adı “Cuma” oldu. Sanatla buluşturduğu hafıza ve direnişi Kürdistan dağlarında özgürlük notalarına dönüştürerek toprağa düştü. Ardında soylu ve direnen bir müzik, kimlik ve hafıza bıraktı.

    Yıllar sonra Amed Newroz Meydanı’na yüz binler aktı. Koma Amed’in konserinde alanı dolduran halk, yüreklerinde Melek’i taşıyordu. Yüz binler Kulîlka Azadî’yi birlikte seslendiriyordu. Bir halkın diriliş, direniş ve özgürlük hafızası, Evdilmelîk’in sesiyle, mücadele mirasıyla ve özlemleriyle buluşuyordu.

    “Gecikmiş Ağıt” adlı belgesel ile Evdilmelîk’in sessiz kalmış öyküsünü beyaz perdeye taşıyan Kürt yönetmen ve oyuncu Havin Funda Saç ile Evdilmelîk’i ve onun izini taşıyan Koma Amed’in tarihi konseri ile Kürt müziğinde direniş ve yurtseverlik çizgisinin toplumsal hafızadaki yerini konuştuk.

    Belgeselinizin adı ‘Gecikmiş Ağıt’. Evdilmelîk’in hak ettiği kadar anlatılmamasına bir sitem mi?

    Evet, bir sitem içeriyor. Özellikle lise ve üniversite yıllarımda, başta Koma Amed olmak üzere MKM’nin müzik gruplarından çok etkilendim. Kürtçeyi neredeyse bu grupların şarkılarından öğrendim diyebilirim. Koma Amed’i dinlerken Evdilmelîk’in sesi hep yüreğime dokunurdu. Bu sesin ardındaki insanı merak ettim ama hakkında hatırı sayılır bir bilgiye ulaşamadım. Sanatıyla, sesiyle, stranlarıyla ve tavrıyla bir dönemin ruhu ve bilinci haline dönüşen bu sesle ilgili bir roman, bir öykü, bir film olmaması yaraladı beni. Evdilmelîk sadece bir ses değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu, direnişini ve kimlik arayışını taşıyordu. O, grubuna yalnızca müzikal bir ton değil, bir anlam, bir vicdan kazandırmıştı. Ben de “Gecikmiş Ağıt”ı çekerken aslında o eksik hikâyeyi tamamlamak, onun üzerinden yakın dönem tarihine ve o dönemin sessiz kalmış yüzlerine bakmak istedim.

    Evdilmelîk’in fotoğrafları ve posterleriyle yüz binlerce insan Newroz meydanını doldurdu. Bu size neler hissettirdi?

    Yıllardır Diyarbakır, Van gibi şehirlerde eylem yapmanın yasaklandığı bir zamandan sonra direniş şarkıları etrafında gösterilen bir irade beyanıdır. Bu toplumsal refleksler çok kıymetlidir. Fakat sanatçılar da Koma Amed’in 30 yıl gibi bir süre içerisinde üretilenin hafızada bıraktığı etki öncesiyle aynı değil. Haliyle toplum 30 yıl öncesini sahipleniyorken bu süre içerisinde gelişen müzik aynı etkiyi yaratamıyor. Bu bir sıkıntıya işaret ediyor. Burada Kürt sanatçılarının ürettiği kolektif eserlerin toplumun kolektif hafızasında yer edindiğini görüyoruz. Bu konser yaratılan bu kolektif hafızanın sonucudur. 30 yıllık süre içerisinde kolektif üretimden kopup bireysel çabalarla geliştirilen müzik aynı etkiye sahip olamadı. Bu sanatçıların nedenlerini kendilerinin sorgulayıp cevaplandırabileceği bir husus. Benim ve kuşağımın hafızasında kolektif üretilen müziğin çok değerli ve dönüştürücü bir etkisi var. Yüzlerce genç bu anlayışla üretilen şarkılardan etkilenerek direniş mücadelesine katıldı.

    Biliyorsunuz, yakın tarih Kürt sanatında ‘Kom müzik’ geleneği, özelinde Koma Berxwedan, Koma Amed, Koma Agire Jiyan, Koma Çîya ve birçok grup Kürt gençliğinin siyasi ve kültürel bilincinin oluşmasında çok tarihi ve önemli bir rol oynadı. Fakat ne yazık ki bireysel olan müzik üretimi kolektif olanın önüne geçince aynı etkiyi sürdüremedi. Dönüp baktığımızda son 30 yılda bireysel arayışlar sonucu üretilen müziğin aynı etkiyi yansıtmadığını görebiliyoruz. Umarım bu yeniden bir araya gelişler sadece tekrar ve nostaljik bir arayışın çabası olarak kalmaz. Yeniden kolektif anlayışla üretilen değerli çalışmalara tanıklık ederiz. Olmayanın, inkar edilenin müziğini yaptılar. Şimdi var olanın müziğine ihtiyaç duyuyoruz artık.

    Peki, o meydanı dolduran yüz binler, sadece bir konsere mi geldi, yoksa kendi tarihsel ve direniş çizgilerini yeniden ifade mi ediyorlardı?

    Orada net bir mesaj vardı. Halkımızın, direnişin müziğini nasıl sahiplendiğinin en iyi kanıtıydı. Konser alanını dolduran yüz binlerce binlerce kişi sadece bir konsere katılmak için toplanmadı. 1990’lı yıllarda Kom müzik geleneği Kürt müziğinde sadece sanatsal bir yönelim değil, aynı zamanda politik bir duruşun ve toplumsal direnişin sesi haline geldi. Yasaklanmış bir dilde, yasaklanmış bir kültürün kalbinden yükseliyordu bu sesler. Kom geleneği, 90’ların karanlık yıllarında Kürt halkının hafızasını diri tutan en güçlü kültürel damar oldu. Amed’deki o görkemli konser, o kollektif ruhun yeniden hayat bulduğu bir andı ve bu ruha nasıl büyük bir özlem duyulduğunu gösterir nitelikteydi. Binlerce insanın aynı anda Kulîlka Azadî’yi söylemesi, 90’larda yasaklara, baskılara rağmen üretilen o devrimci müzik çizgisinin bugün yeniden meydanlarda yankılanmasıydı, ‘Biz hâlâ buradayız, o ses hâlâ bizim’ diyordu.

    “Gecikmiş Ağıt”a dönersek, Evdilmelîk, Kürt müziğinde derin bir iz bıraktı. Siz de onu ilk beyaz perdeye yansıtan sanatçısınız. Sizce Evdilmelîk kimdir? Sadece bir müzisyen mi, yoksa bir direniş sesi mi?

    En başından beri amacım büyük bir yapım ortaya koymak değildi. Ne olursa olsun, onun hakkında bir kaynak oluşturmak, sesini, hafızasını yaşatmak bile benim için yeterliydi. Ve onun yaşamına yolculuk ettiğinizde, Evdilmelîk’in sadece bir sanatçı değil; bir halkın direniş sesi olduğunu görüyorsunuz. Onun sesi, yalnızca estetik bir ifade biçimi değil, aynı zamanda politik bir eylem alanıdır. Ve onun hikâyesi, aslında Kürt halkının hikâyesidir. Müzik kariyerinde bu kadar başarılıyken ve tıp eğitimi alırken, yönünü dağlara vermesi oldukça etkileyici. Bu, onun tercihiydi ve çok kıymetliydi. O hem çok büyük bir müzisyen hem de halkının gerillasıydı. Bence ikisi çok içiçe geçmiş durumdaydı o zamanlar. Devletin var gücüyle İnkar ve imha siyasetini yürüttüğü yıllar ve Kürtçe müzik yapmak aynı zamanda varoluşsal bir direniş anlamı taşıyor. Dolayısıyla Evdilmelîk’i anlamak, sadece bir sanatçıyı değil, aynı zamanda inkar ve imha kıskacı altında yaşayan bir halkın kültürel ve toplumsal direnişinin sembolik temsilini anlamak demektir.

    Belgeseli hazırlarken sizi en çok etkileyen yönü neydi? Sanatı mı, direnişi mi, yoksa kişiliği mi?

    Evdilmelîk’te sanatı, direnişi ve kişiliği ayrı ayrı değerlendirmek mümkün değil. Onun sanatı zaten direnişiydi; direnişi ise kişiliğinin yansımasıydı. Oldukça ileri görüşlü bir sanat anlayışına sahipti. Daha o yıllarda en büyük hedeflerinden biri Kürtçe opera yapmaktı. Bu kadar öngörülü olması beni çok etkilemişti. Alanında bu kadar birikimliyken ve ilerde büyük sıçramalar yapacakken, yönünü dağlara çevirmesi, mücadelesine ordan devam etmek istemesi de beni hep etkilemişti. Beni sarsan şey ise sesinin güzelliği kadar, o sesin ardındaki cesaretti. Çünkü o ses, bir halkın inkâr edildiği yıllarda, “ben varım” diyen bir yankıya dönüştü.

    Sanatıyla, yaşamıyla ve mücadelesiyle kurduğu bu bütünlük, benim için sadece sinemasal bir konu değil, insani bir ilham kaynağı oldu..

    Müzikte kimlik çok belirleyici. Melek’in ‘Beri her tiştî ez Kurdim’ sözlerinde bu açıkça görülüyor. Siz bu kimlik arayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Melek’in “Berî her tiştî ez Kurdim” sözü, bir sanatçının kimlik beyanından çok daha fazlasıdır; bu, yok sayılmış bir halkın varlık manifestosudur. O dönemde Kürt olmak, Kürtçe konuşmak, Kürtçe söylemek bile bir direniş biçimiydi. Melek bu sözüyle sadece kendini değil, susturulmak istenen bir halkı dile getiriyordu. Irkçı, inkarcı poltikaların yok saydığı, inkar ettiği ve yok etmeye çalıştığı bir yerden, bir halkın isyan çığlığı oluyordu. ”Berî her tiştî ez Kurdim’ milliyetçi bir söylem değil, varoluşsal bir sanat ifadesidir.

    O dönem Hozan Mizgin, Hozan Sefkan, Ali temel ve sonrasında Hozan Serhad, Şehid Hogir ve Delila gibi devrimci müzisyenler bir direniş kültürü yarattılar. Bunlar yaptıkları sanatla yetinmeyip, aktif devrimci mücadelede yerlerini aldılar. Kürt halkının siyasal ve kültürel hafızasındaki tartışmasız yeri de yaratıkları sanat ve verdikleri bedeldir.

    Peki 1990’larda müzik aynı zamanda bir direniş biçimiydi. Sizce bugün müzik hâlâ bu politik güce sahip mi?

    Direniş kültürünün yarattığı bedeller üzerinden görünürlük kazanan bazı popülist sanatçılar, geçmişte ödenen ağır bedelleri görmezden gelerek daha apolitik bir sanat anlayışına yöneldi. Bu da müziğin toplumsal hafızayla bağını zayıflattı.

    Bu süreçte, müzik artık halkın gündelik yaşamıyla, mücadele ve özlemleriyle doğrudan ilişkili olmaktan uzaklaştı. Popülerleşen eserler, toplumsal hafızadan kopuk bir şekilde üretilmeye başladı; şarkılar eskisi gibi bir direniş aracı değil, daha çok eğlence veya ticari bir ürün haline geldi. Bu da, halkın kolektif hafızasında yer etmiş, dönüştürücü güce sahip olan müzik geleneğinin etkisini zayıflattı. Halktan kopuk bir sanat, toplumsal hafızayı ve kolektif direniş bilincini zayıflatır. Müziğin politik ve kültürel etkisi azalır, üretim bireyselleşir ve halkla bağ kopar. Fakat biz bir kez daha Koma Amed konserinde gördük ki, Evdilmelîklerin yarattığı gelenek halkın belleğinde silinmeyen bir iz bırakmış durumda. Amed Meydanı’nda, tarihsel hafızada kök salan direniş mirasıyla popülist üretimlerin yüzeyselliği yan yana durdu; biri halkın hafızasında derinleşirken, diğeri zamanın akışında eriyip gitti.

    Sürgünde izlediğiniz bu konser size ne hissettirdi? Bu an sizin için kişisel olarak ne ifade etti?

    Koma Amed üyelerini bir arada görmek beni çok heyecanlandırdı. Sürgünde izlediğim o konser, benim için sadece bir müzik deneyimi değildi; bir dönemin, bir halkın kolektif hafızasını yeniden hissetmekti. Elbette çok duygulandım. Orada bulunmayı çok isterdim; tarihi bir ana tanıklık etmek kesinlikle unutulmaz olurdu. Sanki Evdilmelîk’in ruhu konser alanında dolaşıyordu. Sahnedeki performans kadar, onun görüntülerine yer verilmesi de beni çok sevindirdi. Çünkü Evdilmelîksiz bir Koma Amed’i düşünmek bile mümkün değil; onun sesi ve mirası, grubun kolektif ruhunun ayrılmaz bir parçası.

    Son olarak, aslında “Gecikmiş Ağıt” ile bir dönemin hafızasını da aktardınız. Sizce Kürt sineması açısından biyografik direniş belgeseller yeterli mi?

    Bu tür belgeseller, yalnızca bir bireyin hikâyesini anlatmakla kalmaz; bir dönemin ruhunu ve bir halkın hafızasını görünür kılar. Bu tür çalışmalar çok kıymetlidir; çünkü kültürel hafıza görünmezleştiğinde, kimlik ve tarih de unutulmaya yüz tutar. Geçmişi unutmamak için bu tür yapımların çoğalmasını dilerim. Sözüm özellikle genç sinemacılara: O kadar değerli hikâyeler var ki, bizim yaptığımız denizde bir damla gibi kalıyor. Ama her damla önemlidir. Bu çalışmalar, sadece geçmişi hatırlamakla kalmaz; aynı zamanda gelecek kuşaklara bir yol gösterir, direnişin ve kültürel mirasın canlı kalmasını sağlar. Evdilmelîk’in hikâyesi gibi öyküler, halkın sesi olarak hafızada yerini alır ve yeni kuşaklara ilham verir. İşte bu yüzden her belgesel, her film ve her kayıt değerli bir mirastır.

  • Muhalif yayınevleri krizle boğuşuyor

    Muhalif yayınevleri krizle boğuşuyor

    Türkiye’deki ekonomik kriz yayınevlerini de vurdu. Bazıları kapandı, bazıları da baskı adetini düşürüp evden çalışmaya başladı. Zaten kitap yasaklama gibi baskılarla uğraşan devrimci sosyalist yayınevleri, ekonomik krizle de boğuşuyor.

    Devletin sansür baskısıyla karşı karşıya olan devrimci yayınevlerinin sorunlarına ilişkin Belge Yayınları ve Ceylan Yayınları ile konuştuk. İki yayınevi de baskı sayılarının düşmesine dikkat çekerken, sadece maliyetlerinin değil, yayıncı ile okurun buluştuğu fuarlara katılım ücretlerinin de arttığını, birçok devrimci yayınevinin bu artıştan dolayı fuarlara katılamadığını belirtti.

    Ceylan Yayınları’ndan Hüseyin Gültepe, mevcut tabloyu şöyle anlattı: “Bir süredir içinde olduğumuz bu sıkıntılı süreç, yayıncı ve yayınevlerinin ilk defa karşılaştığı bir kriz değil, ancak en şiddetlisi dersek, abartmış ya da yanılmış olmayız. Yayınevlerinin büyük bölümü ücretli fuarlara katılmama kararı almak zorunda kaldı, okurla temasını ciddi oranda düşüren bu durumun yanı sıra yayın programları askıya alındı, hatta kapanan yayınevleri de sayıca hiç az değil. Yayıncılık, tarihinin en sıkıntılı girdaplarından birinde şu an. Sosyalist, devrimci yayın kuruluşları elbette bu krizi en yakıcı şekilde yaşıyor. Sayısız olanaksızlık içinde var olan ve var eden devrimci yayıncılar açısından dayanışmanın dışında özgün örgütlülüklerin zorunluluğunun da bir kez daha karşımıza çıktığını düşünüyoruz.”

    Belge Yayınevi’nden Sinan Zarakolu ise ekonomik krizlerin, sol, sosyalist, muhalif yayınevlerini varoluşsal çelişkileriyle bir kez daha yüz yüze bıraktığını belirterek, şöyle devam etti: “Bu yayınevleri yanında spesifik belli alanlarda kültür yayıncılığı yapmaya çalışan yayınevlerini, dernek, kültür merkezi ve sivil toplum kuruluşlarını da dahil edebiliriz. Ekonominin dengeli gidişatı içerisinde tüm bu yayınevleri her ne kadar ticari teşekkül olarak kurulmuş olsalar da kar amacı gütmeden, sadece sürdürülebilir bir çalışmanın koşullarını iyi kötü sağlayabiliyordu. Böylece politik-kültürel ana akımların dışında bilgi çeşitliliğinin sağlanması ve bu alternatif kaynaklara erişimin görece daha okur dostu maliyetlerle kolaylaştırılması hedefleri belli bir ölçüde tutturulabiliyordu.”

    KİTAP ALIP OKUMAK LÜKS OLDU

    Ekonomik krizin, insanların enerji, barınma, gıda gibi temel ihtiyaçlarında radikal bir enflasyonu beraberinde getirdiğine dikkat çeken Zarakolu, şunları ifade etti: “İnsanların sahip olduğu bu ihtiyaçların dışında varoluşları için harcayabilecekleri kaynaklar, kriz patlak verir vermez bir çırpıda yağmalanmış oldu. Bir okur için ‘bu ay okuyacağım kitapları aldım, rafıma koydum’ diyebilmek, çok hızlı bir biçimde lükse dönüştü. Kuşkusuz bu yayınevleri ve onları ayakta tutmaya çalışan insanlar da aynı derdin kuşatması altında. Bu nedenle mecburen sunulan kitapların fiyatları arttırılıyor. Bu artış, hayatın diğer alanlarında yaşananın çok altında olsa da zaten kaynağı kısıtlanmış okur için kitaba ulaşmayı daha da güç hale getiriyor. Hem okurlar hem de yayınevleri giderek daha da fazla sayıda insanın gelirinin asgari ücret seviyesine indirgendiği bir gidişatın esiri olmuş durumda. Ne kar amacı gütmediği için hiçbir zaman kaynak birikimine sahip olmamış bu yayınevleri okurları ne de kesintisiz biçimde gelir yitimine tabi tutulmakta olan okurlar yayınevlerini sübvanse edebilecek durumda. Yaşamakta olduğumuz yaman çelişkinin özeti bu olsa gerek.”

    KAĞIT SIKINTISI

    SEKA kağıt fabrikasının kapatılması sonrası zaten bir kağıt sorunu yaşandığını belirten Gültepe, kağıdın ithal edilmesi ve ithal kağıdın da tekeller eliyle dağıtımından dolayı, yayıncılıkta tek seslilik olduğunu belirtti.

    Zarakolu ise zaten baskı sayısı adetlerinin azalmasından dolayı kağıt sıkıntısının en çok endüstriyel yayın yapan yayıncıları vurduğunu söyledi.

    DÖNEMSEL KRİZLERDEN BAĞIMSIZ

    Maliyetlerin artmasından sonra baskı sayılarının azaldığını belirten Zarakolu, bazı devrimci yayınevlerinin dijital baskı denilen az sayıda baskıya yöneldiğini, matbaada kitap basmanın maliyetinin daha fazla arttığını, okuyucu profilinin de değiştiğini belirterek, şöyle konuştu: “Okuyucu profili sürekli olarak değişmekte, ki bunu ötesinde tüm dengelerin değişmekte olduğu bambaşka bir dünyaya doğru gidiyoruz. Dolayısıyla bunu dönemsel krizlerden bağımsız düşünmek gerekiyor. Hayat değiştikçe, yeni kuşaklar geldikçe bu değişim kaçınılmaz. Ancak bu değişimin seyri hakkında bir şeyler mutlaka konuşulmalı. Güncel ekonomik krizden bağımsız olarak bir tez öğrencisinin tezini/araştırmasını gerçekleştirirken duyduğu gibi bir kaynak iştahına sahip okurlar, okuma grupları ile giderek daha az karşılaşıyor olmamızı sorgulamalıyız. Bunu sadece depolitize olan insanlar giderek daha da dijital ortamların esiri oluyorlar, şeklinde açıklayamayız. Dolayısıyla yayınevlerinin sunduğu içeriklerin, yayıncılığın niteliği de bu sorgulamanın bir parçası olmalı. Kısaca bu profil değişimini sürekli olarak okurların yeni gelişen bilgi/içerik beklentileri ve buna karşılık yayınevlerinin ne kadar doyurucu olduğu denklemi içinde takip etmeli… Okurlarla alakalı her sorgulamaya sundukları içeriklerle beraber yayınevlerini de dahil etmek durumundayız, yayınevlerinin ve okurların toplamındaki profil değişimine bakmalıyız.”

    ÇOK DAHA BÜYÜK SORUNLARLA YÜZ YÜZE

    Dengesizleşen fiyat artışları sonrası devrimci yayınevlerinin önceliklerinin değiştiğini belirten Zarakolu, yayıncının, yayıncılık yerine işin tüccarlık kısmına daha çok zaman ayırdığını, iş yerlerinin kiralarının artması, gelen faturaların her ay zamlı olarak gelmesi, giderlerin her geçen ay artması sonucu, yayıncılık yerine ‘nasıl ayakta kalırım’ diye düşündüğünü söyleyen Zarakolu, “Basılacak kitapların sıralamasındaki olası değişimleri sadece ekonomik gerekçelerle açıklayamayız, birçok başka nedeni olabilir. Sol, sosyalist, muhalif yayınevlerinin yayın programına girmiş olan tüm kitapların belli bir yayın çizgisi içinde yer aldığını varsaymak gerekir. Eğer bu konuda şüphe varsa zaten bu krizden bağımsız olarak bir kimlik yitimini işaret eder. Konunun nicel tarafına da bakmak gerek. Senede 100 başlık yayınlayan endüstriyel bir yayınevinin sıralama öncelikleriyle ticari avantaj araması söz konusu olabilir ama senede on yirmi başlığı ancak yayınlamış bir yayınevi sıralama değişikliği yapsa dahi büyük bir fayda yaratamaz. Sol, sosyalist, muhalif yayınevleri, yayın programlarındaki bir iki yer değişikliğinin getireceği küçük avantajların telafi edemeyeceği çok daha büyük sorunlarla yüz yüze.”

    TELİFSİZ KİTAPLARA YÖNELME

    Gültepe ise yayıncıların, daha az maliyeti olan telifsiz kitaplara yöneldiğini belirterek, “Fiyat artışları, okurla yayınevinin arasında uçurum oluşturmuş olabilir ancak bir büyük problem daha var: Yayıncılar, kur sebebiyle yükselen telif ücretleri sebebiyle telifsiz kitaplara bir mecburi istikamet şeklinde yönelmek durumunda kaldı. Yayın skalasındaki renkleri silmezse de solduran bu durum, yayın politikalarına yeniden yeniden şekil veriyor ve girdabı derinleştiriyor” dedi.

  • Sanatçı Zeyno Durar’dan Hebûn albümü 

    Sanatçı Zeyno Durar’dan Hebûn albümü 

    “Müziğin evrenselliğine inandığım için her tarz ve dilde şarkılar söylemeyi seviyorum. Geleneksel, etnik, pop-fantezi, folk aslında ses rengime uygun her tarzda söylüyorum. Hatta jazz denemelerim de var. Kürtçe, Türkçe, Ermenice, Arapça dillerinde ve Zazakî, Soranî lehçelerinde  şarkılar söylüyorum.”  

    Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Müzik ile bağınız nasıl oluştu ve gelişti?  

    Aslen Diyarbakırlıyım. 1986’da Kürt göçmenlerin memleketi olarak anılan Adana’da dünyaya merhaba dedim. Çocukluğum ve gençliğim Adana’da geçti. 20 yaşında kendime yeni bir yol çizmek için İngiltere’ye göç ettim. Belki klasik olacak ama müzik serüvenime çocukken başladım. Dengbêj (Hesenê Gozê) bir dede ve stranbej, temburvan bir babanın stranları ve kılamları ile büyüdüm.  

     Dedem’in bana söylediği bir söz vardı. Onunla dengbêjlik hakkında hasbihal yaptığımız zamanlar derdi ki; ‘Çêlikê mar bê jehr nabe’ (Yılanın yavrusu zehirsiz olmaz). Sen de o zehirden faydalanmışsın. 1990lı yıllarda çocukluğumda  Kürtçe kasetlerin  gizlice ve genelliklede kısık sesle dinlenildiği zamanlarda, o ezgiler ve tınılar müziğe olan tutkumu körükledi. Mayamızda varolan sanat böyle yoğruldu. 

     Müziğe profesyonel olarak ne zaman başladınız? Neler yaptınız?  

    16 yaşında iken Adana’da belediye konservatuarında müzik eğitimime  başladım ve aynı zamanda Mezopotamya Kültür Merkezi’nde de çalışmalar yapıyordum. Belediye konserlerinde, festivallerde ve düğünlerde sahne aldım. 20 yaşında İngiltere’ye göç edince müzik çalışmalarıma 10 yıl ara vermek zorunda kaldım. Yeni bir ülkenin diline, kültürüne ve yaşam tarzına alışmak ve ayrıca göçmen bir anne olmak beni  çok zorladı. 2017 yılında değerli Kürt sanatçı Cewad Merwani’nin Aheng albümünde iki şarkıya düet yaptım ve benim için keyifli bir çalışma oldu. İlk single şarkım Lorî Dayikam‘ı yıllarca  Hesenê  Cizrawî’den  Nînna olarak dinleyenler farklı yorum ve sözler ile benden de  dinlemeye başladı.

    Müzikal tarzınız nedir? 

    Müziğin evrenselliğine inandığım için her tarz ve dilde şarkılar söylemeyi seviyorum. Geleneksel, etnik, pop-fantezi, folk aslında ses rengime uygun her tarzda söylüyorum. Hatta jazz denemelerim de var. Kürtçe, Türkçe, Ermenice, Arapça dillerinde ve Zazakî, Soranî lehçelerinde  şarkılar söylüyorum. Hint müziklerine ve tavırlarına ayrı bir hayranlığım da var. Ama özellikle Kürtçe söylemeyi tercih ediyorum. Çünkü bir halkın varlığı sanatla, müzikle yeşerir ve kalıcı olur. Dünya çok renkli bir yer ve Kürtçe de bu güzel renklerden biri. 

    Yakın zamanda 3 eserlik Hebûn isimli bir albüm çıkardınız? Biraz bahseder misiniz? 

    Hebûn (Varoluş) benim hikayem, çocukluğumdan beri kronik hastalıklarım ile mücadele ediyorum. Ancak  pandemi döneminde çok zor bir hastalık geçirdim ve ölümden döndüm. Yeniden doğdum, ağır bir uykudan uyandım. Yeniden varoluşum  beni kendime getirdi ve hayata bambaşka bakmaya başladım. Kendi içimdeki gücü gördüm ve ona hiç olmadığı kadar sıkıca sarıldım. Hayalim olan albüm projemi gerçekleştirmek için değerli arkadaşım ve aranjörüm Şervan Ayaz ile beraber yola  koyuldum. Şervan Ayaz’a bu güzel albüm için  emekleri ve özverili çalışması için çok teşekkür ediyorum. Hebûn albümümde 2 beste ve 1 de anonim eser var. Dilşikestî ve Rosîda  eserleri söz ve müziği manevi abim Veysel Algür’e ait. Govend e eseri de  Zaxo yöresine ait Eyaz Yusîf’den dinlediğim anonim bir eserdir.

    İngiltere ve dışında yeraldığınız çalışmalardan bahseder misiniz?  

    Sanatçı Cewad Merwanî’nin albümünde 2 şarkı ile düet yaptıktan sonra Belçika, Fransa, Almanya ve İsveç gibi bir çok Avrupa ülkesinde programlara katıldım. Pandemi dönemi biliyorsunuzki sanatçılar için çok zordu. Konserler, çalışmalar ve programlar iptal oldu. Evlere hapsolduk. Bir sanatçı, kadın ve anne olarak bu dönemde çok yıprandım. Londra’da birkaç arkadaşımla beraber online toplantılar yapıp hasbihal edip şarkılar söylerdik. Müziğin iyileştirici gücü ile birbirine destek olan kadınlar online olarak başladığımız  süreci büyük bir koro olarak devam ettirdik. Kızkardeşliğin ve kadın dayanışmasının simgesi olan Rengîn Kadın Korosu’nu oluşturduk. Rengîn, hem korist hem de yönetimde yer aldığım en büyük çalışmalarımdan biridir ve ben Rengîn’in güzel renklerinden biri olmaktan çok mutluyum. 

    İleriye yönelik çalışmalarınız var mı, varsa bahseder misiniz?  

    Dijital hayata geçmemiz ile beraber herşey çok çabuk tüketilmeye başlandı. Dinleyiciler farklı arayışlara yöneldi. O yüzden müzik ve sanattada daha çok üretim yapmamız gerekti. Eskiden sanatçılar 6-7 şarkılık albüm yapıp yıllarca  program yaparlardı ama şimdi  her ay yeni bir şarkı ve üretim bekleniyor. Ne yazıkki  bu durum maddi ve manevi bir yük olmasına sebep oluyor. Ben de hayalim olan albüm çalışmasını 3 şarkı ile sınırlı tuttum ama halihazırda birkaç projem daha var. Söz ve müziği bana ait olan şarkımı 20 Temmuz tarihinde tüm dijital platformlarda dinleyebileceksiniz. Ayrıca birkaç çalışmam da bitmek üzere. Heyecanla tamamlanmasını bekliyorum. 

     

    Bu güzel söyleşiniz için  çok teşekkür ederim. 

  • Kırkısraklılar Festivali’nde ‘Kürde ve Kürt diline sahip çık’ mesajı

    Kırkısraklılar Festivali’nde ‘Kürde ve Kürt diline sahip çık’ mesajı

    Londra’da Kırkısraklılar Festivali coşkuyla gerçekleşirken, sanatçılar ve konuşmacılar Kürtlerin birliğine ve kimliğine sahip çıkmaları çağrısında bulundu.

    Londra’da Kürt Alevilerden oluşan Kırkısraklılar Dayanışma Derneği tarafından Britanya Alevi Federasyonu yerleşkesinde Kırkısraklılar Kültür Sanat Festivali düzenlendi. Festivale, Kürt siyasetçi Osman Baydemir, sosyalist hareketin önemli isimlerinden Aydın Çubukçu, Yazar Özcan Öğüç, Ali Boyraz,Hatice Güden, Kürt Halk Meclisi’nin de aralarında bulunduğu demokratik kitle örgütü temsilcileri ile binlerce kişi katıldı. Alanda, yazar ve kurumların standları yer alırken, Kürecikliler tarafından YPG saflarında yaşamını yitiren gazeteci Mehmet Aksoy’un dev posteri asıldı. Gençlerin sarı, kırmızı  ve yeşil puşilerle alanda yerlerini alırken, Kürt gençlerinin ulusal kıyafetleri dikkat çekti.

    Fesitvalin açılış konuşmasını yapan Kırkısraklılar Derneği Başkanı Ali Belde, Kırkıskakın Hakikatçi Alevilik öğretisinin öncülerinden Şıx Mamo ve Ozan İbreti gibi bir çok değeri bulunduğunu belirterek, festivallerin kimlik ve kültürü geliştirme açısından önemli olduğunu ifade etti.  Açılış konuşmasını ardından ilk olarak sahneye folklor ekibi ve çocuk korosu çıktı. Ardından siyasetçi Mehmet Tüm ve Hamburg Kıskısraklılar Dayanışma Derneği Başkanı Tacim Yeşilyurt birer konuşma yaptı. DGB adına bir konuşma yapan Ahmet Sezgin, festivallerin önemine dikkat çekerek, toplumsal mücadelenin ve birliğin önemine değindi.

    SANATÇILARDAN YASAKLARA TEPKİ

    Açılış konuşmalarının ardından sanatçılar Özkan Orman, Kara Hasan ve Murat Çelik, söyledikleri Kürtçe şarkılar ve türküler seslendirdi. Sanatçı Özkan Orman, Türk devletinin Kürt sanatçıların konserlerinin yasaklanmasına tepki göstererek, “Siz inkarla yasaklamayla bizi susturacağını sananlar yanılıyorlar. Asla Kürt dilini Kürt sanatını susturamazsınız” dedi.

    GÜVEN: KÜRT DİLİNE SAHİP ÇIKALIM

    Kürt yazar Ahmet Güven ise Kürtçe yaptığı konuşmada, Kürtlere dönük asimilasyona dikkat çekerek, “Kürt halkı kendi tarihine kimliğine felsefesini öğrenmeli ve geliştirmelidir. Bizler kendi dilimizi yaşatarak kimliğimize kültürümüze sanatımıza ve değerlerimize sahip çıkabiliriz” dedi. Sosyalist mücadelenin önemli isimlerinden Aydın Çubukçu ise yaptığı konuşma da, örgütlemenin değerini bilmek gerektiğini vurgulayarak, “Yalnızca bir araya gelmek yetmiyor. Bir fikir ve amaç etrafından birleşmemiz gerekiyor” diye kaydetti.

    BAYDEMİR’DEN ULUSAL BİRLİK VURGUSU

    Kürt siyasetçi Osman Baydemir ise yaptığı konuşma da, Tottenham’da 17 yaşındaki Kürt bir gencin çeteler tarafından katledilmesini kınayarak, toplumun bu çete ve yozlaşmaya karşı birlik halinde olması gerektiğini vurguladı. Baydemir, Kürt ve Kürdistan’ın işgal ve saldırılar altında olduğuna dikkat çekerek, “Bütün dünya bilsin ki bugün Rojava Kürdistan’ın da Güney Kürdistan’ın da başarısı 40 milyon Kürdün başarısıdır. Herkes bilsin ki kim ki Kuzey Kürdistan’a düşmanlık yapıyorsa Güney’e de Rovava’ya da Rojhilat’a da düşmanlık yapıyorlar. Tüm Kürdistan güçleri dört parça Kürdistan güçleri, ulusal birliği sağlamalıdırlar. Kürdistan’ın tüm güçleri bir olsunlar birlik olsunlar Ankara değil yüz tane Ankara Güney Kürdistan’I işgal etmeye gücü yetmez. O zaman Afrin’i de işgal edemezler. Tüm Kürdistani güçler ulusal birliği esas edinmeliler. Bu ulusal birlik olursa ne Ankara ne Tahran amacına ulaşamayacaktır. Ve şuna inanın Tayyip’in sonu tıpkı Saddamın akıbeti gibi olacaktır” dedi.

    Baydemir’in konuşmasının ardından sahneye sanatçı Zeynep Baksi sahne aldı. Baksi’nin ‘Adaletin bumu dünya’ adlı şarkısına kitle hep ağızdan eşlik etti.

    PERWER: TÜRK DEVLETİ BENİM DEVLETİM DEĞİL

    Kürt sanatçı Şivan Perwer ise söylediği şarkılar ile kimi zaman hüzünlendirdi kimi zaman ise coşturdu. Perwer, Türk devletinin kendi devleti olmadığını kendi devletinin Kürt ve Kürdistan olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’de hep ‘Türk, Türk’ diyorlar. Bu ülkenin asıl sahipleri Kürtler, Ermeniler, Asuriler ve diğer halklardır çoğunlukla. Herkes yaşama hakkı var. Kimsenin Kürt halkını asimile etme hakkı yoktur. Kocaman bir halk var ve 60 milyonluk bir halka bunu yapmak ayıptır. Bu faşizane ve ırkçılıktır. Birinin dilini yasaklamak ve insanı ötekileştirmek ne demek. Tekçi bir devlet benim devletim olamaz” diye kaydetti.

     

    FOTO VE HABER: DİREN DİCLE

          

  • Kırkısraklılar Festivali’nde Şivan Perwer sahne alacak

    Kırkısraklılar Festivali’nde Şivan Perwer sahne alacak

    Londra’da 19 Haziran günü BAF yerleşkesinde yapılacak olan Kırkısraklılar Festivali’nde ünlü Kürt sanatçı Şivan Perwer sahne alacak.

    Londra Haziran başında yapılan Alevi Festivali’nin ardından bu kez Kırkısraklılar Festivali ile buluşacak. Kırkısraklılar Derneği tarafından organize edilen festival Britanya Alevi Federasyonu (BAF) Yerleşkesinde gerçekleşecek. Festival özellikle Kürdistanlı toplum da heyecan yarattı. Keza BAF yerleşkesinde 19 Haziran günü saat: 13-19 arasında gerçekleşecek festivalde ünlü Kürt sanatçı Şıvan Perwer sahne alacak. Perwer’in yanı sıra, Zeynep Bakşi, Kara Hasan, Özkan Orman ve Murat Celik’te festival de sahne alacak sanatçılar arasında bulunuyor.

    TÜM CANLARI BEKLİYORUZ

    Festivale ilişkin bir açıklama yapan Kırkısraklılar Derneği, İngiltere’de ilk kez Kırkısraklılar Festivali’nin gerçekleştiğini ifade ederek, bu tür festivallerin topluma ait sosyal, siyasal, kültür ve coğrafi değerleri hem başka toplumlara hem de geleceklere nesillere aktarma da önemli olduğu belirtildi.  Festivale katkı sağlayan emeği geçen herkese teşekkürlerin sunulduğu açıklama da, Kırkısrak’ın Hakikatçi Alevilik öğretisinin öncülerinden Şıx Mamo, ozanı İbreti ve Toplum Bilimci İbrahim Armağan gibi, Türkiye’de ve uluslararası alanda tanınan önemli şahsiyetlere sahip olduğu vurgulandı. Kırkısraklılar Yönetim Kurulu, yüreği emekten ve insandan yana olan tüm canları 19 Haziran günü yapılacak festivale davet etti.

  • Britanya Alevi Festivali’nde ‘Barış ve Adalet’ çığlığı

    Britanya Alevi Festivali’nde ‘Barış ve Adalet’ çığlığı

    DİREN DİCLE

    Binlerce kişinin katıldığı çok sayıda sanatçının sahne aldığı Britanya 11. Alevi Festivali’nde şarkılar, türküler ve şiirler ‘Barşı ve Adalet’ için söylendi.

    Avrupa’nın en büyük Alevi festivallerinden biri olma özelliği taşıyan Britanya Alevi Festivali bu yıl ‘Barış ve Adalet’ şiarı ile 11’inci kez gerçekleşti. Bir hafta boyunca, panel, seminer, cem, tiyatro, çocuklar için özel atölyeler, resim sergileri ve dev konserler ile Londra görkemli bir festivale ev sahipliği yaptı. Alevi Festivali’nin ötesinde tüm dilleri, kimlikleri, renkleri ve farklılıkları ile binlerce kişiyi buluşturan festivalin ana teması ise ‘Adalet ve Barış’ oldu. Festival için yapılan çağrılır da, “Hep birlikte adalet ve barış için gelin canlar bir olalım’ deniyordu. Adalet ve eşitlik için Canların çağrısına Kürtçe ve lehçeleri, Rumca, İngilizce ve Türkçe gibi  bir çok dil, inanç ve kimlik şarkıları türküleri ile eşlik etti.

    ÇIRALAR ‘BARIŞ’ İÇİN YAKILDI

    Festivale, Can Dündar, Çilem Küçükkeleş, Barış Atay, Osman Baydemir, Abbas Tan, Turan Eser, Ferhat Tunç, Oğuz Aksaç, Ali Sizer, Erdal Yapıcı, Ayfer Düzdaş, Suna Alan, Pınar Aydınlar, Gani Pekşen, Derya Alibabaoğulları gibi onlarca sanatçı, aydın, gazeteci ve yazar katılırken, her cümlenin sonunda ‘eşitlik, özgürlük, adalet ve barış’ için ‘direniş ve mücadele’ haykırışı yer aldı. Aleviliğin inançsal olarak hoşgörü, barış ve özgürlük ile örüldüğü dile getirilen festivalde, pirlerin, dedelerin ve anaların yaktığı çıralar da  Cemler de ‘barış’ dileklerinde bulunuldu.  Tarihi sürgün ve katliamlarla örülen Kürt Alevilerin, Pir Seyit Rıza’nın ‘boyun eğmez’ tavrı ile  faşizme, zulme, baskıya karşı mazlumun yanın da olmanın vurgusu vardı.

    Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmeler ile birlikte AKP-MHP faşizmine tepki ve ortak mücadele vurgusu festival de yapılan konuşmaların temel öğesi oldu. Britanya’da bulunun Kürdistan ve Türkiyeli demokratik kitle örgütleri açık alan etkinliklerin de yaptıkları konuşmalar da, kapitalizme, sömürüye, baskıya ve faşizme karşı ortak mücadelenin önemine vurgu yaptı. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi direnişine katılanlara hakaretleri  ‘Jın jiyan azadi’ sloganı ile alanda karşılığını buldu.

    ADALET DEYİNCE ŞENYAŞA AİLESİ…

    Adalet deyince ‘Şenyaşar ailesi’, barış deyince Cumartesi annelerinin direniş deyince Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve daha binlerce siyasi tutsağın unutulmadığı festival de, Kürt sanatçıların konserlerinin yasaklanmasında tepki vardı.

    Üç gün boyunca süren açık alan konserlerine binlerce kişi katıldı. Kürtçe şarkıların deyişlerin söylendiği konser etkinliklerinde, ‘Yuh yuh’, ‘Bir şey yapmalı’, “Özgürlük mahkumları”. “Ciao bella” ve “Desmal” gibi şarkılara binlerce kişi eşlik etti. Gençler ve çocuklar müzik eğitmenleri eşliğinde bağlamaları ile sahne de deyişler seslendirdi. Davul zurna eşliğinde folklor gösterilerinin yapıldığı festival alanında, yöresel derneklerin yemek standların da kuyruklar oluştu. Heyva-Sor ile birlikte sosyalist ve devrimci kurumların kitap standlarına yoğun ilgi gösterilirken, alanda bazı yazarlar kitaplarını imzaladı.

    Konserlerin yapıldığı festival alanı panayırı andırırken, özellikle çocukların ve gençlerin  Kesk, sor u zer (Sarı, kırmızı, yeşil) puşi ve şal u şapıkların takarak alanda yerlerini alması ise Newroz havası oluşturdu.

    Deyişler, türküler. direniş şarkıları ile şiirlerin söylendiği festivalin özeti ise söylenen şu dizeler de idi: “Saraylar saltanatlar çöker. Kan susar birgün. Zulüm biter, Menekşelerde açılır üstümüzde Leylaklarda güler. Bugünlerden geriye, Bir yarına gidenler kalır Bir de yarınlar için direnenler.”

     

     

     

     

  • Londra Cemevi’nde ‘Ben kolay ölmem’ sahnelendi

    Londra Cemevi’nde ‘Ben kolay ölmem’ sahnelendi

    Bu yıl ‘Barış ve Adalet’ şiarı ile düzenlenen Britanya 11’inci Alevi Festivali kapsamında Londra Cemevi’nde Cemlerin gerçekleştiği salonda bu kez bir tiyatro oyunu sahnelendi.

    Britanya 11’inci Alevi Festivali kapsamında Cemevi’nde Kürt hukukçu Ali Has’ın kaleme aldığı ve iki büyük şair Ahmed Arif ile Cemal Süreya’yı bir araya getiren ‘Ben Kolay Ölmem’ adlı oyun sahnelendi. Kadınların yoğun ilgi gösterdiği oyuna, Cemevi Eşbaşkanları Filiz Koç ve İbrahim Has, gazeteci-yazar Can Dündar, demokratik kitle örgütü temsilcileri ile çok sayıda kişi katıldı. Oyun da, Cemal Süreya karakterini Göktay Tosun; Ahmed Arif’i ise Cüneyt Yalaz canlandırdı. Yönetmenliğini Nesimi Kaygusuz’un üstlendiği oyunun müziklerini, oyuna özel yaptıkları besteleriyle Kardeş Türküler’den Vedat Yıldırım ve Bajar Grubu’ndan Cansun Küçüktürk sahnede canlı performans olarak eşlik etti

    İki şairin yaşamları ile birlikte Türkiye’nin yakın tarihteki kanlı süreçlerini izleyiciyle buluşturan oyun izleyici de duygusal bir etki bıraktı. Özellikle 1943 yılında Türk askerlerince 33 Kürt’ün kurşuna dizilerek katledilmesi ve  Dersim katliamının işlendiği replik ve şiirler sırasında izleyici gözyaşlarına hakim olamadı. Kardeş Türküler’den sanatçı Vedat Yıldırım’ın Kürtçe uzun havaları da izleyiciden tam not aldı.

    BEN KOLAY ÖLMEM

    Londra’da yaşayan Kürt hukukçu Ali Has tarafından kaleme alınan ‘Ben Kolay Ölmem’ adlı oyun her iki şairin de bir çok otobiyografik belge, anı, röportaj ve mektuplarına ulaşılarak yoğun bir araştırma sonucu ortaya çıkmış.

    Kürt ve Alevi halklarının iki önemli ferdi olan Ahmed Arif ve Cemal Süreyya’nın bir tren vagonunda buluşarak çıktıkları bir yolculuk ile başlıyor oyun, Bu yolculuk, bir yüzleşme olduğu kadar iki şairin yaşamlarında etki bırakan olaylara ve derin izlere yer veriyor. Her iki şairin kesişen hayatları, arkadaşlıkları ve mücadelelerinin anlatıldığı yolculukta Cemal Süreyya’nın bir Dersim sürgünü olarak şehirlilerin, Ahmed Arif’in ise dağların ovaların sokakların şairi olduğu vurgusu yapılıyor.

    HABER-FOTO: DİREN DİCLE