Category: Röportajlar

  • Pandemiden, birbirine ses vererek çıktılar

    Pandemiden, birbirine ses vererek çıktılar

    Londra’da 40 kadın biraraya gelerek bir koro oluşturdu. Pandeminin arttırdığı olumsuz yaşam koşullarında bir nefes almak adına bir araya gelen kadınlar, daha güzel bir dünya için türkü söylüyor.

     

    Bütün dünyayı sarsan Covid 19 salgını Londra’da farklı bir oluşuma hayat verdi. Büsbütün eve kapanmanın getirdiği ağır sorumluluk ve yükü azaltmak için 40 kadın bir araya gelerek bir koro kurdu. Az sayıda kişi tarafından online başlatılan çalışmaya ilgi giderek arttı. Müziğin iyileştirici gücü ile birbirine destek olan kadınlar şimdi ilk konserlerini vermeye hazırlanıyor. Koronun kuruluşu, çalışmaları ve konseri koro şefi Zuhal Yıldırım Gök ile konuştuk.

     

    Öncelikle bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Müziğe olan ilginiz nasıl başladı?

    Koro gibi kolektif çalışmalar yürüten biri için; ‘beni’ anlatmak biraz zor aslında. Çünkü koro demek artık ‘biz olmak’ demektir. Yine de elimden geldiğince bahsetmeye çalışayım. Adım Zuhal YILDIRIM GÖK. İstanbul Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümü mezunuyum.  1999-2007 yılları arasında BEKSAV’da  (Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı) çalıştım. Vardiya Müzik Grubu’nun solistliğini ve Beksav Halk Korosu’nun şefliğini yaptım. 2008 yılında müzik öğretmenliğine başladım. Okullarda müzik derslerinin yanı sıra çok sayıda öğrenci ve öğretmen korosu çalıştırıp yönettim. 2009-2019 yıllarında 10 yıl boyunca KDF Kadın Korosu’nun (Kangal Dernekler Federasyonu) çalışmalarını yönettim ve şefliğini yaptım. Müzik bizim için bir aile hastalığı gibi, ama altı çocuklu bir ailede yalnızca ben ve erkek kardeşim hayallerimizi gerçekleştirip müziği meslek edindik. Yıllardır bu hayalin peşinden gidiyorum, Eylül ayından beri de Londra’dayım.

     

    Londra’da bir kadın korosu kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Koronuzun adının anlamı hakkında bilgi verir misiniz?

    Londra Sosyalist Kadınlar Birliği’nden arkadaşlar, kadın dayanışmasını güçlendirmek ve pandeminin kadınlar üzerinde yarattığı baskıyı azaltmak için bir kadın korosu oluşturmak istediklerinden bahsettiler.  SKB’nin çağrısı ve yoğun emeğiyle yaklaşık yirmi kadın arkadaş Kasım ayından itibaren online koro çalışmalarına başladık. Sonra yeni katılımlarla sayımız otuzu buldu. Rengin Kadın Korosu böyle oluştu.

    Rengin Kadın Korosu
    Rengin Kadın Korosu

    İsim seçmek,  bu kadar kalabalık bir ekipte ortaklaşa bilmek, biraz zordu aslında. Tam üç haftamızı aldı. Çok güzel öneriler vardı fakat bu kadar birbirinden farklı, özgür ruhlu kadına ‘Rengin’ ismini çok yakıştırdık biz. Tıpkı kır çiçekleri gibi rengârenk, biraz asi ve inatçı…

     

    Otuzun üzerinde koristi bir arada tutmak ve bir ahenk yaratmanın zorlukları nelerdir?

    Çok geniş bir profil aslında, işte bu yüzden ismimiz ‘Rengin’.  Farklı siyasi görüşlerden fakat demokrat ve ilerici, kız kardeşliğin gücüne inanan, kahkahalarıyla ortalığı çınlatan, gözyaşlarıyla kiri pası arındıran, dokunuşlarıyla yaraları saran güzel bir ekip olduk. ‘Kadın kadının kurdu değil yurdudur’ şiarıyla erkek egemen toplumun üzerimizde bıraktığı gerici yanlarla mücadele etmek,  düşeni kaldırmak, yorulana omuz vermek fikri bizi birbirimize yakınlaştıran ortak zemin oldu.

     

    Covid -19  salgını çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

    Online çalışmaların zorluklarını pek çok insan deneyimledi bu süreçte. Yan yana olmadan bir koro çalışmasını sürdürebilmek ise gerçekten büyük bir irade gerektiriyor aslında. Fakat;  büyük bir mutlulukla şunu söyleyebilirim ki bizler online çalışmalarda teknik olarak biraz zorlansak da buluşmalar noktasında hiç zorlanmadık. Çok hızlı bir kaynaşma ve yakınlaşma oldu aramızda. Hatta çalışma günlerini sabırsızlıkla bekledik, sayısını arttırmak için yoğun bir taleple karşılaştık. Tabii aramızdan, pandemi sürecinin yorgunluğu ve kadına yüklediği iş yükü gibi nedenlerle ayrılmak zorunda kalan arkadaşlar oldu. Bunun üzüntüsünü yaşıyoruz ve hala çözüm yollarını tartışıyoruz.  Bugün 40 kadın arkadaşla severek,  büyük bir keyifle ve daha başka neler yapabiliriz sorusunu sormaya devam ederek sürdürüyoruz çalışmalarımızı.

     

    Koro çalışmasının kadınları nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Koro çalışmaları kadınlar üzerinde nasıl bir değişim yarattı?

    Biz bu deneyimi çok önemsiyoruz. Rengin Kadın Koro’su yalnızca türküler öğrendiğimiz, söylediğimiz bir alan değil, bir okul olsun istiyoruz. Kendi aramızda ilgi ve yeteneklerimizi geliştirmek için küçük komisyonlar oluşturduk; Yazı,  Sosyal Medya, Basın ve Yayın Komisyonları gibi… Her arkadaşımız istediği komisyonlarda yer alarak ‘bizi’ ve kendini geliştirebilir. Bu daha bir başlangıç, hayallerimiz ve isteklerimiz ise bir derya. Zamanı geldikçe bunları konuşacağız.

     

    Repertuarınızda ne tür şarkılar var? Hangi dilde eserler seslendiriyorsunuz?

    Başlangıç olarak söyleme alışkanlıklarımızı değiştirecek bir repertuarla yola çıktık. Çünkü hiçbir arkadaşımızın bu konuda bir deneyimi yoktu. Koro ya da solo söyleme deneyimleri olan az sayıda arkadaşımız ise, bu işin bilimsel yönleri konusunda pek bilgi sahibi değillerdi. ‘Ruhi Su Dostlar Korosu’ deneyimi yolumuzu aydınlattı diyebiliriz.  Farklı dillerde eserler repertuarımızda şuan çok az.  Kürtçe eserler çalışıyoruz, Ermenice, Rumca ve Arapça başta olmak üzere farklı dillerde de adımlar attık. Ama bunu geliştirmek yeni dönem önceliklerimiz arasında.

     

    Rengin’in önümüzdeki yıllara ilişkin hedefleri nedir?

    Koro konusundaki mevcut yaklaşımlar ne yazık ki biraz sıkıntılı. Bir yanda çok popülist, bilimsellikten uzak, emekten yoksun, takvimsel eylem ve etkinliklerde eğlenelim tarzında oluşturulmuş korolar, öte yanda elitist, halkın sanat yapma yollarını kapatan, kibirli, seçkinci yaklaşımlar. ‘Ruhi Su Dostlar Korosu’ ve ‘Boğaziçi Korosu’ gibi çok güzel örnekler de var tabii. Fakat ‘Rengin Kadın Korosu’ çok farklı bir deneyim. Hiçbir seçme ve elemeye tabii tutmadan kendini geliştirmek ve yetiştirmek isteyen tüm kadın arkadaşlara kapımız açık. Ama emek vermek, disiplinli, özverili ve kendini katarak çalışmak temel koşulumuz. Önümüzde Londra’nın en büyük Birleşik Kadın Korosu’nu kurma gibi bir hedefimiz var. ‘Rengin’ olarak başka ülkeleri kapsayacak bir turneye çıkmayı arzuluyoruz. İlerleyen dönemlerde bir müzikal yapmak istiyoruz.

     

    Bu ölçüde büyük bir koronun; kıyafet, konser, tanıtım gibi birçok harcama kalemi olmalı, herhangi bir yerden mali destek görüyor musunuz? Önümüzdeki dönemde sponsorluk desteği almak gibi bir düşünceniz var mı?

    Ekonomi konusu çok önemli fakat bizim biraz çekingen ve tutuk davrandığımız bir konu. Sanatla uğraşan insanlar bu konuda biraz kırılgan ve utangaç oluyor galiba. Bu güne kadar kendi imkânlarımız ve SKB ve GİK-DER’in mütevazi katkıları ile ilerledik. Fakat büyük projelerimiz için daha fazla desteğe ihtiyacımız olacak. Konusunu siz açmışken buradan bizleri desteklemek isteyen duyarlı dostlarımıza çağrıda bulunalım o halde. ‘Rengin Kadın Korosu’nun sizin değerli katkılarınıza ihtiyacı var.

     

    Son olarak yakın zamanda gerçekleşecek etkinlikleriniz neler olacak? Koronuza katılmak isteyenler size nasıl ulaşabilir? Çalışmalarınızı sosyal medya ve YouTube üzerinden takip edebilir miyiz?

    4 Temmuz’da Millfield Theatre’da heyecanla beklediğimiz ilk konserimizi yapacağız. Tüm dostlarımızın ve aramıza katılmak isteyen kadın arkadaşların ‘Rengin Kadın Korosu’  facebook ve İnstagram hesaplarını takip etmelerini öneriyorum. Yüksek ihtimalle Eylül ayında kayıtlarımız, Ekim ayında ise yeni dönem çalışmalarımız başlayacaktır.

     

  • Tecrit kabul edilemez

    Tecrit kabul edilemez

    EREM KANSOY / LONDRA

    İngiltere’de İşçi Partisi Milletvekili Lloyd Russel Moyle ile İngiltere’nin 450 bin üyeli GFTU Sendikası Genel Sekreteri Doug Nicholls, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecride son verilmesini istedi.

    Uluslararası komployla Türkiye’ye teslim edilen Kürt Halk Önderi Öcalan’a yönelik tecrit 22. yılında devam ediyor. Gazetemize konuşan İşçi Partisi Brighton Milletvekili Lloyd Russel Moyle, Öcalan’a yönelik izolasyona son verilmesi gerektiğini söyledi.

    Milletvekili Moyle, “Sayın Öcalan izole altında olmamalı ve avukatlarıyla görüşebilmeli. Çok sayıda açlık grevi ve yasal hak arayışları sayesinde ancak son yıllarda birkaç görüşme gerçekleşebildi. Bu kabul edilemez” dedi. İzolasyonun zaten kendi başına tasvip edilemez olduğunun altını çizen Moyle, “Bir diyalog sürecinin olması gerekiyor” dedi.

    Ortadoğu barışı için önemli

    450 bin üyesi bulunan Britanya Genel Sendikalar Federasyonu (GFTU) Sendikası Genel Sekreteri Doug Nicholls ise aynı zamanda İngiltere’deki sendikaların oluşturduğu Öcalan’a Özgürlük Kampanyası’nın Yönetim Kurulu üyesi.

    “Bu kampanyayı biz sadece Türkiye’de tutsak edilen ve çok kötü şekilde muamele gören bir birey için yapmıyoruz. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü demek tüm Ortadoğu’ya ve bölgeye barışın gelmesi demektir” diyen Nicholls şöyle devam etti: “Kadın erkek eşitliğinin, birlikte çalışmalarının gelişmesi anlamına gelir. İşgal ve istilaların olmadığı, petrol kavgasının olmadığı, tüm Ortadoğu’da barışın gelmesi demektir. Sadece Kürtler için veya Türkiye’deki demokrasi için de değil, bütün bölge adına, Öcalan’ın fikirleri gelecekteki barış tablosunu çiziyor.”

    Kampanyayı daha da büyüteceğiz

    İngiltere’nin en büyük festivallerinden biri olan Durham Madenciler Festivali 2018 yılında Kürt Halk Önderi Öcalan’ın özgürlüğüne adanmıştı. Festivalle katılan yüz binlerce kişi Önder Öcalan’a özgürlük istemişti.

    Doug Nicholls, “Burada 300 bini aşkın katılımcıya ve sosyal medya aracılığıyla yüzbinlere seslenerek Kürtlerin ve Öcalan’ın sesi olmaya çalıştım” dedi. Öcalan’a Özgürlük Kampanyası’nın her geçen yıl daha fazla büyüyerek destek aldığını aktaran Nicholls, “Nelson Mandella’nın serbest kalmasına yol açan kampanya kadar büyük bir kampanyaya dönüşmesini istiyoruz” diye konuştu.

    Türkiye’de politik tutsaklar için koşulların zorluğuna işaret ederek, “Kalpten onlarla dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyoruz” diyen Nicholls şöyle devam etti: “Türkiye’de 300 binden fazla insan tutsak. Siyasetçiler, gazeteciler, aydınlar tutuklu. Muhalefet partilerine, insan hakları savunucularına, sendikacılara bu kadar karşı duran başka bir ülke aklıma gelmiyor. Dünya’da durumu Türkiye’den daha kötü başka bir yer yok.”

    Tecridin sona ermesi ve PKK’nin ‘terör listesi’nden çıkarılması gerektiğinin altını çizen Nicholls, “Türkiye üzerinde baskı oluşturulmalı, yaptırımlar uygulanmalı, uluslararası anlaşmalar yapılmamalı. Ta ki Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü tam anlamıyla sağlayana ve bölgede barış görüşmeleri yeniden başlayana kadar” diye konuştu.

     

  • ‘Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunlar çözülmez’

    ‘Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunlar çözülmez’

    ANKARA – HDP Sözcüsü Ebru Günay, Kürt sonunda çatışma ve savaş politikalarının çözüm olmayacağını vurguladı. Günay, DTK’ye yönelik operasyonlara da ‘kriminalize ediliyor’ sözleri ile tepki gösterdi

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay, parti genel merkezinde düzenlediği basın açıklamasında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Günay, Demokratik Toplum Kongresi’ne yapılan polis baskınına, ‘Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü’, baro başkanlarının yürüyüşüne, Kürt illerinde koronavirüs testlerinin yapılmamasına ve Kobanê’nin Helince köyünde 3 Kürt kadın siyasetçinin ölümüne ilişkin konuştu.

    ‘Siyasi soykırım operasyonundan vazgeçilmesi çağrısını yapıyoruz’

    Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) yapılan polis baskını ve gözaltı operasyonlarına ilişkin konuşan Günay, iktidarın Kürt düşmanlığı politikası yürüttüğünü yineledi. Günay, “Partimizin içinde olduğu bölgenin renkliliğini yansıtan bir kongredir DTK. Bölgenin birliğinin, bir arada çalışmanın nefesi oldu. Çözüm sürecinde DTK, Meclis tarafından resmi olarak tanınan, görüşleri dinlenen ve irade olarak kabul edilen bir yapıydı. Ama son birkaç yıldır AKP’nin Kürt düşmanlığının sonucu olarak kriminalize edilen, sürekli baskıya, zora maruz kalan bir alana dönüştürüldü” dedi. Günay, “Bu sabah yapılan operasyondaki suç unsurlarını söylüyorum: DTK tabelası, birçok yayınevinden basılmış bandrollü kitaplar. İktidarın Kürt düşmanlığında, suç unsuru yaratmada sınır tanımadığını tekrar görmüş olduk. Gözaltıları kınadığımızı, bu siyasi soykırım operasyonundan vazgeçilmesi çağrısını yapıyoruz” diye konuştu.

    Günay’ın konuşmasının satır başları şöyle:

    “Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü”nün toplumun tüm kesimlerinde heyecan yarattı. Her geçen gün daha da despotlaşan AKP iktidarının zulüm siyasetine karşı sokaklara taştık, umudu alanlara taşıdık hep beraber. HDP kurulduğu günden bu yana yürüyüş halindedir. Türkiye’yi demokratikleştirmek için yola çıkmıştık. Darbe dinamikleri içine hapsolmuş bir Türkiye’yi AKP’nin darbeci zihniyetinden kurtarmak için başlattığımız yürüyüşte AKP’nin yaratmaya çalıştığı despotik parti devletinin tüm çirkin yüzünü hep birlikte gördük, tanıklık ettik”

    Baroların yürüyüşü

    “Sırtını padişaha, Saray’a yaslayanların içine düştüğü hazin durumdan ise herkes için ders olmalı, herkes bundan ders çıkarmalı. Baro başkanlarının talebi hepimizin talebidir. Bağımsız ve tarafsız bir yargı hepimizin Türkiye’nin en temel ihtiyacı haline gelmiştir. İstiyor ki yargının her aşaması kendi kontrolünde olsun, hiçbir yerden en ufak bir itiraz gelmesin. Baroların yürüyüşü işte tam da bu adıma karşı çıkış ve buna karşı başlatılan bir karşı koyuştu. Bunun karşısında suskun kalmak karanlığa davetiye çıkarmak, despotluğa davetiye çıkarmaktır.”

    Kürt sorunu

    “Çatışma ve savaş politikalarının çözüm olmayacak. Sorunlar diyalog ve müzakere ile olabilir. Türkiye’de; Kürtlerin kimlik, anadil ve kültürlerini yaşayamama sorunu var, özgürlük sorunu var, demokrasi sorunu var, ekonomik sorun var, adalet sorunu var. Tüm bu sorunların anahtarı, Kürt sorununun çözümü. Bu ülkede Kürt sorunu, anayasal haklar ile güvence altına alınacak şekilde çözüme kavuşturulmadığı müddetçe, diğer sorunların hiçbiri çözüme kavuşamayacaktır. Türkiye’de hepimizin bildiği bir demokratikleşme sorunu var. Demokratikleşmenin önündeki en büyük engel de elbette Kürtlere yönelik uygulanan inkârcı, ayrımcı ve şiddete dayalı devlet politikalarıdır.”

    3 kadın siyasetçinin ölümü

    “9 Ocak 2013’te Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçiyi katledenler ve Kürt sorununu çözümsüzlük girdabına sürükleyenler şimdi de Kobanê’nin Helince köyünde 3 Kürt kadın siyasetçiyi SİHA’larla katletti. Dün akşam da Süleymaniye kentine bağlı Şarbejêr’de halkın mesire alanını bombaladılar. Görüntüleri izleyen herkes gördü ki babalarıyla eğlenen çocukların şen gülüşmeleri bir anda bombalarla nasıl yok edildi. Kürt halkına yönelik bu saldırgan tutumdan vazgeçin. En demokratik hakları için mücadele yürüten Kürt halkını hedef alanlar, bu hak için mücadele eden Kürt kadınlarını da daha fazla hedef alıyor ve tüm kadınlara, kadın mücadelesine mesaj veriyor.”

    Kayyum atamaları

    “Bugün iktidarda olanlara şunu söylüyoruz: Bugün durmadan HDP’yi suçlayacağınıza, ‘İktidarınız Kürtlere neleri reva görüyor?’ diye sorma cesaretinde bulun ve bu soruyu kendinize sorun. Bunun hesabını bağımsız yargıya bir an önce verin. İktidarın kendisi için keyfi bir uygulama haline getirdiği kayyum uygulaması devam ediyor. Sarıcan belde belediyemizde aynı uygulamayı devam ettirdiler. Sarıcan Belediye Eşbaşkanlarımız Bekir Polat ve Canan Tağtekin evlerine baskın yapılarak gözaltına alındı ve mahkeme kararı beklenmeden Sarıcan Belediyesine kayyum atandı. Kayyım, iktidarın Kürt düşmanı politikalarının tezahürüdür, bir kez daha yineliyoruz.”

    ‘Tüm imkanlarımızla, tüm koşullarıyla beraber Cizre halkının yanında’

    “Kovid-19 virüsü Türkiye’de can almaya devam ediyor. Tedbirler gevşetildiği için artık Sağlık Bakanlığı talimatı ile, bölgede özellikle Kürt illerinde hastaneye korona şüphesi ile giden kişilere bulgu gösterdiği halde test yapmak yerine önce tomografi ve kan tahlili gibi tanı ve tedavi ile çok da ilgisi olmayan yöntemlerle test yapılmamaya çalışıyor. Şırnak’ın Cizre ilçesinde ise çok daha özel bir durumla karşı karşıyayız. Şu an birçok mahalle ve sokak, bina korona virüsü vakalarındaki artış sonrası karantina altına alınmış durumda. Hastaneler yetersiz. Vaka sayısının ‘normalleşme’ sonrası her geçen gün artması üzerine esnaf kendi inisiyatifiyle kepenk kapatarak, ‘evde kal’ çağrısında bulundu. Bizler de iktidarın bu duyarsızlığı karşısında Cizre halkına kendi tedbirlerini alması konusunda çağrımızı yineliyoruz. Partimiz tüm imkanlarıyla, tüm koşullarıyla beraber Cizre halkının yanındadır.”

  • “Özlemi hafifler sanıyordum ama artıyor”

    “Özlemi hafifler sanıyordum ama artıyor”

    Evrim Kepenek

    Babası Ahmet Kaya’yı anlatan Melis Kaya, “Ben o ağacın gölgesinde büyüdüm. Her geçen gün yeni bir şeyler öğreniyorum ondan, onun varoluşundan” diyor.

    “Bizi güllerin iklimi tüketti,

     Toprağı yaran filize vurulduk,

     O vahşi beyaz at alıp başını gitti,

     Bir yaz yağmuru gibi unutulduk

    Sığ yanlarımız oldu ara sıra el yordamıyla dalarken hayata

     Bir parça telaş bir parça ümittik hiç yetişemedik o vahşi ata…*”

    Sanatçı Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999’da “Önümüzdeki kasette Kürtçe şarkı yapıyorum, Kürtçe klip yapıyorum” dediği için Magazin Gazetecileri Derneği’nin Ödül Gecesi’nde linç edildi. Çok sevdiği yurdunu terk etmek zorunda bırakıldı.

    Paris’e gitti, Türkiye’de bıraktığı arkadaşlarından yeterli desteği göremedi, yalnız kaldı. Yaklaşık bir yıl sonra “Hoşçakalın Gözüm” isimli albümünün kayıtlarını yaparken, Paris’in Porte de Versailles semtindeki evinde kalp krizi geçirdi, hayatını kaybetti. 43 yaşındaydı.

    Arkasında “dünyanın bütün halklarını”, eşi Gülten, kızları Melis ve Çiğdem’i bıraktı.

    Babası öldüğünde 13 yaşında olan Melis, babalar günü öncesi pek çoğumuzun bilmediği Ahmet Kaya’yı anlatıyor ve sanatçının sesiyle toplumun her kesiminden insanlar arasında kurduğu dünyayı hatırlatıyor:

    “Sesi, gülüşü hep benimle. Sesini milyonlarca insanla paylaşıyor olmak duygusu da bana iyi geliyor…”

    Melis’in bir cümlesi de Ahmet Kaya’nın çok sevdiği Türkiye halklarına:

    “Türkiye’nin yakın tarihini anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakmak ve o öyküyü doğru okumak gerekiyor bana göre. Benzer acılar ve kayıplar tekrar yaşanmasın diyerek yakın tarihten dersler çıkarmayı başardığımız zaman toplumsal iyileşmenin de başlayacağına inanıyorum…”

    Melis Kaya’yı dinliyoruz..

    “Kıymetli bir varlığı yitirdiğimizi biliyorum”

    Ahmet Kaya sizin için nasıl bir babaydı?

    Ahmet Kaya fenomenini düşündüğümde hep beraber çok biricik ve kıymetli bir varlığı yitirdiğimizi biliyorum. Babamı anlatmaksa çok zor. Yaşım ilerledikçe özlem hafifler, durulur zannediyordum ama artıyor. Onu çok özlüyorum. Aklına, sevgisine, şefkatine çok ihtiyaç duyuyorum. Elbette ki muhteşem bir babaydı ve babadır da hâlâ.

    “Babamı dolu dolu yaşadım”

    Onunla ilgili aklınızda kalan anılar var mı?

    Ben babamı uzun uzun yaşayamadım ama dolu dolu yaşadım, bunun için yine de şanslı olduğumu düşünüyorum aslında ya da böyle avunuyorum. Anılar tabii çok fazla.

    Ortaokula başladığım zaman dağ gibi gövdesiyle okulun merdivenlerinin başında durup yukarıdan bana el salladığı anı hatırlıyorum, müthiş bir güven duygusu dolmuştu içime. Ne zaman ihtiyaç duysam, o an bana vermiş olduğu o duyguya sarılırım.

    Babalar Günü sizin için nasıl geçiyor?

    Buruk geçiyor. Babası hayatta olmayan ya da babasından uzak düşmüş olan bütün evlatlar için böyledir sanırım. Sadece babalar gününde değil, çok sık ziyaret etmeye çalışıyorum.

    Fotoğrafçı Werner Bischof’un bugün 70’li yaşlarında olan oğlu şöyle bir şey söylemişti: “Babamı Peru’da bir kazada kaybettim, bedeni parçalandı. Bense mutlaka Peru’ya her sene en az iki kere gidiyorum çünkü babam nerenin toprağındaysa, evin artık orasıdır.” Benim de buna benzer tuhaf bir hissiyatım var, ona fiziken yakın olunca sanki daha güçlü durabiliyorum hayata karşı.

    “Bana pazarın sesini dinletir misin?”

    Ahmet Kaya bu ülkeden medyanın tetiklediği bir nefret söylemi üzerine ayrılmak zorunda kaldı, çok sevdiği ülkesinden ayrılmak onu nasıl etkilemişti?

    Çok üzgün olduğunu hatırlıyorum. Sürekli bir keder ve yalnızlık hali, fakat bir yandan da bizlere hissettirmemeye çalışırdı. Sağlığı çok etkilendi. Ülkesini, ailesini çok özlüyordu. Mesela bir gün anneme telefon açıp “Gülten, pazara gidip bana pazarın sesini dinletir misin?” diyor. Bu talebin ve cümlenin etkisini üzerimden atamıyorum.

    “Babam yalnız bırakıldı”

    Dilini, kültürünü, suyununun tadını bilmediğiniz bir ülkede bir anda sıfırlanıyorsunuz. Onun için yürümeyi yeniden öğrenmek gibidir hissi belki de. Sürgünün her türlüsü çok acı, biz de bunu kısmen yaşadık babamla fakat yine de bugünün şartlarıyla yirmi sene öncenin şartları arasında büyük fark olduğunu düşünüyorum. Babam hem sürgünde yalnızdı hem de ülkedeki arkadaşları tarafından çok yalnız bırakıldı. Bu yalnızlık çok hırpaladı, incitti onu.

    “Hayatımız bir gecede değişti”

    Sizi bu “haksız-adaletsiz” gidiş nasıl etkiledi?

    Bizim hayatımız bir gecede değişti. Bu bir süreç değildi. Bir gecede bütün ülkenin nefret odağı haline geldik. Paris’e gelişinden bir yıl sonra da babamı kaybettik. Bugün demokrat zannedilen ya da addedilen bazı medyatik yüzlerin ve o dönemin gazetecilerinin yaşadıklarımız ve yalnızlığımız karşısında veballeri çoktur, hepsi kendini biliyor.

    “Yokluğu ile başa çıkabildim mi bilmiyorum..”

    Babanız öldüğünde 13 yaşındaydınız… Büyürken onun yokluğu ile nasıl başa çıktınız?

    İnsan arada kanayan ve asla iyileşmeyen bir kesikle yaşamayı öğreniyor. Baba kaybı benim için böyle bir şey. Yokluğu ile başa çıkabildim mi ya da çıkabiliyor muyum bilmiyorum ama yarayla yaşamayı öğrendim.

    Babanızı ölmeden önce en son ne zaman görmüştünüz?

    Babamı kaybettiğimizde yanı başındaydık. Bazen gitmek için bizim orada olduğumuz bir anı kendisinin seçtiğini düşünüyorum.

    Nasıl bir baba-kız ilişkiniz vardı?

    Çok düşkündük birbirimize. Sadece babamı değil, en sevdiğim oyun arkadaşımı da kaybettim.

    Bir yazınızda “Eğer kaldıysa, bu yazıyı lütfen siz de en çocuk yanlarınızla bir kez daha okuyun ki beni anlayasınız…”diyorsunuz. Size bunu yazdıran duygu neydi? Arkasından söylenen kötü, vicdana sığmayan cümlelerle nasıl başa çıkıyorsunuz?

    Şimdi birçok konuda sosyal medya üzerinden örgütlenilip ortak refleks veya tepki oluşturulabiliyor. Ben o cümleyi yazdığımda sosyal medya henüz gündemde yoktu. İnsanların empati kurmalarını istedim. Zaten bir süre sonra söylenenlere kulak asmayı ya da takip etmeyi bırakıyorsunuz çünkü o kadar fazla ki! Ben de öyle yaptım.

    Ahmet Kaya’nın en sevdiğiniz yönü neydi?

    Çok var. Onunla sıkılmanız mümkün değildir, her zaman orijinal fikirleri vardır. Bir de bence sihirli olan şöyle bir yeteneği vardı; hayatı tutup ucundan ters yüz eder sonra beğenmezse öbür yüzünü çevirir, yine beğenmezse silip yeni baştan yazar hem de her zaman aynı yaşama inadıyla. Vazgeçmezdi yani. Hep güleç ve espiriliydi, en çok da kendiyle dalga geçerdi.

    Sizde babanızın sevdiği ne gibi yönler vardı?

    Ona her anlamda çok benziyor oluşumdur diye tahmin ediyorum.

    “Öfkem ona bunu yaşatanlara”

    Onsuz geçirdiğiniz yıllara bir öfkeniz var mı?

    Öfke sanırım eğitilebilen bir şey. Benim eğitmek, ehlileştirmek istemediğim bir öfkem var ama onsuz yıllara değil, ona bunu yaşatanlara. Onlarla barışmayacağım.

    Onu özlediğinizde ne yapıyorsunuz?

    Biliyor musunuz, onun bizimle birlikte olduğu videoları yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen ben hâlâ rahatça izleyemiyorum ama fotoğraflar var, şarkılar var. Sesi, gülüşü hep benimle. Sesini milyonlarca insanla paylaşıyor olmak duygusu da bana iyi geliyor.

    Siz onun bazı özelliklerini kendi kimliğinize kattınız mı?

    Ben o ağacın gölgesinde büyüdüm. Her geçen gün yeni bir şeyler öğreniyorum ondan, onun varoluşundan ve tabii annemden. İkisine de minnettarım.

    Babanız önce “nefret”le bu ülkeden gitmek zorunda kaldı ama sonra iktidar sahipleri onun mezarını getirmek istedi veya onu başka söylemlerle onurlandırdıklarını düşünüp konuştu. Buna dair ne söylemek istersiniz?

    “Mezar” sözcüğü beni rahatsız ediyor. Bu konunun tekrar tekrar gündeme getirilmesi de ailemizi çok yıprattı. Bu tür girişimlerin, onun milyonlarca seveni ve dinleyeni olduğu dikkate alınarak anlamlandırılması gerekir. Ruhunun huzura kavuşmasını, geçmişle hesaplaşmayı ve hatırasını yaşatmayı istiyorsak, onun düşlediği ülkeyi hep birlikte kurma çabasıyla başlayabiliriz belki. Onun, kendisini mağdur olarak tanımlayanlar karşısındaki tavrının ve demokratik duruşunun anlaşılması ve benimsenmesidir bize ve ona da asıl iyi gelecek olan.

    “Herkesin bir Ahmet Kaya şarkısı var” derler, sizin de var mı?

    Hepsi diyebilirim ama “O Vahşi At”ı çok sık dinliyorum bu aralar. Sevgili Yusuf dayımı da selamlamış olayım böylece.

    Babanızın mücadele ettiği sorunlar, ırkçılık, demokratikleşememe, insan haklarının gaspı gibi sorunlar Türkiye’de halen devam ediyor. Türkiye’nin “Kürt Sorunu”na çıkıyor kapılar.. Buna dair ne söylemek istersiniz?

    Dağılan heterojen bir imparatorluktan homojen bir ulus yaratma çabalarının bugün gelinen noktada gerçekçi olmadığını görüyoruz. Kürt Sorunu bizlere demokrasiyi, hakları ve özgürlükleri sorgulatıyor aynı zamanda ve bu nedenle yaşadığımız çağın içine sığmayacak kadar da büyüktür.

    “Yakın tarihi anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakın”

    Bağlantılı olarak sistemin var olan Kürt Sorunu’nu yıllar içerisinde bilerek kangren haline getirdiğini düşünüyorum. İnsan hakları ve demokratikleşme Türkiye’nin geleceği için mecburi, bunu biliyoruz. Kürtler olmadan bunun sağlanmasının mümkün olmadığını da biliyoruz.

    Tarihten dersler çıkararak yeni bir diplomasi modeli, toplumsal norm ve diyalog için daha çok çalışmalıyız belki de. Diğer türlü, ifade özgürlüğünü yargılamak, haksız tutuklamalar, anadilinde şarkı söyleyenlere hattâ dinleyenlere yaşatılanlar ya da yok sayma sonuç vermeyecektir. Tarih de böyle söylüyor, gelecek de. Duymak zorundayız.

    Son olarak Türkiye toplumuna, okurlarımıza bir mesajınız var mı?

    Türkiye’nin yakın tarihini anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakmak ve o öyküyü doğru okumak gerekiyor bana göre. Benzer acılar ve kayıplar tekrar yaşanmasın diyerek yakın tarihten dersler çıkarmayı başardığımız zaman toplumsal iyileşmenin de başlayacağına inanıyorum. (EMK/AÖ)


    Evrim Kepenek

    bianet kadın ve LGBTİ haberleri editörü. bianet stajerlerinden. Cumhuriyet, Birgün, Taraf, DİHA, Jinha ve Jin News için çalıştı. Sivil Sayfalar, Yeşil Gazete, Journo ve sektör dergileri için yazılar yazdı. Okulun Duzi belgeselini yönetti. Hemşin kültür dergisi GOR’un yazarlarından. Yeşilden Maviye & Karadeniz’den Kadın Portreleri, Sırtında Sepeti, Medya ve Yalanlar isimli kitaplara katkı sundu. 2011 Musa Anter Gazetecilik ödülü sahibi. İstanbul Üniversitesi Avrupa Birliği bölümünden mezun oldu, eğitimine Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde devam etti.

    Kaynat : Bianet Haftasonu

  • ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini  ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk

    Söyleşi: Ateş Alpar – Zeynep Sönmez

    Tiyatro tarihi üzerine başka pek çok kitaba imza atmış olan OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro Bölümü’nden ihraç edilen Doç. Dr. Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk.

    • Süreci nasıl yaşadınız/yaşıyorsunuz? İlk başlarda hepimiz için odaklanarak çalışmak, okumak – yazmak zordu, siz üstesinden gelebildiniz mi?

    Aslında pandemi, ülkede yaşadıklarımızdan dolayı “menüde başka ne var” diye azcık ironik seslendiğimiz bir zamana denk geldi, sınırlandırılmış bir zamana, daha geniş bir zamanla esneterek bakmaya çalışmak gerekiyor, sanki sıkıştırıldığımız zaman ve mekân bizi hep gündelik aciliyetlere hapsediyor ve bu kapanmışlık zaten ebedi bir karantina duygusu yaratıyor. Bu bekleme halini o kadar içselleştirdiğim zamanlar vardır ki, içinden geçtiğim süreci ona benzettim. Şimdi durmalısın, biraz zaman geçince daha iyi düşünebilirsin türünden bir şey. Nasıl yaşadığıma gelince, biz evde otururken çalışmak zorunda kalanların varlığına, hep bildiğimiz ama daha görünürleşen eşitsizliği üreten varlıklarına çarptıkça öfkeli ve depresif; sonra o duygunun aralandığı zamanlarda sakinleşince de hep birlikte durup düşünmenin hepimize belki iyi geleceğini düşünerek geçti. İçimden bütün dünyayla konuşmak gibi bir alışkanlığım var eskiden beri, ne tartışmalar yürüttüm, bütün kurumlarla, organizasyonlarla. İçim çok gevezeydi bu dönemde. Biraz dışarıyla ilgilendim, başka insanları ve sokaktaki hayvanları daha iyi görmeye çalıştım, yalnız hissetmedim kendimi bu yüzden. Çalışmak ya da okumak, bunlar kesintiye uğrayabilir zaten, uğramaları gerekiyorsa, bu anlamda kendimi çekiştirmedim, hırpalamadım, her şey olması gerektiği gibiydi belki de, herkesin ve her şeyin zamanı farklıdır. Daha az okudum, az şey izledim ve bu dönemden bir performans çizelgesi çıkarmadım. Zihin raflarımı yerleştirmeye çalıştım, bana iyi geldi. Kuşları ve bulutları seyrettim, ağaçlara baktım, biz yokken doğada her şey daha iyiydi. Çok üzücü değil mi bu? Bizsiz mutluydu canlılar.

    • Üzücü gerçekten… Peki “ev fikri” hakkında neler söylersiniz; bu süreçte değişikliğe uğradı mı, hâlâ aynı mı? Gelecekte nasıl bir ev tahayyülü ile baş başa kalacağız?

    Ev fikri de bütün fikirler gibi, ezici yan anlamlarıyla bir kapana dönüşeli çok olmuştu. İki anlamda. Birincisinde insanlarla bir amaç için sokakta olduğum zamanlarda ev ikincil bir yerdi. Anlamı, olması gerektiği kadardı. Sokaktan kovulunca ev, mutlaklaşmaya başladı. Daha fazla temizlenen, çiçeklenen ve tek sığınağımız mış gibi kendimizi korumaya aldığımız bir yer olarak. Ev, kendizi iyi hissettiğiniz tek yer haline geldiyse, durup düşünmek gerekiyor. Çünkü yok edilen bir dışarısı ile, güvenliğin ön planda olduğu bir yaşam biçimi ile karşı karşıyasınız demektir. Çocukluğumdan beri dikkatimi çeker, ekonomik gücü sınırlı olan insanlar bile eve, eşyalara daha çok para harcarlar. Dışarısının artık azaldığı bir hayata sahne dekoru kurarlar aslında. Artık olaylar burada geçecektir, her şey burada yaşanacaktır. Bizim gibi vaktini daha çok masa başında geçirenler için, ev aynı zamanda okuma odası gibi bir yer. Bu ilişkiden bir ideoloji üretmediğiniz sürece, ev sizin şimdiki zamandaki koordinatlarınızı çiziyor. Bir yerde oluş, bulunma hali, ama hallerin birden fazla biçimi var. İkinci anlam ise, evden çıkmayın dediklerinde beliren utançla ilgili. Bunu en çok mülteciler meselesinde yakıcı biçimde deneyimlersiniz. Ev yok, sığınacak bir yer yok, herkes evine diye seslenildiğinde sokakta kalanlar var. Salgın dolayısıyla eve kapatıldığımızda benzer bir duygu yanı başımızdaydı. Çalıştığı inşaatta yatanlar, çadırlarda kalanlar… Hindistan’dan bir fotoğraf düşmüştü önüme, iş bulmaya geldikleri kentlerden gönderilenler, köylerine yürümek zorunda kalan büyük bir insan grubu ve daha birçok fotoğraf. Bir evi olmak… Adorno’nun dediği gibi “kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi “evimizde hissetmemek” ahlakın bir parçasıdır.” Dünyayı evimiz olarak inşaa edemediğimiz sürece, her yer tekinsiz olmayı sürdürecek ve yüksek güvenlikli evler iyice çoğalacak ve hapishanelerimize dönüşecek.

    • Marx’ın “Filozoflar yalnızca dünyayı farklı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir,” sözünü, antroposen çağı insanı yanlış anladı. Salgın sonrası, müdahil olma biçimlerimizde ne gibi değişiklikler olabilir? Mücadele ve müdahale başka hangi yollardan ilerleyecek?

    Felsefenin zamanı, diyordu az önce dinlediğim bir online seminerde Ertuğrul (R.Turan) Hoca, zamansızdır, dünya görüşü ise -mealen aktarıyorum- kendi zamansallığının aciliyetlerine cevap bulmaya çalışır ve bu zaman dışılık ya da üstülük, onun hem gücü hem de en kırılgan yeridir. Bu bir anlamda doğru, düşünmek ve yorumlamak bir “fazla” olarak görüldüğünde. Fakat öte yandan düşünceyle hiç bütünleşmeyen bir praksisin varlığı, asıl mesele haline gelen. Böyle basit bir karşılıklılık meselesi değil şüphesiz ama insanın bütün edimlerinde sorgulaması gereken bir şey. Bütün bu şahane fikirlere rağmen niye hâlâ komşumuzu kemiriyoruz, sorusu rahatsız edici bir biçimde hep işitilecek. Bunun tek bir cevabı yok, bir disiplini dünyayı kurtarmaya çağırmak da değil mesele, sadece edimden bu kadar uzak teorileştirmenin, teorisyenleri rahatsız edip etmediği sorusunu usulca bir yere bırakmak aslında. Bu arada Marx’ın sözünü doğrudan ele almadığımı belirtmeme gerek yok sanırım. Orayı geçeyim daha güncel bir örnekle devam edeyim, başka bir alanla ilgili. İşinde iyi, çok iyi doktor, yığınlarca bilimsel makalesi var ama sağlık politikaları konusunda devletin, Dünya Sağlık Örgütü’nün söyledikleri dışında bir tavır geliştirmiyor, buna ihtiyaç da duymuyor. İlaç sektörleri hakkında, sağlığın gaspı hakkında herhangi bir cümlesi yok, hatta olup biteni olması gereken olarak görüyor, ama insanlara yardım ediyor. Bir taraftan insanları hasta eden aslında bu politikalarsa, ölüm doğal yollardan çok dünya ölçeğindeki politikalardan kaynaklanıyorsa burada hayat hakkı, iyi hekimlik meselesiyle bu manzarayı karşı karşıya getirelim ve yeniden soralım, üretimlerimizle dünyaya yardım ettiğimiz, yolunda gitmeyen şeyleri düzelttiğimiz, burayı daha iyi bir yer haline getirmek için, bilgiyi inceltmek için yaptığımız şeylerin anlamlı bir karşılığı olduğunu bize kim öğretti? Biraz paradoksal, hepimizin varoluşa katılma halimiz gibi. Ben sadece gelir dağılımındaki korkunç eşitsizlikten, savaş politikaları yüzünden yersiz yurtsuz kalan insanların, canları gerçekten çok yanmış insanların -artık dayanacak gücü kalmadığı için- bir hareket başlatabileceğini düşünüyorum ama tarihin bize gösterdiği bu hareketlerin başka bir akılla bütünleşmesi gerekliliği. Öyle kendiliğindenlikle olmuyor bu işler. Bu akıl, evden çıkar mı, güvenli yuvasını terk eder mi bilmiyorum ama tek bildiğim eski formda olmasa bile insanlar artık “normal” yaşamak istemiyor. Hayvanlarla, ağaçlarla, sularla birlikte nefes alabileceği bir dünya düşlüyor, umarım onların sesi çığlığa döner ve diğerleriyle birleşir.

    • Yaşadıklarımız teoloji, teknokrasi, bilim sarmalında dolaştırıyor bizi. Her şey durulduğunda yerimiz hangisine daha yakın olacak sizce?

    Bilimsel olana fazla güvenle, güvensizlik arasında geçişken bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Mutlaklaştırdığınız her şey aynı zamanda karşıtından da bir şeyler alacaktır, sınırlı varlıkların anlamaya çalıştığı bir evrende her şeyi çözdükleri yanılsamasının yarattığı semptomlar bunlar. Herkes bir ay içinde aşı bekledi örneğin, sonra bunun gerçekleşemeyeceğini düşünmeye başlayınca, o kadar da muktedir pozisyonda olunmadığını kavradı. Teknikleşen bir bilimden fenası yoktur, her şeyi araçsallaştırabilir, bunlarla ilgili daha fazla düşünülmeye başlandı sanki. Bir şeye güvenmek ihtiyacı, bizim buradaki varoluşumuzu belirleyen şeyler arasında en kuvvetli olanı. Çocuksulaşılan zamanlar, bütün açıklamaları okuyup, ne olacağına ilişkin yorumları izleyip ve bize güven verecek bilimsel açıklamalar aramak yaptığımız. Kendi başımıza üstesinden gelemediğimiz büyük olaylarda hep olduğu gibi. Dolayısıyla bu ruh hali bilimsel sonuçlara uygun bir yaşam hattını daha mantıklı bulacakların sayısını artıracaktır, ama sorularımızın tamamına buradan cevap alamadığımız sürece de kendimizi güvende hissetmek için sığınacak bir aşkın hep var olacaktır. Biçim değiştirerek süren bir durum bu, burası neresi, biz ne yapıyoruz, başımıza gelenlerin anlamı ne gibi sorulara tam bir cevap bulamadığımız için, bir Başkan’ın imkanları hakkında düşünmeyi sürdüreceğiz. Elbette benim sözünü ettiğim şey, tekil insanın varoluş uçurumundaki doğal arayışları, ama bunların hepsinin araçsallaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz ve sadece teolojik olan sistemin hizmetinde değil ki, bilimsel olan da onun hizmetinde ve ikisini de kontrollü biçimde insan topluluklarını yönetmek için kullanmayı sürdürecekler. Dünyadaki büyük salgınların tarihine baktğınızda çok büyük değişimlere yol açtığını görüyorsunuz, politikaları, geleceği kurgulama biçimlerini vb. ciddi anlamda belirlediğini. E-skop’ta Ali Artun’un “Kara Ölüm ve Avrupa Sanatı” başlıklı güzel bir yazısını da bırakıyorum, meraklısı için buraya. Umarım aynısının tekrarını yaşamayız.

    Salgın sürecinin başlarında kültür-sanat alanına destek vereceğini açıklayan ülkelerin arasında Türkiye yoktu, sonraları da olmadı. Bu bağlamda sanatçılar, sanat emekçileri, bağımsız kolektifler süreçten çok etkilendiler. Süreç sonunda nasıl ayakta kalabilecekler? Direnebilmeleri için nasıl bir dayanışma ya da örgütlenme modeli üzerinde çalışmaları gerekir?

    Bu ülkede sanatla uğraşmak zaten kolay bir şey değildi -olmayan sanat ve kültür politikalarına baktığınızda- şimdi gerçekten ortada nasıl toparlanacağı tam olarak anlaşılamayan bir durum var. Pek çok insanın yaşadığı zorluğu kişisel olarak biliyorum, pek çok sanat emekçisi için çalışma koşulları pandemiden önce de güvencesizlerin profiline uygundu, kısa süreli işler ve sosyal güvence yokluğu. Şimdi onların durumuna topluluklar eklendi. Kiralarını ödeyemedikleri gibi çalışanlara da herhangi bir ödeme yapamayan, gişe geliriyle ayakta duran topluluklardı bunlar. Bir bölümü dayanışma için platform oluşturdu ama sayısal açıdan düşündüğünüzde bu kadar çok insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli görünmüyor bu girişimler. Pek çok iş alanında olduğu gibi burada da çok büyük yıkımlar olacak, biz henüz bütün manzarayı göremiyoruz. Pek çok topluluk kapanacak, insanlar başka işlere yönelecekler fakat bu büyük kesintinin herkese birlikte olmak gerekliliği konusunda, bir bütün olarak davranmanın yollarını düşünmek konusunda bir bilinç kazandırdığını düşünmek istiyorum. Dediğim gibi az sayıda oluşumlar var bu konuda, birlikte nasıl mücadele edeceklerini düşünen sanat emekçileri var. Bu arayışların kalıcı olması gerekiyor çünkü bu ülkede hatta dünyanın pek çok yerinde sanat mekanları, topluluklar yaşasın diye uğraşacak bir politika kalmadı, varsa da çok az. Bu büyük bir soru, kolektif olarak düşünmemizi gerektiren ve ortak cevaplar üretmemizi gerektiren bir soru: Nasıl mücadele edebiliriz? Sorusu. Benim tek bildiğim bir şey var, her şeye bir bütün olarak bakmak gerekliliği, çünkü hep birlikte batıyoruz, mücadeleyi bir bütün olarak kavrama zorunluluğu. Ancak buradan bakarsak bir çıkışımız olabilir.

    • Normal denilen “eski”ye döndüğümüzde nasıl bir kültür-sanat ortamıyla karşılaşacağımız hakkında öngörüleriniz neler? Tüm görsel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında…

    Bunu bilemem ama bu soruyla eğleneyim izninizle azcık. Pandemi sırasında sanırım Çekya’da bir müze hemen maske sergisi açtı. İnsanlardan kullandıkları maskeleri toplayıp, sergi açmışlar. Ne hissedeceğime karar veremedim. Bu kadar hızlı karşılık verme meselesinin sadece sanatta olduğunu düşünmüyorum tabii. Ama genel olarak aklımdan geçeni söyleyeyim, artık filmler, oyunlar, gösteriler bütün bu olanları malzemeye dönüştürür, kalan ömrümüzde biz de izler, dinleriz. Şaka bir yana, sosyal bilimlerden sanata bütün alanlar için büyük bir malzeme bu. İşte ben bu “malzeme” sözcüğünü hem anlıyor hem de nedense biraz hüzünle karşılıyorum. Eskiye dönülmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor, Berliner Ensemble’ın yeni koltuk düzeni çok iç burkucuydu, uzak koltuklar falan. Hepimiz oradan gelen bir fotoğrafa üzüntüyle baktık ama alışkanlıklar değişebilir bir şey. İnsanın uyum sağlama yeteneği yüksek aslında. Daha önemlisi seyircinin kendini güvende hissedip gösteri alanlarına gitmesi uzun sürecek mi? Birlikte göreceğiz. Eskiyle karşılaştırdığımız sürece ise hep keder verecek.

    • Sanatta, özellikle sinemada Esposito’nun deyimiyle “bağışıksız” yani dışlanan, azınlıkta olan karakterlerin giderek daha çok yer bulduğunu görüyoruz. Sömürgeci, erkek, beyaz, hetero bireyin hikayelerinin baskın varlığı aşınıyor gibi. Anlatı sanatının, hikayeciliğin gelecekte alacağı biçim üzerine neler söylersiniz?

    Evet çok uzun zamandan beri, hikayesi anlatılanlar bir çeşit “öteki”den seçiliyor. Tarihten intikam gibi, tarihi yazanlardan. Ve bu hikayeler orta sınıf beyazlara izletiliyor, onlar da çok seviyorlar bu hikayeleri. Hikaye anlatma geleneğinin uzun tarihinde, örneğin eski toplumlarda aynı zamanda bir tarih anlatısı olarak kabul edildiği zamanlarda, anlatılan kolektifin hikayesiydi. Topluluğun geçmişi, özel olayları, kahramanları vb. Anlatının kolektiften bireysel olana geçişi daha modern zamanların ürünüydü. Sadece tiyatro tarihinden bile baksanız oyun kişilerindeki değişim size bu tarih hakkında bilgi verecektir. Tragedyalardan, burjuva dramına geçiş, prenslerden, prenseslerden sade yurttaşlara geçiş ve giderek hikayesi anlatılmayanlara geçiş. Bu dediğim bize bir şey anlatıyor, dünyaya bakışın, kurucu unsurun ve hikayede etkin olanın nasıl değişime uğradığı hakkında bir adalet arayışını anlatıyor. Dışarıda olmayan bir adalet bu, dışarıda hükümsüz olanların sesini duyurma arzusuna temelleniyor. Dolayısıyla çok uzun zamandır vuku bulan bu. Geçen gün bir anket sonucu vardı, ülkenin yüzde kırkı -eğer doğru hatırlıyorsam- kendini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiğini söylemişti. Buradan baktığımızda zaten onlar azınlık kalacak gibi ve öteki kelimesinden de uzaklaşmamız gerekiyor gibi. Öteki benim kullanacağım bir şey değil artık, onu kendini merkezde hisseden kullansın diyorum.

     

    Kaynak : Yeni Yaşam Gazetesi

  • Linsdey German: İngiltere Ortadoğu’da çok onursuz tarihi bir pratiğin sahibi

    Linsdey German: İngiltere Ortadoğu’da çok onursuz tarihi bir pratiğin sahibi

    ‘‘Erdoğan’ın çok korkunç ve kirli bir gündemi var, Kürtlerin bağımsız olmasını ve kendilerini yönetmesini istemiyor. Türkiye’nin kendi içerisinde Kürtlerle yıllardır çatışıyor zaten, ve şimdi Erdoğan Türkiye’de Kürtlere yaptıklarını Suriye’de de yapmak istiyor. Erdoğan Kürt halkına yönelik etnik temizlik yaparak bölgeye Suriyeli mültecileri yerleştirmek niyetinde, bu Erdoğan’ın Avrupa ile yaptığı ve Avrupa’yı mültecilerle tehdit ettiği bir anlaşmanın sonucu aslında, ayrıca bu insanları aslında Erdoğan olmak istemedikleri bir yere illegal bir şekilde yerleştirmeye çalışıyor.’’

    Aladdin Sinayiç

    Türk devletinin Rojava’ya yönelik işgal saldırıları Rusya ve Amerika ile yapılan antlaşmalara ve tepkilere rağmen devam ediyor. Bu saldırılarda savaş suçu kapsamına girecek haberler de gelmeye devam ediyor.  Şimdiye kadar 200 binde fazla insan işgalden kaynaklı göç ederken, 90 sivil yaşamını yetirdi, yüzlerce sivil de saldırılarda yaralandı. Saldırılarda beyaz fosfor da içinde olmak üzere kimyasal silah kapsamında değerlendirilen silahların kullanıldığı bir çok bağımsız kurum tarafından teyit edildi.

    Türk devletinin devam eden saldırılarını ve bu saldırılar karşısında  NATO ve İngiltere’nin tavrını Savaşı Durdur Koalisyonu (Stop The War Coalition-SWC) kurucusu ve yöneticisi Linsdey German ile konuştuk. Amerika ve İngiltere’nin Irak’a müdahalesine tepki olarak 2003’te kurulan SWC yıllardır Emperyal güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesine karşı kampanyalar ve eylemler organize ediyor.

    SWC kurucularından Linsdey German, İngiltere’nin Ortadoğu’da tarihi olarak çok onursuz bir tarihe sahip olduğunu, ve şu anda İngiltere’nin dünyanın en büyük silah tüccarı olduğunu ifade etti.

    ‘‘İngiltere Ortadoğu’da tarihi olarak çok onursuza bir rol oynadı. Osmanlı imparatorluğundan, birinci dünya savaşından bu yana hep böyle, İngiltere çok kötü bir rol oynadı. Sınırların çizilmesinde vesaire. Tarihi olarak kötü bir rol. Tarihte ilk hava bombardımanını dönemin İngiltere başbakanı Winston Churchill Irak’ta yaptı. İngiltere’nin burada tarihi emperyalist bir duruşu var. Bana göre İngiltere’nin bu yüzyıldaki rolü dehşet verici. Evet 2003’teki müdahale olmasaydı neler olurdu kestirmek zor.’’

    Dünyanın en büyük silah tüccarı!

    İngiltere’nin Ortadoğu’daki müdahalelerini dehşet verici bulan German, şu an İngiltere’nin dünyanın en büyük silah ticareti yapan ülke olduğunu ifade etti.

    ‘‘İngiltere şu anda dünyanın en büyük silah tüccarı. Rejim ne kadar iğrenç olursa olsun fark etmiyor, silah satıyoruz onlara. Ve biliyorlar ki bu silahlar sivil halka karşı kullanılacak.’’

    German, Suriye’de İŞİD sonrası bir nevi savaşın sona ereceği beklentisi ve belli bir istikrar oluşmuşken Türk devletinin saldırılarının yeni bir kaosu tetikleyeceğini ifade etti.

    ‘‘Tam da İŞİD bir şekilde yok edilmiş ve bölge bir nevi istikrarlı bir ortama ve politik çözüme doğru gidiyor gibi görünüyordu. Bu durum şimdi tekrardan çöküyor. Çöküyor çünkü İŞİD halen tam olarak bitmedi, ve bölgede farklı noktalarda halen bulunuyorlar. Ama halen işgal devam ediyor, Amerika askerlerini bir kısmını çekse de, yabancı ordular halen bölgede mevcut. Son haftalarda ise Türkiye’nin müdahalesi var, Erdoğan ile Suriye’de Kürtlere yönelik saldırı başlattı. Bu yeniden bölgeyi yeni büyük bir kaosun içine sürükleyecektir.’’

    Erdoğan’ın korkunç bir gündemi var!

    Erdoğan’ın çok kirli ve tehlikeli bir ajandası olduğunu belirten German, Kürt halkına dönük etnik temizlik tehlikesine dikkat çekti.

    ‘‘Erdoğan’ın çok korkunç ve kirli bir gündemi var, Kürtlerin bağımsız devletine ve kendilerini yönetmesini istemiyor. Türkiye’nin kendi içerisinde Kürtlerle yıllardır çatışıyor zaten, ve şimdi Erdoğan Türkiye’de Kürtlere yaptıklarını Suriye’de de yapmak istiyor. Erdoğan Kürt halkına yönelik etnik temizlik yaparak bölgeye Suriyeli mültecileri yerleştirmek niyetinde, bu Erdoğan’ın Avrupa ile yaptığı ve Avrupa’yı mültecilerle tehdit ettiği bir anlaşmanın sonucu aslında, ayrıca bu insanları aslında Erdoğan olmak istemedikleri bir yere illegal bir şekilde yerleştirmeye çalışıyor. Erdoğan bunları yaparken de Kürtler birçok bedeller ödüyor. Bu bölge hakları için çok tehlikeli bir durum, bölgedeki yıllardır mücadele veren Kürt halkı için Suriye’nin ve mücadelesini verdikleri ülkelerinin işgal saldırısına uğraması Kürtler açısından çok endişe verici, ayrıca Türkiye’nin çok önemli bir NATO üyesi olması açısından da bu çok tehlike yaratan bir durum.’’

    Büyük bir savaş tehlikesi var

    Daha büyük bir savaş tehlikesine dikkat çeken German, Türkiye’nin NATO üyesi olmasından kaynaklı Suriye üzerinden Rusya ile karşı karşıya kalma tehlikesinin kaos ortamı yaratacağını ifade etti.

    ‘‘NATO kendi içerisinde bazı çatışmalar yaşıyor, evet normal şartlarda öylesi bir durumda Türkiye’nin NATO tarafından desteklenmesi gerekiyor, Ancak şu anda İngiltere ve Fransa için Türkiye tarafından doğru bu savaşa müdahil olmasını beklemek gerçekçi değil, çünkü çok açık bir şekilde saldıran taraf Türkiye.  Ancak eğer Türkiye Suriye üzerinden Rusya ile karşı karşıya gelirse bu nokta da farklı bir senaryo ortaya çıkacak ve NATO Rusya’ya karşı duracaktır. Rusya’nın Suriye’de olmaması gerektiğini düşünüyorum, Rusya’nın insanları bombalamasına bende karşıyım, böylesi hassas bir durumda bölgede herhangi bir NATO üyesinin soruna dahil olması ciddi problemleri de beraberinde getireceğini düşünüyorum, şu ana kadar gördüklerimizden daha büyük bir savaşa neden olabilir, Kürt halkı, Azeriler ve Suriye’deki bütün halklar bundan çok ciddi anlamda olumsuz etkilenecektir.’’

    Bölgedeki halk isyanları umut verici

    Bölge halklarının artık savaş istemediğini ve barış içerisinde yaşamak istediğini ifade eden German, son dönem Arap ülkelerinde yaşanan halk isyanlarının umut verici olduğunu söyledi.

    ‘‘Ortadoğu daha da karışmaya devam edecek gibi görünüyor. İran açısından büyük bir tehlike var. Trump İran ile olan Nükleer antlaşmasını bozdu, İran da biz Nükleer güç imal etmeye devam edeceğiz diyor. Büyük bir çatışma ortamı var, aynı şekilde Filistin halen çökmüş bir ülke, ve halen bu güçler tarafından müdahale altında. Rojava’daki Kürtler gibi bölge halkları savaş istemiyor, karmaşa istemiyor, diktatörlük istemiyor. İnsanlar barış içinde yaşamak istiyor, çocuklarına iyi bir eğitim iyi bir gelecek bırakmak istiyorlar. Göç etmek istemiyorlar. Etnik temizlik korkusu, bombardıman korkusu altında yaşamak istemiyorlar. Bu konularda halklar arasına bir fikir birliği var. Ve ben bunların hiçbirisinin ‘dış müdahale’ ile gelebileceğine inanmıyorum. Halkların kendisi ancak kendi hayatlarının kontrolünü ellerine geçirerek bunu başarabilir. Lübnan’da, Irak’ta, Cezayir’de, Tunus’ta, sadece Arap ülkelerinde de değil Şili’de ve birçok yerde yaşanan protestoları takip ediyoruz. İnsanlar memnun değil sistemden haklı olarak. Bu dan benim umudum. Değişim, barış için savaşan bu insanlara güç verilmeli. Mesela Türkiye’de mevcut sisteme karşı olan çok insan var, umarım daha da güçlenirler, ve hükümete karşı bir hareket inşa edebilirler. Biliyorum çok zor, Kürt sorununda kaynaklı. Kürt sorununu bölücülük gerekçesi olarak kullanıyorlar. Aynı şekilde İrlanda sorununu da bu şekilde kullandılar. Fakat hep birlikte yapabileceğimize inanıyorum.’’

    3 Aralık’ta Trump ve Erdoğan protesto edilecek

    Aralık ayında başkent Londra’da yapılacak NATO liderler toplantısına Erdoğan ve Trump da katılıyor. Savaşı Durdur Koalisyonu NATO’yu protesto için büyük bir eyleme hazırlık yapıyor. 3 Aralık Salı günü saat 16:00’da Trafalgar Meydanında başlayacak protesto yürüyüşü Buckingham Palace’ta son bulacak.

  • KÜRKÇÜ: Bu bir Kürtsüzleştirme operasyonudur

    KÜRKÇÜ: Bu bir Kürtsüzleştirme operasyonudur

    HDP Onursal Başkanı ve 68 kuşağının önemli isimlerinden Ertuğrul Kürkçü, Rojava’ya yönelik işgal girişimi, Türkiye’deki son siyasal gelişmeler ve Avrupa’ya yapılan siyasal göç üzerine kapsamlı değerlendirmeler yaptı. Özellikle Rojava’ya işgal girişimine değinen Kürkçü, olası bir işgalin amacının bir ‘Kürtsüzleştirme hareketi’ olarak niteleyerek, Türkiye’nin Rojava’da Selefi Kuşak oluşturmak istediğine dikkat çekti. Kürkçü, Rojava’ya yönelik işgal girişimine karşı tüm kesimlerin savaş karşıtı bir cephede buluşması gerektiğine işaret etti. Bir dizi toplantıya katılmak amacıyla İngiltere’de bulunan Kürkçü gazetemiz Telgraf’ın sorularını yanıtladı.

     

     

    Haber: Hikmet Erden

     

    Gündemin en sıcak konusu olan Türk devletinin Rojava’ya yönelik işgal girişimi ile başlamak istiyorum. Türk devletinin bu girişimlerini ve Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik saldırgan tutumunu ‘nasıl’ değerlendiriyorsunuz?

    Genel gidişat ve ana eğilim Türkiye’nin bu harekatın gerisinde bir konsensüs sağladığını gösteriyor.. Silahlı kuvvetlerin bütün hazırlıkları bu yönde ve esasen bugün Rojava ile Türkiye arasındaki sınır bölgesinde derin alanı Kürtsüzleştirme ve orada nüfus mühendisliği ile çok derin, uzun ve kalıcı etkileri olacak bir plan ile hareket ettiklerini düşünüyorum. Bunu hafife almak aslında Türkiye’nin Kürt meselesine bakışını hafife almak demektir. Türkiye Kürt meselesini birkaç barışçıl çözümü denemesinden sonra asla çözülemez bir mesele haline getirmeye karar vermiştir. Fakat bununla sınırlı kalınmayarak tüm parçalara yayılmış bir işgal harekatı var.

    Yalnızca Rojava’ya yönelik bir işgal harekatı değil o zaman?

    Evet dikkat edin Kürt bölgelerindeki Türk askeri varlığı giderek derinleşiyor. Güney’de Duhok’tan Hewler’e  oradan Süleymaniye’ye doğru taşan bir askeri yayılma var. Rojava’da Cerablus ve Afrin’den sonra şimdi Kuzeydoğu Suriye yani Kobani ve Cizire bölgesine doğru bir nüfus operasyonuna girişiyor. Erdoğan’ın BM kürsüsünden gösterdiği haritaya baktığımız zaman niyetin vahametini görüyoruz. Görünen o ki Türkiye Kürdistan’ın organik parçası olan bu alandaki yerleşimleri Kürtsüzleştirme amacıyla  bir askeri hareketa girişecektir. Bu bir yandan Kürtlerin silahlı güçlerini imha ve bertaraf etmek öte taraftan da Kürt nüfusu yerinden etmek amacıyla yapılan bir operasyondur.

    Türk devleti Kuzey-Doğu Suriye’de demografiyi değiştirme ve etnik bir temizlik yapmayı mı amaçlıyor?

    Bu operasyon gerçekleşirse son derece kanlı, yıkıcı, ve sivil halka yani kadın ve çocuklara yönelik büyük bir saldırı gerçekleşecek. Bunların süpürüleceği ve yerlerine Türkiye’ye ithal edilmiş bulunan Suriyeli Arap ve Selefi nüfustan oluşan bir Selefi Kuşağı’nın monte edileceğini görüyoruz. Aslında bu Selefi Kuşak ile Türkiye, İŞİD ve El Kaide ile Suriye sınırları içerisinde bir tür su geçirmez duvarlar oluşturacak ama orada da onları Kürtlere karşı kalkan olarak kullanacak bir Selefi Kuşak oluşturmayı hedefliyor. Planın her bir unsuru aslında insanlığın suç saydığı şeylerden oluşuyor. Bir halkın kendi kaderini tayin hakkını ret etmek, kadınlar ve çocuklar ile muhalif olmayan nüfusa karşı zor kullanmak ve bir halkı yaşam alanlarından söküp atarak jenosid uygulamak.  Bunun karşısında BM Güvenlik Konseyi’nin 2 daimi üyesinden Rusya Türkiye’nin arkasına geçiyor ve ABD Türkiye’nin önünden çekiliyor. Bu Kürtleri imha yolunda Türkiye’ye açılmış bir muazzam bir kredidir. İnsanın düşündükçe iliklerini donduruyor.

    Bu kanlı bir yüzyıl daha başlatmaz mı?

    Başlatır tabii. Ben bunu göze aldıklarını düşünüyorum. Türkiye bu mesele de İsrail’i model alıyor. Tayyip Erdoğan BM’de aslında Israil’in Filistin topraklarını işgal ve insansızlaştırma ve işgal ettiği bütün bölgelerde yeniden iskan siyasetini anlattı. Bu gelecek hükümetleri de bağlayacak kadar derine giden bir plandır.

    Sizce gerçekleşir mi?

    Gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bu mücadeleye bağlıdır. Mutlaka gerçekleşeceğini söylersem kendime, tarihe ve mücadeleye haksızlık etmiş olurum. Fakat mücadelenin Türkiye’nin son derece avantajlı olacağı koşullarda yürüyeceğini görüyoruz. Dediğim gibi Amerika ve Rusya Türkiye’nin önünü açtılar. Suriye daha sonra kendisinin karşı karşıya kalacağı işi Türklerin halledecek olmasından o kadar şikayetçi değil. Suriye kağıt üzerinde protestolar ile yetinecek. Daha sonrada Rusya ve İran ile Türkiye’yle anlaşarak Türkiye’yi buradan çıkarabilirler diye bakıyor. Yani kendi toprağını Afrin’de nasıl savunmadı ise burada da savunmayacak. Tabii hava harekatı olup olmayacağı burada belirleyici rol oynayacak. Şimdi  eğer bu plan gerçekleşirse bunun en önemli sonucu Kuzey ve Rojava Kürdistan arasında sadece coğrafi ve siyasi değil toplumsal ve ekonomik bir başka set  oluşması. İşte burada Selefi Kuşak, Güney ile Kuzey arasında Güney Kürdistan yönetimi arasında yapılan anlaşmalar ve ticari çıkarlar kuşağı ve İran’da İran devletinin oluşturduğu kuşak olacak. Böyle baktığımızda bir bütün olarak Türkiye Kuzeydeki meseleyi çözebilmek için diğer bütün parçaları Kuzeyden izole eden ve çok uzun  vadeli strateji izledi ve attığı her bir adımın bunu gerçekleştirmeye yardımcı olmasını gözetti. Bu açıdan baktığımızda bizi yüzyıllık bir mücadeleye davet eden bir TC stratejisi ile karşı karşıyayız.

    Selefi bir kuşak oluşturulmak isteniyor. Türkiye’deki seküler kesimler bunu sorun olarak görmüyor mu? Ve Özellikle ana muhalefet partisi CHP’nin bu konuya yaklaşımı sorunlu bir yaklaşım değil mi?

    Seküler dediğimiz kesim millet ile devlet arasında binamazdır. Dolayısıyla “devlet çıkarı”, “vatanın bölünmezligi” dendiğinde genellikle kıblesini şaşıran bir güçtür. Tabii burada HDP’nin onlara dönük açıklama, aydınlatma, örgütleme ve demokrasi için ittifak çabaları sürecektir. Fakat burada sekülerizm tek başına yetmiyor. Yani Türkiye’yi Kürtlerle birlikte yeniden kurma planına sahip olmayan herkeste bu hamle bir tereddüt kaynağıdır. Türkiye’de üç  demokratik blok var. Aleviler, Kürtler ve Türkiye işçi sınıfı ve solu, bu üç güç bir arada hareket ettiği taktirde gericiliğin kuvvetlerini dengeleyebilir.  Şu an bu harekat karşısında yeterince zihni açık olduğunu düşünmüyorum CHP’nin. Afrin harekatı sırasında bunu gördük. Susmayı tercih ettiler. Bence savaşa karşı bir cephe bu cenahı yanına çekerse -zaten mücadele dediğimiz odur: Yani sessizlerin sesini çıkartmasını sağlamak, savaş naraları atanların susmasını sağlamak- bu mücadeleyi önümüzdeki günler, haftalar içerisinde toparlayabilirsek belkide istilayı caydırabiliriz.

    Son 3 yıldır Türkiye içerisinde de soluk aldırmayan bir baskı mekanizması var. Kayyumlar bunun son örneği. Tam olarak AKP nasıl bir yol izliyor, amacı nedir?

    Rojava saldırısı kayyum meselesini ikinci plana itti. Birinci mesele Erdoğan için zaten gündemi değiştirmekti. Şu anda Erdoğan bunu yapıyor. Savaş sahnesinin içine alınca bütün ülkeyi, savaş ve silahlı kuvvetlerin Türkiye dışındaki faaliyeti ve ordunun esenliği toplumun birincil meselesi haline geliyor. İkincisi bununla beraber bir milliyetçi dalga alevleniyor. Bu da ‘söz konusu vatansa gerisi teferruattir’ zihniyetine kuvvet veriyor. Bizim için en önemli mesele önümüzdeki zamanı doğru değerlendirmek.

    Mücadele deneyiminiz nasıl bir yol ön görüyor?

    Halkın itirazı dışında güçlü bir dinamik yok. Sonuçta bu savaşın gereksizliği ve yararsızlığı konusunda bir aydınlanma çabası olmalı, ikincisi sivil ittiatsizlik ve üçüncüsü çocukları askerde ve asker yaşında olan ailelerin sorumluluk üstlenmesini sağlamak. Bu sadece Kürtlerin tek başına halledebileceği bir mesele değil.  Cezayir savaşının sadece Cezayirli Araplar değil Fransa işçi sınıfının, barış hareketinin, komünistlerin mücadelesiyle emperyalizmin aleyhine sonuçlandığı tecrübesini akılda tutalım. Vietnam savaşı da öyle. Vietnam halkı kahramanca direniş gösterdi ama Amerikan halkı ve aydınlarının savaşa sVietnam halkı kahramanca direniş gösterdi ama Amerikan halkı ve aydınlarının savaşa karşı gösterdikleri büyük çaba onları durdurdu. Bizim savaşa karşı cepheyi örmemiz gerekiyor. Barış arzusu Türkiye’de boy vermiş değil. Bunu ayağı kaldırmamız gerekiyor. İstanbul seçimlerinin yeni bir süreç başlatacağı ve AKP’nin çöküş sürecine gireceği ifade ediliyordu. Mesele Kürtler olunca sanki durum tam da böyle değil. İstanbul Belediyesi için oy vermekle Kürdistan’ın özgürlüğü için savaşmanın apayrı şeyler olduğunu apayrı motivasyon kaynakları olduğunu söyleyebilirim. Böyle olduğu için şimdi bütün mesele bunun bir ‘milli’ mesele olmadığını toplumun radikal demokratik kesimlerine  anlatmak. Çünkü bu tür zamanlarda şöyle oluyor; hep bir gri bölge var toplumda. İki kampın arasında kalan. Bu gri bölge kısa vadede bu kesimleri süpürüyor. Bunun önünü kapatmak önemli olan. Savaş karşıtı bir cephe oluşturmak gerekli. İstanbul seçimleri için oluşmuş olan blokun otomatik olarak bu işlevi görmesini isterim. Ama görmeyebilir. O yüzden bizim dönüp bunu savaş aleyhtarı bir cephe olarak yeniden örmemiz lazım. 

    Bu politikalar Türkiye ekonomisini de ciddi bir şekilde geriletiyor, yoksulluğu arttırıyor. Bu bir öfke patlamasına yol açar mı?

    Tarihen şunu hep söyleriz  ‘Ya devrim savaşı önler yada savaş devrimi getirir’. Şu halde felsefi ve mantıkî olarak bu ihtimal var. Fakat otomatik olarak kendiliğinden işleyen süreçler degil bunlar. Bu doğru siyaset gerektiriyor. Hepsinden önemlisi bence sosyal demokratlarin doğru yerde durmasıyla ilgilidir. Sosyalistler ve Kürtler yerlerinde duruyor. Simdi bütün mesele sosyal demokratların yerinde durup durmayacağı. Kavganın bunun etrafında örüleceğini görüyorum. Kılıçdaroğlu’nun tezkere karşısındaki tavrı muazzam bir geri adım oldu. Oysa, bu savaş siyaseti politika sürdürülemez bir şey. Erdoğan ve avanesi için önemli olan bu bir iki yılı kurtarmaları. Onlar şimdi şunu ölçecekler; Bu harekattan sonra siyasi desteğimiz nedir? Bir puan artmışsa doğru olduğuna inanarak abanacaklar. Siyaseten çıldırmış bir ekiple karşı karşıya olduğumuzu aklımızda tutmamız lazım. Türkiye şu anda devletin rasyonel düşündüğü bir dönemde değil. Rasyonel düşünse zaten  çözüm perspektifini benimserdi.

    Savaş karşıtı cephe barış için İmralı tecritine karşı iç içe bir mücadele mi yürütmeli? Kürtlerin de kırmızı çizgisi ‘Öcalan.’

    Tecrit var tecrit yok dediğimiz şey esasen Öcalan’ın devrede olup olmadığıyla ilgilidir. Öcalan tecridi kırılınca savaşın ciddi bir ihtimal olduğunu söyledi ve birkaç görüşmede olacakları haber verdi. ‘Bunların hassasiyetlerine anlayış gösterelim’ derken ‘niyetleri kötü tedbirlerinizi ona göre alın’ diyordu. Ne kadar tedbir alındı kim tedbir aldı almadı bunları bilmiyorum ama Türkiye’de Öcalan’ın bu uyarılarının yeterince doğru okunmadığını düşünüyorum. 

    Öcalan’ın İmralı’dan sıkışık bir durumu haber verdiği ortada olmasına rağmen sanki bir barış ve uzlaşma dönemine giriliyormuş gibi mütaala edildi ve bir sürü vakit kaybedildi.

    Öcalan her zaman çok önemli. Hükümet de o nedenle yerel seçimlerde HDP’nin siyasetini mümkün mertebe tereddüte sokmak için Öcalan’ın mesajlarını manipüle etmeye çalıştı. HDP’nin bu mesajları tercüme etmeyi başardığını görüp İstanbul seçimlerini de kaybedince kapıya kilidi vurdu yeniden. Şu an Öcalan’la görüşülemiyor. Öcalan’ın söz alması daima yeni bir diyalog anlamına gelir. Savaş karşıtı cephenin Öcalan ile görüşme talep etmesi hem hukukidir ama daha önemlisi siyaseten elzemdir. Hükümet ise 2013-15 yılları arasında olduğu gibi Öcalan’ın toplumla diyaloglarının Kürtlere, demokratlara, sosyalistlere ve Türkiye’nin değişiminden yana olan güçlere yardımcı olduğunu görerek yeniden bu diyalogu kapatma yolunu seçti.

    Türk devleti yeni bir diyalog geliştirir mi?

    Ben problemlerimizin çözümünün artık hükümet değişikliği veya hükümet taktiklerinin değişikliğiyle değil hükümet ve devletin kaynaştığı bu rejimin kendisinin değişmesiyle ilgili olduğunu söyleyebilirim. Bu rejim böyle devam ettiği, etrafında bu blokun oluşturduğu ve devletin bütün güçlerinin tek elde toplayarak bütünsel bir despotluk halinde yürümesini sağladığı sürece devletin içinden bir çıkış yolu aramak beyhude olacaktır. Bu açıdan rejim değişikliğini gündeme getirmek. Hem CHP’nin bu rejimle diyalog arayışından uzaklaşmasını sağlamamız hem de Öcalan’ın haber vermiş olduğu gerçeklere uygun olarak yeniden konumlanmamız gerekiyor. Tayyip Erdoğan için siyaseten ‘zayıflamak’ ‘ölüm’ demektir. O ‘Şimdiki sonuçlar demokrasi gereği bizim iktidardan geri çekilmemizi icap ettiriyor. Muhalefette çekiliriz’ diyemez. Erdoğan’ın muazzam bir suç dosyası var. Onun için kaybetmek, statüsünü kaybetmek, kudretini ve özgürlüğünü kaybetmek demektir. Erdoğan bu nedenle kimseye soluk aldırmayacaktır. Bu çok net. ‘Beklentiye kapılma mücadele et’

    Erdoğan’dan ‘demokratik açılım’ bekleyenler var hala?

    Kim böyle bir beklenti ihtimalinin varlığına inanmışsa ‘hayal’ görmüş demektir. Böyle insanlara hayretle bakıyorum. Önümüzde genel bir tablo var. Evet bir arkadaşımız hukuken yatması gerekmeyen bir cezadan dolayı cezaevinden çıkıyor. Ama aynı gün yüzlerce HDP’li cezaevine dolduruluyor. Yani HDP’yi çökertme operasyonu devam ediyor. Diktatörlük inşası bütün hızıyla devam ediyor. Yani mesele burada sağcı hükümet meselesi değil, ’diktatörlük inşası’ meselesidir. “Garp cephesinde yeni bir şey yok”. Bu tür ayrıntılar bizi mücadelenin tabiatını kavramaktan uzaklaştırmamalıdır. Kısacası mücadale ‘diktatörlük inşasına karşı koymak ve demokrasi mücadelesini kazanmaktır. Beklentiye değil mücadeleye ihtiyaç var.

    Bu son dönemde Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan çok sayıda aydın ve siyasetçi bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?

    Birincisi örgütlü bir göç yoksa yada göçün kendisi örgütlü mücadelenin bir devamı değilse bu koşullarda göçün kendi başına bir imkan olması söz konusu değildir. Bir sıkıntı haline bile gelebilir. Kastım şu: Siz Türkiye’de iken bir profesörsünüz veya bir belediye başkanı. Ama burada ne bir diplomat ne de bir belediye başkanı ne de bir akademisyenisiniz. O yüzden tek başına kalan bir göçmen bir mana ifade etmez. Bence siyasi göçün en önemli meselesi Türkiye gündemi bakımından göç edilen ülkelerin gerçekliğine tercüme edilecek bir devamlı görev ortaya çıkarmaktır. Burada işleyen bir mekanizma var kısmen. Ama onun ötesinde buraya gelenlerin Türkiye’de hitap ettikleri bir kitle var. Bu bağlamda Türkiye’den tamamen kopmuş ve anlamlarından uzaklaşmış değiller. Soru şu : Bu tek tek güzel ve eğitilmiş seslerden bir orkestra oluşturulabilir mi? Oluşabilir. Burada yirmi otuz yıldır kalmakta olanların bir davranış kalıpları ve örgütleri var. Fakat şimdi Türkiye’den gelenler özellikle hem siyasi hem diplomatik hem de bilimsel kapasite açısındanTürkiye’nin nispeten daha iyi eğitilmiş, daha işlevli tabakalarından geliyorlar. Bu zihin göçünü esasen Avrupa kurumları ve toplumsal ve politik çevreleri nezdinde yeni bir alternatif Türkiye ve Kürdistan algısı oluşturmak için değerlendirmek mümkün. Halklar açısından düşünüldüğünde aslında mücadele halinde olan halkların birbiri ile ilişkisi var. Dolayısıyla gelecek Türkiye’nin bu insanlar tarafından kurulacağını partiden partiye sendikadan sendikaya dernekten derneğe taşıyan bir dinamizm oluşturulabilir. Örneğin HDP Britanya’nın kendi politik kadrolarıyla siyasi göçmenlerini buluşturabilir. Örneğin İngiltere’de Türkiye’de yükselen faşizmin Avrupa için teşkil ettiği tehlikeler ve risklerin Boris Johnson’ın teşkil ettiği tehlikenin bir varyantı olduğu, Borris Johnson ile Tayyip Erdoğan’ın aslında aynı kampın insanları olduğunu İngiltere İşçi Sınıfı’nın bilmesi Türkiye’deki ve Kürdistan’daki mücadeleye bakışını olumlu yönde değiştirebilir. 

    Peki son olarak İngiltere izlenimlerinizi paylaşabilir misiniz?

    Gerek İrlandalılar gerek İskoç ve Gallerliler olsun yani Britanya’nın tabi halkları en azından öncü kurumları itibari ile Kürdistan ve Türkiye’deki özgürlük mücadelesine tutarlı bir bakış açısına sahipler. Bu çok sevinç verici. Burada Kürt mücadelesine nispeten ön yargısız bakabilen bir toplum var. Bu açıdan daha az bölünmüş bir toplum var. Bunun biraz daha ortak hareket etmesin ve inisiyatif almasını beklerim.