Author: ali

  • Yaban keçilerin öldürülmesi için avlanma izni

    Yaban keçilerin öldürülmesi için avlanma izni

    Bingöl’de 7 çengel boynuzlu dağ keçisi ve 7 yaban keçisi için avlanma izni verildi.

    Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce yayımlanan “Av Turizmi Uygulama Talimatı”nda, Bingöl’de, 7 çengel boynuzlu dağ keçisi ve 7 yaban keçisinin öldürmesi de yer aldı. 2020-2021 yılları arasında “Av Turizmi Uygulama Talimatı”nda avın açılış ve kapanış tarihleri, izin verilen av hayvanları ile avcı başına avlanabilecek bir günlük av hayvanı limitleri, avlanma izni verilen avlaklar ile sahalar belirlendi.

    Buna göre, bazı bölgelerde Anadolu yaban koyunu, yaban keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, kızıl geyik, melez yaban keçisi, ceylan, karaca, yaban domuzu, çakal ve tilki avına 31 Mart 2021 tarihine kadar izin verildiği belirtildi. Her bir yaban keçisi için 14 bin TL avlanma ücreti belirlenirken, çengel boynuzlu dağ keçileri için ise 8 bin 500 TL avlanma ücreti belirlendi. Ülke genelinde 480 yaban keçisi, 39 çengel boynuzlu dağ keçisi, 9 Anadolu yaban koyunu, 14 ceylan, 89 kızıl geyik, 167 karacanın avlanmasına izin verildi.

    Dersim’de 17 dağ keçisinin öldürülmesi için yapılan ihale, tepkiler üzerine iptal edilmişti.

  • NKP: Metzamor Santrali patlamadan önlem alın

    NKP: Metzamor Santrali patlamadan önlem alın

    Azerbaycan’ın Metzamor Nükleer Santrali’nin bombalama tehdidine dikkat çeken NKP, “Nükleer santrallerin bombalanması ilk akla gelen oluyorsa, olası bir savaşın neleri ortaya çıkarabileceğinin tahmin edilebilmesi zor görünmüyor” dedi.

    Mersin Nükleer Karşıtı Platformu’nun (NKP) yapmak istediği basın açıklaması valiliğin eylem-etkinlik yasağına takıldı. Bunun üzerine açıklamalarını yazılı olarak yapan NKP, Iğdır Kars illerinin sınırına 16 kilometre uzakta olan Metzamor Nükleer Santrali’nin durumuna dikkat çekti.

    Ermenistan ve Azerbaycan arasında yaşanan gerginlik sonrası Azerbaycan hükümetinin Ermenistan’ı Metzamor Nükleer Santrali’ni bombalamak ile tehdit ettiği kaydedilen açıklamada, “Bu tehdit bile nükleer santrallerin ne denli tehlikeli olduğunun açık bir göstergesi değil mi? Böyle bir çekişmenin sonucunda dahi nükleer santrallerin bombalanması ilk akla gelen oluyorsa, olası bir savaşın neleri ortaya çıkarabileceğinin tahmin edilebilmesi zor görünmüyor” denildi.

    ‘METZAMOR PATLAMADAN ÖNLEM ALIN!’

    Metzamor Nükleer Santrali’nin Çernobil’de patlayan santral ile aynı teknolojiye sahip olduğu belirtilen açıklamada, ikisinin de Rosatom Şirketi’ne ait olduğunu vurgulandı. Söz konusu şirketin Mersin Akkuyu’da kurulacak santralin de yapımını üstlendiği hatırlatılan açıklamada, “Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatını durdurun, Sinop’u yaşanmaz hale getirmeden nükleer santral ihalesinden vazgeçin! Ve Metzamor Nükleer Santrali’nin olası bir savaş ya da doğal afet sonucu oluşacak yıkımdan önce önlem alın. Ülkenin enerji açığı yok. Ama uluslar üstü sermayenin rant açlığı var. Bu açlıklarını bizim yaşamımız üzerinden gidermelerine izin vermeyin” ifadeleri yer aldı.

  • Baskılara rağmen 26 yıldır okurlara ulaştırılıyor

    Baskılara rağmen 26 yıldır okurlara ulaştırılıyor

    Kürtçe bilim, kültür ve araştırma dergisi ZEND’in 27’nci sayısı uzun bir sürenin ardından okurla buluştu. Kürt Araştırmalar Derneği Eşbaşkanı Eyyüp Subaşı, yeni sayıya ilişkin okurdan görüş beklediklerini söyledi.

    Kürt Araştırmalar Derneği (Komeleya Lêkolînên Kurdî), Kürtçe bilim, kültür ve araştırma dergisi olan ZEND’in 27’nci sayısını geçtiğimiz günlerde okurlarıyla buluşturdu. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan İstanbul Kürt Enstitüsu tarafından 21 Mart 1994’te çıkarılmaya başlanılan ve kimi nedenlerden kaynaklı yayın hayatı belli aralıklarla kesintiye uğrayan ZEND’in bu sayısında da birçok bilimsel araştırmaya yer verildi.
    Derginin bu sayısında, Tahir Baykuşak’ın “Hacî Qadirê Koyî’nin Kürtçe Milliyetperver Fikriyatındaki Rolü”, Arimed Delavî’in “Türk Devletinin Beden Dili ile Sinemadaki Temsili” ve Berat Qewîendam’ın klasik Kürt edebiyatı üzerine kaleme aldığı yazılar yer aldı.
    Kürt Araştırmalar Derneği Eşbaşkanı Eyyüp Subaşı ile tüm baskılara rağmen okurlara ulaştırılmaya çalışılan dergiyi konuştuk.
    ‘ÖNEMLİ BİR KAYNAK’ 
    Subaşı, çeyrek asırdır birçok yazar ve araştırmacının çalışmalarını bünyesinde barından dergiyi, “Kürdoloji çalışmaları için önemli bir kaynak” olarak nitelendirdi. Kürt dili, edebiyatı ve kültürü üzerine kapsamlı araştırma yapmak isteyenler için derginin önemli bir kaynak niteliğinde olduğunu belirten Subaşı, derginin ilk Kürtçe dergilerden bir tanesi olduğunu ve birçok bilimsel araştırmaya imza attığına değindi.
    KÜRTÇEYE KATKISI
    Derginin aynı zamanda Kürtçe yazımın gelişmesinde de önemli bir rol oynadığına dikkati çeken Subaşı, “ZEND çıktığı sırada, tamamı Kürtçe olan ve bilimsel çalışmalara yer veren sadece birkaç dergi vardı. ZEND’i diğer dergilerden ayıran önemli bir niteliği de Kürtçe ve sadece bilimsel çalışmalara yer vermesiydi. ZEND’in bu anlamda Kürtçe yazı dilinin gelişimi üzerinde iyi bir tesir bıraktığını söyleyebiliriz” dedi.
    ZENGİN BİR SAYI 
    Son çıkan sayıda yer alan yazıların içeriğine de değinen Subaşı, “Bu sayıda da farklı yazılar var. Dil üzerine çeşitli çalışmalar var. Kürtçe gramer ve Med İmparatorluğu üzerine de yazılar var. Öte yandan Horasan’da yazılmış ve yeni ortaya çıkan Şewqname adlı bir eserin dili üzerine bir araştırma yer alıyor. Yani geniş bir yelpazede yazılar yer almaktadır. Kürt dili, edebiyatı ve folkloru üzerine zengin bir sayı diyebiliriz” diye konuştu.
    ‘ELEŞTİRİLERE AÇIĞIZ’ 
    Subaşı, derginin yayın hayatının bundan sonra da devam edeceğini vurguladı. Derginin okuyucularından ve araştırmacılardan eleştiri ve öneriler beklediklerini söyleyen Subaşı, “Yapılacak eleştiriler, ZEND’in gelişmesine katkı sunacaktır. Kürtçe çıkan bir derginin gelişimi de Kürt dilini katkı sunacaktır” dedi.
    MA / Mehmet Aslan 
  • Yönetmen Ergezen: Normalleşmeye değil özgürleşmeye ihtiyacımız var

    Yönetmen Ergezen: Normalleşmeye değil özgürleşmeye ihtiyacımız var

    Belgesel Film Yönetmeni Elif Ergezen, pandemiyle koşulları daha da zorlaşan sanat emekçilerine ilişkin “Bizim ‘normalimiz’ zaten salonsuz festivaller, gösterilemeyen filmler, gözaltı ve tutuklamalar, işsizlik ve güvencesizlikti. Bu açıdan özgürleşmeye ihtiyacımız var” dedi.

    Belgesel Film Yönetmeni Elif Ergezen, pandemi sürecinde daha da görünür olan sanat emekçilerini çalışma koşulları ve üzerlerindeki baskıya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Ergezen, emek sömürüsü, uzun mesai saatleri, güvencesiz, güvenliksiz, sözleşmesiz çalışma koşulları yanı sıra  taciz ve mobbingin sektörde normalleştirildiğine dikkati çekti.
    ‘LİSTELER YAPILIYOR’
    Uzun zamandır Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadıklarını belirten Ergezen, “Bizim karantinamız çok önceden başlamıştı. Zaten muhalif, alternatif, dolayısıyla özgür bir alanda kalmayı gözetenler için koşullar hep zor. Yönetmenlerin fişlendiğine, ‘Barış İçin Sinemacılar’ metnine imza koyanların adlarının olduğu listeler yapıldığında dair duyumlar geliyor. TV’ler bizim belgesellerimizi zaten göstermiyor. Osman Kavala’nın desteğiyle süren, belgeseller için Yeni Film Fonu vardı artık o da yok. Dolayısıyla belgesel filmler için kaynak bulmak çok zor. Sadece bağımsız belgesel filmler yaparak hayatını kazanabilen birini ben tanımıyorum. Çoğu zaman hem yapımcı hem yönetmen oluyor hem kamera kullanıyor hem de kurguyu biz yapıyoruz. Başka işlerde çalışarak bir şekilde geçimimizi sağlıyoruz. Filmlerimizi de minimum bütçeyle çekiyoruz. Hatta bazen sıfır bütçeyle” diye konuştu.
    ‘ÖZGÜR SİNEMA ZATEN SALONSUZDU’
    2015 İstanbul Film Festivali’nde Bakur belgeseline uygulanan sansür sonrası tüm “büyük” film festivallerinin teker teker sansüre teslim olduğunu ifade eden Ergezen, “Ülkedeki çatışmaların ve savaş ortamının korkunç boyutlara ulaşmasıyla özgür film festivalleri, filmleri gösterecek mekanlar bulmakta zorlandı. Yönetmenler filmlerini gösteremedi. Filmleri gösterilenlere ise davalar açıldı ve mahkum oldular. Dahası bırakın filmini göstermeyi hiç yapılmamış filmler nedeniyle yargılanan insanların olduğu bir ülkede yaşıyor ve üretmeye çalışıyoruz. Şimdi ‘normalleşme’den bahsediliyor. Bizim normalimiz zaten salonsuz festivaller, gösterilemeyen filmler, gözaltı ve tutuklamalar, işsizlik ve güvencesizlikti. Bu açıdan bizim ‘normalleşmeye’ değil, aslında özgürleşmeye ihtiyacımız var” diye belirtti.
    ‘ONLAR İÇERİDEYSE BEN DIŞARIDA DEĞİLİM’
    Yönetmen Ergezen, karantina sürecinde, Altyazı Fasikül projesi kapsamında, cezaevinden gönderilen mektuplara dair “İçerden” adlı bir belgesel hazırlamıştı. Ergezen, belgeseli aracılığıyla cezaevinde yaşanan hak ihlallerine, toplumun karamsarlığa mahkum edilmesine, cezaevinde ölüm orunca olan kişilere dikkati çekmek istediğini belirtti.
    Ergezen, şöyle anlattı: “İçerisi-dışarısı, yaşam ve ölüm öyle korkunç bir çelişki içinde bir aradaydı ki. Dışarısı açık hapishane derdik, gerçekten de açık hapishaneye döndü. Biz içeriye hapsolup kendi dertlerimize gömülmüşken; birileri gerçekten ‘içeride’ ama bizim dertlerimizle meşguldü. Bir yandan da savaş sürüyordu. Kayyum atamaları durmuyor, siyasiler gözaltına alınıyor ve hapishaneler dolmaya devam ediyordu. Her yer gerçekten büyük bir hapishaneye dönmüştü. Bu bizim ‘normalimizdi’. Bir mektup gibi düşündüm başta. O nedenle özellikle arkadaşlarımın mektuplarından yaşamla ilgili olan yerleri seçtim. Yaşama ne kadar değer verdiklerinin görülmesini istiyorum. Onlar yaşamı savunuyorlar. Daha da gecikmeden adalet taleplerine sahip çıkmalı ve onların sesi olmalıyız. İçeridekilerin sesi olmak istiyorum. Bu nedenle de filmde kendi konuşmalarımı, onların mektuplarını, alıntıları, özetle her şeyi kendi sesimle okudum. Hepsinin tek bir ses olarak çıkmasını istedim. Çünkü biliyorum ki onlar içerideyse ben de dışarıda değilim. Kimse özgür değil. Onların mektuplarının olduğu yerlerde kamera dışarı çıkıyor, doğaya, yeryüzü ve gökyüzüne dönüyor; diğer durumlarda hep içeride, hatta neredeyse toprak rengi bir örtünün altındayız. Bir ekranın önüne sıkışmış, dünya ile bağımıza yaşamak diyoruz. Yani belki de onlar özgür, belki hapsolan bizleriz. Belki onlar yaşıyor, ölen bizleriz.”
    ‘İKTİDAR ALTERNATİF SİNEMAYA KİNLE DOLU’
    Türkiye’de alternatif sinemanın tüm zorluklara ve baskılara karşı devam ettiğini ifade eden Ergezen, “Şüphesiz ne yapsalar da devam edecek. Bu da genellikle video aktivizm ve belgesel alanında ortaya çıkıyor. Türkiye gibi ülkelerde insanlar gerçeğe açlık duyar. İnsanların ‘doğru değildir, yok canım o kadar da değil, film işte’ deyip reddedemeyeceği açıklıkta görebilmelerini sağlamak için belgesele ihtiyaç oluyor. Gerçeklerden kaçmak konforlu bir alan sunuyor zira. Bu ülkede savaş ateşine durmaksızın odun taşıyan mekanizma böyle işliyor. O nedenle de alternatif bir tarih yazımı olarak da alternatif sinemaya, daha spesifik olarak belgesel sinemaya önemli bir sorumluluk düşüyor. Mevcut düzenin o nedenle alternatif sinemaya bakışı kinle dolu. Fakat içinde güçlü bir korku da taşıyan bir duygu bu. Çünkü bu çarkı durduracak bir potansiyele ekleniyor. Buradan da biz kendimize umut devşirebiliriz pekâlâ” diye konuştu.
    Behçet Necatigil’in “çok çiğ çağ” sözünü hatırlatan Ergezen, şöyle devam etti: “Mevcut iktidar, iktidarını bir küldür-sanat hegemonyası kurarak beslemeye çalışıyor fakat beceremiyor. Milyonları akıtınca dünyanın en güzel filmi olmuyor. En iyi sanatçısı çıkmıyor. Bunu onlar da görüyor şüphesiz. İktidara geldiğinden beri her alanda olduğu gibi sinemada da ‘kendi sinemacısını’ yaratmaya çalışıyorlar, ‘onlar ve biz’ ayrımı üzerinden düşmanlaştırarak iktidarda kalmak gibi çok çiğ bir siyaset sürdürüyor. Bunun sinemada işe yaradığını, genel olarak sanat alanında tutacak bir tohum olduğunu düşünmüyorum.”
    ‘SESİNİ DUYURAMAYANLARIN SESİ OLMALIYIM’
    Sahip olunan her şeyin bir şekilde insanın üzerine bir sorumluluk yüklediğine inanan Ergezen, şunları ifade etti: “Para, eğitim, olanaklar şöyle dursun, yaşama sevincini bile buna katabilirim. Filmde de ‘insan nedir’ sorusuna Gülten Akın’ın dizeleriyle verdiğim cevap biraz da buna işaret eder. ‘İnsan sorumluluktur.’ Kameram, kurgu bilgisayarım, bunları kullanma bilgi ve tecrübem varsa onları doğru şekilde ve gerekli yerlerde kullanmalıyım. Elimden geldiğince bir şeyler yapmalıyım duyulması gereken seslere katılmak, o sesi yükseltmek için. Becerebildiğim kadar sesini duyuramayanların sesi olmalıyım ki ölüler de var bunun içinde. Yaşıyorsak hakkını vermeliyiz. Ve bu yiyip, içmek, kendi çıkarına, derdine gömülmekle değil; özgür, adil ve barış içinde bir yaşamı her yerde ve herkes için savunmakla mümkündür.”
    MA / Eylem Akdağ
  • Dengbêjlik için Diwanxane kurdu

    Dengbêjlik için Diwanxane kurdu

    Dengbêj İsmail Seyranoğlu, dengbêjlik geleneğini yaşatmak için Van’da “Diwanxane” açtı. Genç nesillere dengbêjlik geleneğini aktaran Seyranoğlu, gençleri Diwanxane’ye davet etti.

    Hakkarili Dengbêj İsmail Seyranoğlu, dengbêjlik geleneğini yaşatmak için Van’da “Diwanxane” adında bir kurs açtı. Yöresel motiflerle süslediği 120 metrekarelik alanda şuan 6 kişiye dengbêjlik eğitimi veren Seyranoğlu, genç nesillere dengbêjlik geleneğini öğretmek ve bu geleneği yaşatmak için kursu açtığını anlattı. Dengbêj hayranlığının çocukluktan geldiğini söyleyen Seyranoğlu, dengbêj geleneğinin taşıyıcısı olan ailesinin de bu hayranlığı pekiştirdiğini belirtti.

    DIWANXANE’DE DENGBÊJLİK

    Uzun zamandır dengbêjliğe gönül verdiğini ve bu geleneğini yaşatmak için büyük çaba sarf ettiğini dile getiren Seyranoğlu, “Diwanxane’yi açmak ve gençlere dengbêjlik kültürünü öğretmek benim için bir hayaldi. Şuan hayallerimi gerçekleştirme yolunda ilk adımlarımı attım. Bir süre önce Hakkari’den Van’a taşındım. Kiraladığım bir daireyi yöresel motiflerle süsleyerek stüdyoya çevirdim. Kürtçe’de Diwanxane diye tabir edilen stüdyomda, genç kuşaklara dengbêjlik kursları vermeye başladım. Sadece kendim için değil, bizden sonraki nesiller için de bu Diwanxane’nin önemli katkı sunacağını düşünüyorum” diye konuştu.

    AİLELERE ÇAĞRI

    Açtığı Diwanxane’de şuan 6 öğrencisinin olduğunu belirten Seyranoğlu, “Pandemi nedeniyle 6 öğrencimden 2’si şuan aktif olarak derslere katılıyor. Bu sayının daha da artacağına inanıyor ve eğitimleri alan arkadaşlarımızın dengbêjlik yolunda devam edeceklerini umuyorum. Şimdilik Diwanxane’yi geliştirme aşamasındayız. İleriki dönem için daha fazla genç arkadaşımızı aramıza katıp, dengbêjlik kültürünü yaşatmak istiyorum. Haftanın belirli günlerinde de WEB TV üzerinden canlı dengbêjlik programları yapacağım. Buradan tüm ailelere çocuklarını bu divana göndermeleri çağrısını yapıyorum” dedi.

    DENGBÊJLİĞİ YAŞATMAK

    Dengbêjlik kültürünü öğrenmek ve gelecek nesillere taşımak istediğini söyleyen öğrencilerden Selman Demir, dengbêj Xelil Bakozi ve Salih Şirnexî’nin kilamlarından etkilendiğini dile getirerek, “Onların kilamlarını dinlemeyi çok severdim ve çok hoşuma giderdi. Onlar gibi kilam söylemek istiyorum. Salgından dolayı buraya geç başvuru yaptım. 20 gündür ders alıyoruz. Bizim yaşımızda olan arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum; kültürümüzü yaşatmak için hep birlikte bir çalışma yürütebiliriz. Arkadaşlarımızın buraya gelmelerini istiyorum” dedi.

    Dengbêjlik dersi alan Suat Şeylan ise, “Burası kültürümüzü yaşatmaya yardımcı oluyor. Tanınmayan sesleri, değerleri, dengbêjleri hatırlamak ve hatırlatmak için buradayız. Patnoslu Dengbêj Hecî Abdülkerim’in yolundan gidiyorum. Amacımız dengbêjlerimizi yaşatmaktır” diye belirtti.

    MA/ Özlem Yayan

  • Kadıköy’de gözaltına alınan gençler darp edildi

    Kadıköy’de gözaltına alınan gençler darp edildi

    Suruç Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anmak için Süreyya Operası önünde açıklama yapmak isteyen gençler darp edilerek gözaltına alındı.

    Suruç Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 kişi için birçok yerde anma programları düzenleniyor.

    İstanbul’da Kadıköy Halitağa’da yapılan anma etkinliğinin ardından Gençlik Örgütleri Süreyya Operası’nın önüne giderek açıklama yapmak istedi.

    Polis, Polonya Caddesi üzerinde göstericilerin önünü kesti. Yürüyüşlerine devam etmekte ısrarlı olan gençlere polis müdahale etti. Müdahaleye rağmen gençlik polis barikatını aşarak Süreyya Operası’na doğru yürüdü. Süreyya Operası önüne kadar gelen gençler ile polisler arasında arbede yaşandı. Polis burada gençlere biber gazı ve plastik mermilerle müdahalede bulundu.

    Burada yaşanan müdahalede çok sayıda kişi darp edilerek gözaltına alındı. Yaşanan müdahaleden polis gençlerin Süreyya Operası Önünde açıklama yapılmasına izin vermedi.  Ara sokaklarda yürüyen gençlere buralarda da müdahale edildi. Müdahale sonucunda 20’den fazla kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar darp edilerek yerlerde sürüklendi. (MA)

     

  • Gazeteci Aziz Oruç için dayanışma çağrısı

    Gazeteci Aziz Oruç için dayanışma çağrısı

    Tutuklu Gazeteci Aziz Oruç’un yargılandığı davanın ilk duruşması yarın Ağrı 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Gazeteciler, Oruç’un eşi ve avukatı dayanışma çağrısında bulundu.

    Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde 11 Aralık 2019 tarihinde gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Patnos L Tipi Cezaevi’ne konulan gazeteci Aziz Oruç ile kendisine yardım ettikleri gerekçesiyle tutuklanan Muhammet İkram Müftüoğlu ve HDP Doğubayazıt İlçe Eşbaşkanı Abdullah Ekelek’in yargılandığı davanın ilk duruşması, yarın Ağrı 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Oruç’un eşi, gazeteci arkadaşları ve avukatı dava ile ilgili destek çağrısı yaptı.
    ‘İKTİDAR HEDEF GÖSTERDİ’
    Yarın görülecek duruşmaya destek çağrısı yapan Gazeteci Adnan Bilen, “Aziz Oruç gazetecidir ve hükümet yetkililerinin hedef göstermesiyle, yaptığı gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklanmıştır. Tüm gazeteci arkadaşlarımızı Aziz’e destek olmak için Ağrı’ya bekliyoruz. İktidarca hedef gösterilen ve diğer birçok gazeteci arkadaşımız gibi ‘terörist’ ilan edilen Aziz Oruç’un gazeteci olduğunu mahkeme salonunda bir kez daha göstermemiz gerekiyor. Umuyoruz ki yarın adil bir yargılama yapılarak, Aziz serbest bırakılır ve gazeteciliğine kaldığı yerden devam eder” dedi.
    GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
    Gazeteci Oktay Candemir, Oruç’un 7 aydır hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulduğuna dikkat çekerek, “Yaptığı gazetecilik faaliyetleri ve yaptığı haberler suç sayılmıştır. Aziz Oruç yarın hakim karşısına çıkacak. Bizler de meslektaşları ve dostları olarak kendisinin yanında olacağız. Gazetecilik suç değildir” şeklinde konuştu.
    Oruç’un İran üzerinden Ermenistan’a geçiş yaparken, Ermenistan tarafından yakalanarak İran’a teslim edildiğini ifade eden Jinnews muhabiri Şehriban Abi, “İran’a teslim edilen gazeteci arkadaşımız, İran-Türkiye sınırına, tel örgülerinin arkasına atılmış ve adeta ölmekten kurtulmuştur. Yüzlerce arkadaşımız gibi Aziz Oruç da cezaevinde hukuksuzca tutuluyor. Yarın çıkacağı mahkemede serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Gazetecilik suç değildir” diye konuştu.
    ‘GAZETECİLİK KRİMİNALİZE EDİLİYOR’
    Gazeteci Ruşen Takva, “Aziz Oruç gazetecidir. Gazetecinin yeri cezaevi değil, sahada, sokakta haber peşinde koşmaktır. Son yıllarda muktedirin muhalif medya üzerindeki baskısının sonucu gazetecilik mesleği kriminalize edilerek, amacından koparılmaya çalışılmaktadır. Bizler bu algıya karşı olduğumuzu söylemek için yarın Ağrı’da görülecek duruşmayı takip ederek destek olacağız” ifadelerini kullandı.
    DAYANIŞMA ÇAĞRISI
    Oruç ile dayanışma içerisinde olan gazetecilere teşekkür eden eşi Hülya Oruç, “Umarım yarın güzel ve adil şeyler olur. Yarın herkesi destek olmaya ve bizi yalnız bırakmamaya çağırıyorum” dedi.
    ÖRGÜTSEL HİÇBİR DELİL YOK
    Oruç’un daha önce yargılandığı tüm dosyaların toplanıp, tek bir dosya haline getirildiğini dile getiren avukat Erhan Çiftçier, “Geçmişte yaptığı tüm faaliyetler, yargılandığı veya beraat ettiği dosyalar, Doğubayazıt’ta yakalanmasına ilişkin tek bir dosya haline getirilmiştir. Aziz’in Doğubayazıt’ta yakalanmasına ilişkin örgütsel hiçbir delil yok. Yargı eliyle Aziz’e kurulan kumpası boşa çıkarmak için tüm meslektaşlarımızı desteğe çağırıyoruz” diye seslendi.