Tag: Gadget

  • İngiliz YPG savaşçısı Macer Gifford: Hayatımı Rojava’daki devrime adadım

    İngiliz YPG savaşçısı Macer Gifford: Hayatımı Rojava’daki devrime adadım

    İngiliz YPG savaşçısı Macer Gifford: Hayatımı Rojava’daki devrime adadım 1

    Geçen yıl Rojava’da YPG saflarında Daiş’e karşı altı ay savaştıktan sonra İngiltere’ye lobi çalışmaları için geri dönen, İngiltere vatandaşı Macer Gifford, Rojava’ya geri döneceğini açıkladı. Özel olarak görüştüğümüz Gifford, Britanya’nın Türkiye siyasetini değerlendirdi.

    Haber Foto: Esra Türk

    Aralık 2014’te Rojava’ya YPG saflarında savaşmak için giden Gifford, Haziran ayında dönerek, YPG’nin Rojava’da Daiş’e karşı yürüttüğü savaşa ilişkin gündem yaratıp destek toplamak için çalışma yürüttü.

    Son altı ay içerisinde çeşitli ülkelerde lobi çalışmaları yürüten Gifford, Rojava için kullanılacak tıbbi malzemeler için İsviçre’de bağış topladı. Muhafazakar Parti ile yakın bağlantıları olan Gifford, hükümet içerisinde ve hükümete yakın isimlerle görüşmeler gerçekleştirdi. Gifford, ABD’ye ziyareti kapsamında bir çok medya kurumuyla görüşmelerin yanı sıra ABD Kongresinde toplantılar yaptı. Gifford, New York’taki City Üniversitesinde de görüşmelerde bulundu.

    ‘‘Birisinin yetersiz tıbbi malzemelerden kaynaklı yaşamını yitirdiğini görmek çok üzücü ve bunu önleyebilmenin yollarını aramak gerekir’’ diye konuşan Gifford, yaptığı çeşitli çalışmalarla bağış toplayarak gerekli tıbbi malzemeler temin ettiğini anlattı.

    Rojava’dan dönüşünün her zaman geçici bir plan olduğunu belirten Gifford, oraya geri gidip oluşan sosyal ve siyasal yapıyı tanıtmaya devam edeceğini anlattı.

    HAYATIMI ROJAVA’DAKİ DEVRİME ADADIM

    ‘‘Hayatımı Rojava’daki devrime adadım ve geri dönmek her zaman planlarımda vardı. Britanya’da çok şey yaptım, yani yapabileceklerimi yaptım. Kavgamı devam ettirmek için Rojava’ya geri dönüyorum. Rojava’daki kardeşlerimin yanına dönmek istiyorum. Cephede önemli bir savaş yürütüyorlar, ben de onların yanında olmak istiyorum’’, diyen Gifford, ilk olarak Kobane’ye gitmek istediğini anlattı.

    Bir belgesel ekibiyle Rojava’ya giden Gifford, özellikle, bölgede gelişen yaşam düzenini uluslararası kamuya yansıtmak istediğini ve ailesinin kendisini ziyaret için çağıracağını ifade etti. ‘‘Yapmak istediğim şeylerden birisi, ailemi Rojava’ya davet edip, oradaki yaşamı görmeleri. Ne kadar güvenli bir yer olduğunu onlara göstermek için. Ben oradayken, şehirde dolaşıp bakkala gidiyordum; mağazalarda rahatça geziyordum. Ve kendimi güvende hissediyordum’’ diye konuştu.

    İLK OLARAK KOBANE’YE GİDECEĞİM

    Devam eden yeniden inşa çalışmalarını bizzat görmek için ilk olarak Kobane’ye gitmeyi planladığını anlatan Gifford, Britanya’dan katkı sağlamak için daha örgütlü bir çalışma gerektiğini ifade etti. Belgesel ekibi aracılığıyla da yapılan çalışmaların uluslararası alanda daha yaygın bir şekilde görülebileceğini söyledi.

    BRİTANYA’NIN HAVA SALDIRILARI YETERSİZ

    Britanya hükümetinin Aralık ayında aldığı Parlamento kararıyla Suriye’de Daiş’e karşı savaşa katılmasını değerlendiren Gifford, bir ay içerisinde gerçekleşen operasyonların etkili olmadığını ifade etti. ‘‘David Cameron parlamento kararını çıkartmak için elinden geleni yaptı. [Bu hava saldırılarının] Daiş’e karşı savaşı yeni bir boyuta taşıyacakmış ve daha fazla rol oynayacağımız gibi davrandı. Ama onun bilmesi gereken, ve anlatılması gereken şey, bir kaç hava saldırısı, bir kaç bomba atmak Daiş’i yok etmek için yeterli bir strateji değil. Bir kaç cihatçının üzerine bomba atıp öldürmek, savaşa zarar vermez ama çok etkili de değil’’ diye konuşan Gifford, Britanya’nın direk olarak YPG’ye destek vermesi gerektiğini anlattı. Gifford şöyle devam etti: ‘‘[Rojava’da] dahil olduğum son operasyonda 12 bin km kare toprağı Daiş’ten kurtardık. İki haftadan az bir sürede YPG 550 Daiş üyesini öldürdü. Britanya devleti bir ayda milyonlarca sterlin harcadı belki de ve 10 hava saldırısı gerçekleştirdi. O parayla malzemeye alınıp YPG’ye verilse çok daha faydalı olur.’’

    DÜNYA’DA GELİŞEN OLAYLAR CAMERON’UN UMURUNDA DEĞİL

    Gifford, Başbakan David Cameron ile Türkiye’nin ilişkisinin temelinde ticaret ve ekonomik çıkar olduğunu ifade ederek, insan hakları ihlallerine çok duyarlı olmadığını anlattı. Gifford, ‘‘Cameron domestik bir başbakan. Dünyada olup biten çok da fazla umurunda değil ve üçüncü dönem tekrar yarışmayacağını zaten açıkladı. Güvenli bir çift el olarak hatırlanmak istiyor. İşçi Parti hükümetinden miras kalan kötü bir ekonomiyi düzelten lider olarak hatırlanmak istiyor.’’

    Cameron’ın orta yolcu bir siyasetçi olduğunu ifade eden Gifford, artık ülkenin uluslararası alanda daha güçlü bir lidere ihtiyacı olduğunu ve ülkelerinde insan hakları ihlalleri olan liderlere kırmızı halının serilmemesi gerektiğini söyledi.

    İNGİLİZ SİYASETÇİLER TÜRKİYE’NİN DAİŞ’E DESTEĞİNDEN HABERDAR

    Gifford, Britanya devleti içerisinde konuştuğu bazı siyasetçilerin Türkiye’nin Daiş’e ‘göz yumduğunu’ itiraf ettiklerini ve bu durumdan rahatsız olduklarını dile getirdiklerini, fakat, bu fikirlerini kamuda açıklayamadıklarını anlattı. Gifford şöyle devam etti: ‘‘Almanya’dan sonra, Britanya Türk mallarını ihracat eden ikinci ülke. Milyonlarca Britanyalı her yıl Türkiye’ye tatile gidiyor. Britanya ve Türkiye için, önemli bir ticari ilişkidir bu. David Cameron’ın şu anki önceliği de ekonomidir ve insan hakları ihlallerine uğrayan insanlarla çok ilgili değil. Türkiye’nin bölgede yarattığı dengesizlikle de çok ilgilenmiyor ya da göz yumuyor. Türkiye ÖSO içerisindeki aşırı İslamcı grupları destekliyor; her fırsatta Kürtleri hedef alıyor; ve YPG’ye karşı Daiş’i destekliyor. Türkiye’nin güçlü bir istihbaratı var. Eğer Daiş’e göz yumuluyorsa, devlet içerisinde bu bilginin ne kadar üst düzeyden bilindiği sorgulanmalı. Bu bilginin Cumhurbaşkanına ulaştığından şüphem yok.’’

    TÜRKİYE’NİN TAVRI DAİŞ’E KARŞI SAVAŞI OLUMSUZ ETKİLİYOR

    Gifford, Türkiye’nin, Kürtlerin Rojava’da elde ettikleri kazanımları Daiş’ten daha tehlikeli olarak algılaması, Daiş’e karşı savaşın uzamasına yol açtığını ve böylece Daiş’in Britanya için ulusal bir tehdit olmaya devam ettiğini ifade ederek şöyle konuştu: ‘‘Türkiye’nin bir numaralı düşmanı Kürtler, sonra Assad. Daiş daha gerilerde. Türkiye, Kürtlerin Suriye’de bir sese sahip olmalarını ve hak kazanmalarını görmektense, Suriye’nin tümünü yandığını görmeyi tercih eder. Devrimi önlemek için elinden geleni yapar. Bana göre devrim artık durdurulmaz. YPG ve YPJ’nin Rojava halklarını özgürleştirmek için yaptıkları muhteşem şeyler dünya tarafından görülüyor. Dünya Suriye’de olanların farkına varmaya başlıyor. Türkiye’de kendisini dışlanmış olarak görüyor.

    ‘‘[Erdoğan] savaşı uzatıyor ve Kürtlerin Suriye’ye barış sağlamasını engelliyor. Savaş uzadıkça da kaç kişi daha ölüyor? Uluslararası terör ağlarına daha fazla para akıyor. Bu da demek ki, bir kaç yıl içerisinde Britanya topraklarında korkunç saldırılar olabilir. Örneğin, savaş bir yıl içerisinde bitse önlenecek saldırılar. Kürtlerle ya da Britanya ile çalışsalar bu sağlanabilir.’’

    Muhafazakar Parti’nin en eski ve özel kulüplerinden olan Carlton Club’da gerçekleştirdiği sohbetlerde, bireylerin kendisini desteklediklerini ve YPG ve Rojava’daki halkın istedikleri hakkında bilgi istediklerini ifade eden Gifford, insanları bu konuda bilgilendirmenin önemini vurguladı. Gifford şöyle devam etti: ‘‘Hükümetin duruşu var, birde bireysel fikirler var ama kamuda bunları açıklamak istemiyorlar. Güzel olan şey, destek bulunuyor ve bu destek zamanla açığa çıkar, lobi faaliyetleri güçlendikçe ve hükümet YPG’yi görmezden gelemeyeceğini anlayınca, ve Rojava’daki devrimin neler sunduğu gördüklerinde, sadece Rojava’ya değil de, tüm Suriye de.

    ŞİLAN ÖZÇELİK’İN MAHKUM EDİLMESİ ADALETSİZLİK

    Gifford, son olarak Şilan Özçelik’in PKK’ye katılmaya teşebbüsten mahkum edilmesine ilişkin soruya, cevabında Daiş’e karşı mücadele etmek isteyen ve demokrasiye inanan genç bir kadının hapsedilmesinin adaletsizlik olduğunu ifade etti. Gifford, şöyle devam etti: ‘‘Şilan’ın mahkum edilmesi adaletsiz bir mahkeme. Çok sinir bozucu bir durumdu. Bu nasıl bir mesaj veriyor? Demokrasiye ve insan haklarına inanan bir genç kadın, Daiş’e karşı savaşmak istiyor. Tekniki bir detaydan dolayı Şilan mahkum edildi. PKK’nin terör listesinde olması da tarihsel ve siyasidir. Veriye dayanan bir karar değil. PKK, hiç bir anlamda bir terör örgütü olarak tanımlanamaz. Bu bir devrimdir. Baskı gören bir halkın tepkisi ve devrimidir. Ben bir realistim ve bunu neden yaptıklarını da anlıyorum ama umarım ki demokrasiye inanan ve Daiş’e karşı savaşan birilerini hapsetmenin doğru olmadığının farkına varırlar.’’

    SORUN PKK DEĞİL TÜRK, DEVLETİNİN KENDİSİ

    PKK’nin terör listesinde olması konusunda Gifford, şunları ifade etti: ‘‘PKK’nin terör listesinden çıkması gerektiğine derinden inanıyorum. Türkiye’nin ve Kuzey Kürdistan’ın geleceği orada yaşayan insanların elinde tabii ki. Ama sorun, Türkiye’dir, Kürtler değil. Kürtler müzakere etmek istiyor ama bunu ret eden Türkiye. Türkiye ABD ve Britanya’ya, PKK’yi terör listesinden çıkartmaması için baskı uygulamaya devam eder. Türkiye’de barış olacaksa Apo serbest bırakılması gerekiyor, PKK’nin terör listesinden çıkarılması gerekiyor ve Türkiye ve Kürtler konuşmaya başlamalı. Kürtler bir çok teklifte bulundu, burada en büyük sorun Türkler.’’

  • Calais: Acıların ve ümitlerin buluşma noktası!

    Calais: Acıların ve ümitlerin buluşma noktası!

    Avrupa’nın ölüm tüneli

    Fransa’nın Calais liman kenti çeşitli bölgelerden gelen yerlerinden edilmiş yaklaşık 6000 insanın acıları ve ümitlerinin buluşma noktası oldu. Kobanêli Muhammed Hassan; “Burda kimse yaşayamaz. Hangi insan böyle bir yerde yaşabilir ki; etrafınıza bir bakın” sözleri ile Calais’in gerçek yüzünü yansıttı.

    Haber-Fotoğraf: Erem Kansoy

    Britanya’ya daha iyi yaşam koşulları ümidi ile ulaşmak üzere yola çıkan mültecilerin buluşma noktası haline gelen Fransa’nın Calais liman kentinde adeta insanlık dramı yaşanıyor. Kış aylarının gelmesi ile aşırı yağmur, şiddetli rüzgar ve soğuk yetmezmiş gibi susuzluk, gıda sorunu, sağlık ve barınma problemlerinin yanı sıra mülteciler burada bir de ölümler ile acıların en ağırıyla karşı karşıyalar.

    'Jungle' kampındaki kullanma suyu unitelerinden biri..
    ‘Jungle’ kampındaki kullanma suyu unitelerinden biri..

    Yardım kuruluşu RedCross’un (Kızılhaç)1999 yılında Calais’te hizmete açtığı Sangatte Mülteci Merkezi’nin zaman zaman kapasitesinin çok üzerine çıkması nedeniyle 2000’li yılların ilk evresinden itibaren, Calais limanına yakın bölgelerde çadır kurmaya başlayan mültecilerin sayısı geçmiş dönemlerde en çok 700-800 iken, bu rakam son günlerde 6000’e yaklaştı. 2001-2002 yıllarında Sangatte’nin kapatılması ile bölgede yağmalamalar yaşanmış ve Fransız polisi bölgedeki çadırları dozerlerle yıkmıştı. Yaşanan olayın ardından Fransa devleti Calais’te yaşananlara karşı halen süregelen bir ‘kabullenmeme’ politikası içerisinde. Ortadoğu bölgesinde yüzlerce kamp Birleşmiş Milletler’in BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) birimi tarafından tanınıyor ve ciddi yardımlarla ayakta tutuluyorken, Fransız devletinin Calais’teki kampı ‘mülteci  kampı’ olarak tanımaması sebep gösterilerek UNHCR burada çalışma yürütmüyor. Son yıllarda ise bir çok mülteci tren yolu, feribot ve kamyon- tırlar aracılığı ile Britanya’ya geçmek üzere mücadele verirken hayatını kaybetti.

     

    Özellikle 2015 yılında nüfusunun hızla büyümesi ve yaşanan ölüm olaylarının artması ile gündemde kalan Calais, Britanyalı yardımsever aktivistlerin oluşturduğu CalAid, Refugees Welcome gibi grupların ve yine bölgede bir çatı altında toplanan Fransız ve Britanyalı gönüllülerin çalışmaları ile yardımlar ulaştırılıyor. İngiltere’de Kürtçe ve Türkçe konuşan topluma hizmet veren DAY-MER`dE bölgeye 1 tırlık yardım ulaştırarak gönüllülere teslim etti. Day-Mer’in oluşturduğu delegasyonda Day-Mer Youth, Tohum Kültür Merkezi, YÇKM Londra, Avrupa Demokratik Kadın Hareketi ile Calais’e yardıma koşan gönüllüler yer aldı. DAY-MER toplum dernekleri arasında örnek oluşturacak projelerinden birini daha böylelikle gerçekleştirmiş oldu.

    Afgan, Rojavalı Kürt, Libyalı, Iraklı Asuriler, Sudanlı, Nijeryalı ve Azerbeycanlı mültecilerin büyük bölümünü oluşturduğu Calais kampı çok ulusluluğu ile dikkat çekiyor. Çeşitli uluslardan biraraya gelen bu insanların acıları da ortak, ulaşmak için çıktıkları yoldaki son durak da… Dünya kamuoyu Fransa’ya büyük baskılar yapsa da, Fransız hükümeti halen Calais’i tanımıyor. Ayrıca Fransız polisinin de bölgedeki geniş güvenlik önlemleri büyük dikkat çekiyor. Bölgedeki mülteciler polisin zaman zaman sert müdahalelerde bulunduğunu vurguluyorlar.

    Kamp'ta zemin..Tuvalet atıkları ve çöp suları ile karışan çamur salgın hastalıklara davetiye çıkartıyor.
    Kamp’ta zemin..Tuvalet atıkları ve çöp suları ile karışan çamur salgın hastalıklara davetiye çıkartıyor.

    Sözde demokrasinin beşiği Avrupa’nın göbeğinde, Fransa’da yaşanan insanlık dramına  yönelik gerçekleştirilen onlarca etkili eylem ve baskıya rağmen, İngiliz hükümeti de sessiz kalarak ‘Fransız demokrasisine’ ortaklık etmekte. İngiltere’de düzenlenen kitlesel eylemler, imza kampanyaları, parlamentodaki lobi çalışmaları, ilerici ve demokrat basının etkin haberleri de Başbakan David Cameron’u mülteci politikasındaki başarısızlığından geri çevirmedi.

    Calais’e gerçekleştirdiğim son ziyaretimde kadın ve çocuk nüfusun ciddi oranda azaldığını gördüm. Bu da Fransız hükümetinin belirli sayıda çocuklu kadınları kabul ettiği yönündeki yasal düzenlemesini doğruluyor. Fakat Fransız hükümeti mültecilere ‘cazib’ görünmemek adına bu yasal düzenlemesini basına fazla yansıtmadı.

    Kış aylarının gelmesi ile bölgedeki ağır hava koşulları ve olanaksızlıklar burada ümide yolculuğu bekleyen mültecilere çok zor günler yaşatıyor. Zemin çamur ve yer yer büyük su birikintileri oluşmuş. Kamp ağaçlık tepeliklere kurulmuş durumda. Aşırı rüzgardan kaynaklı çadırlar uçmakta. Son bir ay içerisinde iki kez kampta büyük yangın yaşanarak bir çok çadır yanmış. Kampa duyarlı vatandaşlar, kurum,kuruluş ve sivil toplum örgütleri yardımlarda bulunsa da, özellikle çadır, ilaç, yiyecek ve giyecek sıkıntısı her gün giderek artıyor. Kamp bölgesinde temiz su ve tuvalet bulunmaması da salgın hastalıklara yol açıyor. Özellikle insani atıkların ve çöplerin kamp içerisinde çamurlarla karışması bölgede ağır koku ve sağlıksız koşullar yaratıyor.

    Çoğunluğunu genç erkeklerin oluşturduğu, İngiltere’ye tren ve vapur seferlerinin yapıldığı ve dünyanın en çok insan trafiğinin yaşandığı iki liman kentinden biri Calais. Buradan İngiltere’nin Dover kentine her gün onlarca tren ve vapur seferi var. 6000 mülteci de bu seferlerden biriyle İngiltere’ye geçmek için, kendilerinin deyimiyle “Orman Kampı”nda yaşamaya mecbur kalmış. Kimi henüz bir gün önce gelmiş, kimi iki yıldır burada.

    Yiyecek dağıtılan sıraya doğru ilerleyen bir baba ve küçük kızı
    Yiyecek dağıtılan sıraya doğru ilerleyen bir baba ve küçük kızı

    Her hafta bir kaç kişinin ya trene ya da vapura kaçak binmek isterken ölümleri gerçekleşiyor. Cezayirli bir mültecinin trene binmek isterken rayların altında kalarak yaşamını yitirmesi, geçtiğimiz ay basında da geniş yer bulmuş ve oklar kapıların açılması yönünde Fransız hükümetine yöneltilmişti. Fakat yine olumlu bir sonuç alınamamıştı. Bir çoğu, kamptaki yaşam koşullarının çok kötü olmasından dolayı, riskleri daha fazla göze alıyor ve bir an önce kamptan kurtulmak istediği için trene ve tırlara atlamaya çalışırken can veriyor. Ayrıca mülteciler burada doğal koşullarla da savaşırken insani ihtiyaçlarını gidermek üzere kampta hırsızlık, çeteleşme ve organize suçlara da yöneliyor. Bizzat Calais sakinlerinden de bölgede neler yaşandığını dinleyerek yaşanan drama tanıklık ettim.Örneğin siyahi bir grubun gece çadır çaldıklarını ve gündüz çaldıkları çadırları yeni gelen mültecilere satarak para kazanmaya çalıştıklarını aktaran mülteciler var.

    İsmini vermek istemeyen Kürt bir mülteci şöyle konuştu: “Üç aydır buradayız. İngiltere’ye geçmek için bekliyoruz. İşte halimizi görüyorunuz, bu kötü koşullarda ve soğuk havada bu halde yaşıyoruz. Ekmek ve çay ile geçiniyoruz. İngiltere’ye geçmek istiyoruz. Biz burda kalmak için buraya gelmedik. Dover’e varmak istiyoruz. Eğer burda kalmak isteseydik Fransa’da iltica ederdik.Bijî Kurd û Kurdistan.” Irak Kürdistan’ından olduğunu olduğunu söyleyen Peşrew isimli diğer bir mülteci “Burda Afgan, Kürt, Pakistan ve İranlılar var. Burada hayat koşullarımız ciddi derecede kötü” dedi.

    Erzak dağıtılan bir araca doğru oluşturulan sıra.
    Erzak dağıtılan bir araca doğru oluşturulan sıra.

    Yine gazetemize konuşan Kobanê’li Muhammed Hassan “Ben de herkes gibi savaştan dolayı buraya geldim. Fransa’ya Almanya üzerinden ulaştım. Ailem Türkiye’de kaldı ve ben tam bir aydır buradayım. İngiltere’ye gitmek istiyoruz ama Fransız polisi bize izin vermiyor. Burda kimse yaşayamaz. Hangi insan böyle bir yerde yaşabilir ki; etrafınıza bir bakın. Buradaki en büyük zorluk çok soğuk, her yer çamur ve kıyafetinin olmaması. Paran varsa yaşarsın burada, paran yoksa böyle bizim gibi soğukta kalırsın. Bize ulaştırılan yardımlar ve yiyecekler çok az. Hiç yeterli değil ve çok zor durumdayız. Fransız polisi de bize hiç iyi davranmıyor. Kadın ve çocuklar çadırlardan çıkamıyor. Calais’te yaşanmıyor. Buraya Suriye, Irak, Afgan nereden isterseniz mülteci geliyor. Savaş olan her yerden insan var burada. İngiltere’ye kaçak yoldan gitmek zorundayız çünkü bizi bırakmıyorlar. Trenle, tır ya da kamyonla gitmek zorundayız. Bizim için burada trene girebilmek Londra’ya ulaşmak anlamına geliyor’’ dedi.

    Londra’dan Calais’e uzanan gidiş ve dönüş yolculuğumuzda, gümrük kapılarında İngiliz ve Fransız polisinin çıkardığı zorluklar, yarattığı gecikmeler ve kayıt altına alma işlemleri, bölgeye götürülecek yardımlara darbe vurmaya yönelik olduğunun açık bir göstergesiydi. Yasal olmamasıyla beraber pasaport kontrolünün gidişte üç ve dönüşte iki kez yapılması ve ayrıca isimlerin tek tek kayıt altına alınarak kişilerin kısa süreli sorgulanması, Fransız-İngiliz hükümetlerinin Calais üzerindeki tecritini ve görmezden gelişini onaylar nitelikteydi. Fransa’nın mültecilere sahip çıkmaması İngiltere’nin ise kapıları açmayarak mülteciler ile ilgili sert politikası devam ettikçe, Calais uzun bir süre daha yaşanan acıları ile gündemde hatırlanacak.

  • Britanya Suriye’de Daiş’e karşı savaşta

    Britanya Suriye’de Daiş’e karşı savaşta

    Britanya Parlamentosu, tüm gün süren tartışmaların ardından, Suriye’de hava müdahalesine dahil olmayı onayladı. Daiş hedeflerine ilk saldırılar sabaha karşı gerçekleşti.

    Britanya Daiş’e karşı Suriye’de savaşa katıldı 1

    Haber: Esra Türk

    Başbakan David Cameron’ın sunduğu önerge, 397 kabul oyuna karşı 223 ret oyuyla, Parlamentonun onayını aldı. Önerge, Irak’ta hava harekatları yürüten hava kuvvetlerine, Suriye’de de savaşa katılma izini tanıyor.

    Ana Muhalefet İşçi Parti lideri, Jeremy Corbyn’nin karşı olduğu hava harekatı, gölge kabine üyeleri de dahil, 66 İşçi Parti milletvekilinden destek aldı. Corbyn, milletvekillerine hayır oyu kullanmalarını istedi, fakat, ‘serbest oy’ tanıyarak bireysel olarak karar almalarının önünü açtı.

    Britanya hava kuvvetleri, RAF (Royal Air Force), savaş uçaklarının, sabaha karşı, Kıbrıs’ta bulunan üstten hareket ederek Suriye’de Daiş noktalarını bombaladıkları aktarıldı.

    Parlamentoda tartışmalar devam ederken, savaş karşıtı eylemciler, eş zamanlı olarak dışarıda eylem gerçekleştirdiler. Eylemciler hava saldırılarının sivil ölümlere yol açacağını, bölgeyi daha fazla kaosa sürükleyeceğini ve Britanya’yı daha fazla güvenli yapmayacağını savundular.

    Öğleyin başlayan önerge tartışma sürecinde ilk olarak Cameron ve Corbyn birer konuşma yaparak, neden destek istedikleri için savunmalarını yaptılar. Gün boyunca söz alan 157 milletvekili Suriye’de hava harekatını neden destekleyip, ya da desteklemediklerini anlattılar. Cameron, Fransa’da yaşanan terör saldırısının Britanya’nın da açık hedef olduğunu gösterdiğini savunarak Daiş’in ülkenin güvenliğine karşı tehlike unsuru olduğunu dile getirdi.

    Konuşmaların neredeyse tümünde Kürt güçlerinin Daiş’e karşı savaşta önemlerine değinildi ve daha fazla desteklenmeleri ifade edildi.

    [caption id=”attachment_8733″ align=”aligncenter%

  • Figen Yüksekdağ: Petroldan fazla kan akmaya başladıysa dengeler çürümüştür

    Figen Yüksekdağ: Petroldan fazla kan akmaya başladıysa dengeler çürümüştür

    Figen Yüksekdağ: Petroldan fazla kan akmaya başladıysa dengeler çürümüştür 1

    Halkların Demokratik Partisi, eş genel başkanı Figen Yüksekdağ, Londra ziyareti kapsamında Britanya Parlamentosunun Avam Kamarasında gerçekleşen toplantıda konuştu.

    Yüksekdağ, Pazartesi akşamı gerçekleşen toplantıda sözlerine 1 Kasım seçimlerini değerlendirerek başladı.

    ‘‘7 Haziran’da %41’e gerileyen AKP, ‘AKP hükümetini tek başına iktidara getirmezseniz, Tayyip Erdoğan’a başkanlık yolunu açmazsanız, Türkiye’de kaos, istikrarsızlık ve güvenlik problemleri olur ‘demişti. Bu aynı zamanda açık bir tehdit olarak dile getirilmişti,’’ şeklinde konuşan Yüksekdağ, konuşmasının geri kalan bölümünde Türkiye iç siyaseti ve bölgesel gelişmeleri değerlendirdi.

    Gik-der ve Centre for Kurdish Progress’in organize ettiği toplantıda Yüksekdağ, AKP’nin korku ve kaos ortamı yaratarak 1 Kasım’da oy çoğunluğu kazandığını ifade etti: ‘‘Bu korku ve gerilim ortamı AKP’ye daha fazla insanın oy vermesini sağladı. İnsanlar güvenliğin sağlanması ve şiddetin son bulması, siyasi bir istikrarın oluşturulması ve hükümetin kurulması için zorunlu olarak AKP’ye oy verdiler. Ama 1 Kasım seçimlerinden sonra AKP hükümetinin ve Erdoğan’ın sözünü verdiği güvenlik hala sağlanamadı ve Türkiye çok güvensiz bir ülke haline geldi.’’

    Halkın güvenliğinin 1 Kasım sonrasında oluşan kabineyle sağlanamadığını söyleyen Yüksekdağ, ‘‘Uzun yıllar boyunca, çok zorlu mücadelelerle kazandığımız hak ve özgürlüklerin hepsi teker teker gasp ediliyor,’’ dedi.

    1 Kasım sonucu ‘Postmodern darbe’

    Türkiye siyasi rejiminin bir cumhuriyet olduğunu, fakat demokratik bir cumhuriyet olmadığı için ‘rejimin adını koymakta zorlanıyoruz’ diyen Yüksekdağ, Türkiye halkının, 7 Haziran’da tekçi bir rejim istemediğini ilan ettiğini, fakat, Tayyip Erdoğan’ın bu sonucu yok sayarak ‘postmodern bir darbe’ gerçekleştirdiğini söyledi: ‘‘Bizler, bunu sandıklara yapılmış postmodern bir darbe olarak tanımlıyoruz. Seçim sonuçlarını değiştirmek için başlatılan bir darbe ve operasyon süreciydi. Ve hükümet kurulmaması gerekiyordu bu süreçte. Tayyip Erdoğan sonuna kadar hükümetin kurulmasını engelledi. Seçimin birinci ve ikinci partisiyle kurulacak koalisyona engel oldu. Bir AKP ve CHP koalisyonu, aynı zamanda, bizim dışarından destekleyeceğimiz bir koalisyon modeliydi ve Türkiye için birleştirici ve üretken bir koalisyon deneyimi ortaya çıkacaktı.’’

    Yüksekdağ’ın konuşmasının devamı:

    İstediğini alan saray savaştan yine de vazgeçmedi

    En korkunç olanı da AKP ve saray hükümetinin kazandıktan sonra da savaştan vazgeçmemesi oldu. Oysa ki, seçimlerden bu kadar büyük bir sonuçla çıkan bir hükümetin, üstelik meşruyetine toplumu ikna edememiş bir hükümetin böyle bir başarıdan sonra daha uzlaşmacı olması gerekir. AKP ve Erdoğan haklı bir zafer kazanmış gibi davranmıyor. Ve tam da bu nedenle uzlaşmıyor. Uzlaşmacı ve birleştirici bir siyasi çizgiden ziyade, çatışmayı sürdürme ve gerilim politikasında istikrar ve süreklilik sağlama çizgisi izliyor.

    Tahir Elçi Kürt ve ılımlı olduğu için hedef alınarak öldürüldü

    Tahir Elçi’nin katledilmesi Türkiye ve siyasi iktidarla bizlerin ilişkisi bakımından ve halkın ilişkisi bakımından çok önemli bir kırılma noktası oldu. Ilımlı ve objektif mücadele yürüten ve bağımsız siyaset yapan muhataplara artık yaşam alanı tanımayacağını söylemiş oldu aslında siyasi iktidar bu cinayet ile.

    Tahir Elçi’nin siyasi iktidarın denetiminde öldürüldüğünü düşünüyoruz. Kısa bir süre önce siyasi iktidar sözcüleri tarafından hedef gösterildi ve adeta linç kampanyası yürütüldü hakkında. İzlediğimiz görüntüler ve dinlediğimiz tanıklar da olayın basit bir kaza kurşunu olmadığını. Çatışmadan kaynaklı bir ölüm olmadığını gösteriyor. Tahir Elçi, hedef gösterilerek ve planlı bir şekilde katledildi. Türkiye iktidarı daha büyük ve tehlikeli bir savaşa girmeye hazırlanıyor. Ve böyle bir savaş döneminde toplumun vicdanı ve denetleyicisi olacak kastayıcı, ılımlı siyasetçileri önünde engel olmaktan çıkarmak istiyor. Türkiye’de kimsenin arada kalmasına, tarafsız veya başka bir taraf olmasına izin vermiyor. Mutlaka kutuplaşmak zorunda bırakıyor. Örneğin, Tahir Elçi bir PKK’li de değildi, ama bir devlet taraftarı da değildi. Bağımsız, demokratik bir kişilikti.

    Ama böyle insanların yaşamasına AKP hükümeti izin vermeyeceğini gösteriyor. Tahir Elçi’nin de ölümünün sebebi, yine aslında Kürt olmasıdır. Kürtlerin bir statü kazanma mücadelesine inanıyor olmasıydı.

    AKP’nin daha büyük bir savaşa girmesini engellemeye çalışıyoruz

    Bugün geldiğimiz noktada AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, bizim HDP olarak elde ettiğimiz başarıyı, Türkiye toplumu üzerinde oluşturduğumuz heyecanı, coşkuyu unutturmak istiyor.

    HDP’yi etkisizleştirerek ve HDP’ye operasyonlar düzenleyerek aslında Türkiye halkının bu demokrasi enerjisini ve gücünü söküp atmak istiyorlar.

    Şu an AKP ve Erdoğan iktidarının daha büyük bir savaşa girmesini, demokratik bir mücadeleyle engellemeye çalışıyoruz. Bu nedenle partimiz, Kürt sorununda çözüm ve müzakere sürecinin yeniden başlaması ve masaya oturulması için çağrı yapıyor.

    Türkiye’nin siyasal dengesini İmralı sağlıyor

    Sayın Öcalan ile tekrar masaya oturmalı, AKP hükümeti ve bu çatışma, kan ve ölüm siyasetine bir son verilmeli. Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dengesini sağlayan en önemli merkez İmralı’dır- bunu kimsenin unutmaması lazım.

    Eğer müzakere olmazsa, İmralı muhatap olmaktan çıkarsa, Türkiye’deki bütün siyasal ve toplumsal dengeler bozulur. 7 Haziran’dan bu yana olduğu gibi.

    Rus uçağının düşürülmesi çatışmayı derinleştirir

    Türkiye hükümetinin Suriye’ye dönük bir müdahalesine karşı, demokratik bir kamuoyu, demokratik bir tepki oluşturmaya çalışıyoruz. Rus uçağının düşürülmesi ve Suriye’ye dönük bir Türkiye müdahalesi, Suriye’deki kaosu ve çatışmayı, daha da derinleştirir.

    Bizler o nedenle, Suriye sorununun çözümü ve Orta Doğu’da demokratik bir geçişin sağlanması için yerel demokrasi güçlerinin desteklenmesini çok önemli buluyoruz.

    Mülteci sorunun, savaş ve İşid katliamları ve vahşeti gibi sorunların çözümlenebilmesi için Suriye’deki Kürt güçleri ve PYD bütün uluslararası toplum tarafından kararlı bir biçimde desteklenmelidir.

    PYD Türkiye halkının dostudur

    Suriye’ye istikrar ve demokrasi dışarıdan enjekte edilemez. İçeride bir demokrasi ve istikrar gücü varsa onu değerlendirmek gerekir. Ve PYD Suriye içerisindeki demokrasi ve istikrar gücüdür.

    Ve PYD aynı zamanda Türkiye halkının dostudur, Türkiye’deki Kürtlerin de kardeşi ve akrabasıdır. O nedenle Suriye Kürtlerine dönük her düşmanca davranış, aynı zamanda Türkiye hükümetinin kendi halkının da daha fazla karşısına alması anlamına gelir.

    Bizler bu nedenle, Türkiye hükümetinin Suriye’deki Kürtlerle ve PYD ile kardeşlik hukuku temelinde, tarihsel bir ittifak geliştirmesini çok anlamlı ve değerli buluyoruz. ve hep bunun için çağrı yapıyoruz. Umarım kendi ülkemizdeki hükümeti ikna edebilirz ve Suriye’e İşid ile komşu olmaktan vazgeçip PYD ile Kürtlerle ve demokrasi güçleriyle komşu olmayı tercih ederler.

    Bir kaos ve savaş cehenneminde güvenilir müttefiklerle hareket etmek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Bizim başka bir şansımız yok.

    İstanbul ve Ankara’da yaşayan Türklerin, Suriye’deki en güvenilir yol arkadaşı Kürtlerdir.

    Yanlış Ortadoğu politikalarının bedelini artık sadece biz ödemiyoruz. Paris’te de, başka yerlerde de bedel ödüyorlar. O yüzden daha kalıcı çözüm gerekmekte. Bu da, Suriye’de, Irakta, yerel dinamiklere, yerel demokrasi güçlerine dayanan bir değişim sürecini başlatmak ve her koşulda bunun arkasında olmaktır.

    Petroldan fazla kan akmaya başladıysa dengeler çürümüştür
    Ortadoğu’da kurulan dolar, Euro ve petrol dengesi yıllar önce bozulmuştu, ve Suriye’de bu denge daha fazla alt üst oldu. O nedenle yeni bir denge unsuru, yeni bir denge merkezine ihtiyaç var. Bu da demokratik siyaset ve demokratik Ortadoğu’yu oluşturmak için gerekli olan denge merkezidir. Petrol yine çıkabilir, paylaşılabilir belki, ama bir coğrafyada petrolden daha fazla kan akmaya başladıysa, o dengeler artık çürümüştür. Kimse zorla, kanla, o dengeleri sürdüremez. Bu statükoyu devam ettiremez.

    İnsan odaklı yeni bir düzenleme ve Suriye’de demokratik bir geçiş sürecinin hazırlanması için bizler gerek Türkiye iç siyasetinde, gerekse de Kürdistan üzerinden her türlü sorumluluğu aldık ve alacağız. Bundan sonraki dönemde, hem Türkiye iç siyasetinde, hem de bölgede daha farklı ve daha yeni bir sayfa açacağımıza inanıyorum.