Category: Haber

  • Alman mahkemesi ‘Êzidî soykırımı’ dedi

    Alman mahkemesi ‘Êzidî soykırımı’ dedi

    Êzidî bir çocuğun katledilmesi davasında DAİŞ çete üyesine müebbet hapis cezası kesen Frankfurt Yüksek Eyalet Mahkemesi Êzidîlerin 73. Ferman ismini verdiği katliam için “insanlığa karşı işlenmiş bir soykırım” dedi.

    Almanya’nın talebi üzerine sığındığı Yunanistan’da gözaltına alınan ve iade edilen DAİŞ çete üyesi Irak vatandaşı Taha El-Jumailly, Nisan 2020’den bu yana Frankfurt Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde yargılanıyordu. Annesiyle esir pazarında satın aldıkları Êzidî bir kız çocuğunun 2015 yılında susuzluktan ölümüne neden olduğu için hakim karşısına çıkan DAİŞ çete üyesi için mahkeme heyeti bugün kararını açıkladı.

    Êzidîlere yönelik katliam için soykırım tanımını kullanan mahkeme, DAİŞ üyesi Taha El-Jumailly’nin de insanlığa karşı suç işlediğine vurgu yaptı. DAİŞ çete üyesine ömür boyu hapis cezası veren mahkemenin kararı dünya çapında bir ilk olma özelliği taşıdı. Mahkeme, ayrıca katledilen çocuğun annesine de 50 bin Euro para tazminatın verilmesini kararlaştırdı.

    ALMAN EŞİNE DE 10 YIL HAPİS CEZASI

    Almanya Federal Başsavcılığı’nın iddianamesini kabul eden mahkemenin kararında Irak vatandaşı Taha El-Jumailly, yabancı bir terör örgütü üyesi olduğu, cinayet işlemek, insanlığa karşı suç işleyerek Êzidîlere yönelik soykırıma katıldığı ifade edildi.

    DAİŞ çete üyesi Taha El-Jumailly’nin işlediği suçlar devamla şöyle sıralandı: 2015’te Irak’ın Felluce kasabasında Êzidî bir kadın ile 5 yaşındaki kızını DAİŞ ideolojine uygun şekilde satın aldı, köleleştirdi, yiyecek ve içecekten mahrum etti, dinini değiştirmeye zorladı, Kur’an-ı Kerim okutup namaz kıldırdı, anneyi ve kızını kapanmaya zorladı, defalarca şiddet uyguladı.

    Küçük kız çocuğunu havanın gölgede 50 derece olduğu bir gün avluya çıkaran DAİŞ çete üyesi onu koli bandıyla pencereye sabitleyerek, annesinin gözleri önünde saatlerce bekletti. Alman mahkemesinin verdiği karara göre tüm bunların sonucunda kız çocuğu susuzluktan acı çekerek can verdi. Geçtiğimiz ay Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi de Taha El-Jumailly’nin suç ortağı olan Alman eşi Jennifer W.’e de 10 yıl hapis cezası vermişti.

    ALMANYA’DAKİ SORUŞTURMA NASIL BAŞLAMIŞTI?

    Alman yargısının uzun yıllardır yürüttüğü soruşturma Irak’a dönmek isterken güvenlik güçlerinin dinlediği bir araçta beş yaşındaki kız çocuğunun ölümüne ilişkin Jennifer W. anlatımları üzerine başlamıştı. 2014 yılında Almanya’dan Irak’a gidip DAİŞ çetelerine katılan Jennifer W. 2016’da yeni bir pasaport almak üzere Ankara’daki Alman Konsolosluğuna müracaat ettiği sırada Türk yetkililer tarafından gözaltına alarak Almanya’ya sınır dışı edilmişti. Almanya’da tutuklanan Jennifer W.’nin Nisan 2020’de başlayan yargılanması uzun süre Alman kamuoyu ve medyasının gündeminde kalmıştı.

  • AABK: Alevilerin hakları iade edilsin

    AABK: Alevilerin hakları iade edilsin

    Fransa’da bir araya gelen Alevi birlikleri, AİHM’in Türkiye’de zorunlu din dersleri uygulaması ve Cemevlerine uygulanan ayrımcılık ile ilgili kararlarını hatırlattı.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Fransa’nın Strasbourg kentinde bir araya geldi. AİHM kararlarının uygulanmasını denetlemekle yükümlü Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin toplantısından önce gerçekleştirilen gösteride ”AİHM kararları uygulansın, Alevi talepleri kabul, hakları iade edilsin” çağrısı yapıldı. Komite toplantısının gündeminde AKP iktidarının ısrarla uygulamadığı “Cemevleri ve Zorunlu Din Dersleri Davaları” kararı sebebiyle alınabilecek yaptırımlar da yer aldı.

    AYRIMCILIK SÜRÜYOR

    300 kurumun temsilcisinin katıldığı gösteride açıklama yapan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Genel Başkanı Hüseyin Mat, Alevilere yönelik ayrımcılığın sürdüğünü, AİHM’in kararlarının bugüne dek uygulanmadığını ifade ederek, “O tarihten bugüne kadar, Alevilere yönelik her türlü doğrudan ve dolayı ayrımcılıkla karşı karşıya olduğumuzun tanığı ve takipçisiyiz. AKP iktidarı, AİHM nezdinde yaptığı savunmalar ve Sünnilik eksenindeki değerlendirmelerle bu davalar karşı ‘yeni değişiklikler’ adı altında AİHM kararlarını bertaraf ettiğini iddia etse de, hem Alevilerin, hem de Bakanlar Komitesi tarafından tespit edilen ihlallerin sürdüğü görüşünü korunmaktadır. AKP iktidarının iddiasının aksine, bugüne kadar zorunlu din dersleri ve Cemevlerine yönelik inkâr ve ayrımcılık konusunda, hukukun evrensel ilkeleri ve laiklik ekseninde, herhangi bir çözüm ortaya konulmadı, kararlar uygulanmadı ve Alevilere yönelik ayrımcılık artarak devam etti” dedi.

    KOMİTE’YE ÇAĞRI

    Aleviler olarak AİHM kararının derhal uygulanarak, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Cemevlerine yönelik inkar ve ayrımcılığın durdurulmasını talep ettiklerini söyleyen Mat, şöyle devam etti: “Aksi takdirde Komite’yi ilgili AİHM kararının uygulanması için gerekli tüm tedbirleri almaya çağırıyoruz. Alevilerin temel talebi olan, eşit haklar ve eşit yurttaşlık hakkının hayata geçirilmesini savunuyor ve takipçi olmaya devam edeceğimizi ve hak temelli demokrasi mücadelemizi daha da toplumsallaştıracağımıza söz veriyoruz.”

    OLUMLU ADIM ATILMADI

    Zorunlu din derslerine karşı 12, Cemevleri ile ilgili 203 kişinin yaptığı başvuruları inceleyen AİHM, Türkiye hükümetinin, zorunlu din dersleri uygulaması ve Cemevlerine uygulanan ayrımcılık ve Alevi haklarının ihlal edildiğine hükmetmişti. AB Bakanlar Komitesi, 3-5 Aralık 2019 tarihlerindeki toplantısında da bu iki dosyanın ve Aleviler lehine verilen kararların uygulanması için yapılması için Türkiye’yi uyarmıştı.

    AİHM, Alevilerin hukuksal davalarına ilişkin verdiği kararlara rağmen 2 yıllık zaman dilimi süresinde AKP hükümeti tarafından olumlu hiç bir adım atılmadı.

    AİHM, 16 Eylül 2014 tarihinde Türkiye’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesini ihlal ettiğini saptamıştı. Mahkeme, 3 Haziran 2015’te ise Cemevlerine ayrımcılık yapıldığına dair şikâyeti davasını haklı bulmuştu.

  • Londra’da coşkulu ‘27’ Kasım kutlaması

    Londra’da yüzlerce kişi PKK’nin 43’üncü kuruluş yıl dönümünü büyük bir coşkuyla bir kutlayarak, “PKK Ortadoğu halklarının özgürlük ruhudur” dedi.

    Londra Kürt Halk Meclisi’nin çağrısı ile yüzlerce kişi KCC binasında bir araya gelerek PKK’nin 43’üncü yıl dönümünü kutladı. Kürt özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenler anısında bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan anmada, sık sık “Vejin Piroz Be”, “Biji PKK”, “Biji serok Apo”, “Jın jiyan azadi”, “Şehid namırın” sloganları atıldı. PKK bayrakları ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın flamalarının asıldığı salonda, kadınlar kutlamaya ulusal elbiseleri ile katıldı. Firaz Dağ Çocuk Korosu’nun sahne aldığı kutlamada, çocukların “Serhıldan” şarkıs ise alkış ve zılgıtlarla karşılık buldu.

    PKK’nin 43 yılını konu alan sinevizyon gösteriminde ise kitle “Em PKK’ne” şarkısını hep bir ağızdan okudu.

    Kutlama da Kürt Kadın İnisiyatifi adına bir konuşma yapan Besime Jiyan, PKK’nin , Kürt halkının tek meşru, ulusal demokratik ve özgür kimliği olduğunu ifade ederek, “Başta kadın özgürlük Önderimiz Önder Apo’nun, tüm halkımızın ve direnen tüm yoldaşlarımızın 43.PKK yılını kutluyoruz. PKK ortadoğu halklarının özgürlük ruhudur. Kürdistan ve dünya kadınlarını, tüm gücüyle faşist egemen sistemleri yıkma hamlesine katılmaya çağırıyoruz” dedi.

    Kürt Halk Meclisi adına bir konuşma yapan Ali Boyraz, Türk faşizmine karşı PKK’nin şanlı bir mücadele yürüttüğünü ifade ederek, “Kürt halkına karşı inkar imha ve soykırım siyaseti yürüten Türk faşizmi, insanlık suçları işledi ve işlemeye devam ediyor. Ancak Kürtler ve Kürdistanlılara vahşi politikalar yürüten Türk faşizmi asla başarılı olamadı olamayacak. Türk faşizmine karşı PKK ruhu ile yanıt verilerek bütün bu politikaları boşa çıkarılmıştır. PKK onurlu bir yaşam felsefesidir. Bu felsefeye uygun yaşamak bizim namus borcumuzdur.

    KCK’nin 44 yıllık dişe dişi mücadelesinde ilk şehidinden son şehidine kadar onurlu, mücadelesi ve diz çökmeyen bir tavrın duruşun sahibi olmuştur. Biz bu duruşa layık olacağız” diye kaydetti. Kürdistan’ın diğer parçalarından katılımcıların da birer konuşma yaptığı gece de, MLKP ve demokratik kitle örgütleri de birer kutlama mesajı gönderdi. Halkların Birleşik Devrim Hareketi adına yapılan konuşma da ise, PKK’nin devrimci çizgi de yürüttüğü tarihsel mücadele selamlandı.

    YÜZLERCE KİŞİ HALAYA DURDU

    Yapılan konuşmaların ardından Koma Çarnewa’dan sanatçı Serhat sahne aldı. Serhat’ın söylediği şarkılar eşliğinde yüzlerce kişi coşkuyla halaya durdu. Sık sık, şarkılara eşlik edilen kutlamada, sanatçı Mem Şevder ile yerel sanatçılar sahne aldı. Kutlama davul zurna eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi.

  • Londra’da ‘kadına şiddete hayır’ atölyesi

    Londra’da ‘kadına şiddete hayır’ atölyesi

    Londra Kadın Dayanışma Platformu, 25 Kasım dolayısıyla ‘Kadına şiddet’ konulu worksop (atölye) düzenledi.

    Londra Kadın Dayanışma Platformu (LKDP) 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısı ile Cemevi’nde ‘Kadına şiddete hayır’ adlı atölye düzenledi.

    Saygı duruşu ile başlayan atölyeye, kadın örgütü temsilcileri ve üyeleri katıldı. Atölyede, LKDP adına bir açıklama yapılarak, mevcut kapitalist, ataerkil aklın oluşturduğu sistemde, kadına yönelik şiddetin herhangi bir coğrafya ile sınırlı olmadığı hatırlatıldı. Kadına yönelik şiddetin yükselerek devam ettiği ifade edilen açıklamada, kadınların birbirlerinden güç alarak, deneyimlerini paylaşarak her türden şiddete karşı mücadeleyi yükselteceklerinin altını çizildi. Açıklamanın ardından London Legal Support Trust CEO’su Nezahat Cihan ve Psikolog terapist Emine Yoca’nın yönetiminde atölye düzenlendi.

    Atölye çalışmasından ‘kadına karşı şiddetin türleri’, ‘şiddetin kadın ve çocuklar üzerindeki etkisi’, ‘kadın şiddet gördüğü zaman neden ayrılmıyor ve nedenleri’, ‘Şiddet döngüsü nedir?’ ‘kadın şiddet gördüğü zaman ne yapmalı ve nereye başvurmalı?’ başlıklı konular işlendi. Bu başlıklar etrafında tartışma ve fikir alışverişinin gerçekleştiği atölye de, kadınlar kendi yaşam deneyimlerini anlattı.

     

  • Dr. Emre: Dersim isyanı bir Kürt isyanıdır

    Dr. Emre: Dersim isyanı bir Kürt isyanıdır

    DİREN DİCLE

    Londra’da düzenlenen Seyit Rıza anmasında konuşan Dr. Berfin Emre, Türk devletinin Dersim soykırımı ile ilgili hafızalara hükmetmek istediğine dikkat çekerek, “Resmi hafıza aslında biz Dersimlilerin hafızasına hükmetmek istedi ama biz Seyit Rıza’yı bir halk kahramanı şeklinde hatırlayarak onu bir biçimde dönüştürdük. Tabi 80’li yıllar da Kürt hareketinin yükselmesi ile birlikte Dersim’i ‘bir Kürt isyanı’ olarak ta tarif edebildik” dedi.

    Dersimliler Kültür Derneği (Dersim-Der) tarafından idam edilişlerinin 84’üncü yıldönümünde Seyit Rıza ve arkadaşları için anma ve söyleşi düzenlendi. Bozca-Der binasında gerçekleşen anmaya, demokratik kitle örgütü temsilcileri ile çok sayıda kişi katıldı. Katliamda yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunulan anmada, Seyit Rıza’nın resminin önünde çıra yakılarak karanfiller bırakıldı. Ardından Demokratik Güç Biriiği (DGB) adına bir konuşma yapan Doğan Genç, katliam, baskı ve sindirme politikalarına karşı birlik ve beraberliğin geliştirilmesi gerektiğini ifade etti. Seyit Rıza’nın son sözlerini hatırlatan Doğan Genç, “Tıpkı Seyit Rıza gibi egemenlerin ve katliamcıların önünde asla diz çözmeyeceğiz” dedi.

    ASLA UNUTMAYACAĞIZ

    Genç’in ardından bir konuşma yapan Dersim-Der Başkanı Sengül  Düzgün Türk devletinin 84 yıldır Dersim tertelesine ait hiç bir önemli belgeyi kamuoyuna açıklamadığına dikkat çekti. Düzgün, katliamda yaşanan felaketlerin unutulmasını istediklerini ifade ederek, “Ama şunu belirtmek istiyoruz ki, Dersim tertelesini hiç bir zaman unutmayacağız. Dünyanın her yerine dağılmış olsak bile o yaşanan insanlık felaketini her zaman yüreğimiz de hissedeceğiz” diye kaydetti.

    Düzgün’ün konuşmasının ardından genç kuşağın Seyit Rıza mirasına yaklaşımının nasıl olması gerektiği başlıklı panele geçildi. Moderatörlüğünü Dr. Berfin Emre’nin yaptığı panel de, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Sekreteri Erdal Kılıçkaya panelist olarak yer aldı. Panelde Dersim’i nasıl hatırlıyoruz’ Dr. Berfin Emre, Dersim’in Türk devlet kayıtlarında ‘isyan’ olarak nitelendiğini ve bunun soykırıma gerekçe olarak sunulduğuna dikkat çekti.

    Dersim katliamı ve Seyit Rıza ile arkadaşlarının idam edilmeden önce Türk devletinin hazırlık sürecine dikkat çeken Dr. Emre, bu kayıtlar da bir ‘soykırım’ olduğunun görülebileceğini söyledi. Katliamdan önce hazırlıklar yapıldığını ifade eden Emre, “Okullar köprüler yapılıyor. Dersim’e daha nüfuz edilebilir hale getirilmesi, yasama yoluyla bir silahsızlandırma hareketi gelişti. Nihayetinde Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmesi bu soykırımın erken sinyalleri ve bir başlangıç işareti olarak görebiliriz” dedi.

    Resmi rakamlara göre tertelede 12 bin kişinin katledildiğine ifade eden Dr. Emre, bunların resmi rakamlar olduğunu ancak kendi kültürel rakamlara göre bunun çok ötesinde olduğunun bilindiğini belirtti.

    İsyan adlandırmasını sadece o güne özgü bir gerekçe olarak görülmemesi gerektiğini kaydeden Emre, “Aslında bizim Dersim katliamını 38’I nasıl görmemiz gerektiğini gösteriyor bu belgeler. Dersim meselesinin kamusal alanda kullanılmasının ardından bu ‘isyan’ meselesinin de Dersimliler tarafından sahiplenildiğini gördük. Ancak bu sahiplenme devlet söylemini takip etmek ile alakalı gelişmedi Dersimliler bu isyanı kendi çerçevelerinden ‘sahip çıkarak hatırladılar. Kendi ‘ötekilik’ meselesi üzerinden bu isyanı tanımladılar. Bu hatırlama rejiminde biz Seyit Rıza’yı bir Dersim kahramanı halk kahramanı olarak hatırladık. Bir yerde resmi hafıza aslında biz Dersimlilerin hafızasına hükmetmek istedi ama biz Seyit Rıza’yı bir halk kahramanı şeklinde  hatırlayarak onu bir biçimde dönüştürdük diyebiliriz. Tabi 80’li yıllar da Kürt hareketinin yükselmesi ile birlikte Dersim’i ‘bir Kürt isyanı’ olarak ta tarif edebildik. Zaten resmi belgeler de Dersim’in Kürt yönüne de vurgu yapıyordu. Türk arşivleri Dersim’i Kürtlükle geri kalmışlıkla ıslah edilemez olarak niteleyerek yola getirmekle bir tuttuğu için bu paralellikte Seyit Rıza’yı bir Kürt önderi olarak hatırlamamızı kolaylaştırdı. Dolayısıyla bu dönemi nasıl hatırlıyoruz diye  düşündüğümüzde ‘resmi söylem’ ile ‘kolektif hafıza’ arasındaki paralellik ve geçişkenlikler önem taşıyor.

    ‘ANMA BİR HATIRLATMADIR DA’

    Dersim’in Alevi olmasının da bunun bir Kerbela’dan bu yana bir ‘Alevi katliamı’ olduğunu görebileceklerini söyleyen Emre, “Devlet raporları da aslında bunu onaylayan bilgiler sunuyor. Sadece Kürt oldukları için değil Alevi oldukları için de katledildiler. Nitekim idam sehpasında Seyid Rıza’nın kendisine ‘Evlad-ı Kerbelayız’ tanımlaması da bu tür bir hatırlamayı sağladı. Bütün bu hatırlama rejimleri sadece tarih değil bizim Dersimliler olarak kendimizi nasıl tanımladığımız da önemlidir” diye belirtti.

     

    Dersim katliamını hatırlamak ‘biz kimiz’ sorusuna yanıt aramak olduğunu ifade eden Emre, Seyit Rıza ve arkadaşlarını anmanın sadece bir ‘hatırlama’ değil aynı zamanda ‘bir hatırlatma’ olduğunun altını çizdi.

     

    ‘ETAP ETAP SOYKIRIM HAZIRLANDI’

    AABK Başkanı Erdal Kılıçkaya ise Dersim katliamında yaşananları hatırlatarak, “Katliamdan sağ kurtulmayı başaranları sürgüne gönderildi. Mesele sadece rakamlarla ilgili değil. Etap etap hazırlanan bir soykırımdır Dersim. Dersim, Türk-İslam sentezine göre şekillendirilmek istendi. Hem Dersim hem de yaşam alanları ‘yasak bölge’ ilan edildiği için kimse kimseye sahip çıkmadı. Dersim ileri gelenleri Seyit Rıza ve arkadaşları idam edildi. İdamın üzerinden 84 yıl geçmesine rağmen halen mezar yerlerinin nerede olduğunu bilmiyoruz. Hala bu katliam ile yüzleşilmedi. Kıyıcı bir unutturma siyaseti güdülecek. Özellikle travmaların fazlalığı bireysel ve kolektif hafızayı serseme çevirmiştir. Bizim anma meselesini yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor” dedi.

     

     

  • Londra’da tutsak kadınlarla ‘dayanışma’ eylemi

    Londra’da tutsak kadınlarla ‘dayanışma’ eylemi

    Kürt Kadın İnisiyatifi, ‘25 Kasım’ vesilesi ile Türk cezaevlerindeki politikadın tutsaklara ‘dayanışma’ mektupları gönderdi.

    Britanya Kürt Kadın İnisiyatifi üyeleri 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü etkinlikleri kapsamında Haringey Postanesi önünde bir araya gelerek Türk cezaevlerinde bulunan politik tutsak kadınlara ‘dayanışma’ mektupları gönderdi.

    Aralarında HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel gibi çok sayıda politik tutsak kadına gönderilen mektuplar da, faşizme ve erkek egemen sisteme karşı mücadelenin büyütüleceği vurgulandı. Burada bir açıklama yapan Kadın İnisiyatifi

    Sözcülerinden Besime Basar, Kürt Kadın Hareketi’nin Rosa’lardan Bese’lere Zilanlar’a özgür kadın mücadelesinde özgürlük ve direniş çizgisinde buluştuğunu vurguladı. Basar, 25 Kasım’ın tarihine değinerek Türk devletin kadın bedeni üzerinden yürüttüğü politika sonucu binlerce kadının tutsak edildiğine dikkat çekti.

    Zindanlardaki keyfi uygulamalara ve şiddete karşı sessiz kalmayacaklarını ifade eden Başar, dışarıda ve içeride direnişin sürdüğünü kaydetti.

    Etkinlikte,  ‘Jin jiyan azadi’ sloganları atılırken, Haringey Postanesi’nden cezaevlerine mektuplar gönderildi.

     

  • Kadına şiddet dönemsel değil, stratejiktir

    Kadına şiddet dönemsel değil, stratejiktir

     

     

     

     

     

    TJK-E Dönem Sözücüsü Rabia Baldemir, erkeğin, devletlerin kadına ve çocuklara yönelik  sosyal ve toplumsal politikalarını değerlendirdi. Baldemir, örgütlü kadın yapısına dönük saldırıların dönemsel değil stratejik ve ideolojik olduğunu söyledi.

    Kadına, çocuğa ve bir bütün toplumsal değerlere eril zihniyetin ve kapitalizmin saldırıları arttı. Toplum kırım ve kadın kırımı insanlık değerlerinde bir erozyona neden oluyor. Korona gibi insan eliyle yaratılan hastalıklar toplumu hem ruhsal olarak tüketiyor hem de fiziki oluyor. Ama toplum en çok da kültürel, ahlaki ve vicdani çürütülerek tüketiliyor. Bu çürümüşlük kendini kadın ve çocuğa yönelik davranışta açığa vuruyor.

    2020 yılının sorunlarını devrettiği 2021 yılında da sürüp giden, kadın ve çocuğu derinden etkileyen sorunları TJK-E Dönem Sözcüsü Rabia Baldemir’e yönettik.


    Geçtiğimiz yıl açısından genel olarak Avrupa’da kadınların yaşadığı sorunlar nelerdi?  Siz  Kadınlar sorunlarıyla nasıl başa çıktı, çıkıyor?

    Dünyanın neresinde olursak olalım, kadınlar olarak yaşadığımız ortak sorunlar var. Ülkelerin gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak kadına yönelik erkek şiddeti, ayrımcılık, cinsiyetçilik bir sistem ve zihniyet meselesi olarak karşımıza çıkıyor. 

    Avrupa, kadınların ve genel olarak toplumsal mücadelenin önemli kazanımlar elde ettiği bir coğrafya. Ancak burada da kadınlar olarak ciddi sorunlar yaşıyor, erkek egemen sistemin saldırılarına maruz kalıyoruz. 

    Örneğin Avrupa’nın birçok ülkesinde sanki kadınlar ve erkekler arasında her türlü eşitsizlik ortadan kalkmış gibi emeklilik yaşında “eşitlemeye” gidip kadınların emeklilik yaşları arttırılıyor. Daha geçtiğimi aylarda İsviçre’de böyle bir pratik yaşandı. Üstelik bizler Avrupa’nın pek çok ülkesinde hala eşdeğer iş yaptığımız erkeklere göre yüzde 20-30 daha az kazanıyoruz. Sistem burada eşitlik sağlamak yerine kadınların emeklilik yaşını arttırıyor.

    Salgın sürecinde kadınlara yönelik hem kamusal alanda hem ev içinde ekonomik, psikolojik, fiziki saldırılar arttı. Pek çok iş kolunda salgın bahane edilerek işten çıkartmalarda kadınlar tercih edildi. ILO rakamlarına göre 2019-2021 arasında dünya genelinde erkeklerin işsiz kalma oranı yüzde 3 iken, bu oran kadınlarda yüzde 4,2 oldu. Avrupa, dünya ortalamasına göre daha iyi durumda olsa da, burada da işten çıkartmada tercih edilen öncelikle bizler olduk. Avrupa’da her bin erkek çalışandan 19’u işsiz kalırken her bin kadın çalışandan 25’i işsiz kaldı. Buna kadınların genel istihdamındaki düşüşünü de eklersek durum daha da net anlaşılır.


    Peki tüm bu yaşananlar kadına nasıl yansıdı? 

    Bu süreçte kadın emeğinin en çok değersizleştiği alan ev içi oldu. Salgından dolayı eve kapanan çocukların, erkeklerin iş yükü de ağırlıklı olarak bizlerin sırtına yüklendi. Bu süreçte ücretli çalışmaya devam edenler arasında ise ağırlıkla kadınların çalıştığı sektörler (hemşirelik, hasta bakıcılık, marketler, vs.) en ağır iş koşulların olduğu sektörler oldu.

    Geçtiğimiz yıllarda kadına yönelik erkek şiddetinin de tırmandığını, tacizlerin, tecavüzlerin, katliamların arttığını istatistiklerden görebiliyoruz. Avrupa’daki kadın sığınma evlerinde yer kalmadığı haberlerini medyadan sık sık okuduk.

    Bunun yanı sıra devletler de kazanımlarımızı kısıtlamaya, mücadele ederek kazandığımız özgürlüklerimizi geriletmeye çalıştılar. Sadece Türkiye’deki faşist, cinsiyetçi Erdoğan iktidarı değil, Macaristan, Polonya, İrlanda, Almanya, İsviçre ve daha pek çok Avrupa ülkesinde de kadının aleyhine uygulamalar devreye sokuldu. Halen de bu çabalar devam ediyor. Örneğin Polonya kürtajı yasaklandı. Macaristan ve İrlanda’da kürtaj yasaklanmak istendi. Faşist Erdoğan İstanbul Sözleşmesi’ni feshetti ama pek çok Avrupa ülkesi de Sözleşme’nin hükümlülüklerini tam olarak yerine getirmedi. Cinsiyetçilik, LGBTİ’lere karşı nefret suçu ve saldırıları arttı ve bu devam ediyor.

    Bu süreçteki gözlemlediğimiz en ağır durumlardan biri de ensest ve çocuk tecavüzlerinin artması oldu. Salgında evden çalışmanın devreye girmesi ile beraber resmi rakamlara göre çocuk tecavüzü ve ensest olaylarında yüzde yirmi artış yaşandı. Kayıtlara yansımayanları tahmin etmek bile etmek istemiyorum, çok acı verici.

    Kadınların mücadelesini nasıl gördünüz?

    Bu dönemde kadına yönelik çok yoğun bir saldırı vardı. Bu saldırılara karşı sessiz kalmadık ve muhteşem direnişler gerçekleştirdik elbette. İrlanda’da, Polonya’da, Macaristan’da, Türkiye’de ve Kürdistan’da cins kırımı saldırılarına karşı çok güçlü direnişler sergilendi.

    Kadınların bu büyük direnişinden de anlaşılacağı gibi  öncelikle erkek egemen zihniyete karşı kendi iç birliğimizi ve örgütlenmemizi sağlamalı, ardından da geniş toplumsal kesimleri harekete geçirecek bir perspektifle hareket etmeliyiz. Eğer biz örgütlü değilsek, dışımızda kimseyi harekete geçmeye, haklar ve özgürlükleri için mücadele etmeye ikna edemeyiz. Kazanımlar da ancak örgütlü, sürekli ve tüm kadınların çıkarlarını gözeten bir mücadeleyle geliyor.   

    Bu noktada Kürt kadınlarının, mülteci kadınların hangi sorunları öne çıktı?

    Evet, Avrupa’da bir de mültecilik durumumuz var. Mülteci olmak başlı başına bir sorun. Bu yollarda sayısız insan kayboldu ve halen kayboluyor.  İnsanlar en sevdiklerini, yakınlarını kaybediyor. Bunun en yakıcı örneği Belarus sınırında yaşananlardır. Her şeyden önce yerinden, yurdundan, sevdiklerinden, kültüründen oluyorsun. Kadın olmanın getirdiği zorluklar var yol boyunca taciz, tecavüz her alanda. 

    Bunun yanı sıra savaşın getirdiği şiddet ve yoksulluk da en çok kadınları vuruyor. O yollarda elde-avuçta ne varsa veriyorsun.

    Bununla beraber gittiğin her yer sana yabancı, sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz. Dil sorunu, kültür farklılıkları, kadın olmanın verdiği yüklerden, çocuk bakımı, ev işleri gibi, hayata katılamama, kendini geliştirmeme, eğitime devam edememe, öz güven kaybı gibi travmalar oluyor. Bütün bunları karşı mücadele etmek istediğinde ise geldiğin ülkenin dilini, hakkını, hukukunu, işleyişini bilmemek büyük bir bariyer oluşturuyor.

    Mesela salgın döneminde tüm kadınların yükü arttı ancak mülteci kadınların yükleri katbekat arttı. Ev içi şiddet, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, taciz, ensest, tecavüz, emek sömürüsü bu süreçte ayyuka çıktı. 


    Bu konuda TJK-E olarak nasıl bir çalışma yürüttünüz? 

    TJK-E olarak bu süreçte hem genel kadın mücadelesinin parçası olmaya hem de Kürt kadınlarını yalnız bırakmamaya çalıştık. Birçok yerde kadınlara destek grupları oluşturuldu.  Başta Kürtçe ve Türkçe telefon danışmanlık hatları açıldı. Kurumlarda ve derneklerde dil kursları verildi. Salgın sürecinde artan erkek şiddetine karşı pek çok kentte eylemler düzenledik. Kampları ziyaret ettik ve psikolojik destek sağlanmaya çalışıldı.

    Kürt kadın hareketi her yıl bir kampanya ile 25 Kasım’a giriş yapıyor ya da bir kampanya çerçevesinde etkinlik düzenliyor. Geçtiğimiz süreçteki kampanyanın konusu ne idi? 

    Ortadoğu savaşların merkezi ve Kürdistan coğrafyası ve kadim halkı da bu cenderenin içerisinde. Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürt Kadın Hareketi, eşit ve özgür bir yaşamı savunuyor. Savunduğu bu değerleri inşa etmeye çalışıyor. Rojava Kadın Devrimi bunun en somut örneğidir. Bu nedenle kadınlar daha çok hedef alınıyor. Bu süreçte DAİŞ çetelerinin ve sömürgeci, işgalci devletlerin saldırılarına baktığımızda en iğrenç, en aşağılık saldırıların kadınlara yönelik yapıldığını görüyoruz. DAİŞ çetelerinin Ezîdî halkımıza saldırırken öncelikle kadınlara hedef alması ve köle pazarlarında satması tesadüf değildir. Efrîn’de kadınların kaçırılması, tecavüze uğraması da bu kirli politikaların bir parçasıydı. Yine Türk devletinin kadınlara dönük sistematik bir saldırısı var. Kadınları fuhuş tuzağına düşürmek için askeri, uzman çavuşu, polisi, korucusu tam bir suç şebekesi durumunda. AKP zihniyeti oluşumundan günümüze kadar en fazla oynadığı ve özel savaş politikalarını geliştirdiği kesimlerin başında kadınlar gelmektedir. Kırk yıllık kadın özgürlük mücadelesi ve yaratmış olduğu gelişmelerin toplumsal değişim ve dönüşümde belirleyici bir rol oynaması, Ortadoğu ve dünya çapında etkileyen bir duruma gelmesi, bin yıllardır oluşturulan cinsiyetçi topluma ve eril zihniyeti önemli oranda geriletip darbelemesi Kürt kadınlarını faşist Türk devletinin hedefi yapmıştır. Yani kadınlar öncelikli hedef seçilmiştir.

    Geliştirilen cinsiyetçi politikalara karşı direnen, tutum alan ve kadına özgürlük alanları açma mücadelesi veren örgütlü kadın yapılarına dönük geliştirilen bu saldırılar, tamamen cinsiyetçi politikalara alan açmak amacındadır. Bunun için kadına yönelik uygulanan baskı ve şiddet dönemsel değil, stratejik ve ideolojiktir.

    Bu politikaların merkezi faşist AKP-MHP iktidarı ve diktatör Erdoğan’dır. Özellikle Kürdistan’da ve Türkiye’de AKP-MHP faşist iktidarın kadın bedeni üzerinden yürüttüğü bir politika var. Sadece gerici İslam değil, militarist ve paramiliter güçlerin kadınları kaçırma, tecavüz etme, ölüme sebebiyet verme, intihara sürükleme, zorla para karşılığı satma, köleleştirme, hiçleştirme, çocuk yaşta evlendirmenin yasallaştırılması, kadın cinayetlerinin resmen teşvik derecesinde cezasız bırakılması, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede tek adamın imzası ile çıkılması ve nasıl olsa ceza almayacağı için hiç tanımadığı bir kadını kılıçla öldürenlerin ülkesi haline getirildi. 

    Bu temelde geçen yıl 25 Kasım’da başlatmış olduğumuz “Erdoğan Yargılansın Kadın kırımı tanınsın!” kampanyamızı 8 Mart’a kadar enternasyonal bir dayanışma ile sürdürdük ve ikinci aşamasını da 23 Ekim’de İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirdiğimiz basın açıklaması ile topladığımız imzaları BM’ye ilettik. 

    Peki bu yıl ki kampanyanız nedir?

    Bu yıl da “Diktatörün yargılanması için 100 Neden” kampanyamız kapsamında Kürdistan’da kadınlara dönük işlenen her türlü suçu ortaya çıkarmak ve faillerinden hesap sormak için çalışmalarımızı yürüteceğiz. Özellikle de Paris Katliamı’nın aydınlatılması ve suçluların cezalandırılması, yine Efrîn’de yaşanan kadın kırımına karşı dünya çapında ortak bir mücadele ağının oluşturulması için çalışmalarımız olacak.

    Bu yıl bizler için bir diğer önemli nokta ise Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanması için başlatılan hamleye öncülük edilmesidir. “Tecrite, işgale, faşizme son, özgürlüğü sağlama zamanı” şiarıyla başlatılan Önderlik Hamlesine Avrupa Kürt Kadın Hareketi olarak “Kadın Kırımına Karşı Özgür Kadın ve Toplumu Savunma Zamanı” şiarıyla her alanda öncülük düzeyinde katılım sağlıyoruz. Kürt kadınları olarak, “Önder Apo’nun özgürlüğü bizim Özgürlüğümüzdür!” şiarıyla bu sürece öncülük edeceğiz. Aynı zamanda, kongremizde aldığımız karar çerçevesinde ‘Her Kadın Örgütlenmeli, Örgütlemelidir’ şiarıyla başlattığımız örgütlenme seferberliği kampanyamız var ve bu kampanya yıl boyunca devam edecek.

    Gerçekleştirilecek 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik şiddetle Mücadele Günü’ne TJK-E olarak hangi taleplerle gideceksiniz? TJK-E’nin 25 Kasım planlamasında neler var?

    Bu yıl 25 Kasım’a “Kadın Kırımına Karşı Özgür Kadın ve Toplumu Savunma Zamanı” şiarıyla gidiyoruz.

    Tüm dünyada ve özellikle Kürdistan coğrafyasında çok sıcak gelişmelerin yaşandığı bir dönemde 25 Kasım’ını karşılıyoruz. Kadın özgürlüğü lehine sağlanan kazanımların korunması ve büyütülmesi için varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama mücadelesinde kadınların örgütlü mücadelesini büyütmek, soykırım saldırılarına verilecek en büyük cevap olacaktır. 

    Bizler Avrupa Kürt Kadın Hareketi olarak güçlü bir tarihsel mirasa sahibiz. Bizler, “Mademki kadınlara giyotine çıkma hakkı tanınıyor, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalı” diyen Olympe’nin, Alman faşizmine karşı direnen Roza’nın, ihanete karşı direnişi seçen Beritan’ın, faşizme karşı kendini bomba yapan Zilan’ın, en zor koşullarda mücadelesi ile destan yazan Sakine Cansız’ın ardıllarıyız. Tam da bu nedenle bizler özgürlük mücadelesine girişirken gücümüzü bu onurlu kadın direniş mirasından aldık. Aynı zamanda özgürlüğün ve mücadelenin kolay ve bedelsiz olmayacağını bu mirasla öğrendik. Katletmelerle, tutuklama ve baskıyla kadın özgürlük mücadelesinin bastırılamayacağını bizler yine bu mücadele geleneğinden öğrendik. Bu nedenle yarattıkları mirasa sahip çıkmayı ve başarıya ulaştırmayı kendimize borç biliyoruz.

    Bu yıl ki 25 Kasım’ı da bu büyük ruhla karşılıyoruz. Bunun için bu yıl 25 Kasım’ı her zamankinden daha kitlesel ve kapsamlı ele almayı hedefliyoruz. 

    Kadına karşı geliştirilen şiddet evrenseldir. Ve sadece kadını değil tüm toplumu, tüm insanlığı kapsayan bir duruma gelmiştir. Yine çocuklara uygulanan şiddet ve cinsel istismar uygulamaları da bunun bir parçasıdır. Bu açıdan biz kendimizi evrensel kadın mücadelesinin bir parçası sayıyor ve bu perspektifle her yerdeki kadın özgürlük mücadelesinin güçlü bir bileşeni, hatta öncü gücü olmayı hedefliyoruz.

    Efrîn’de yaşanan kadın kırımı, Erdoğan’ın yargılanması için “100 Neden” kampanyamızın talepleri, tutsak kadın yoldaşlarımızla dayanışma, tüm coğrafyalardaki erkek ve devlet şiddetinin teşhiri, ayrıca kadın özgürlük savaşçılarına, aktivistlere yönelik gerçekleşen devlet terörünün teşhiri ana gündemlerimiz olacak. Ayrıca, cinsiyetçi, faşist Türk devletinin halkımıza karşı kimyasal silah kullanmasını da gündeme getireceğiz. 

    Bu kapsamda bulunduğumuz bütün yerellerde,  merkezi alanlarda farklı kadın örgütleriyle ortaklaşmayı esas alıyoruz. Bu temelde Almanya, İsviçre, Fransa, Hollanda, Belçika, İskandinavya; İngiltere olmak üzere 50’nin üzerinde merkezde farklı kadın örgütleriyle birlikte mitingler, eylemler, etkinlikler düzenleyeceğiz. Bu eylemlerimizin yanı sıra bilinçlendirme faaliyetleri kapsamında onlarca merkezde panel ve seminerlerimiz yapılıyor ve bunlar kasım ayı boyunca devam edecek. Yine film gösterimi, resim sergisi, info-standlar tarzında da etkinlikler birçok alanda yapılmakta. Bildiğiniz gibi tüm yıl boyunca temel gündemimiz “Kadın Kırımına Karşı Özgür Kadını ve Toplumu Savunmak” olacak.

    Kaynak: Yeni Özgür Politika