Tag: Kürdistan

  • FİİLİ MÜZAKEREYE NEDEN UMUT BAĞLAMALI, SÖZLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ? – YUNUS ASLAN

    FİİLİ MÜZAKEREYE NEDEN UMUT BAĞLAMALI, SÖZLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ? – YUNUS ASLAN

    Bu yazıda iki temel soruya yanıt arayacağız: Birincisi, fiili müzakere süreci neden umut vadediyor ve neden devlet veya iktidarın sözlerine bakarak umutlu olamayız? İkincisi, PKK’nin örgütsel varlığına son vermesi neden kaygı uyandırmamalı, ama hangi noktada kaygı duymalıyız?

    Fiili Müzakerenin Umut Verici Yönü ve Sözlerin Anlamsızlığı

    Fiili müzakere süreci, geçmişteki Oslo ve İmralı süreçlerinden köklü bir şekilde ayrılıyor. O dönemlerde Türk devleti ve Erdoğan rejimi, ekonomik, diplomatik ve toplumsal açıdan güçlü bir pozisyondaydı. Arap Baharı’nın rüzgârıyla bölgede hegemonya kurma hedefi güden rejim, PKK ile çatışmayı geçici olarak askıya alarak enerjisini Ortadoğu’ya yöneltmişti. Ancak Rojava Devrimi ve Kobanê zaferi, bu emperyalist hayalleri boşa çıkardı. Erdoğan, yeniden PKK’ye savaş açtı, çünkü güçlü olduğunu ve bu savaşı kazanabileceğini düşünüyordu. Hesapları tutmadı.
    Bugünkü süreç ise tamamen farklı bir zeminde başladı. Rejim, Ortadoğu’daki kaotik koşulların ulus-devletleri tehdit ettiği bir dönemde savunmaya çekildi. Ekonomik kriz, diplomatik yalnızlık ve seçmen tabanındaki erime, rejimi köşeye sıkıştırdı. İşgal ettiği bölgelerdeki hâkimiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan devlet, aynı zamanda içerdeki istikrarını da tehlikede görüyor. Geçmişte “yayılma” hırsıyla müzakereye oturan rejim, bugün “varlığını koruma” korkusuyla masaya dönmek zorunda kaldı.
    Önder Apo, devletin “beka” paniğini ve Erdoğan’ın “iktidar” korkusunu bir fırsata çevirdi; bu zorunlu müzakereyi “barış ve demokratik toplum” sürecine dönüştürdü. Devlet, ya merkeziyetçi ulus-devlet yapısından taviz vererek kaostan kaçınacak ya da küresel güçlerin savaş bataklığına sürüklenecek. Erdoğan ise ya demokratikleşmeyi kabul edecek ya da faşizme oynayarak ülkeyi uçuruma sürükleyecek. Fiili müzakerenin umut verici yanı, işte bu hayati ikilemdir. Önder Apo’nun gösterdiği yol, hem devlet hem iktidar için tek çıkış; aksi takdirde ikisini de kaos bekliyor. Bu, umudumuzun temel dayanağıdır.
    Ancak devletin veya Erdoğan’ın “sözleri” hiçbir anlam taşımıyor. Böylesi bir varoluşsal kriz, vaatlerle değil, somut adımlarla aşılır. Ne yazık ki pratikte henüz hiçbir ciddi adım yok. Sözler değil, eylemler belirleyici olacak. Bu nedenle, sözlere güvenmek yerine fiili adımları izlemeliyiz.

    PKK’nin Feshi: Kaygılanmalı mıyız, Kaygılanmamalı mıyız?

    PKK, 1970’lerde küçük bir grup devrimci tarafından kuruldu. O dönemde devlet zoruyla ya da gönüllü olarak tasfiye edilseydi, belki de tarihin tozlu sayfalarına karışırdı. Ancak bugün durum çok farklı. Önder Apo’nun paradigması evrenselleşti, PKK halklaştı. Kürt halkı, “PKK halktır” diyerek bu gerçeği haykırıyor. Kürdistan’ın dört bir yanındaki evlerde Önder Apo’nun portreleri, PKK’nin bayrakları ve şehitlerin resimleri asılı. Bu evler, resmi bir “kadro” olmasalar da birer direniş yuvası, birer PKK örgütüdür. PKK’nin resmi yapısı, komiteleri veya adı feshedilse bile bu halkın ruhundaki PKK’yi kimse yok edemez. Devlet de, bir kongre kararı da bu gerçeği değiştiremez. PKK, artık bir halk hareketidir; bu nedenle fesih konusunda kaygılanmaya gerek yoktur.
    Ancak bir büyük kaygı var: PKK’nin örgütsel yapısı feshedilirse ve Önder Apo hâlâ İmralı’da tecritreally new windowtecritte tutuluyorsa, bu bir komplo olabilir. Önder Apo’nun özgürlüğü, Kürt sorununun çözümü için vazgeçilmezdir. Fiili müzakere sürecinde PKK’nin komiteleri, Apo adına önderlik görevini üstlendi. Eğer bu komiteler feshedilir ve Önder Apo özgür bırakılmazsa, halk önderliksiz kalabilir. Devletin, Önder Apo’suz ve PKK’siz bir Kürt halkı yaratma peşinde olduğu şüphesi, ciddi bir tehlikedir. Bu, kaygımızın özünü oluşturuyor: Ya devlet, yeni bir oyunla halkı önderlikten yoksun bırakırsa?
    Bu kaygıya yanıt, hareketin liderlerinden gelen net bir duruşla veriliyor: “Silahı da bırakırız, komiteleri de dağıtırız, ama tek şartımız Önder Apo’nun özgürlüğüdür.” Bu, kaygıları gidermek için bir umut ışığıdır. Ancak bu süreçte pasif kalmak olmaz. “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” talebi, dünya çapında daha güçlü bir hamleye dönüşmeli. Her Kürt, her yoldaş, bu tarihi sorumluluk için ayağa kalkmalı.
  • Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönem başlarken, Kürt sorununun çözümü ve Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” paradigması, hem bölgesel hem de küresel barışın anahtarı olarak öne çıkıyor. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Konfederalizm”, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan bir çözüm modeli sunuyor.

    Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında uzun süredir durgun olan ilişkiler, jeopolitik gelişmeler ve güvenlik kaygıları ışığında yeniden canlanıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’nın savunma politikalarını gözden geçirmesine neden olurken, Türkiye NATO’nun kilit bir üyesi olarak stratejik önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın 12 Mart’ta Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyarette, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinin artık gerçekçi ve elde tutulur bir süreç olmasını temenni ediyoruz” ifadeleri, bu yeni dönemin sinyallerini verdi.
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AB üyeliğini Türkiye’nin stratejik önceliği olarak tanımlarken, “Avrupa Birliği güç ve irtifa kaybını tersine çevirmek istiyorsa, bunu ancak Türkiye’nin tam üyeliğiyle başarabilir” dedi. Avrupa Komşuluk Konseyi (ENC) Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, Türkiye ve AB’nin birbirine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak, Karadeniz’deki stratejik konumu ve NATO’daki askeri gücüyle Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisinde vazgeçilmez bir rol oynadığını belirtti.
    Ancak uzmanlar, Türkiye’nin AB üyeliğinin kısa vadede gerçekleşmesinin zor olduğunu ifade ediyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ, genişleme sürecindeki duraksama ve Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum sağlamadaki eksiklikleri, bu sürecin önündeki engeller olarak sıralanıyor. Prof. Dr. İlter Turan, “Hukuk devleti ve demokratik standartlar tam anlamıyla işler hale gelmedikçe, büyük bir ilerleme beklemek gerçekçi olmaz” diyor.

    AB’nin Yeniden Silahlanma Planı: “ReArm Europe” ve Türkiye’nin Rolü

    AB, Rusya tehdidine karşı stratejik özerklik hedefiyle “ReArm Europe” adlı yeniden silahlanma planını hayata geçiriyor. Önümüzdeki dört yıl içinde 800 milyar euroluk bir bütçeyi harekete geçirmeyi amaçlayan bu plan, savunma harcamalarını artırmayı ve Ukrayna’yı desteklemeyi hedefliyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 1,5’i oranında artırmasıyla 650 milyar euroluk bir mali alan yaratılabileceğini belirtti.
    Türkiye, bu planda hem coğrafi konumu hem de NATO’daki askeri kapasitesiyle kilit bir aktör olarak görülüyor. ENC Direktörü Vesterbye, “Türkiye, AB’den askeri teknoloji transferi elde edebilir, AB ise Türkiye’deki üretim tesislerini kullanarak maliyet avantajı sağlayabilir” diyerek kazan-kazan senaryosuna dikkat çekiyor. Ancak Prof. Dr. Turan, AB’nin bu bütçeyi öncelikle kendi eksikliklerini gidermek için kullanacağını, Türkiye’ye sağlanacak desteğin ise sınırlı kalabileceğini ifade ediyor.

    Kürt Sorunu: Ulus-Devlet ve Kapitalizmin Yarattığı Kriz

    Türkiye-AB ilişkilerindeki bu yeni dönem, yalnızca güvenlik ve ekonomiyle sınırlı değil; aynı zamanda Kürt sorununun çözümüyle de yakından bağlantılı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yıllardır İmralı Cezaevi’nde geliştirdiği “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, sorunun temelinde ulus-devlet yapısının ve kapitalist sistemin yattığını savunuyor. Öcalan’a göre, ulus-devletlerin homojenleştirici ve merkeziyetçi politikaları, etnik ve kültürel çeşitliliği yok ederek çatışmaları körüklüyor. Kapitalizm ise bu yapıyı sömürü ve eşitsizlik üzerine kurarak krizleri derinleştiriyor.
    Kürt Halk Önderi Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Ulus”, ulus-devletin aksine, farklı halkların ve kültürlerin bir arada, eşitlik ve özgürlük temelinde yaşayabileceği bir model sunuyor. “Demokratik Konfederalizm” ise hiyerarşik olmayan, yerelden merkeze doğru örgütlenen bir yönetim biçimiyle, halkların kendi kendilerini yönetmesini hedefliyor. Bu paradigmalar, yalnızca Kürt sorununun çözümüne değil, Ortadoğu’daki diğer çatışmalara ve hatta Avrupa’daki çok kültürlü toplumların entegrasyon sorunlarına da bir yanıt niteliği taşıyor.

    PKK’nin Ateşkes Kararı ve AB-Türkiye İlişkilerine Etkisi

    Öcalan’ın son dönemde PKK’ye yönelik silah bırakma çağrısı, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası olabilir. ENC Direktörü Vesterbye, bu çağrının barış sürecini destekleyeceğini ve AB’nin de bunu olumlu karşıladığını belirtiyor.
    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigmasına göre, Kürt sorununun çözümü, silahlı mücadelenin sona ermesi ve demokratik bir sistemin inşasıyla mümkün. Bu, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde demokratik standartları yükseltmesi ve Kopenhag kriterlerine uyum sağlaması açısından da bir fırsat sunuyor. Hukuk devleti, insan hakları ve azınlık haklarının tanınması, hem Türkiye’nin iç barışını sağlayabilir hem de AB üyelik sürecini hızlandırabilir.

    Demokratik Konfederalizm: Ortadoğu ve Dünya İçin Barış Modeli

    Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” modeli, yalnızca Türkiye ve Kürtler için değil, Ortadoğu’nun kaotik yapısına ve hatta küresel ölçekte barış arayışlarına bir çözüm önerisi sunuyor. Ulus-devletlerin sınırlara dayalı çatışmaları ve kapitalizmin kaynak savaşları, Ortadoğu’yu yıllardır bir savaş alanına çevirmiş durumda. Öcalan, bu modele dayalı bir sistemin, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını kullanırken merkezi otoritelerin baskısından kurtulmasını sağlayacağını savunuyor.
    Avrupa için de bu paradigma, aşırı sağın yükselişiyle derinleşen göçmen karşıtlığı ve kültürel çatışmalara karşı bir alternatif sunabilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde Kürt sorununun çözümü, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi gibi taleplerin karşılanmasını kolaylaştırabilir. Öcalan’ın vizyonu, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle AB’nin güvenlik ve istikrar arayışını birleştiren bir köprü olabilir.

    Sonuç: Barışın Anahtarı Kürt Sorununun Çözümünde

    Türkiye-AB ilişkilerinde başlayan bu yeni dönem, stratejik işbirliği ve güvenlik kadar, Kürt sorununun çözümüne de bağlı. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, hem Türkiye’nin iç barışını hem de Ortadoğu ve dünya için kalıcı bir barış modelini mümkün kılıyor. AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi, bu paradigmanın uygulanabilirliğini test edecek bir zemin yaratabilir. Ancak bu süreç, Türkiye’nin demokratik standartları yükseltmesi ve AB’nin genişleme politikalarını yeniden gözden geçirmesiyle şekillenecek. Barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, halkların eşitlik ve özgürlük temelinde bir arada yaşayacağı bir sistemle sağlanabilir. Öcalan’ın önerdiği yol, bu hedefe ulaşmanın anahtarı olarak duruyor.
  • İngiltere Başbakanlık binası önünde ‘işgal’ protestosu

    İngiltere Başbakanlık binası önünde ‘işgal’ protestosu

    Londra’da Başbakanlık binası önünde bir araya gelen Kürtler, Türk devletinin Güney Kürdistan ve Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırılarını protesto etti.

    Britanya Kürt Halk Meclisi ve Kürt Kadın İnisiyatifi üyeleri Başbakanlık binası önünde bir araya geldi. Sık sık, “Biji serok Apo”, “Kahrolsun faşizm”, “İşgalci TC Kürdistan’dan defol”, “Tetörist Erdoğan”, “Katil Erdoğan” sloganlarının atıldığı eylemde, AKP-MHP faşizmine tepki gösteren pankart ve dövizler taşındı. YPG ve YPJ bayrakları ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterlerinin taşındığı eyleme çevredekiler yoğun ilgi gösterdi.

    Eylem de yapılan konuşmalarda, faşist Türk devleti, tüm ordusuyla, basınıyla ve iktidar bloku tüm siyasi partileriyle Kürt halkının kazanımlarına saldırdığı vurgulandı.
    İngiltere’nin Türkiye ile olan kanlı silah ticaretini derhal durdurması ve Türk devletinin Kürdistan’a yönelik işgal saldırılarına karşı İngiliz hükümetinin tavır koyması gerektiği belirtilen eylemde, “Utan Borris” şeklinde slogan atıldı.

  • Özgür yaşam için sistem önermesi: Demokratik özerklik -FORUM-

    Özgür yaşam için sistem önermesi: Demokratik özerklik -FORUM-

    “Kürdistan’da Bakur ve Rojava kadın devrimi ile birlikte, dünya savaşlarında milyonlarca insanı devlet adına katleden, ölümlere, katliamlara kahramanlık ödülleri veren yönetimler tartışılmaya başlandı. Bu kadın devrimi, kadına biçilen misyonun, ulus devlete sürekli evlat yetiştiren ve nüfusu arttırarak güç kazandıran nüfus fabrikası olmadığını da gösterdi.”

    Ayşe Gökkan

    Demokratik özerklik; sorumlulukların yerel dinamiklerle ve toplumun yarısı olan kadınla paylaşılmasını inşa eden ruhlu, canlı bir yaşam sistemidir. Ulus devletin güven yitirdiği bir dönemde bin yılları alan bir sürede inşa olmuş mevcut devlet sistemini kurumsal olarak reddetmeden, toplumları birbirine kırdırtmadan, yaşamı birlikte ören kadınların sistemi olarak ele alınmalıdır demokratik özerklik. Bu anlamda sadece bir yönetim modeli değil, tekçi-kutuplaştırıcı homojen ulus anlayışının yerine, devletten bağımsız olarak tanımlanan demokratik ulusun inşasıdır. “Daha az devlet, daha çok toplum” ilkesiyle hareket eden, demokratik ulus birlikteliğini ve demokratik konfederal sistemi esas alan, doğayı talan etmeyen, kendini en yerelden ören canlı bir yaşam biçimidir. Kadınların komşusuyla ve komşunun komşusuyla nasıl yaşayacağına, toplumların özgür iradeleriyle karar verdiği komünal bir sistemdir. Bu komşuluk sadece ev komşuluğu ve mahalle komşuluğu değildir. Ayrıca halkların, inançların, kültürlerin, toplulukların komşulukları, nasıl bir birliktelikle yaşayacaklarına ortak karar verme sistemidir. Bu sistem, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir inşada kadının kendi söz ve kararlarını halkların ve inançların yarısı olarak almasını yani bağımsız özgün kadın örgütlenmesini toplumsal sözleşmeyle teyit eden bir sistem olarak ana hatlarıyla ortaya çıkmıştır. Bu sistemin ihtiyaç boyutları da kadının bağımsız örgütlenmesi, ekonomi, siyasi, sosyal, diplomasi, hukuk, insan hakları, ekoloji, medya, halklar ve inançlar, dil ve eğitim, kültür, yerel yönetimler, şiddetle mücadele ve özsavunma olarak şekillenmiştir.

    İlk ve son sömürge olmaktan ancak örgütlenerek kurtulabiliriz

    Ulus devletin güvensizleşmesi, paydaş değil yandaş olma sistemi olarak yasallaşması, ciddi bir yıkım haline gelmiştir. Bu yıkımlar karşısında kadınların ve halkların çözümü olarak demokratik özerklik şekillenmektedir. Nitekim; Kürdistan’da Bakur ve Rojava kadın devrimi ile birlikte, dünya savaşlarında milyonlarca insanı devlet adına katleden, ölümlere, katliamlara kahramanlık ödülleri veren yönetimler tartışılmaya başlandı. Bu kadın devrimi, kadına biçilen misyonun, ulus devlete sürekli evlat yetiştiren ve nüfusu arttırarak güç kazandıran nüfus fabrikası olmadığını da gösterdi. Ayrıca ilk ve son sömürge olmaktan kurtulmanın ancak mücadele ederek ve örgütlenerek ortaya çıkaracağını da gösterdi.

    Demokratik özerklik özsavunmayı sadece güvenlik boyutuyla ele alm

    Özgür yaşam için sistem önermesi: Demokratik özerklik -FORUM-
    Özgür yaşam için sistem önermesi: Demokratik özerklik -FORUM-

    az

    Demokratik özerklik; Türk devleti döveceğine, Kürt devleti dövsün hukukunu inşa eden bir sistem değildir. Ya da beni üvey babam döveceğine, öz babam dövsün sistemi değildir. Sokaktaki erkek döveceğine evdeki erkek dövsün de değildir. Demokratik özerklik, yerellerin devlet yetkilerini devralma inşası da değildir. Yine demokratik özerklik kadının erkek egemen zihniyetinin yetkilerini devralma inşası da değildir. Aslında demokratik özerklik; kadın konfederal sisteminde, öncelikle kadının kendini, komün ve meclisler üzerinden örgütlemesinin ifadesidir (eş-sözcülük, eş-başkanlık, özgür-eş yaşam, eş-temsiliyet). Demokratik özerklik; kadın özsavunmasını da, dar anlamıyla sadece güvenlik boyutuyla ele almaz. Demokratik toplumun her alanda örgütlenmesini, kurumsallaşmasını kendi yaşam hakkı başta olmak üzere, değerlerine dayatılan imha ve inkâra karşı öz sistemine kavuşmasını ifade eder. Tüm boyutlarda örgütlenerek, taciz ve tecavüzden kendini kapsamlı olarak korumasını ifade eder. Demokratik özerklik aynı zamanda, kadının öz savunmasını, utanması gerekenlerin yerine utanmaması ve korkması gerekenlerin yerine korkmaması, teşhir etmesi, direnmeyi örgütleyip aralıksız mücadele etmesi olarak da tanımlar.

    Ulus üstü yapılanmayı ifade eder

    Ortak yaşamda demokratik özerklik, halkların kendi demokrasisini ve kendi toplumsal sistemini kurmasıdır. Var olan ulus devlet sistemini, halkın demokratik özyönetim sistemine duyarlı hale getirme mücadelesidir. Demokratik ulus anlayışını esas alır, herhangi bir ulusu esas almaz, ulus üstü yapılanmayı ifade eder. Toplumun siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, inanç ve mezhepsel, etnik, kadın özgürlüğüne dayalı, ekolojik, komünal alandaki örgütlenmelerinin birliğidir. Örgütlenmiş toplumun kendi kendini yönetme organizasyonudur.

    Görev ahlaki politik toplumu inşa etmektir

    Tüm bunları yapabilmek için öncelikle entellektüel olma görevlerini yerine getirmek gerekiyor. Görev; hatıra bilimi yapmak değil, ahlaki politik toplumu inşa etmektir. Hem araştırmacı olmak hem de direnişçi olabilmektir. 1’nci doğa ve 2’nci doğa olarak ele alınan her iki alanın sosyal bilimlerle bağını kurarak hakikate yaklaşmaktır. Özne-nesne, biz-öteki, beden-ruh, ölü-canlı ikileminden kurtulmuş ahlaki politik toplum bağını kurmaktır. 5N1K (ne, ne zaman, nasıl, nerede, neden, kim) sorularının erkek egemen devlet aktörleriyle kurgulandığı haberler gibi, bilgi hakikatine ulaşmaya çalışırken önümüze konan kavram ve kuramlar da kurgulanmaktadır. Bu kurgularla krizli ortamlarda herkes kendine göre bir hakikat yolu açma eksiğine girebilir. Güncel sürece baktığımızda DAİŞ’in bu dönemde etkisi azalan ulus devletin etkisini arttıran aktöre dönüşmesi tesadüf değildir. Yine AKP döneminde kadın mücadelesi görünürlüğünü arttırıp alternatif olunca, kadına yönelik şiddetin yüzde 1400 artış göstermesi de tesadüf değildir. DAİŞ’e karşı kadın direnişi ve DAİŞ’in saldırı merkezinin Kürdistan ve Ortadoğu olması da bir tesadüf değildir. Kadınların ve karma toplum dinamiklerin taleplerinin netleşmesine karşı hamle olarak bu talepleri ve mücadeleyi manipüle etme, muğlâklaştırma yöntemleri geliştirilmektedir. Bugün entelektüel olma görevlerinin başında bu manipülasyonu görmek, muğlâklaştırılan alanları netleştirmek ve direnişi güçlendirmek geliyor.

  • Kürt yurtsever Hacı Özdemir toprağa verildi

    Kürt yurtsever Hacı Özdemir toprağa verildi

    LONDRA- Kürdistanlı toplum tarafından yakından tanınan ve yakalandığı kanser hastalığına yenik düşen Hacı Özdemir, yakınları ve yoldaşlarının katılımıyla Tottenham Park Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı.

    Kürt yurtsever Hacı Özdemir toprağa verildi
    Kürt yurtsever Hacı Özdemir toprağa verildi

    Kürdistanlı ve Türkiyeli toplumun yakından tanıdığı ve uzun yıllar Kürt Toplum Merkezi’ne (KCC) emek vererek çalışmalar yürüten Hacı Özdemir, uzun süredir savaştığı kanser hastalığına yenik düşerek hayatını kaybetti.

    Elbistanlı Alxas bölgesinden olan Hacı Özdemir için bugün ilk önce Wood Green Cemevi’nde bir uğurlama etkinliği düzenlendi. Burada yapılan uğurlamanın ardından Özdemir’in cenazesi uzun yıllar emek verdiği Haringey’de bulunun Kürt Toplum Merkezi’ne getirildi. Burada yapılan uğurlama törenine ailesi yakınları ve çok sayıda yoldaşı katıldı.

    Etkinlikte yapılan konuşmalar da, Hacı hevalin değerli bir yoldaş olduğu ifade edilerek, “Uzun yıllar Kürt halkına ve demokrasi mücadelesine büyük emekler verdi. Yoldaşımızı bir kez daha anarken anılarını gerçekleştirme sözü veriyoruz” denildi. Burada yapılan uğurlamanın ardından Özdemir’in cenazesi Tottenham Park Mezarlığı’nda ailesi, sevenleri ve yoldaşlarının katılımıyla son yolculuğuna uğurlandı.

  • Leyla’ya özgürlük istiyoruz

    Leyla’ya özgürlük istiyoruz

    Leyla Güven’in yakın arkadaşı olduğunu belirten AP eski İngiltere Milletvekili Julie Ward, “O benim için de seçilmiş bir siyasetçi” diyerek, tutuklanmasını şahsına yapılmış bir saldırı olarak kabul ettiğini söyledi.

    AP eski İngiltere Milletvekili Julie Ward ve Leyla Güven
    AP eski İngiltere Milletvekili Julie Ward ve Leyla Güven

    DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in tekrar rehin alınmasına tepki gösteren İngiliz siyasetçi Julie Ward, “Çok öfkeliyiz. Türkiye’nin otokratik faşist bir diktatör tarafından yönetildiğinin açık sonucudur” dedi.
    Avrupa Parlamentosu (AP) İngiltere eski Milletvekili Julie Ward, Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan gelişmeleri yakından takip eden bir siyasetçi. En son ziyaretini 2019 yılında Türk cezaevlerinde ölüm oruçları yaşandığında gerçekleştirmişti. O dönem Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona ermesi talebiyle açlık grevinde olan Leyla Güven’i AP milletvekilleri olarak ziyaret etme girişimleri engellenmiş, cezaevi önünde polis saldırısına maruz kalmışlardı. Siyasetçi Ward, Leyla Güven’i tahliye olduktan sonra da tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmişti.

    Siyasetçi Ward, Leyla Güven’i tahliye olduktan sonra da tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmişti.
    Siyasetçi Ward, Leyla Güven’i tahliye olduktan sonra da tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmişti.

    Leyla yakın arkadaşımdır

    Leyla Güven’in bir kez daha tutuklanarak cezaevine konulmasına tepki gösteren Julie Ward, geçtiğimiz günlerde Noam Chomsky, Jeremy Corbyn’in de aralarında bulunduğu bir grupla birlikte İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na mektup göndererek, Leyla Güven için harekete geçmesini talep etmişti. Gazetemize konuşan Ward, “Öncelikle söylemeliyim ki Leyla aynı zamanda yakın bir arkadaşımdır. Hapishaneden çıktığı zaman onu hastahanede ziyaret etmiştim. İki yıl önce AP milletvekilleri Margret Owen ve Martina Anderson ile kendisini hapishanede ziyaret etmek istemiştik fakat buna engel olunmuştu” dedi.

    Şahsıma saldırı kabul ediyorum

    Leyla Güven’e yönelik tutuklamayı tüm seçilmişlere yönelik bir saldırı olarak kabul ettiğinin altını çizen Ward şöyle konuştu: “Bu son tutuklanması ve aldığı cezaya ben şahsi yaklaşıyorum. Çünkü o benim arkadaşım. Ben de Leyla gibi demokratik şekilde seçilmiş bir politikacıyım. Birçok yönden benzerliklerimiz var ve ona yapılanlar için çok kızgınım.”

    Siyasi tutsakları unutmayalım

    “Türkiye halen otokratik, faşist bir diktatör tarafından yönetiliyor” diyen Ward, özellikle kadınlar üzerinde baskıların tırmandırıldığının altını çizdi. “Bu rejim kadın eşitliğine inanan bir rejim değil. Cinsiyet eşitliği ve eşit haklar konusunda çağ dışıdır. Türkiye’de demokratik normlar yerine çağ dışı ve sürekli geriye doğru giden bir rejim var” ifadesini kullandı.
    Türk cezaevlerinde Leyla Güven gibi çok haksız yere tutsak edilen binlerce siyasetçi, belediye başkanı, sendikacı, gazeteci, insan hakları aktivist olduğunu kaydeden Ward, “Lütfen aslında dışarıda aileleriyle birlikte olması gereken politik tutsakları unutmayalım. Onlar daha huzurlu yarınlar istedikleri için oradalar” diye konuştu.

    EREM KANSOY/LONDRA