Category: Röportajlar

  • Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    “Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum” bu sözler Kürt kadınlarının DAİŞ’e karşı verdiği mücadeleden etkilenip YPJ’ye katılan Hanna Bohman’a ait.

    Röportaj: Erem Kansoy

    Hanna Bohman, özellikle kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinden etkilenip Rojava’ya gitti ve gördükleri ardından YPJ’ye katılma kararı verdi.

    YPJ saflarında birçok bölgede DAİŞ’e karşı savaşan, farklı alanlarda da görev alan Bohman, “Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi” diyor.

    Londra’da görüştüğümüz ve Batılı bakışı birçok kez eleştiren Bohman, şimdilerde yeniden Rojava’ya dönmeye hazırlanıyor.

    Dünya, Bohman’ı Türk basınının “Kanadalı manken YPJ’ye katıldı” haberleriyle tanımıştı. Zira Bohman, Güney Afrika’nın yoksul ülkesi Zambia’da doğması ardından ailesiyle birlikte Kanada’ya göç etmiş, gençlik yıllarında ise çeşitli ajanslarda model ve sinema oyuncusu olarak çalışmıştı. Bohman’ın modelliği oldukça kısa sürmüştü ama Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadeleyi boşa çıkartmak isteyen medya organları için bu durum bulunmaz nimetti.

    Bohman, bu haberlere de tepkili: “Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok.”

    Bohman’la Rojava’ya gidişini, motivasyonunu ve yaşadıklarını konuştuk.

    Rojava’ya gitmeye nasıl karar verdiniz?

    Hanna Bohman

    Dürüst olmam gerekirse Rojava’ya gitmemin en büyük sebeplerinden biri Kanada’da yetişmiş olmam. Kanada’da çok rahat ve sorunlardan uzak yetiştik; aslında “İnsanlığa olan borcumu ödemeliyim” hissiyle Rojava’ya gitme kararı aldım.

    Zambia’da çok fakir bir bölgede dünyaya geldim ve ailemin nasıl zorluklar yaşadığını biliyorum. Kanada’da hiçbir zorlukla yüzleşmeden büyümüş olmak ise büyük şanstı. Bunun oluşturduğu vicdanla Rojava’ya gittim.

    YPJ’ye neden katıldınız?

    İki nedenden: Birincisi, bu kadınların savaşıydı; ikincisi ise Rojava’daki kadınlar, tüm dünyanın ve Ortadoğu’nun kadınlarının hakları, eşitliği ve özgürlüğü için savaşıyordu.

    Rojava’da hangi bölgelerde bulundunuz? YPJ’deki göreviniz, pozisyonunuz neydi?

    Rojava’nın hemen hemen her yerine ayak bastım. Başta Kobanê, Til Temir. Geçtiğimiz yıl da Kobanê’de gezici ve denetleyici kontrol birliğiyle çeşitli bölgelere gittim. Halkla ilişkiler ve basın alanında çalıştım. Ayrıca yaklaşık 7 ay boyunca da keskin nişancı birliğinde görev aldım. Şu sıralarda medikal birliklere katılım çabasındayım. YBT’ye (Yekîneyên Bijîşkê Taktîkî, Taktik Doktorlar Birliği) katılıp sağlıkçı alanındaki boşluğu doldurmaya katkı sunmak istiyorum.

    YPJ’ye katılım kararı ardından hiç çelişkiye düştüğünüz, “Keşke yapmasaydım” dediğiniz zamanlar oldu mu? Umduğunuzu, aradığınızı Rojava’da bulabildiniz mi?

    Hiçbir zaman pişman olmadım; aksine şu anda “İyi ki yapmışım” diye düşünüyorum. Sadece anlık pişmanlıklarım olmuştu, halen de oluyor. İnanın bir aileniz varken ölümle burun buruna gelmeniz size anlık da olsa pişmanlık duygusu verebiliyor ama genel anlamıyla bakınca hiç pişman olmadım ve görevime devam etmek için geri dönüyorum.

    Rojava’ya gitmeden önce işe yarar bir insan olmak çabasındaydım. Rojava’ya giderkenki amacım da buydu. Dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmek için verilen mücadelenin parçası olmanın bana daha iyi hissettireceğini düşünmüştüm. Ve evet, Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi. Dünyada herkesin görmek isteyeceği sevgi ve barış için yürütülen savaşın bir parçası olmak, bana kendimi özel hissettirdi. Bundan dolayı diyebilirim ki, evet, Rojava’da aradığımı buldum.

    Rojava’nın çoğunlukla hangi bölgelerinde kaldınız?

    6 hafta Til Hemis’te görev yaptım. Burada intihar saldırısı yapmak isteyen DAİŞ‘lileri gözetleme görevindeydim. 6 hafta boyunca da Til Temir bölgesinde Şehîd Qamişlo Operasyonu’nda bulundum ve ön saflarda çatıştım. Kobanê’de birçok sefer bulundum ve orada da çeşitli görevler aldım. Yine Şedadê bölgesinin güneyinde bazı operasyonlara katıldım; o operasyonlarda sayısız köy ve mezra DAİŞ’in elinden kurtarılarak özgürleştirildi. Daha sonra 3 aylık bir dönem için Kanada’ya geri döndüm; çünkü çok fazla kilo kaybetmiş ve yorgun düşmüştüm. Daha sonra Rojava’ya geri dönerek Qamişlo Şehîd Fîraz Operasyonu’nda keskin nişancı olarak görev aldım. Operasyon öncesinde YPG Akademisi’nde de kısa süre yeniden bulundum ve Kürtçe dersleri aldım.

    Hanna Bohman

    Rojava’da sizi en çok zorlayan ne oldu?

    Özellikle arkadaşlarımın öldüğünü görmek. Bu en acı tarafı. Kaldıramadığım bir başka üzüntü ise tanıdığım birilerinin kaybolması. Çünkü orada kaybolmak demek, DAİŞ’in eline düşmüş olabillirsiniz demektir. O barbarların insanlara neler yaptığını aklınıza getirdiğinizde bu, inanın katlanılamaz bir acıya dönüşüyor. Tanıdıklarınızın, sevdiklerinizin cansız bedenlerini dahi bulamamak ya da hayatta mı, değil mi bilememek, beni orada en çok zorlayan şey oldu.

    Sizi Rojava’da en çok şaşırtan ne oldu?

    Cinsiyet eşitliği beni hem çok etkiledi hem de çok şaşırttı. Beklemiyordum. Bir Batılı olarak Ortadoğu’yu böyle hayal etmemiştim ama inanın ki çok şaşırdım. Rojava’daki kadın-erkek eşitliği, diyebilirim ki dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Şunu çok net söyleyebilirim ki, Güney Kürdistan’dan tutun Kanada’ya kadar dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir yönetim biçimde kadın-erkek ilişkisi Rojava’daki eşitlik düzeyine ulaşmış değil.

    Batılı kültürde kadın ve erkeklerin eşit olduğunu zannediyoruz. Fakat inanın, durum böyle değil. Gerçekten cinsiyet eşitliğini görmek isterseniz Rojava’ya bakmalısınız. Bu beni Rojava’yla ilgili en çok şaşırtan şey oldu.

    Rojava’ya ilk gittiğimde sanki her şey normal ve olması gerektiği gibiymiş gibi hissettim. Bir kadın olarak içimde hep kendimi savunma hissi oldu. Rojava’ya ikinci gidişimde bu duygu yarı yarıya düştü. Son gittiğimde ise artık bir kadın olarak kendimi Batı’da Rojava’da olduğundan daha fazla savunmam gerektiğini hissettim. Çünkü Rojava’da kadınlar ile erkekler eşit.

    En mutlu eden şey peki?

    Tabii ki arkadaşlarım. Rojava’daki arkadaşlarımın çoğu Kürtler. Çünkü yabancı savaşçılar içinde çok drama oluyor; gereksiz konuşmalar, birbirini çekememek… Ben de bu hataya düşmüştüm ve bu gereksiz tartışmaların içinde yer aldığım oldu. Pişmanım ve buna bir daha izin vermeyeceğim. Fakat Kürtler öyle değil, sizinle samimi dostluklar kuruyorlar. O yüzden de en yakınlarım Kürtler oldu.

    Bu gidişimde Rojava’da sadece görevimi yapacağım; gereksiz spekülasyonlara, dedikodulara meydan vermeden Kürt mücadelesi için gereken neyse onunla uğraşacağım. Ve tabii ki bunu canım kadar sevdiğim Kürt dostlarımla yapacağım.

    Hanna Bohman

    Kobanê’ye sayısız kez gitmişsiniz. Oraya dair gözlemleriniz neler?

    Evet, birçok kez bulundum. Şehrin çok büyük bölümü ciddi yıkıma uğramış, kullanılamaz hale gelmişti. Kobanê, Rojava’daki en hayat dolu şehirlerden biri. Evet, çok büyük bir yıkımla yüzleşti ama şu anda Kobanê yaralarını sarıyor ve yeniden inşa hızla devam ediyor.

    Şunu da belirtmek istiyorum: Kobanê gün gelecek ve Ortadoğu’da bir başkent olarak görülecek. Çünkü buradaki çok kültürlülük ve ayrıca DAİŞ’e karşı savaş, Kobanê’yi dünyanın gündemine taşıdı. Şimdi işimiz, bu kenti yeniden inşa etmek.

    YPJ’ye katılma kararınız, özellikle mesleğiniz dolayısıyla çok tartışıldı ve ilgi gördü. Rojava’ya giderken nasıl bir yaşamı geride bıraktınız? Ne için bıraktınız?

    Ben geride benim için önemli olan hiçbir şeyi bırakmadım. Mesleğimin sürekli öne çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Ben sadece mankenlik de yapmadım, farklı mesleki alanlarda çalıştım ve film sektöründe de görevler aldım. Fakat Batılı basın ve özellikle de saldırgan Türk basını mankenliğimi ön plana çıkararak aslında kendince Rojava’daki mücadelemizi boşa çıkarmaya çalışıyor. Buna izin vermeyeceğim.

    Kanada’dan Rojava’ya giderken arkamda ailemden başka önemli hiçbir şey bırakmadım. Rojava’ya çok pahalı evler, arabalar ya da lüks bir yaşantıyı geride bırakarak da gitmedim. Kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını fark ettim ve öyle gittim. Çok sevdiğim bir işim yoktu; yaşadığım yeri de çok sevmiyordum. Rojava’ya gittikten sonra ise daha da geliştiğimi ve kendimi bulduğumu, mutlu olduğumu gördüm.

    Rojava, özellikle Kobanê direnişi esnasında da dünya dergilerine hep “güzel görünümlü YPJ’li kadınlarla” kapak oldu; birçok kişi bu yaklaşımın “esasa dair tartışma olmadığı için” yanlış olduğu eleştirisini yaptı. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

    Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok. Gerçekten bu konunun böyle gündeme gelmesinden çok rahatsızım fakat dediğim gibi medyanın neden böyle yaptığını da anlıyorum.

    Kürt kadınları son dönemlerde ‘Jineoloji’ kavramını yoğun bir biçimde gündemine aldı. Bu konuda sizin gözlemleriniz nelerdir?

    Batılı toplumlar için Jineoloji, tam bir ders. Bunu Batılılar da çok iyi anlamalı ve okumalı, örnek almalı. Batı’daki birçok insan devlet yönetimiyle mutlu ve düzeni değiştirmek istemiyor. Yetiştirilme biçimlerinden dolayı insanlar, sistemin aksaklıklarını göremiyor. Öcalan’ın Jineolojiyle ortaya koyduğu fikir, kadınları olduğu gibi tüm toplumu da geliştiriyor, eksikleri görüyor. Yeniliklere de açık. Elbette daha çok gelişmeli ama şu haliyle bile Batılı yaklaşımdan çok önde olduğunu söyleyebilirim.

    Rojava’daki kadınların özgürlüğünü biraz daha somut anlatabilir misiniz?

    Rojava’da YPJ, kadınları birliklere katılmak için zorlamıyor. Fakat bakın, orada kadınlar, özellikle DAİŞ‘in türemesi ardından yıllardır yüksek dört duvar arasında yaşıyor. YPJ’yle birlikte kadınlar, yaşamlarının kontrolünü kendilerinin alabileceğini anladı. Bunu gerekli görmeye başladılar ve pratikle uygulamayı başardılar. Şu anda YPJ’de kadınlar, erkeklerle minimum iletişim içinde. Ortadoğu’da kadınların yüz yıllardır ezilen olma pozisyonunu YPJ tamamıyla değiştirdi diyebiliriz. Bu Batı’da işlemez belki ama Ortadoğu’da, Rojava’da işe yaradı.

    İki yıldır bu savaşa hem tanık oluyor hem içinde yer alıyorsunuz. Bu süreç size ne kattı? Sizde ne değiştirdi?

    Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum. Bu durumdan kendi çıkarımı sağlamıyorum, bunu yaparak zengin de olmuyorum. Narsistçe duyulmak istemek de değil bu ama evet, popülerliğiniz artabiliyor; fakat bunları kendim için değil Kürtler için yapıyorum.

    Ülkenizde insanlar YPG/YPJ’ye nasıl bakıyor?

    Kanadalıların çoğu Rojava ve Kürtlerle ilgili herhangi bir bilgiye sahip değil. Batılı medya organları gerçekleri anlatmıyor. Neden mi? Çünkü Türklerle çıkar ilişkileri var. Bu nedenle de Kanadalılar ve genel olarak Batılılar, gerçekleri göremiyor, Kürtleri tanıyamıyor. Kanada sanki bir balonun içinde gibi; uzakta insanlar, evet DAİŞ’i duymuş ama ne olup bittiğinden hiç haberi yok.

    Peki Kanada devletinin yaklaşımı?

    Kanada devleti Rojava’yla ilgili ne düşünüyor, bilmiyorum ama edindiğim tecrübeyle diyebilirim ki birçok devlet çalışanı elbette DAİŞ tarafında değil özgürlük mücadele veren Kürtlerin tarafında. Ama devletin resmi olarak Kürtlere hiçbir desteğini görmedim. Bireysel diyelim; bireysel olarak Kanadalılar Kürtleri destekliyor. Başbakanın Kanada jetlerini bölgeden geri çektiğini de biliyorum. Kanada Türkiye’yle çok fazla çıkar ilişkisi de kurmuş değil ama yine de neden böyle sessiz anlamış değilim.

     

  • Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti

    Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti

    Hem Türk devleti hem de Kürt halkı açısından çok önemli bir yere sahip olan Cizre, Dicle nehrinin kenarında etrafı yüksek tepelerler çevrili 120 bin nüfuslu bir Kürt kenti. Rojava’nın Cezire kantonu ile sınır komşusu olan Cizre, Kürt halkı açısında hep diz çökmez ve baş eğmez direnişçi kimliğiyle tanınır.

    Haber: Aladdin Sinayiç

    İki ayı geçen saldırılar sonrası Kobane  ve Şengal sokaklarını anımsatan görüntülerin geldiği Cizre, Kürt halkının katliamlar ve kara günler tarihine yeni bir sayfa eklemekle beraber, direnişçi kimliğini bir kez daha kanıtlamış gibi. Sokağa çıkma yasağı ile birlikte başlayan son saldırılar arakasında yüzlerce genç, çocuk, yaşlı, kadının cansız ve yanmış bedenlerini bıraktı.

    62 gündür Cizre’de neler oldu, neler yaşandı bir tek devletin güvenlik güçleri biliyor. Bizim görebildiğimiz kameralara yansıdığı kadarıyla olan dört bir taraftan yapılan bombalamalar, yanmış cesetler ve vahşet bodrumlarından telefonla televizyonlara bağlanan yaralıların çığlıkları. Devlet geride tek bir tanık bırakmadan saldırılarına devam ediyor.

    Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti 1

    Tüm bu saldırıların yaşandığı zaman boyunca Cizre’den dünyaya açılan tek haber kaynağı HDP Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız. Sarıyıldız bu süreç boyunca Cizre’den ayrılmayarak Cizre’de yaşanan insanlık dramını tüm dünyaya anlatabilmek için yoğun bir çaba içerisinde oldu.

    Cizre’de neler oldu, neler oluyor, devlet neden Cizre’ye bu denli ağır saldırdı, Cizreliler nasıl yaşıyor, süreç nereye doğru gidiyor? Bunların hepsinin cevabını HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’a sorduk.

    Şu anda neredesiniz?

    62 gündür Hükümetin talimatı ve Şırnak Valiliği’nin kararı ile sokağa çıkma yasağı kararının uygulandığı Şırnak’ın Cizre İlçesi’ndeyim.

    Bu mahallelerde sizin bilgilerinize göre ne kadar insan yaşıyor?

    2015 yılı nüfus sayımına göre Cizre’nin nüfusu 131 bin 816’dır. Bu 4 mahallenin ilçe nüfusunun 3’te 2’sini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ancak, devletin yıkıcı ve kural tanımaz saldırıları neticesinde Cudi, Nur ve Sur mahalleleri tümden boşaltılırken, Yafes Mahallesi’nin de neredeyse yarısında fazlası da evlerini terk etmek zorunda kaldı. Tabi devlet tarafından yerinden edilme politikası sadece bu mahalleler de değil kısmen saldırının daha az olduğu mahallelerde de yaşandı. 100’bini aşkın kişinin yerinden edildiğini belirtebiliriz.

    İki aydan fazla bir süredir Cizre’nin bazı mahalleleri abluka altında, insanlar ne yiyor, ne içiyor, nasıl yaşıyorlar?

    Sorunuzda bir yanlış ifade var. Abluka sadece bazı mahalleler ile sınırlı değil, ilçenin tümünde sokağa çıkma yasağı, abluka ve ambargo uygulanmaktadır.

    Bu süre zarfında insanlar daha önce stokladığı gıdaları tüketti.  Cizre’de insani ve komşuluk ilişkileri güçlüdür. En önemlisi de politik bir kimliğe aidiyetin getirmiş olduğu güçlü bir kolektif dayanışma mevcut. Ancak, ablukanın uzun süre oluşu nedeni ile ciddi sıkıntılar yaşanıyor.  Örneğin sadece bir iki büyük marketin belli günlerde açılmasına izin verildi. Ancak, o marketlere yakın olan insanlar kısmen yararlanabildi. Bahsettiğimiz bir iki markete uzak olan ve ablukanın çok daha sıkı olduğu mahallelerde yaşayan insanlar ise hiçbir şekilde alışveriş yapamamaktadır. Çünkü ekmek alırken, devlet güçlerinin atacağı bir kurşun ya da yanı başınıza isabet etme olasılığı çok yüksek olan bir havan topu mermisinin şarapneli ile ölebilirsiniz. Çünkü sokağa çıkmanın bedeli ölüm.

    Geçtiğimiz günlerde polis bu marketlerin de açılmasını engelledi.

    Öte yandan devlet güçleri, yardım kampanyalarında toplanan içerisinde gıda malzemelerin olduğu onlarca kamyonunu ilçeye sokmadı.

    İlçenin alt yapısı saldırılar nedeni ile kullanılamaz hale geldi. Devlet güçleri, bilinçli olarak su ve kanalizasyon şebekelerini ve elektrik trafolarını hedef aldı. İnsanlar günlerce su sıkıntısı çekti. Tahrip olan su vanalarını tamir için giden belediye personeli kolundan yaralandı ve kolu kesildi.

    Halkın sizden talepleri oluyor mu? Ne tür taleplerdir bunlar?

    Abluka süresince en çok talep yaralıların ve cenazelerin hastaneye kaldırılması yönünde oluyor. Öte yandan devlet saldırıları nedeni ile evlerde mahsur kalan ve ölüm ile burun buruna yaşayan yurttaşların yardım talepleri, evleri yanan yurttaşların yardım çığlığı aklınıza gelebilecek birçok sorun iletiliyor. Çünkü, devletin bütün iletişim kanalları, kurumları ve diyalog halka kapatılmış durumda. Belediyeler, yasak nedeni ile kente dönük hizmetlerini gerçekleştiremiyor.

    Parlamenter olmam nedeni ile bu sorunları daha hızlı çözebileceğimi düşünüyorlar. Fakat, muhalif kimliğim ve temsil ettiğim siyasi çizgiden ötürü bu talepleri iletmemize rağmen karşılık alamıyoruz. Günlerce cenazeler ve yaralılar yerlerde kaldı. Demokrasinin daha yerleşik olduğu adalet ve hukuk normlarının uygulandığı ülkeler de bahsettiğim sorunlar için yurttaşın tek başına talebi bile yeterlidir. Ancak, Türkiye gibi antidemokratik ve totaliter bir yönetimin hakim olduğu ülkede en insani talepler bile görmezden geliniyor.

    Cizre’den göç eden insanlar nerelere göç ettiler? Durumları hakkında bilginiz var mı?

    Devlet güçlerinin yoğun saldırısından ötürü insanlar evini ve barkını bırakmak zorunda kaldı. Kürtler yıkımı tarif ederken, Kobanê ve Şengal’i referans gösterir. Gerçekten de şu an Cizre’nin 3’te ikisinin Kobane ve Şengal’den farkı yok. Evler enkaza dönüşmüş durumda. Tank ve havan mermilerinin neredeyse isabet etmediği ev yok. Devletin insanları yerinden etmek için uyguladığı yıkım politikası neticesinde insanlar evlerinden çıkmak zorunda kaldı. Aynı zamanda insanların can güvenliği kalmadı. Ablukanın ilk bir ayında  bir iç göç yaşandı. Saldırılar yoğunluklu olarak, Cudi, Nur, Yafes ve Sur mahallelerine dönük gerçekleşti.  Bu mahallerde çıkmak zorunda kalan insanlar daha çok kent merkezine ya da saldırıların kısmen daha az olduğu mahallelere yerleşti. Bir kısmı yakınlarının evlerinde bir kısmı da halk tarafından evlerde misafir edildi. Ancak saldırı dalgası bütün mahallelere dönük olunca insanlar artık civar köylere, Şırnak merkeze, İdil’e, Diyarbakır’a ve Türkiye metropollerine göç etti.

    1990’larda devletin saldırıları nedeni ile kırdan kente göç var şimdi, kentten kıra göç yaşanıyor. Çünkü, devlet Kürt kentlerine cehennemi dayatıyor.

    Devlet neden Cizre’ye bu düzeyde saldırıyor?

    Cizre’nin tarihi ve siyasi geçmişine bakıldığında kentin hem devlet gözünde hem de Kürt halkı nezdinde sembolik önemde olduğu görülecektir. Sokağa çıkma yasağı altında uygulanan vahşetin neden özellikle Cizre’de bu kadar uzun sürdürüldüğü, insanlara ölülerini bile gömdürmeyen, cenazeleri yakan, her türlü vahşete başvuran  devlet zihniyetinin neden Cizre’de vücut bulduğu kentin direniş tarihine bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

    Cizre 90’lar boyunca en çok zulüm ve baskıya uğrayan kentlerin başında gelmiştir. 1992 Newroz’unda yaşananlar insanların hafızalarında hala tazedir. Cizre’deki Newroz kutlamalarında 100’ün üzerinde sivil hayatın kaybetmiş,  yüzlerce kişi yaralanmıştı. Yine 90’lar boyunca Cizre köy yakmalar, zorla göç ettirmeler, faili meçhul cinayetler, toplu mezarlar gerçeği ile anılmıştır. Temel hak ve özgürlükler dahi Cizre halkına çok görülmüştür. Ancak uygulanan tüm baskı ve zora rağmen Cizre halkı ne o günlerde ne de son Cizre ablukasında direniş çizgisinden asla taviz vermemiş, boyun eğmemiştir. Özgürlük ve eşitlik talebini her daim en yüksek perdeden seslendiren Cizre halkı, inkar imha ve asimilasyon politikalarına karşı tarihinin tüm aşamalarında direnmeyi bilmiştir. Devlet tarafından yıllarca sürdürülen asimilasyon siyasetine rağmen Cizre bir türlü Türkleştirilememiş, Cizre halkı kültürel ve siyasi özgün ve bağımsız duruşunu korumayı bilmiştir. Tam da bu yüzden iktidarların hedef tahtasına konulmuştur. Cizre nasıl ki 1847’de Osmanlı zamanında Mir Bedirhan’ın Botan’da başlattığı isyanın kalbi olduysa, 90’lı yıllar boyunca uygulanan topyekûn savaş politikalarına karşı koyarak Kürt Halkının direniş sembolü olmuştur.

    Dolayısı ile devlet direniş merkezlerinden biri olan Cizre’nin tasfiye edilmesi, korkutulması durumunda Kürdistan kentlerindeki hakimiyetini pekiştireceğini düşünüyor. Ancak, devletin abluka döneminde Cizre’de uyguladığı vahşet toplumsal belleğe o kadar derin kazındı ki, çok daha büyük bir örgütlü öfke ortaya çıkacağını düşünüyorum. Çünkü kuşaktan kuşağa aktarılacak çok zalimane ve insanlık dışı olaylar bu halka yaşatıldı.

    Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti 2

    Hendek ve barikat ne anlam ifade ediyor?

    Devletin inkar ve imha siyasetine karşı kendini koruma biçimi. Kürtler, hendeğin arkasından olmaktan ve çatışma içerisinde yaşamaktan, evini yurdunu terk etmekten, her gün cenaze kaldırmaktan tabi ki memnun değil. Ancak, ısrarla Kürde dayatılan  kölece yaşam var. Hendeğin arkasındakiler buna itiraz ediyor. Hendek başında olanların büyük çoğunluğu mutlaka devletten bir sille yemiş ya da siyasi soykırım operasyonlarında gözaltına alınmış veyahut da bir yakınını kaybetmiş ve köyü yakılan insanlardır. Devlete güvenmiyor. Çünkü geçen yıl müzakerelerin sürdüğü dönemde hendeklerin kaldırılması için bizzat ben gençler ile görüştüm. Sayın Öcalan’ın çağrısı ile gençler hendekleri kapattı. Ancak, aynı gün Cizre’de bir genç zırhlı araçların mahalleye ateş açması ile katledildi. Cizre’yi hendeğe mecbur bırakan devletin savaş konseptidir.

    Oradaki devlet birimleri/bireyleri ile aranızda bir diyalog var mı, varsa ne düzeyde?

    Devletin Cizre’de resmi düzeyde temsilcisi olan Cizre Kaymakamı ile sokağa çıkma yasakları süresi boyunca çok sayıda görüşme talebimiz ve girişimimiz olmasına rağmen telefonlara yanıt verilmemiştir. Cizre ilçesi düzeyinde İlçe Jandarma Komutanlığı ve Cizre Emniyet Müdürlüğü ile aramızdaki diyalog düzeyi sürekli işittiğimiz tehditlerin ötesine geçememiştir.

    CIZRE’DE YAŞANANLAR LOKAL BİR MESELE DEĞİL

    Sizce Cizre’deki operasyonları kim yönetiyor? Ankara mı, yoksa yereldeki güçler mi? Kaç özel tim, asker, polis vs. var Cizre’de?

    Cizre’de yaşananlar lokal bir mesele değildir. Birçok Kürt kentinde benzer durumlar yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Devlet yetkilileri kendi demeçlerinde de bunun kapsamlı bir operasyon olduğunu defalarca dile getirmişlerdir. Dolayısıyla bu operasyonlar Devletin tüm bürokratik kurumları siyasi enstrümanlarıyla planlanmakta ve uygulanmaktadır.

    10 BİNİ AŞAN SAYIDA GÜVENLİK GÜCÜ VAR CİZRE’DE

    AKP Hükümeti henüz çözüm süreci devam ederken, Mart 2015’te olağanüstü güvenlikçi uygulamaları barındıran “İç güvenlik paketi” adı altında yasal düzenlemeleri, bugün yaşanan operasyonlara hazırlık olarak yapmıştır. Burada uygulanan bütün operasyonları devlet ve hükümet yetkilileri (cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri bakanı, savunma bakanı, genelkurmay başkanı, valiler, kaymakamlar vs) sahiplenmekte, teşvik etmekte ve yönetmektedirler. Yerelde operasyonları fiilen yürüten personel, devlet personelidir. Maaşlarını devletten almakta, devletin silahlarını kullanmaktadırlar. Cizre’de 10 bini aşkın asker ve özel harekat polisi aktif olarak yer alıyor. Ancak her türlü ağır silahlarla birlikte düşünüldüğünde Cizre’yi ev ev kontrol edebilecek nicelikte asker – polis bulunduğu belirtilebilir.

    DEVLET BODRUMLARDAKİ YARALILARI VAHŞİCE KATLETTİ

    Şu ana kadar 3 tane bodrumda katliam yaşandı. Bu katliamlarla ilgili somut bilgiler nedir şu ana kadar?

    3 vahşet bodrumunda yaklaşık yarısı ağır yaralılardan ve cenazelerden oluşan 130 yakın insan kalmaktaydı. Defalarca bizzat şahsım ve aileleri bu insanların hastaneye nakledilmesi için hem emniyet hem de 112 dediğimiz devletin sağlık ekibi ile görüştü. Ancak, her seferinde “güvenlik” gerekçesi ile ambulansların gidişine izin verilmedi. Bu yaralı insanların bulunduğu yer günlerce saldırıların hedefi oldu. Enkaz altında kaldılar, günlerce aç ve susuz kaldılar. Devlet, tüm insani ve hukuki normları ayaklar altına alarak yaralıları vahşice katletti.

    SON 62 GÜNDE 209 KİŞİ KATLEDİLDİ, DAHA DA ARTABİLİR

     

    İlk bodruma ilişkin kesin bir bilgi elimizde yok. Ancak evin hemen 50 metre ötesinde devlet güçleri tarafından dizilmiş halde olan yanmış cenazeleri belediyeye ait cenaze araçları taşıdı. Kesin o binadan mı çıkarıldı bilmiyoruz. Fakat son bir haftada sadece binalara sığınan çoğunluğu yakılan 110 kişi katledildi. Bahsettiğimiz binalara sığınan ancak henüz akıbetleri hakkında bilgi sahibi olmadığımız 28 kişi bulunmaktadır. Muhtemelen onlar da katledildi. Cizre’de 62 gündür devam eden sokağa çıkma yasağında kimliği tespit edilebilmiş 80, ayrıca henüz kimliği tespit edilemeyen 129 kişi hayatını kaybetti. Katledilenlerin sayısının daha da artacağını düşünüyoruz. Çünkü sokak ve evlerde çok sayıda cenazenin daha olduğunu tahmin ediyorum.

    YARALILARIN İÇERİSİNDE DAYANIŞMA AMAÇLI GELEN 50’YE YAKIN ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ VARDI

    Devlet ve ulusal medya bu insanların bilerek çıkmadığını ve hepsinin silahlı olduğunu iddia ediyor. Bu insanlar gerçekten neden çıkmadı veya çıkarılmadı?

    Devletin ve medyanın insanlarımızın bilerek çıkmadığını iddia etmesi tutumları, Türkiye ve Dünya kamuoyunu yanıltmak amaçlıdır. Eğer böyle bir durum olsaydı bunu kanıtlaması gerekirdi. Yaralılar ile çok sayıda görüşme gerçekleştirdim. Birçoğunu sosyal, siyasal ve kadın alanlarında yürütülen çalışmalardan tanıyorum. Cizre ile dayanışmak amacı ile gelen 50’ye yakın üniversite öğrencisinin çoğu bu yaralıların arasındaydı. Yaralılar ısrar ile hastaneye kaldırılmak için yetkili kurumlara başvurdu. Her seferinde devlet bir çatışma mizanseni yaratarak ambulansların gidişine “güvenlik” gerekçesi ile izin vermedi. Devlet baştan beri onları hastaneye kaldırmak yerine ölüme terk etmeyi ve katletmeyi düşündü. Bu düşüncesini insanları yakarak hayata geçirdi.

    DEVLET KENDİNCE CİZRE’DE DİRENEN HALKA DERS VERMEK, MUHALİFLERE DE GÖZDAĞI VERMEK İSTEDİ

    Devlet Cizre’de direnen halka kendince ders vermek ve bu yöntemle gerek diğer Kürt kentlerini terbiye etmeyi ve sindirmeyi, gerekse de ülkenin batısında yaşayan muhaliflere gözdağı vermeyi amaçlamıştır. “Ülke elden gidiyor” sloganıyla bölgede işlediği hukuksuzlukları gizlemeyi, ayrıca Türkiye toplumunun ulusalcı ve muhafazakar kesimlerini de daha fazla konsolide etmeyi planlamıştır. Son yıllarda medya üzerinde sürdürülen baskıcı devlet politikaları nedeniyle, zaten özgür basından söz etmemiz mümkün değildir. Mevcut basın Hükümet ve Devletin her türlü eylemini meşrulaştırma aracı haline getirilmiştir. Geriye kalan küçük bir azınlık olan muhalif basın da her türlü baskı yöntemine maruz bırakılmakta, öldürülmekte, cezaevine atılmakta, darp edilmektedir. Dolayısıyla Kürt illerinde aylardır olup bitenleri basından takip ederek sağlıklı kanılara ulaşmak mümkün değildir. Devlet her türlü psikolojik savaş yöntemini devreye sokmuştur.

    Cizre’de bodrumların özel bir anlamı olduğu biliniyor. 90’lardan beri insanlar bodrumlara sığınıyor. Bundan biraz bahseder misiniz?

    Bodrum; devletin saldırılarına karşı sığınılan bir mekândır. Bu mekân özellikle Cizre için tarihseldir. Devletin ceberut yüzünü bilen Cizre çareyi bodrumlara sığınmak da bulmuştur. Cizre halkının kendini korumak amacı ile inşa ettiği bodrumlar olmasaydı çok daha büyük katliamlar yaşanabilirdi.

    SESSİZLİK,CANHIRAŞ ÇIĞLIKLAR, DİRENİŞ, YAŞAM, ENKAZ, SU, ZULÜM, GÖÇ, CESARET,ÖZGÜRLÜK,KANLI SURETLER, FİRÜZAN YÜZLÜ GENÇLER,UMUT…

    Şırnak milletvekilisiniz. Bu kentin çocuğusunuz. Son süreçte bir çok arkadaşınızı yitirdiğinizi biliyoruz. Ruh halinizi nasıl tarif edersiniz? Bu süreç içerisinde en çok zorlandığınız an nasıl bir andı?

    Cizre’de tarifi imkansız acılar yaşandı. Bir hafta boyunca benden yardım isteyen Hediye Ana’nın bir tank mermisine kurban gitmesini, 3 aylık Miray bebeğin Ramazan amca ile kanlı bir pusuda yaşamını yitirmesini, yaralı bir kadına derman olmaya giderken tek kurşunla başından vurulan arkadaşım Aziz’in ölümünü, inancını gülüşünde saklayan yoldaşım Sêvê’yi yitirmenin verdiği acıyı nasıl ayırt edebiliriz? Ancak, diğer yandan bir çocuğun tank ve top atışlarına rağmen yüzündeki hafif korku ile birlikte duvara odun kömüründen ‘Berxwedan jîyane, bedengî mirine’, ‘Yaşamak direnmektir, sessizlik ölümdür’ diye yaptığı yazılıma da beni derinden etkiledi. Çünkü bu Cizre’nin çığlığıydı…

    Cizre ve ruh halimi şu kavramlar herhalde açıklar; Sessizlik,canhıraş çığlıklar, direniş,yaşam,enkaz,su,zulüm,göç,cesaret,özgürlük,kanlı suretler, firüzan yüzlü gençler,umut…

    ÇAĞRILARIMIZA CEVAP ALAMADIK

     Bu süreçte bir çok uluslararası kuruma çağrı yaptınız. Herhangi bir olumlu olumsuz cevap aldınız mı?

     Gerek tarafımca yapılan çağrılar ve ilgili kurumlara yazılan mektuplar, gerekse mensubu bulunduğum Halkların Demokratik Partisi’nin yaptığı çağrı ve mektuplara şu ana kadar anlamlı hiçbir yanıt alabilmiş değiliz.

     DEVLETİN SALDIRILARI DURDURMA NİYETİ GÖZÜKMÜYOR

     Devlet güçlerinin saldırıları nasıl durdurulabilir?

      Okuyabildiğimiz kadarıyla Devlet güçlerinin saldırılarını durdurmak gibi bir niyeti, en azından kısa vadede bulunmamaktadır. Devlet Suriye ve Rojava politikasındaki başarısızlığının üzerini örtmek istemektedir. Ayrıca Devlet, Türkiye Kürtlerinin gerek Rojava’daki gelişmelerin yarattığı motivasyon, gerekse çözüm sürecinde meşrulaşan taleplerini zayıflatmayı, itibarsızlaştırmayı ve kriminalize ederek bastırmayı hedeflemektedir. Demokratik güçler ve kesimlerce geliştirilebilecek nitelikli, örgütlü bir muhalefet ve direnişle devlet güçlerinin saldırıları zayıflatılabilir. Bunun yanında dünya kamuoyunun demokratik destekleri çok önemlidir.

    HALKIN MÜCADELESİ DEVAM EDECEKTİR

     Sizce süreç nereye doğru gidiyor?

     Kapitalist ekonominin geldiği noktada  enerji kaynakları, enerji yolları hayati derecede önemli bir konu başlığı haline gelmiştir. Bölgenin önemli petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olması, emperyalist güçlerin sürekli hamleler gerçekleştirmesinde büyük rol oynuyor.

    Körfez savaşından bugüne bölgede yaşanan gelişmeler her geçen gün yeni çelişkiler, yeni ittifaklar, yeni sorunlar ve yeni imkanlar ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca büyük oranda Müslüman olan bölge halkları arasında sürdürülen ve DAİŞ terör örgütü eliyle de derinleştirilmek istenen mezhep çatışmaları mevcuttur.  Bunun yanında bölge halklarının yıllardır kendilerine dayatılan otoriter rejimlere karşı demokratik talepleri ve mücadeleleri vardır. Bunun en önemli örneklerinden birisi Kürtlerdir. Kürtlerin demokrasi ve özyönetim talepleri vardır. Rojava’da bunun en aktif mücadelesi verilmektedir.

     

    Türkiye’de Kürtlerin statü, özerklik talepleri reddedilmektedir. Mücadeleleri bastırılmak,  kriminalize edilmekte, bastırılarak itibarsızlaştırılmak istenmektedir. Kısaca özetlemeye çalıştığım çerçevede, içerisinde bulunduğumuz yüzyılda, iletişim çağında artık insanların demokratik taleplerinin, eşitlik ve özgürlük taleplerinin ötelenmesi, yok sayılması, eskiden olduğu gibi kolay olmayacaktır. Kürtler bunun mücadelesini vermeye devam edeceklerdir. Türkiye’de Kürtlerin “ eşit ve özgür yurttaşlık talepleri” çok anlamlı ve kıymetli bir taleptir. Evrensel bir taleptir. Meşru bir taleptir. Demokratik bir taleptir. Dolayısıyla Kürtler söz sahibi olabilecekleri demokratik bir rejim inşa edilene ve statü sahibi olana kadar mücadelelerini sürdürmeye devam edeceklerdir.