Bu yıl dördüncüsü yapılan Britanya Kebap Ödülleri (British Kebab Awards) için aday gösterme süreci sona ermesinin ardından finale kalan işletmeler arasında oylama heyecanı bütün hızı ile devam ediyor.
www.britishkebabawards.co.uk web adresi üzerinden yayınlanarak kamuoyunun oylarına açılan toplam 16 ayrı kategorideki finalist işletmeler, oylarını arttırmak için sosyal medya üzerinden üye ve takipçilerine destek verme çağrısında bulunurken, bazı işletmeler de bastırdıkları broşürlerle, restoranlarına gelen müşterilerine oy kullanma davetinde bulunuyorlar.
Vatandaşlar, bugüne kadar milletvekillerinden işletme sahiplerine binlerce kişi tarafından aday gösterilen işletmeler için 10 Mart tarihine kadar oy kullanabilecekler. Short list’e kalan işletmeler daha sonra aralarında politikacılar, sektör temsilcileri ve işadamlarından oluşan bir jüri tarafından değerlendirilerecek. Yılın ‘En iyi’ işletmeleri 23 Mart Çarşamba akşamı Waterloo Park Plaza Hotel’de yapılacak görkemli bir geceyle ödüllerini alacak.
1200 davetlinin katılımının beklendiği geceye ve oylama sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan CEFTUS Direktörü İbrahim Doğuş, finale kalan 150 dolayında işletme ve kişi için binlerce kişinin oy kullandığını kaydetti. Oylama sürecine gösterilen yoğun ilginin kebap sektörünün ulaştığı potansiyeli ortaya koyması bakımından çarpıcı olduğuna dikkat çeken Doğuş, Kebab Ödülleri’nin sektör açısından prestij ve kalite adresi haline geldiğini belirtti.
İlk kez 2012 yılında düzenlenen ve geleneksel hale getirilen Kebab Ödülleri’nin 23 Mart akşamı gerçekleştirilecek ödül töreni, gıda sektörünü de buluşturacak. Yüzlerce milletvekili ve belediye yöneticisinin de hazır bulunacağı geceye iş dünyasının yanısıra İskoçya’dan Galler’e Britanya’nın farklı bölgelerinde faaliyet gösteren yüzlerce kebap işletmesinin sahipleri de katılacak.
Britanya ekonomisine 2 milyar sterlin’in üzerinde katkı sağlayan kebap işletmelerinin tek ve en önemli sektörel buluşması olan geceye katılmak isteyenler 0207 183 4272 numaralı telefona ya da info@ceftus.org mail adresine ulaşarak davetli olabilecekler.
Kampın girişindeki köprünün altında yazılı ‘Hiç kimse bu şekilde yaşamayı haketmiyor’ cümlesi daha kampa girmeden size ne ile karşılaşacağınızı anlatıyor.
Avrupa’nın göbeğinde vahşi ormanın (the jungle) ortasında derme çatma çadırlarda umut nöbetinde olan binlerce kadın, çocuk ve genç. Kendilerinin deyimiyle hiç kimsenin bu koşullarda yaşamayı hak etmediği bir yer.
Fransa’nın liman kenti Calais’te İngiltere’ye geçebilmek için kayıtsız kamp alanında bekleyen kayıtsız insanlar.
Hiçbir yere ait değiller.
Ortadoğu’nun kan gölüne döndüğü, ölüm, yıkım, siyasi ve sosyal istikrarsızlığın hakim olduğu ülkelerden gelip umudu, kendi ülkelerindeki sorunların anası olan Avrupa’da arayan insanlar, aylardır o kötü koşullarda yaşam savaşı veriyor.
Londra’da faaliyet gösteren Kürt-Türk Toplum Merkezi-Day-Mer’in bir süredir yürüttüğü kampanya çerçevesinde toplanılan yardımların yerine ulaşılması için Calais’e giden grupla beraber biz de Calais’i ziyaret ettik.
Çadırdan bir ‘şehir’. Ve o şehrin çamurlu sokaklarından yürürken gözlerine bakmaya utandığımız binlerce bakış. Afgan’ı, Eritrelisi, Arabı, Farsı ve Kürdü, hepsinin kaderi de, bakışları da, umutları da bir birine çok benziyor. 5 binden fazla insan İngiltere’ye geçebilmek için kimisi 8 aydır, kimisi üç aydır o yaşanmaz koşullarda yaşam savaşı veriyor.
Hepsi ayları bulan yolculuktan sonra buraya varmış. Birçoğu Akdeniz sularında arkadaşlarının cansız bedenlerini geride bırakarak yolculuklarına devam etmiş.
Bekleyiş beklediklerinden çok daha uzun sürünce, o koşullarda bir yaşam kurmaya başlamışlar. İçlerinde her meslek grubundan insanlar da bulunuyor. Kimisi bakkaliye açmış, kimisi restorant, kimisi dişçi, kimisi cafe hatta kimisi de otel açmış. Evet, vahşi ormandaki çadırdan kentte bir otel var. Kamp alanına yeni varan insanlardan bazılarının ilk kaldığı yer.
Ziyaret ettiğimiz Cumartesi günü kamptakilerin hepsinde tedirginlik vardı. Fransa devletinin kampı boşaltmak için saldırı hazırlığında olduklarını duymuşlardı. Ve ziyaretimizden bir gün sonra da saldırı başladı. Çadırları boşaltmaya çalışan yüzlerce Fransız polisi gaz bombalarıyla, büyük iş makinalarıyla hem saldırıyor, hem de kendilerine yuva olan çadırları yerle bir ediyordu. Saldırılar bugün de halen devam ediyor.
Fransız polisi kampa Kürtlerin kaldığı bölgeye saldırmakla başladı
Fransa devleti, İngiltere’nin de baskılarıyla kamp alanını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bunun için o insanlara, kampın yan tarafında demir konteynırlardan yapılan bin kişilik alana geçmesi ya da Fransa’da iltica başvurusu yapması isteniyor. Oradakiler de ne o demir konteynırlara geçmek istiyor, ne de Fransa’da iltica etmek. Hepsinin ortak amacı İngiltere’ye geçebilmek.
İngiltere hükümeti bizim hakkımızda ne düşünüyor?
Ziyaret ettiğimiz bir kaç çadırdan sorulan soruların başında geliyor. Biz daha sormadan onlar İngiltere’nin kendileri için ne düşündüğünü, acaba kapıları açıp açmayacaklarını merak ediyorlar.
İngiltere başbakanının kendileri için ‘bir avuç göçmen’ dediğini ve amaçlarının sadece manş tünelindeki güvenliği artırmak olduğu söyleyemiyoruz. Çünkü çoğunu orada yaşatan tek şey Umut! Ve bir gün İngiltere hükümetinin kendilerine İNSAN gözüyle bakacağını ve vijdanlarının bu duruma daha fazla izin vermeyip kapıları kendilerine açacağını düşünüyor birçoğu. Evet ‘size kapıları açmayacaklar’ diyemedik maalesef.
Kampta 500’den fazla Güney Kürdistanlı var
Kürdün bitmeyen çilesi…
Kampa ilk vardığımızda küçük tepenin üzerinden kampa baktığında gözümüze ilk olarak kampın üzerinde dalgalanan üç tane Kürdistan bayrağını görüyoruz. Evet koca kamp alanında bir tek Kürtler bayrak açmış. Kampın her yerinden görebildiğimiz bayrakların iki tanesi en kuzeyde, bir tanesi de tam tersi tarafta. Kuzeyde kalanların hepsi Güney Kürdistanlı (Irak), kampın güneyinde dalgalanan bayrağın olduğu bölgede de sayıları çok az olan Rojavalı (Suriye).
Ailelerimiz bizleri bu halde görmesin!
Kürdistan bayrağının dalgalandığı büyük çadır Güney Kürdistanlı gençlerle dolu. Misafirperverliklerinden nerde olursa olsun ödün vermeyen Kürtler orada da çay ve kahve ikram ediyorlar bize. Ordakilerin büyük bir bölümü gençlerden oluşuyor. Sohbet ederken çekim yapıp yapamayacağımızı sorduğumuzda, ‘ailelerimiz bizleri bu halde görmesinler’ diyerek red ediyorlar.
Sayıları 500’den fazla olan Güney Kürdistanlılar uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra kampa varmışlar. İçlerinde polis, öğretmen, şoför gibi değişik meslek gruplarından insanlar bulunuyor.
Peki küçük Dubai yolunda hızla ilerleyen Güney Kürdistan’dan neden kaçıyor bu gençler?
Daha bir yıl öncesine kadar tersine göç yaşanırken ve Avrupa’dan binlerce gencin Güney Kürdistan’a dönüş yaparken, ne oldu da bu gençler şuan bu koşullarda yaşamayı kabullenmiş? Siyasi istikrarsızlık, ekonomik çöküş, yolsuzluk, güvenlik tehdidi gibi cevaplar alıyoruz hepsinden.
Aralarında Hewler, Suleymaniye, Duhok, Zaxo, Kerkük, Maxmurdan insanlar var. Kimisi Daiş saldırdığında kaçmış, kimisi öncesinden, kimisi de sonrasından. Güney Kürdistan’ın geleceğine umutsuz yaklaşan bu insanlar böylece umut yolculuğuna çıkmış.
Kürdistan’da bize gelecek yok!
Dana, 35’li yaşlarda. Gerisinde polislik mesleğini ve ailesini bırakarak çıkmış. Süleymaniyeli Dana, ‘Kürdistan’da bize gelecek yok’ diyor.
4 çocuğu ve eşiyle 4 aydır kampta bekleyen Feyyaz ise ‘burada insanlıktan çıktık’ diyor. Kürdistan’da kamyon şoförü olan Feyyaz, çocuklarına daha iyi bir gelecek kurmak için, çocuklarına 4 aydır cehennemi yaşatıyor. O soğuk ormanda laylondan çadırlarda 4 çocuğuyla yaşam savaşı veren Feyyaz İngiltere’ye geçmek için bekliyor. Neden İngiltere? ‘Sosyal devlet, iş bulma koşulları, eğitim koşulları daha iyi…..’.
Kucağında 10 aylık çocuğuyla çadırın kapısında bekleyen Feyyaz’ın eşi, geride bıraktıklarını özlediğini söylüyor. Kamp koşulları kadınlar için çok daha zor. Çadırlarından hemen hemen hiç çıkmıyorlar. ‘Daha iyi bir yaşam için çıktık yola, şimdiki durumumuza bir bak. İnsanlıktan çıktık burada.’ diyor titreyen sesiyle.
Dünyayı düşünorum.. Umarım herkes eşit bir şekilde muamele görür..
Umudu diri tutanlar…
19 yaşındaki Fuad doğuştan özürlü. Deynekleriyle iki aylık yolculuktan sonra kampa varmış. Türkiye, Yunanistan, Sırbistan, Macaristan, Avusturya… denizden, ormanlardan o deyneklerle Calais’e varmış. Bir arkadaşıyla bir tane karavan gibi bir yerde kalıyor. Karavanı diğer çadırlara göre çok daha konforlu. Yüzü gülüyor, umutsuz değil. Buraya kadar vardım, 1 kilometre sonrası İngiltere, elbet geçeceğim bir gün’ diyor Fuad.
Kobaneli Doktor!
Kampın güneyinde dalgalanan Kürdistan bayrağına doğru gidiyoruz. Bir çadırın içerisinde yumurta pişirmiş yiyen 4 genç. En küçüğü 16, en büyüğü 35 yaşında. 35 yaşındaki Ahmed Kobaneli, doktormuş kendisi. Daiş saldırılarının yaşandığı günden bu yana yollarda. Uzun bir süre Türkiye’de kalmış. Daha sonra 1 aylık yolculuktan sonra Calais’e varmış. 3 aydır da Calais’te bekliyor. Neden İngiltere sorusuna; ‘Eğitim daha iyi, bir de ben İngilizce biliyorum, başka bir ülke de yeniden dil öğrenmek istemiyorum.’ Ahmed kendisine bir ay daha zaman vermiş. Bu bir aylık zaman içerisinde geçemezse Almanya’ya istemeyerek te olsa gidecek.
Kamptaki Rojavalı sayısı 20 civarında. Çok sayıda Arap olsa da Suriyeli Kürtler çok fazla oraya gelmeyi tercih etmiyor.
Her hafta tekrarlanan başarısız denemeler!
Kampta bekleyenlerin bazıları ‘Uluslararası toplum bize çare bulur, İngiltere bize kapıları açar’ diye sadece beklerken, bir kısmı her hafta bir deneme yapıyor. Özellikle İngiltere’ye geçen kamyonlar üzerinden yapılan denemelerin yüzde 85’i sonuçsuz kalıyor. İnsan kaçakçılarının da yoğun çalışmaları var kampta. Kişi başı 8 bin sterlin alan çeteler kendilerine İngiltere garantisi veriyor.
Bu yazıyı yazdığımız saatlerde Fransız polisin saldırıları devam ediyor. Boşaltma işlemi kampın en kuzeyinden, yani Kürtlerin olduğu bölgeden başlamış durumda. Daha iki gün önce ziyaret ettiğimiz çadırların çoğunun alevler altındaki görüntüleri sosyal medyaya düşüyor.
Avrupa’nın göbeğinde bir utanç sembolüdür artık Calais.
Bir çok Kürt, sol-sosyalist ve İngiltereli dayanışma grubu, 6 Mart 2016 tarihinde “Türk Devleti’nin Kürtlere Karşı Şavaşını Durdur” sloganıyla eylem düzenliyor. Tarihte ilk defa Kürtlerle bu düzeyde bir dayanışma eylemi gerçekleşiyor. Zamanlaması hem Kürtler hem de Ortadoğu’nun tüm halkları açısından önemli.
Neden mi?
Eğer savaş durdurulmazsa, Türk devlet güçlerinin Temmuz 2015’den beri Kürtlere karşı uyguladığı vahşet, Kuzey Kürdistan ve bölgede olabileceklerin yani buzdağının sadece görünen ve küçük bir kısmı olarak kalacak. Cizre’nin ‘vahşet bodrumlarında’ 178 insan diri diri yakılarak katledildi, aralarında onlarca kadın ve çocuk vardı; yüzlerce insan Sur, İdil, Nusaybin, Dargeçit, Silopi ve başka yerlerdeki ablukalar ve sokağa çıkma yasakları altında öldürüldüler. Bir milyondan fazla insan evlerinden barklarından sürgün edilerek yaşadıkları topraklar ağır silahlar, tanklar ve kimyasallarla distopik birer manzaraya çevrildi.
Kürt gençleri saldırılara karşı bu bölgeleri korumak adına hendek kazıp barikat kurdular ve sonucunda Türk Devleti’nin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaş tarihinde ilk defa bir şehir savaşına dönüştü. Ankara saldırısını gerçekleştiren Abdulbaki Sömer gibi bazı gençler ise milyonların hissettiği çaresizlik içinde kendilerini bomba yapıp intikam için Türk devletinin kalbinde patlattılar. Biliyoruz ki “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır,” fakat bu savaşı, ki gittikçe bir iç savaşa dönüşüyor, durdurmanın bir yolu olmalı. Çünkü iç savaşın neler getireceğini sadece sınırın diğer tarafına, Suriye’ye bakarak görebiliriz; yerinden yurdundan edilmiş 11 milyon insan, 470,000 yaralı ve ölü, katledilen bir doğa ve insanlık.
Kuzey Kürdistan’daki çatışma ortamı da bir bakıma Rojava ve Suriye’deki savaşın uzantısı. İttifakların iç-içe geçtiği, anlık değişimlerin ve real politikanın her an devrede olduğu karmaşık bir durum ihtiva etmesine rağmen, Suriye’deki savaşın tek değişmezi Türk devletinin Rojava Devrimine karşı düşmanca tavrı ve cihatçı güçleri Rojava’nın kazanımlarına karşı savaştırması oldu. Rojava’nın uluslararası arenada tanınması devleti o kadar korkutuyor ki, Erdoğan o hatayı Güney Kürdistan bahsinde yaptıklarını ama bölgesel bir savaşa da yol açsa Rojava konusunda yapmayacaklarını haykırıyor. Bu yüzden Türk devleti savaşı körüklemeye, paralı cihatçı gruplar yaratmaya, eğitmeye ve desteklemeye devam ederek Suriye’de ateşkesi ve olası barış görüşmelerini engelliyor; son Gire Spi – Tel Abyad saldırısı bunun kanıtı. Öte yandan devletin izlediği mezhep siyaseti Irak’taki savaş ve kaosu da körükleyerek Güney Kürdistan Kürtlerini Türk devletine bağımlı hale getiriyor.
Türkiye’nin Kürt fobisinin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundaki temellerin özelde Kürdün ve genelde Türk olmayan her varlığın inkar ve imhası üzerine kurulmuş olmasından geliyor. Bu yüzden Kürde eşitlik, statü ve itibar, nerede olursa olsun, Türk ulus devletine ve egemenliğine tehlike olarak hissediliyor. Ve doğrudur; çünkü Kürde eşitlik ve statü demek özellikle Türkiye’de, Kuzey ve Batı Kürdistan’da çoğulcu, kapsayıcı demokratik bir anayasa ve toplum anlamına geliyor. Bu ise AKP ve Türk egemen sınıflarının korkulu rüyası. Hükümet ve Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşmesi, milliyetçi söyleme sarılması ve açıkça faşizm uygulaması bu yüzden. Tüm göstergeler: gazete TV kapatmak, gazetecileri, akademisyenleri, insan hakları aktivistlerini ve seçilmiş siyasetçileri hapsetmek, toplumu militarize edip İslamlaştırmak, hepsi Türkiye’nin felakete gittiğine işaret. Bunu durdurmalıyız.
İnsanların iş işten geçtikten, zemin ve koşullar olgunlaştıktan sonra harekete geçme gibi bir alışkanlıkları var. Şu anda koşullar olgunlaşmış durumda, ya topyekûn bir savaş gelişecek ya da kalıcı bir barış. Türkler ve Kürtler arasında artık sadece iki ihtimalli bir sonuç var ve bu sonuçlar arasında beraberlik yok. Türkiye’nin Kürtlere karşı savaşı teraziyi savaşın lehine çekiyor, biz tekrar barışın lehine çekmeliyiz. Uluslararası hükümetlerin, medyanın ve kurumların sessizliği halklar tarafından parçalanmalıdır. Suriye’de iç savaşı engelleyemedik ama Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da engelleyebiliriz.
Türk Devleti’nin Kürtlere karşı savaşını durdurmak demek, olası bir iç savaşı durdurmak anlamına geliyor; ölümü, yıkımı, yerinden yurdundan edilmeyi ve göçü durdurmak, Suriye, Irak ve bölgedeki savaşların sonuçlanmasına katkı sunmak ve Türkiye’deki Kürt meselesinin barışçıl çözümü için siyasi zemini güçlendirip bölgedeki demokrasi, insan hakları, eşitlik, kardeşlik ve özgürlükleri güçlendirmek anlamına geliyor.
Tüm bu sebeplerden dolayı her sorumlu Türkiye ve Kürdistanlının 6 Mart günü saat 12’de, BBC binası önünde bu eyleme katılması gerekiyor. Bu, ülkemizdeki tüm sevdiklerimize borcumuzdur. Yarın çok geç olmadan, binlerce insan hayatını kaybetmeden, savaşa, gericiliğe ve adaletsizliğe karşı harekete geçmeliyiz.
Cizre’de yüzlerce kişinin yakılarak katledildiği “vahşet bodrum”larından sağ kurtulan 17 yaşındaki Dilbirîn, yarılıları çıkartmak için her denemelerinde açılan ateşin hedefi olduklarını söyledi. Dilbirîn, işlenilen insanlık suçunu ve katledilenlerin son sözlerini anlattı: “O bodrumlardakilerin hepsinin sivil ve yaralılar olduğu biliniyordu.”
Sağ almak için değil imha amaçlı gelmişlerdi. İçerideki herkes ‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız’ diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…”
Cizre’deki “vahşet bodrumları”ndan sağ kurtulanlardan Dilbirîn isimli 17 yaşındaki çocuk, yaşadıklarını anlattı. Her üç “vahşet bodrumu”nda da kalan son kaldığı bodrumdan ise yaralılara ilaç bulmak için çıktıktan sonra saldırılardan dolayı bir daha geri dönemediği için kurtulan Dilbirîn, bodrumlardakilerin sivil olduğunun bilinmesine rağmen aralıksız bir şekilde bombalandığını söyledi. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun “ambulanslara ateş açılıyor” iddialarını da yalanlayan Dilbîrin, ambulansın geldiği sıralarda bölgenin yoğun bir şekilde tarandığını ve çatışma süsünün verildiğini kaydetti. Dilbîrin, 11 Şubat günü ambulansın bulunduğu bodruma yakın bir yere geldiğini ve 15 yaşındaki Abdullah Gün isimli arkadaşlarını “beyaz bayrak”la ambulansa bakmaya gönderdiklerini ve Gün’ün keskin nişancılar tarafından vurulduğunu ifade etti.
DEVLETIN AMACI IMHA ETMEKTI
Cudi Mahallesi’ndeki birinci bodrumda 5, ikinci bodrumda 3 ve Sur Mahallesi’ndeki üçüncü bodrumunda da 3 gün kaldığını belirten Dilbirîn, askerlerin bodrumlara girmesinden sonra çığlık sesleri duyduklarını ve daha sonra binaların tek tek yıkıldığını söyledi. Yaralılara bakmak ve ilaç bulmak için 3-4 arkadaşıyla her üç bodurumu dolaştıklarını söyleyen Dilbirîn, askerlerin amacının kendilerini imha etmek olduğunu vurguladı. Dilbirîn, “İçerideki herkes kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…” dedi.
YARALILARA ANNELER BAKIYORDU
Cudi Mahallesi’ndeki birinci “vahşet bodrumu”nda 28 kişi kaldıklarını söyleyen Dilbirîn, devletin kendilerinin sivil olduğunu bildiğini ve buna rağmen saldırdığını kaydederek, “İlk bodrumda 28 sivil vardı. Devlet bunu bildiği halde sürekli bodrumu bombalıyordu. Herhangi bir çağrı yapmıyordu. Direkt saldırıyordu. Bodrumda yaşamdan söz etmek gerekirse çok zordu. Yaralılar vardı, ilaç yoktu. Yemek bulamıyorduk. Anneler vardı. Yaralılar su istiyordu ama bulamıyorduk. Onlara anneler bakıyordu” şeklinde konuştu.
‘YARALILARI DIŞARI ÇIKARTMAK ISTEYENLERI DE VURDULAR’
Su bulmak için dışarıya çıktıklarında keskin nişancıların ateş açtığını ifade eden Dilbirîn, bir annenin yaralıların su istemesine dayanamayarak, su almak için dışarı çıktığında keskin nişancılar tarafından vurulduğunu dile getirdi. Dilbirîn, “Su ihtiyacı için dışarı çıkıyorduk fakat çıktığımız an keskin nişancılar ateş açıyordu. Yaralıları dışarıya çıkarmaya çalıştık bir anne beyaz bayrakla çıktı fakat onu da vurdular” diye kaydetti.
BIRINCI BODRUMDA 5 GÜN…
HDP milletvekillerinin İçişleri Bakanlığı’yla yaptığı görüşmelerin de sonuç vermediğini hatırlatan Dilbirîn, “Vekiller aracılığıyla İçişleri Bakanı’yla görüşüldü ama o bile sonuç vermedi. Sürekli bir bombardımana tutuluyorduk. Bodrumda kaldığım sürece şehit düşen çocuk ve anneler oldu. Orada 5 kişi şehit düştü. Bütün arkadaşlar koridorda yaralı halde duruyorlardı. O bodrumda 5 gün kaldım. Sonra çıkmak zorunda kaldım. Orada sadece yaralılar kaldı” dedi.
“BEYAZ BAYRAK’LA AMBULANSA BAKMAYA GIDEN ÇOCUĞU VURDULAR”
Zor şartlarda Cudi Mahallesi’ndeki ikinci “vahşet bodrumu”na geçtiği sırada orada da yaralıların olduğunu gördüğünü belirten Dilbirîn, milletvekillerin kendilerini arayarak “ambulans gelecek” dediğini aktardı. Dilbirîn, milletvekillerinin söyledikleri üzerine Cudi Mahallesi’ndeki Narin Sokak’ta bulunan ikinci bodrumda iken 15 yaşındaki Abdullah Gün’ün ambulansa bakmak için dışarıya çıktığı esnada keskin nişancılar tarafından vurulduğunu ifade ederek, şunları söyledi: “Çok zor şartlarda ikinci bodruma geçtim. Orada da çok yaralı vardı. Vekiller aradılar hazırlık yapmamızı istediler. Ambulansın geleceğini söylediler. Bizde hazırlık yaptık. Ambulans geldiğinde 15 yaşındaki bir arkadaşı beyaz bayrakla gönderdik kapıya çıktığı esnada keskin nişancılar onu vurdu. Cenazesi yerde kaldı, gidip alamadık.”-
‘AMBULANSLAR GELDIĞINDE ATEŞ AÇIYORLARDI’
İkinci bodrumda 30 kişinin olduğunu söyleyen Dilbirîn, “Günlerce o bodruma saldırı oldu. Tozdan kaynaklı nefes alamıyorduk. Çoğu yaralı arkadaş tozdan kaynaklı yaşamını yitirdi. 30 kişi yaralıydı. Askerler çıkın diye anons yaptı. Çıkarken ateş açıyorlardı. Ambulansların geldiğini ve çevredeki savaşçıların ateş açtığını söylüyorlardı. Bu tamamen yalandı. Kimse tek kurşun sıkmadı. Anons sesleriyle birlikte onlar ateş açıyordu. Anons yapıyorlardı. ‘Çıkın güvenlik önlemleriniz alındı’ şeklinde anons yapıyorlardı. Fakat kafamızı çıkardığımız esnada binayı bombardımana tutuyorlardı” dedi.
ÜÇÜNCÜ BODRUMDA 100’Ü AŞKIN KIŞI VARDI
Dilbirîn, ikinci bodrumda da 3 gün kaldığını dile getirerek, “İkinci bodrumda üç gün kaldım. Arkadaşlar bizim çıkmamızı istediler. Biz de üç arkadaşla beraber çıktık. Oradan Sur Mahallesi’ne geçtik” diye kaydetti. Son bodrumda 100’ü aşkın kişinin olduğunu ifade eden Dilbirîn, “Orada 100’den fazla kişi vardı. Orada 5 cenaze vardı. 2-3 kişinin de durumu ağırdı. 15 yaşındaki bir çocuk vardı, onun durumu çok ağırdı. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. O bodrumda da 3 gün kaldım. Yaralılara ilaç bulmak için 2 arkadaşımla başka bir yere geçtik. Bodruma yönelik saldırılar olunca dönemedik” diye konuştu.
‘BINAYI KEPÇE ILE YERLE BIR ETTILER’
Dilbirîn, orada günlerce kaldıklarını ve bodrumu izlediklerini söyleyerek, “Orada bodruma yönelik saldırıları gördüm. Asker, önce bodrumu bombardımana tuttu. Daha sonra içeriye gaz gibi bir şey attı, biraz geçtikten sonra içeri girdiler. Fakat geldiklerinde cenaze getirmediler. Ondan sonra kepçe ile binayı yerle bir ettiler. Daha sonra da enkazları da kamyonlarla taşıyorlardı” dedi.
SU DEPOLARI DELIK DEŞIK EDILDI
Bodrumlardayken çatılardaki su depolarını delik deşik etmesinden dolayı su bulamadıklarını söyleyerek, oradaki yaşamı da şu sözlerle anlattı: “Bizler suyu depolardan karşılamaya çalışıyorduk. Ama onları da delik deşik ettikten sonra yakınlarda bir kuyu vardı, suyu oradan karşılıyorduk. Ancak oraya gidip de su getirene kadar da sürekli bomba atıyorlardı. Bombaların altında gidip geliyorduk. Oradaki su da temiz değildi. Getirdiğimizi de yaralılara veriyorduk. Ama su yaralılara iyi gelmediği için fazla vermiyorduk. Anneler de imkanlar dahilinde ekmek yapmaya çalışıyordu.”
‘CENAZELERI SOYUP FOTOĞRAFLARINI ÇEKIYORLARDI’
Binaların İl Özel İdaresi’ne ait kepçelerle yıkıldığını belirten Dilbirîn, “İl Özel İdaresi’ne ait kepçe gelip binayı yıktı. Biz de karşıdan izlemek zorunda kalıyorduk. Binayı yerle bir ettikten sonra kamyonlara yükleyip götürdüler. Çok sonra cenazeleri çıkardıklarını gördük. Bazı kadınların cenazelerini soyduklarını gördük. Elbiselerini çıkardıktan sonra da fotoğraflarını çekiyorlardı” diyerek tanıklıklarını anlattı.
‘ÇIĞLIKLARINI DINLEDIK…’
Oradaki yaralıların ambulanslarla hastaneye taşınacaklarını düşündüklerini anlatan Dilbirîn, daha sonra yaralıların çığlıklarını dinlemek zorunda kaldıklarını dile getirdi. Dilbirîn, “Biz yaralılara bakıyorduk. Ambulanslar gelecek dediklerinde biz diğer tarafa geçtik. Nasıl olsa diğerlerini alacaklar, onları hastaneye götürürler diye düşündük. Ama öyle olmadı, çığlıklarını dinledik. Binayı yıktıklarında tek bir defa teslim olun demediler, çıkardıkları cenazeler de kadın ve çocuklarındı zaten. Hepimizin sivil olduğunu biliyorlardı” dedi.
‘AMBULANSLAR BIR TÜRLÜ GELMEDI’
“Sürekli birbirimize moral veriyorduk. Buradan çıkacağız diyorduk” diyen Dilbirîn, şunları dile getirdi: “Oradaki çocuklara bizim sivil olduğumuzu biliyorlar diyorduk. Ambulanslar gelecek diyorduk. İçişleri Bakanı ile konuşuluyor, ambulanslar gelecek diyorduk. Sürekli birbirimize umut veriyorduk. Ama ambulans bir türlü gelmedi. Tanklar binayı vurduğunda ben bodrumdaydım. Hemen hemen 24 saat boyunca bulunduğumuz yeri vurdu. Diğer zırhlı araçlardan da ateş açılıyordu. Orada yaralıların olduğunu biliyorlardı. Binayı kat kat yıktılar. Bizler de enkazların altında kalıyorduk.”
‘CIZRE SONUNA KADAR DIRENDI’
Askerlerin tekbir getirerek, marşlar eşliğinde kendilerine saldırdığını ifade eden Dilbirîn, her şeyden umutlarının kestikleri sırada bile teslimiyeti düşünmediklerini kaydetti. Yaralıların bile “Şehit düşeriz ama teslim olmayız” dediğini aktaran Dilbirîn, tarihi direnişi şu sözlerle anlattı: “Ben 17 yaşındaki bir insan olarak Türk devletinin böyle yapacağını düşünmemiştim. Savaş değil, vahşetti. Her şeyden umudumuzu yitirdik. Hepimiz burada şehit olacağız. Teslimiyeti düşünmedik. Zaten Mehmet Tunç televizyona bağlandığında da ‘Direnişimiz omuz omuza devam edecek’ dediğinde de hepimizin orada öleceğini söylüyordu. Yaralı arkadaşlarımız da ‘Burada şehit düşeceğiz ama teslim olmayacağız’, diyorlardı. Fakat onların hastaneye yetiştirmeye mecburduk. Herkes ‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız’ diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…”
Kürtler ve Kürt sorununa ilişkin düzenlediği toplantılarla dikkat çeken Londra merkezli Kurdish Progress Center’in son etkinliği İngiliz Parlamentosu’nun en kalabalık toplantılarından birisine dönüştü. Irak Kürtleri’nin etkili isimlerinden, Irak Kürdistan Parlamentosu sözcüsü Yousif Mohammed Sadiq’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıyı üç yüzden fazla kişi izlerken, yüzlerce kişi de dışarda kaldı.
Ev sahipliğini İşçi Parti’li milletvekili Jonathan Reynolds’un üstlendiği ve ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daeş’e karşı savaş’ başlıklı toplantı, katılımcıların ateşli müdaheleleri ile gerilimli anlara sahne oldu.
İngiliz parlamentosunda yapılan toplantıya yoğun ilgi
KÜRTLERE MİNNETTARIZ
Büyük ilgi gören toplantı İngiliz İşçi Partisi milletvekillerinden John Woodcock’un açılış konuşması ile başladı. Bir süre önce Irak Kürdistan’ına bir ziyaret gerçekleştiren heyet içerisinde yer alan Woodcock, Kürtler ve İngilizler arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında bölgeye ilişkin gözlemlerini paylaşarak devam etti. Daiş’e karşı mücadele eden Kürt güçlerine teşekkür eden İngiliz milletvekili, “ Hepimizin yerine Daiş şeytanı ile mücadele eden Kürtlere minnettarız. Kürtlere İngiltere’nin ve diğer batılı ülkelerin kapısı sonuna kadar açık olmalıdır” dedi.
Toplantıya başkanlık eden Glasgow Milletvekili Natalie McGarry de, Erbil ve Rojava’yı ziyaret ettiğini belirterek, Kürtlerin verdiği fedakar mücadeleyi İngiliz kamuoyu ve parlementosuna taşıyacağını dile getirdi.
38 yaşında olmasına karşın Kürt siyasetinin en etkili isimlerinden birisi olarak kabul edilen Yousif Mohammed Sadiq ise konuşmasına mevcut durumu anlatarak başladı. Diasporada yaşayan Kürtlerin, Kürdistan’daki, kriz ve sorunların çözümünde kritik bir rol üstleneceğini söyleyen Sadiq, mevcut çatışma ve iç meselelerin, çok sayıda Kürdü vatanlarına dönmekten alıkoyduğunu kaydetti.
Yousif Mohammed Sadiq
BELLİ ELİT BİR KESİMİN ÇIKARLARI KORUNUYOR
Daha sonra Irak Kürdistan’ına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Meclis Başkanı, bölgenin içerisinde bulunduğu ekonomik krizin nedenlerinden birisinin, ticaret ve tarıma dayalı bir ekonomik model yerine petrol kaynaklarını önde tutan yönetim anlayışı olduğunu savundu. Söz konusu durumun yetersiz bir idari yapı ve siyasi yolsuzlukları beslediğini ileri süren Yousif Sadiq, Irak Kürdistanı’nda belli bir elit zümrenin, kendi ekonomik çıkarlarını ve politik menfaatlerini korumaya öncelik verdikleri eleştirisinde bulundu.
SİYASİ REFORMLAR YAPILAMIYOR
Değişim Hareketi (Goran) milletvekili olan ve 2014 yılında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamento Başkanı seçilen Sadiq’ın konuşması sık sık protesto ve müdahelelerle kesilirken, artan tansiyon toplantının sonuna kadar devam etti. Geçen sene yaşanan Başkanlık tartışmalarında Mesud Barzani’ye yönelik sert eleştirileri ile gündeme gelen Sadiq, iç meselelerin çözümü için yasal ve siyasi reformların yapılamamasından yakındığı konuşmasında, Irak Hükümeti’nin yolladığı ödeneklerin de doğru harcanmadığını söyledi. Meclis başkanı “Bugün Kürdistan’da idari ve ekonomik yapı üzerinde tekelci bir anlayış hüküm sürmektedir. Kürtler, kendilerini temsil eden parlamentonun daha etkili olacağı bir yapının kurulması arzusundadırlar” dedi.
Makedonya polisi, Yunanistan ile Macaristan sınırı arasındaki bariyeri geçmeye çalışan Suriye ve Iraklı mültecilere karşı gazlı müdahalede bulundu.
İdemoni sınır noktasında yaklaşık 300 kişilik bir mülteci grubu, sınır bariyerini zorladı. Önce Yunan polis kordonunu zorlayan mülteciler daha sonra demiryolunu işgal etti ve Makedonya sınırında dikenli tellerle kurulan bir kısım bariyeri kırdı.
Makedon polisler mültecilerin sınırı geçmesini engellemek için gazlarla müdahalede bulundu.
Mülteciler müdahale karşısında geri çekilirken, çok sayıda çocuk gazdan etkilenerek, tedavi edildi. Alanda bulunan Dünya Sağlık Örgütü’ne göre aralarında çok sayıda çocuğun bulunduğu en az 30 kişi sağlık yardımı istedi.
Toplamda 7 bini aşkın göçmen ve mültecinin mahsur kaldığı İdomeni sınır kapısında durum çok gergin. Bu mağduriyet, Makedonya, Balkan ülkeleri ve Avrupa Birliği’nin kendi topraklarına alacakları göçmenlere sınırlama getirmesinden kaynaklanıyor. Tüm Pazar günü boyunca Makedonya topraklarına neredeyse hiçbir göçmenin geçişine onay verilmedi. Ancak Pazartesi sabah erken saatlerde 300 dolayında Iraklı ve Suriyeli mülteci sınırı sonunda geçmeyi başardı.
Dünya Sağlık Örgütü, sınırda mahsur kalan 7 bini aşkın kişinin yüzde 40’ının kadın ve çocuklardan oluştuğunu belirtti. Alanda iki çadır kampı kurulmuşa ancak, mülteci sayısı kampların kapasitesinden dört kat daha fazla. Bu nedenle çok sayıda kişi arazide uyumak zorunda kalıyor.
AVUSTURYA: KİMSEDEN DERS ALACAK DURUMDA DEĞİLİZ
Öte yandan mülteci politikasını sertleştiren Avusturya’dan da Berlin ve Atina’ya sert bir tepki geldi. Avusturya İçişleri Bakanı Johanna Mikl-Leitner yaptığı açıklamada göçmen krizi konusunda hiç kimseden ders almayacaklarını söyledi.
Hristiyan demokrat Bakan Mikl-Leitner, APA ajansına yaptığı açıklamada, “Kimseden ders alacak değiliz” dedi.
Yunanlı yetkililer kendi ülkelerinde sıkışan mülteciler için Avusturya’yı eleştirirken Alman Başbakan Angela Merkel de, Avusturya ve komşu Balkan ülkelerinin göç akışını keyfi bir şekilde sınırlandırdığı tepkisinde bulunmuştu.
Mikl-Leitner, Almanya’nın da Aralık ayından itibaren Avusturya ile olan sınırında filtreleme tedbirleri aldığını hatırlattı.
Avusturya İçişleri Bakanı Almanya’nın, 1 Ocak’tan bu yana 6 bini aşkın göçmeni Avusturya’ya geri gönderdiğine dikkat çekti.
Yunanistan hükümeti Pazar günü yaptığı bir açıklamada kendi topraklarında mahsur kalan göçmen ve mültecilerin Mart ayında üçe katlanarak 70 bine çıkacağı uyarısında bulundu. Viyana ve Balkan ülkelerinin göçmenlere uyguladığı kota nedeniyle, geçişler yapılamıyor.
Avusturya İçişleri bakanı, “Öyle görünüyor ki bazıları açısından Avrupai çözüm, herkesin Avusturya’ya çıkmasıdır. Göç akışını frenlemeye devam edeceğiz ve biz bunu Almanya için de yapıyoruz” diye tepki gösterdi.
Avusturya, 19 Şubat günü kendi topraklarına mülteci girişini günde 80 ilticacı ile sınırladı. Diğer bir ifadeyle yılda potansiyel olarak 1,2 milyon kişinin geçişine izin verilecek. Ancak bu kotaya şu ana kadar doldurulamadı. Viyana yönetimi, geçen yıl 90 bin ilticacıyı kabul etti. Bu da Avusturya nüfusunun yüzde 1’ine denk geliyor.
Fransa’nın Calais liman kentindeki mülteci krizine yönelik çalışmalarına aralıksız devam eden Day-Mer, geçtiğimiz hafta sonu ‘the Jungle’da idi.
Haber-Fotoğraf: Erem Kansoy
Ayrıca The Jungle’daki Calais valiliğinin mahkeme kararı ile başlattığı kampın güney bölümünü kapsayan ve yaklaşık 1000 mülteciyi olumsuz etkileyecek yıkım işlemlerinde son gelişmeleride değerlendirdik. haberimizi yayınladığımız şu sıralarda Calais Jungle kampında sıcak dakikalar yaşanıyor.
Yaklaşık 30 polis aracının bölgeyi sardığı, sayısız Fransız polisinin kampta hazır beklediği ve kampın güney bölümündeki çadırlardan yaklaşık 20 tanesinin yerlebir edildiği bilgisine ulaştık. Ayrıca sosyal medyada yayınlanan görüntülerde polisin kampa gaz bombaları ile saldırdığıda açıkca görülüyor.
Britanya ile Fransa arasındaki mülteci krizi Calais liman kentindeki kamp nifusunun giderek artması ile de git gide çıkmaza giriyor. Geçtiğimiz haftalarda İngiliz mahkemesinde alınan kararlar, fransız hükümetinin kampı kaldırmaya yönelik çalışmaları yine Fransız mahkemesinin kamp ile ilgili kararının yanısıra ‘the jungle’da yaşanan insanlık dramı ile gündemden düşmeyen kamp ayrıca İngiliz yardım kurumları ve gönüllüleri ile uzun süre Avrupa’nın ortasındaki ‘insanlık ayıbı’ olarak kalacağa benziyor.
Özellikle son 1 yıl içerisinde çok önemli gelişmelerin yanında, sayısız ölüm, polis saldırısı ve insan hakları boyutuyla sık sık başlıklara taşınan ‘the Jugle’ (Orman mülteci kampı) son olarak İngiliz işçi partisi lideri Jeremy Corbyn’in ziyareti ile gündeme gelmişti.
Corbyn’in ziyareti ile İngiltereye geçme umutları ikiye katlanan mülteciler son günlerde ise Fransız hükümetinin ve polisinin baskıları karşısında direniyor. İngiliz aktivistler ve İngiltere’den Calais’deki mültecilere yardım eli uzatan Care4Calais ile CalAid günüllüleri kampta 7 gün 24 saat çalışmalar yürüterek, yardıma muhtaç insanların daha ‘yaşanır’ koşullarda kampta zaman geçirmelerini sağlamak üzere büyük çaba gösteriyor.
THE JUNGLE’DA SON DURUM
İngiltere’nin mahkeme kararının ardında şok bir mahkeme kararı ile de Fransa son günlerde kampın bir bölümünün kaldırılıp taşınmasına yönelik olumsuz kararını uygulamaya çalıştığı sırada yine Fransa’daki gönüllülerin Fransız mahkemesinde başlattığı karşıt dava ile şuanda adeta Kamp üzerinde deyim yerindeyse bir politik ve yasal kriz yaşanıyor.
Fransa’da uzun süredir tartışmaya neden olan Calais mülteci kampının güney tarafı boşaltılmaya başlandı.
Valiliğin tahliye kararının mahkeme tarafından uygun bulunmasının ardından kampa güvenlik gücü gönderildi. Bu gelişmenin ardından bölgede yıkım da başladı. Valiliğin hijyen gerekçesi ile kapatılmasına karar verdiği kampta 26 Şubat tarihli mahkeme kararı ile kampın sadece güney bölümündeki ‘planlı yıkım’ işlemleri dün 29 Şubat itibariyle hızlandırıldı. Fransız polisi kampa gaz bombaları atarak kalabalığı dağııp bölgeden uzaklaştırarak belediye görevlilerinin yıkıma devam etmesi için çalışıyor.
İngiltere’de de yıkıma tepkiler yükseliyor. Yıkım işlemlerinin başlaması ile Londra’da bulunan aktivistler başbakanlık önünde bu gece büyük bir eyleme hazırlanıyor.
fotoğraf AFP arşiv, daha önceki yıkım girişiminden
Geçtiğimiz gün Fransız mahkemesinin ‘kampın büyük bir bölümü tahliye edilecek’ kararı ile Fransız polisi , çadırlara yetkililer göndererek mültecilerin birinci seçenek olarak Fransaya iltica başvurusu yapmalarını böylelikle onlara kalacak yer tahsis edileceğini, ikinci olarak ise kampa önceden yerleştirilen konteynerlere ikamet için geçmeleri gerektiği ve son olarak ise bölgeyi terketme seçenekleri olduğu yönünde baskı uygularken, gönüllülerin açtığı Fransız mahkemesindeki karşıt dava ise halen devam ediyor.
İki ayrı davanın uzaması neticesinde ve yine sayısız basın mensubunun kamp ve kamp çevresinde beklemesi ile Fransa hkümeti yıkım işlemlerine başlamıştır. Fakat kampın tamamıyla ilgili bir yıkım kararı mahkemeden çıkmamıştır. Ayrıca yıkıma karşı dava da devam etmektedir.
DAY-MER ÖNEMLİ ÇALIŞMALARINA DEVAM EDİYOR
İngiltere’de yaşam sürdüren toplumumuzun da sayısız dernek, kurum ve kuruluşu mevcut iken, Avrupa’nın ‘insanlık ayıbı’ Calais’e yönelik yaptığı çalışmalar ile Day-Mer farkını ortaya koyuyor. Geçtiğimiz yıl Kasım ayından buyana başlattığı kış dönemi yardım kampanyasının yanısıra ‘the Jungle’ın politik kriz boyutuna yönelik lobi çallışmalarınıda eş zamanlı yürüten Day-Mer, uygulamaya koyduğu Calais Dayanışma Komitesi ile daha çok önemli boyutta yardımı oraya götürüp adından söz ettirecek görünüyor.
Day-Mer’in Calais yararına düzenlediği sergiden 2.500 Pound bağış toplandı
Yaklaşık 5 aylık süreçte 3 defa ‘the Jungle’ı hazırladığı delegasyonlar ile ziyaret eden ve her defasında tonlarca yardımı bölgeye ulaştıran Day-Mer son olarak düzenlediği Calais konulu fotoğraf sergisi ile başlayan kampanyanın yardımlarını kampa ulaştırdı. Düzenlenen kampanyada, öncelikle gerçekleştirilen fotoğraf sergisinde 2 Bin 500 Sterlin’lik bir gelir elde edilirken eş zamanlı ve 2 hafta boyunca devam eden yardım toplama kampanyasında ise 2 kamyon eşya mülteciler için toplandı.
YARDIM ‘JUNGLE’A ULAŞTIRILDI
Oluşuturduğu Calais Dayanışma Komitesi ile delegasyonlar hazırlayarak ü.üncü kere Calais’i ziyarete giderek yardım götüren Day-Mer, delegasyonlarda yer verdiği belediye meclis üyeleri, kurum ve kuruluş yöneticilerinin yanısıra parlamentoda milletvekillerine yönelik bilgilendirme toplantıları ile özel yazışmalarıyla da lobi çalışmalarına ayrıca devam ediyor.
Geçtiğimiz hafta yardım kampanyasını düzenlediği fotoğraf sergisi ile hızlandıran Day-Mer komisyon yetkilileri, sergiden elde edilen yaklaşık 2 Bin 500 Sterlin’e ek olarak yaklaşık 4 tonluk gıda ve giyecek eşyaları ile toplanan bağışlarla da birlikte Bin 700 Sterlin’lik nakit yardımı bölgeye ulaştırdı. Jungle’da yasal çalışmalar yürüten Care4Calais gönüllüler kurumuna Bin 700 Sterlinlik yardım teslim edilirken, yine Care4Calais’in sorumluluğundaki yardım deposuna da 2 van ve 1 otobus bagajı dolusu yardım da teslim edildi.
Fotoğraf sergisinden elde edilen gelirin bir bölümü ile taze yiyecekler de satın alınıp bölgede yardımları dağıtan depo ya teslim edildi.
GÖNÜLLÜLER GÜN BOYU KAMP VE DEPODA ÇALIŞMA YÜRÜTTÜ
Calais Dayanışma Komitesinin organize ettiği kamp ziyaretleri ve yardım ulaştırma çalışmalarında hem kamptaki insanlık dramını yerinde inceleme adına hem de duyarlılıı artırmak adına Day-Mer yetkilileri yardımları oluşturduğu delegasyonlar ile bölgeye ulaştırıyor. Şimdiye kadar 3 kere oluşturulan delegasyonlarda gazeteciler, dernek yöneticieri, kurum temsilcileri, sendika yöneticileri, siyasetciler ve yerel yönetimlerden isimleri de bünyasine katmayı başaran Day-Mer delegasyon üyelerinin de ziyaret esnasında bölgede çalışma yürütmesine yardımcı oluyor.
Care4Calais sorumluluğundaki ve kampa yaklaşık 15 dakika uzaklıktaki erzak ve kıyafet deposunda toplanan yardımların indirilip ayrıştırılması ve düzenlenmesi ile kampa gönderilecek van araçların organizasyonunda bölgedeki gönüllüler ile birlikte çalışan delegasyon üyeleri böylelikle kampı sadece gezip görmenin yanında çalışmalar da yürüterek katkıda bulnuyorlar.
Londra’da bulunan Londra Toplum Merkezindeki binasından harekete geçen Day-Mer delegasyonu komisyon üyeleri ile beraber, sabah erken saatler de ‘the Jungle’a varmasının ardından yaklaşık 1 buçuk saat kampta gözlemler yaptı. Ardından kamp yakınındaki depoya giden delegaston gün boyu buradaki çalışmalara destek sağlayarak katkıda bulundu.
CALAİS İÇİN DEV BİR AİLE
Day-Mer Calais’e sadece yardım götürme amaçlı çalışmalar yürütmüyor. Özellikle İngiltere içerisinde bölgeye yönelik duyarlılığın artırılması ve politik krizin mülteciler yararına neticelenmesine yönelik çalışmalar da yürütürken, 3 kez düzenlenen ziyaret ile oluşturulan delegasyonlarda, yaklaşık 100 kişi bölgeye götürlüdü. Ayrıca sergi ve toplantılar ilede yüzlerce vatandaşa ulaşıp konu ile ilgili bilgileri sunan Day-Mer, Calais liman kentindeki mülteclere yönelik çalışmalar yürüten duyarlı ve büyük bir aie oluşturdu.
Ekip çalışmaları ile organize edilen yardım kampanyaları ve yardımların bölgeye ulaştırılmasındaki profesyonel organizasyon ile yine bölgedeki çalışmalara emek boyutuyla da destek sunan sayısız delegasyon üyesi, Day-Mer’in çalışmalarını onaylayarak destek sunmaya devam ediyor.
DIDIF KARDEŞ KURUMUNDAN DA DESTEK
Fransa’da faaliyetlerine devam edne ve Day-meri’in kardeş kurumu olarak nitelendirilen DIDF’de ayni gün Fransa’da topladığı 2 van araçlık yardımı kampa getirerek, Day-Mer yetkilileri ile beraber depoya teslim ederek yerleştirilmesinde yardımcı oldu.
15 kişilik bir kadro ile bölgeye dayanışma amaçlı desteğe gelen DIDF yetkilileri de bölgedeki çalışmalara katılarak, Fransa’da daha fazla duyarlılık artırmaya yönelik çalışmalar yaacaklarını belirtti.
YARDIMLAR KIŞLIK KIYAFET VE YİYECEK
Day-Mer’in kardeş kuruluşu DIDF ile beraber bölgeye hafta sonu ulaştırdığı yardımlarda battaniye, yorgan, monti yünlü kıyafetler, ayakkabılar, çizmeler, çadır ve çadır yapımında kullanılacak malzemeler, hijyen malzemeleri ile kuru yiyeceklerin yanısıra yüzlerce kutu hazır yemek de depoya teslim edildi.
Kamptaki aşırı soğuk ve yağmur nedeniyle ençok gerekli malzemeler listesinin başında kıyafetler ve yine yardımların azlığı nedeniyle yemek ihtiyacına büyük katkıda bulunan Day-Mer, kış dönemindeki çalışmalarını kamptaki ihtiyaçlara yönelik hazırladı.
CALAİS ACILARIN VE UMUDUN BİRLEŞTİĞİ NOKTA OLMAYA DEVAM EDİYOR
Daha önceden de Avrupanın bu insanlık ayıbına yönelik sayısız haber ve fotoğraf hazırladığımız esnada hep belirttiğimiz gibi, yaşanan savaşlar nedeniyle Avrupanın da mülteci krizi giderek büyüyor.
Afgan, Iraklı Kürtler, Filistinliler,Nijeryalılar Rojava’lıların coğrafyadaki savaştan kaynaklı ülkelerini terk etmesi ile Britanya’ya geçme umudunun kesiştiği nokta Fransanın Calais liman kentindeki The Jungle mülteci kampında, açlık , susuzluk ve soğuk ile boğuşan mülteciler ölüm olayları ve Fransız polisinin insanlık dışı uygulamalarıylada yüzleşti.
Herşeye rağmen daha güzel yarınlar, iş ve ekonomik gelir umuduyla bir çok dilden, din ve ırktan insanın buluşma yeri Calais tarihte Avrupanın kanayan yarası olarak yerini aldı.
DAY-MER YETKİLİLERİ ZİYARET VE YARDIM KAMPANYASI İLE İLGİLİ NE DEDİ?
Kış dönemindeki the Jungle’a yönelik yardım çalışmalarına hız veren Daymer Yetkililerinden ve Calais Dayanışma Komitesi sorumlularından Zübeyde Aydemir ve Çınar altun gazetemize haftasonu düzenlenen ziyarette birer de demeç vererek hem izlenimlerini hemde çalışmalarına yönelik bilgileri paylaştı.
Zübeyde Aydemir
“Bu Calais’e üçüncü gidişimiz. İki ay aralıklarla bölgeye gittik ve her gidişimizde değişik katılımcılarla oluşturduğumuz delegasyonlarla gittik. Vardığımızda bizi bekleyen mülteci kampındaki değişiklikler son seferemize göre çok daha büyüktü.
İlk ziyaretimizde DayMer’den küçük bir delegasyonla gitmiştik. İkinci ziyaretimizde değişik Türk ve Kürt toplum kurumlarından katılımcılarla bölgeye gitmiştik. Son gidişimizde ise Calais ile dayanışma sergimize gelen, etkilenen bir şekilde mültecilerin haklarını savunan sınırların açılmasını savunan sıradan duyarlı, yerli halktan ve üyelerimizden 33 kişiyle gittik. Aynı zamanda Fransa’daki kardeş örgütümüz DİDİF’den de 15 kadar arkadaşımız da bize katıldılar.
Kısaca kamp alanını gezdikten sonra 60 kişiye yakın bir ekip yardım deposunda götürdüğümüz 4 van dolusu yiyecek ağırlıklı malzemelerin ayıklanmasına yardımcı olduk. Ayrıca 1700 sterlin topladığımız maddi yardımı da Care4Calis Vakfına teslim ettik.
Son ziyaretimizde bariz olan, çadırlardan daha çok insanların artık kafalarının üzerinde çatı diyebilecekleri şeklinde küçük tek gözlü odalar kurulmuştu. Daha önce çamur deryasında yürüdüğümüz koridorlara çakıl taşları atılmış, bir şekilde çamur ve yağmur suyu kontrol edilmeye çalışılmış. Restoranları, kuaför dükkanı, bakkalları, camisi, kilisesi ve hatta bir grup çocuğun ders yaptığı okulu ziyaret ettme fırsatım da oldu. Sergimize katılan çocukların yazmış oldukları barış ve dayanışma mesajları içeren kartlarını da bilhassa iletebildim.
Bütün bu manzaradan çıkardığım sonuç mülteciler İngiltere’ye gelmenin zorluğunu kanıksamış durumdalar. Mümkün olduğu kadar “normal” bir yaşamı devam ettirmeye çalışıyorlar.
Bir diğer taraftan da Fransız ve İngiliz hükümetlerinin şiddetinin dozajıda artmış durumda. Mültecilere gözdağı vererek, yıldırarak ve sınırları kapatarak orada dağıtmaya çalışıyorlar. Orada uzun süredir gönüllü çalışanların anlattıkları çok korkunç hikayeleri dinledik, örneğin tek başına buldukları mültecileri kemikleri kırılana kadar döven faşistlerin sokakları gezdikleri anlatıldı.
Sınırı geçmek için geceleri tırlara atlarken yakalanan mültecileri polisin saatlerce uzaktaki karakollara götürüp daha sonra sokağa bırakıldıkları anlatıldı. Böyle bir kampta yaşamanın kendisinin eziyet olduğu yetmiyormuş gibi gerek faşistler gerek polis tarafından gündelik tacize mülteciler maruz kalıyorlar.
Burada bize düşen bireyler boyutunda yardımlarınızı esirgemememiş, duyurulara destek olmanız ama daha da önemlisi lobi çalışmasını hızlandırmak. İngiliz ve Fransız Hükümeti’nin çıkardığı savaşların sonuçlarının sorumluluklarını almaya zorlamak gerekiyor. Bundan daha kalıcı bir çözüm söz konusu değil. Sergimize katılan fotoğraf satın alan, evinden eşya getiren, maddi destekte bulunan, kampı ziyarete giden ve orada gönüllü olarak çalışan tüm dostlarımıza üyelerimize buradan DayMer adına çok teşekkür ediyorum.”
Çınar Altun
“Malesef Batı ülkeleri dünyadaki körükledikleri savaşların mağdurlarına göz yumuyor ve kendi çıkarları için hangi mültecilere yardım edip etmeyeceğine kendisi karar vermek istiyor. Bu boşluk belliki Fransa ve İngiltereden gelen gönüllü bireyler ve ufak kurumların özveri ve insiyatifine kalmış durumda, ve bu ufak diye nitelendirdiğimiz kurumların ne kadar büyük işler başardığını ve başarabileceğini Calais’e yaptığımız ziyarette gördük. Bu son gidişimizde daha düzgün organize edilmiş yardımlar ve gelişen bir yapılanma gözlemledim. Çok zor koşullarda ortak mutfaklar, okul, gençlik merkezi ve buna benzer organizasyonlar yapılmış ve insanların en temel ihtiyaçları zorda olsa el birliyle giderilmeye çalışılıyor.
Day-Mer olarak bizde bu çabalara destek olmak ve çaresiz bir durumda olan insanlara yaşamlarını devam ettirmek için ve seslerini kamuoyuna duyurabilmek için kampanyamızı fotoğraf sergisi ve bağış kampanyası ile devam ettirdik. Kampanyamızı aynı zamanda parlementoya taşıdık ve bunun üzerinden bir çok yerli ve yabancı birey ve kurumla el ele vererek hem şu anda orada bulunan mültecilerin kışı geçirebilmelerine yardımcı olduk, hemde büyük ekonomik gücü olan yardım kurumalarına ve parlementoda kamuoyu yaratabildik.”
Oktay Şahbaz
“Day-mer olarak Calais’deki mülteci yerleşim yerlerine daha önce iki dafa ziyarette bulunmuştuk. Bu iki ziyarette daha çok buradaki insanların yaşadığı insanlık dışı durum ile karşılaşıp bunu Londra’da yaşayan Turkiye’li ve Kürt toplum ile paylaşmıştık. Bunun yanında mültecilerin bu durum hakkında kamuoyu oluşturmak için bir rapor doğrultusunda parlemento’da bir toplantı organize etmiştik.
Bu gelişimizde, yani üçüncü gelişimizde, durumun daha da kötü olduğunu gördük. İlk iki ziyaretimizde gördüğümüz insanlık dışı yaşam koşullarının yanında ayrıca faşizan ve ırkçı saldırıların yoğunlaştığını ve bunca savaş ve katliamdan kaçan insanların Fransız hükümeti ve Fransız faşistleri tarafından öldürülmeye çalışıldığını öğrendik. Kamp’da yaşam koşulları daha da kötü durumda.
Fransız hükümeti kampı dağıtmak için kampın güneyinden başlayarak hayata geçirmek istediği bir dağıtma planı olduğu ile karşılaştık. Buradaki mültecilere önerilen veya umut verecek bir vaatin olmadığını gördük. Kampda çıkarılan insanlar önce devletin mülteci kamplarına oradan da ülkelerine sınır dışı edildiklerini öğrendik. Bunun yanında polisin kampdaki mültecileri tahrik etmek için yaptığı, durduk yere biber gazı sıkmak, tazyikli su sıkmak, buldozer ve diğer iş arabalarıyla kampa girmek, gibi insalik dışı uygulamalar hakkında bilgi aldık. Bu gelişmelerden daha kötü olan ise kampa aşırı sağcı ve ırkçı Fransız gruplar tarafından yapılan saldırıların arttığını öğrenmemiz oldu. Aşırı sağcı ve ırkçı grupların kamp dışında mültecileri yakalayıp bilinçli bir şekilde kemiklerini kırana kadar dövdüklerini burdaki yetkililerden duyduk. Polisin bu tür durumlara müdahale etmediğini ve göz yumduğu bize bildirilen başka korkunç bilgiler oldu.
Day-mer olarak bu gelismelerinde içinde bulunduğu yeni bir raporu yazıp bir çok yetkili kurum ve kuruluş ile paylaşmayı düşünüyoruz. Bu anlamda mültecilere ile dayanışma içinde olmaya devam edip sınır kapıların açılması ve onların gelmeleri için elimizden geleni yapmaya Day-mer olarak devam edeceğiz.”