Tag: Gültan Kışanak

  • Gültan Kışanak’la 12 Eylül’ün 40. Yılı “Korku imparatorlukları kâğıttan kaplan misalidir.”

    Gültan Kışanak’la 12 Eylül’ün 40. Yılı “Korku imparatorlukları kâğıttan kaplan misalidir.”

    1980’de Diyarbakır Cezaevi’ndeydi, 2020’de Kocaeli Cezaevi’nde. 12 Eylül ertesinde önce gazetecilik yaptı, ardından siyasete girdi ve Kürt siyasi hareketinde birçok görev üstlendi. 2016’da, AKP rejimi hapse attığında Diyarbakır’ın belediye eşbaşkanıydı. 12 Eylül’ün 40. yılında, kırk yıl önceki ve bugünkü darbe rejimini Gültan Kışanak’tan dinliyoruz.

    12 Eylül darbesi döneminde Diyarbakır Cezaevi’ndeydiniz. Aradan kırk yıl geçti ve siz yine hapistesiniz. Kişisel hikâyeniz Kürtlerin son kırk yılı açısından neler anlatıyor?

    Gültan Kışanak: Sanırım 12 Eylül darbesinden bu yana geçen kırk yılı tek kelimeyle özetleyebilirim: Mücadele! İniş-çıkışları olsa da, kesintisiz devam eden bir mücadele. Apoletli-apoletsiz darbelere, işkence tezgâhlarından yargısız infazlara, düşük yoğunluklu savaştan bir türlü bitmeyen “bitirme” operasyonlarına, OHAL valiliğinden kayyumlara, göçlere, sürgünlere, siyasi soykırım operasyonlarına kadar yaşanmadık şey kalmadı. Bu kadar ağır koşullarda kırk yıl kesintisiz devam eden bir mücadele, ancak haklılık temelinde sürdürülebilir. Ve tarih, er ya da geç haklının hakkını teslim eder. Kişisel hikâyem de haksızlıklara karşı elimden geldiğince bir direnme hikâyesi. Zulme boyun eğildiği an, kişisel ya da toplumsal olsun, hikâye sona erer. Eğer bir hikâye devam ediyorsa, zalime karşı mazlumun, kötüye karşı iyinin, esarete karşı özgürlüğün direnişi devam ediyordur. Ve hikâyenin sonunu hep direnenler belirler.

    12 Eylül darbesi sırasında, 1978’deki seçimlerde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçilen Mehdi Zana tutuklanmış, yerine bir albay atanmıştı. Yıllar sonra siz de tekrar hapse atıldınız, yerinize kayyım atandı. Ardından, Selçuk Mızraklı seçildi, hapse atıldı, onun yerine de kayyım atandı. 12 Eylül 2020 Türkiye’sinden bakıldığında, devletin Kürt politikası konusunda 12 Eylül 1980 zihniyetine döndüğünü söylemek yeterli mi?

    Darbenin en kısa tanımı “halk iradesine el konması”dır. 2016’dan beri, seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp yerlerine bir memur atanıyorsa, şu an yapılanın 12 Eylül’de darbecilerin belediyelere el koymasından ne farkı var? Kaldı ki, 12 Eylül’de darbeciler bir süre sonra seçime gitmek ve sandıktan çıkan sonuçları kabul etmek zorunda kaldı. Adına demokrasi denen rejimler, çeşitli yollarla manipüle etseler de, meşruiyet ararlar. Sandığı da bunun için kullanırlar. Şimdi ise sandığı şeklen bile önemsemeyen, halk iradesine ihtiyaç dahi duymayan bir yönetim var. İki seçim üst üste halk iradesinin gasp edilmesi, 12 Eylül darbe zihniyetinden bile geri pozisyonu ortaya koymaktır. Bu durum Kürt meselesinden de öte, artık otoriter yönetim krizi halini almıştır. Kürt sorunu açısından ise olası çözüm olanaklarını tahrip eden, son derece tehlikeli bir durum yaratmaktır. Kürt sorunu denen şey, zaten Kürt yurttaşların kimlik ve kültür haklarından yoksun bırakılmasıdır. Buna bir de seçme ve seçilme hakkından yoksunluk eklenmesi, sorunu iyice derinleştiriyor.

    Darbeciler, özellikle Diyarbakır Cezaevi’nde uyguladıkları vahşetle, Kürtlerin ruhunu teslim almak istediler. Ancak yapılanlar, tam aksine, onur koruma refleksini tetikledi. Ve yeni bir dönemin temel taşları böylece döşenmiş oldu. Dil yasağı, Kürt toplumunun anadil ve ulusal haklar ekseninde politize olmasının önünü açtı.

    Sorunları, bedelleri ve kazanımlarıyla bakıldığında, son 40 yıl Kürtler açısından nasıl bir dönem? 12 Eylül 1980 darbesi, Kürtlerin kaderini nasıl etkiledi sizce?

    Darbeciler, özellikle Diyarbakır Cezaevi’nde uyguladıkları vahşetle, Kürtlerin ruhunu teslim almak istediler. Ancak, yapılanlar tam aksine, onur koruma refleksini tetikledi. Ve yeni bir dönemin temel taşları böylece döşenmiş oldu. Dil yasağı, Kürt toplumunun anadil ve ulusal haklar ekseninde politize olmasının önünü açtı. Kürt direnişi ideolojik, politik mücadele hattını genişleterek toplumsal bir mücadeleye dönüştü. 12 Eylül ayrıca, devletin yapısında da çok köklü değişiklikler yaparak iktidarları militarist politikaların takipçisi haline getirdi. Çözümsüz bırakılan her sorun gibi, Kürt sorunu da giderek büyüdü ve bugün bölgesel, hatta küresel bir boyut kazandı. Bunun farkına varılırsa, hâlâ siyasal, barışçıl çözüm imkânları vardır. Ama mesele iyice dal-budak salmış ve girift hale gelmiş durumda. Dörde bölünen ve her biri farklı devlete pay edilen Kürt sorununda gelinen nokta, şimdilik İran hariç, Irak ve Suriye’deki Kürt sorununa da Türkiye’nin müdahil olmasıdır. Türkiye kendisine pay edilen Kürt sorununu büyüterek Irak ve Suriye’deki Kürt sorunu ile birleştirmeyi başardı. Tabii buna başarı değil, başarısızlık demek daha doğru. Bu kadar geniş bir coğrafyada, bu kadar büyük bir Kürt nüfus ne asimile edilebilir ne de siyasal-toplumsal talepleri bastırılabilir. Kürtler açısından da eskiden teorik tespitler ve kısmî ideolojik etkilenmeler olmakla birlikte, her parça kendi çözüm yolunda yürürken, gelinen aşamada ulusal birlik zorunlu bir arayış haline gelmiştir. Fakat tek etnik kimliğe dayalı, ulus-devlet modeli dünya genelinde zaten kriz yaşıyor ve çözülüyorken, Mezopotamya’da bu saatten sonra etnik kimliğe dayalı ulus-devlet modelinin dikiş tutması imkânsızdır. Kürtler de bu hakikati bilerek çoğulcu, demokratik, yerel özerkliğe dayalı, kültür ve kimliklerinin özgünlüklerini ve siyasal haklarını içeren çözümlere odaklanıyor. Bu koşullarda kırk yılın muhasebesi doğru yapılarak 12 Eylül darbesinin yön verdiği stratejilerden vazgeçilmesi, bu coğrafyadaki tüm halkların yararına olacaktır.

    Halihazırda Kürt siyasetinin büyük engellemeler, baskılar dolayısıyla politik hamle kabiliyetinde, örgütlenmeyi genişletmede zayıflıklar gösterdiği söyleniyor. Çıkışı nerede görüyorsunuz?

    Siyasal mücadelenin bitmez tükenmez yol ve yöntemleri var. Yeter ki, yeni yollar denemekten kaçınılmasın. Siyaset belli kalıplara sıkıştırıldığında yaratıcılığını yitirir. Oysa siyaset çözüm üretme sanatıdır. Siyasi parti faaliyeti son derece kıymetlidir. Ancak demokratik siyaset, toplumsal mücadele üzerinden yükseldiği zaman çözüm gücü olabilir. Bu nedenle farklı toplumsal dinamikleri harekete geçirecek, onlara inisiyatif tanıyacak, yerel platformlar kuracak, hazır reçetelere değil toplumsal ihtiyaçlara bakacak bir siyaset gerekiyor. “Bütün bunlar yapılmak isteniyor, ama öylesine yoğun bir baskı var ki, yapılamıyor” denebilir. Ki öyle olduğunu görüp yaşıyoruz. Ama demokratik siyasette ısrar etmenin kendisi bile güçlü bir direniştir ve sonuç alıcıdır.

    Mezopotamya’da bu saatten sonra etnik kimliğe dayalı ulus-devlet modelinin dikiş tutması imkânsızdır. Kürtler de bu hakikati bilerek çoğulcu, demokratik, yerel özerkliğe dayalı, kültür ve kimliklerinin özgünlüklerini ve siyasal haklarını içeren çözümlere odaklanıyor.

    Sizin de ağır işkencelere maruz kaldığınız 12 Eylül dönemi Diyarbakır Cezaevi uygulamalarının Kürtlerin isyanında belirleyici rol oynadığını artık herkes kabul ediyor. Sizce seçilmiş belediye başkanlarını, milletvekillerini, binlerce Kürt siyasetçiyi hapseden, yerel yönetimleri Ankara’dan atanan memurlarla yöneten, anadilde eğitimden demokratik özerkliğe kadar bir dizi talebi olan halkı elektrik ve su dilenecek noktaya kadar gerileten, Kürtçe tabelaları yasaklayan, her türlü baskı yöntemini kullanan mevcut iktidar Kürtler açısından nasıl bir geleceğin yolunu hazırlıyor?

    Tarih boyunca birçok halk benzer zulüm ve dönemlerden geçti. Zalimler sultan olduğunda, halkın sesi soluğu kesilmiştir. Ama unutmamak gerekir ki, bireyler için de toplum için de defalarca test edilmiş bir hakikat var. Baskı ve şiddetle yaratılan suskunluk, derinlerde bir yerde öfke biriktirir. Suskunluk geçicidir. Eminim ki, bugün özgür irade beyanı mümkün olsa, toplumun hiçbir talebinden geri adım atmayacağı görülür. Korku imparatorlukları kâğıttan kaplan misalidir.

    12 Eylül 1980’de Diyarbakır Cezaevi’ndeki hayallerinizle 12 Eylül 2020’de Kocaeli Cezaevi’ndeki hayalleriniz aynı mı? Son kırk yılda hayallerinizde, düşüncelerinizde neler değişti?

    Aradan çok uzun zaman geçti ve tabii ki düşüncelerim değişti. Ama hayallerimin pek değiştiğini söyleyemem. O zaman da direncimi özgürlük ve eşitlik hayallerimden alıyordum, bugün de. Diyarbakır Cezaevi’nde hayallerime gençlik heyecanı ve zulme karşı duyduğum öfke eşlik ediyordu. Bugün Kocaeli’de hayallerime daha çok tarih ve toplum bilinci, yaşadıklarımdan biriktirdiğim yaşam tecrübesi eşlik ediyor. Ama hayallerim hep aynı. O zaman hayallerimin ufku sosyalist bir devrime kilitlenmişti. Şimdi hayallerimin ufku genişledi. Elimizde bir sihirli değnek olmadığını biliyorum ve hayatın her alanında eşitlik, özgürlük limanlarına doğru yol alan, devrimlere yelken açmak gerektiğini düşünüyorum. Devrime bir an değil, bir yolculuk olarak bakıyorum. O zamanlar, başka halkların hikâyelerini okuyarak yola çıkmıştım. Şimdi, kırk yıllık yolculuğumuzun hikâyesi bizlere çok şey söylüyor. Doğrusuyla, yanlışıyla, eksiği ve fazlasıyla, hedefleriyle, sonuçlarıyla önümüzü aydınlatacak epeyce bir deneyim var.

    Söyleşi: İrfan Aktan

    Kaynak : birartibir.org

  • Gültan Kışanak’tan bir kampanya önerisi

    Gültan Kışanak’tan bir kampanya önerisi

    Tutuklu Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, HDP’nin kadına karşı işlediği suçlar nedeniyle iki milletvekiline yönelik tutumunun olumlu olduğunu ancak ‘yetersiz kalabileceği’ uyarısında bulunarak, “HDP’ye düşen; erkek egemenliğine karşı güçlü bir sorgulama, bilinçlenme ve arınma kampanyası başlatmaktır” ifadesini kullandı. Böyle bir kampanyanın toplumsal bilinçlenme seferberliğine dönüşebileceğini belirten Kışanak, kadın özgürlük çizgisini güçlendirebileceğini öngördüğü soruları da sıraladı. Kışanak’ın Yeni Yaşam gazetesi için kaleme aldığı “Bir kampanya önerisi” başlıklı yazısını paylaşıyoruz.


    Gültan Kışanak


    Kadına yönelik şiddet ve cinsel saldırı konusunda amasız, fakatsız, lakinsiz bir tutum almak ve faile gereken dersi/cezayı vermek, en temel kadın özgürlük ilkesidir. HDP Kadın Meclisi ve kadın hareketi; iki milletvekilinin kadına karşı işlediği suçlar konusunda ilk adımda yapılması gerekenleri yaptı, kadın ilkelerine uygun bir tutum alarak, kadın özgürlük değerlerini her şeyin üzerinde tuttuğunu gösterdi. HDP de acil bir şekilde disiplin kurallarını işleterek partiden ihraç kararı verdi. Ancak meselenin sadece tutum almakla sınırlı kalması, “Bir belayı savuşturmak” olur ki bu erkek egemenliğinin derinliğini görmekten uzak bir yaklaşım olur.

    Böylesi bir süreçte kadın meclisine, kadın hareketine, bütünlüklü olarak HDP’ye düşen; erkek egemenliğine karşı güçlü bir sorgulama, bilinçlenme ve arınma kampanyası başlatmaktır. HDP’nin tüm bileşenleri, genel yönetimi ve kadın meclisi hep beraber, hemen bir kampanya başlatarak; başta bu partiye emek vermiş, gönül vermiş, bedel ödemiş, oy vermiş, gelecek umutlarını bağlamış milyonlarca insana ve tüm kadınlara güven vermelidir. Böyle bir kampanya genel olarak kadına karşı şiddetin önlenmesi konusunda da ciddi bir toplumsal bilinçlenme seferberliğine dönüşebilir.

    Kampanyanın birinci ayağı parti içinde “Nerede hata yaptık?” sorusuna cevap aramak olmalıdır. Önce genel merkez yapısında, ardından da tüm il, ilçe ve belde yönetimlerinde, “kadına yaklaşım konulu” eleştiri özeleştiri toplantıları yapılması önemlidir. Kendini düzeltmeyen, kimseyi düzeltemez. İçsel sorgulama, kadınlara güven; partili erkeklere doğrultu verecektir.

    Ardından kampanyanın toplumsal ayağı örülebilir. Kadına karşı her türlü ayrımcılığın, şiddetin ve baskının lanetlendiği, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının anlatıldığı halk toplantıları yapılabilir. 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü’ne kadar, dalga dalga büyüyen bir bilinçlenme ve cinsiyetçilikten arınma mücadelesi örülebilir.

    “Nerede hata yaptık?” sorusu, politik bir sorudur. Bu soru, HDP’nin kadın özgürlük çizgisini güçlendirecek bir sorudur. Doğru sorular sorabilirsek, doğru yanıtlar da bulabiliriz. Hemen aklıma gelen birkaç soruyu şöyle sıralayabilirim:

    Erkeklik denilen tarihsel despotizmi çok mu hafife aldık?

    Değişim ve dönüşümü bu kadar kolay mı sandık?

    Erkeklerin ikiyüzlü yaşamlarının üzerine yeterince gitmedik mi?

    Genel siyasal çıkarlar, adım adım kadın özgürlük çizgisini aşındırdı da biz mi fark edemedik?

    Kadın yaklaşımını, net duruşunu biraz öteledik mi?

    ‘Toplumsal ittifaklar’, ‘bileşenler’ derken, erkek zihniyetinin kendilerini yaşatacağı boşluklar mı bıraktık?

    Kadına karşı şiddetle mücadeleyi, yaşamlarımızdan uzak, sırf politik bir söylem olarak mı ele aldık?

    Parti içi toplantılarda “erkekliği sorgulamayı” gündeme almayı ihmal mi ettik?

    Ağzı laf yapan kurnaz erkek tipinin ne kadar tehlikeli olduğunu yeterince bilince çıkartamadık mı? Kadınlar yıllarca “özel alan politiktir” derken; ne demek istediklerini anlamadık mı?

    Mekânsal olarak erkek egemenliğinin en korunaklı alanı olan evleri, politika dışında mı tuttuk?

    Kadınlar hep kendilerini eğitmek, değiştirip dönüştürmekle uğraşırken; partili erkekler ‘demokrat/devrimci’ kimliğin arkasına mı sığındı?

    Sorulabilecek daha onlarca soru var…

    “Nerede hata yaptık?” sorusuna cevap aramak; erkek egemen/zorba zihniyeti mahkûm ederek; olası yanlışların önüne geçecektir.

    “Nerede hata yaptık?” sorusunu cesaretle sormak, meseleye yüzeysel yaklaşımları engelleyecek, ağır bedeller ödenerek elde edilen kadın kazanımlarını koruyup geliştirecektir.

    Eminim ki yaşananlar karşısında her kadın ve toplumsal cinsiyet eşitliğine değer veren herkes öfkelenmiştir. Yürüttüğü kadın özgürlük mücadelesinin bedelini “siyasi rehine” olarak ödeyen biz içerideki kadınlar da öfkelendik. “Nasıl olur?” sorusu günlerce içimizi kemirdi. Bu yazıyı kaleme alarak, kadına karşı işlenen suçların hesabının sorulması ve bundan sonra bir daha yaşanmaması için küçük bir katkı yapmak istedim.

    Kadın bedenine, kimliğine, iradesine yönelik her türlü müdahaleyi insanlık suçu sayan; özgür, eşit ve demokratik bir gelecek için mücadele eden bizler, bu değerlere daha fazla sarılarak; bu süreçten kadın özgürlük mücadelesinin güç kazanarak çıkmasını umut ediyoruz.