Category: İbrahim Avcıl

  • Ankara Antlaşması’nda kazıklamanın ‘Arz Talep’ bahanesi

    Ankara Antlaşması’nda kazıklamanın ‘Arz Talep’ bahanesi

    Hiç kuşkusuz işletme sahiplerinin yaptıkları iş karşılığında harcamış oldukları toplam zamanı karşılayabilecek düzeyde bir ücret talep etmesi kabul edilir bir durum. Yani hiç bir özel işletme sırf hayır işleri yapmak için kurulmuyor. Ya da zor durumda olan kişilere zor durumlarından dolayı yardımcı olmak için işlemiyor. Bu zaten Kapitalizmin genel geçer kurallarına aykırı bir durum.

    Kuşkusuz ki bugün ki mevcut ekonomik işleyiş modelimiz (Market Economy) yani serbest piyasa ekonomisi, yani fiyatların hükümet tarafından değil de pazarın kendisi tarafından belirlenip dengelendiği ekonomik model. Ancak kapitalist ekonomik işleyişte dahi ortalama belirlenen fiyatın üzerine yapılan işler ve verilen hizmetler çok kaba bir deyimle vatandaşın kazıklanması anlamını taşıyor.

    Tam da burada son bir kaç yıldır yeni bir yaşam umudu ile buraya Ankara Antlaşması ile gelenlerin karşı karşıya kaldıkları akıl almaz talepler üzerinde durmak gerekir. Son zamanlar da Ankara Antlaşması ile buraya gelmek isteyenlere bazı şahıs ve firmaların danışmanlık ücreti adı altında uyguladıkları fahiş fiyatlar dudak uçuklatan cinsten. Kuşkusuz bu hizmeti hakkı ile yapan ve karşılığında da makul ücret alan onlarca avukatlık ve danışmanlık firması var bu yazıyı onları tenzih ederek yazıyorum.

    Ancak yeni bir hayat kurma umudunu sömüren o kadar çok kişi ve firma var ki bunlara karşı toplumsal bir karşı koyuşun olmaması, bunları teşhir edilmemesi kabul edilebilir bir durum değil.

    Ankara Antlaşması başvurusu diğer vize başvurularının aksine tamamen ücretsiz. Yani bir kişi herhangi bir ücret ödemeden destekleyici evrakları ile birlikte başvurup, hiç kimseye bir kuruş para vermeden Ankara Antlaşmasına başvurabilir. Nitekim bu şekilde kendi yöntemleri ile gelen yüzlerce arkadaşımız var bunu belirtirken her halükarda uzman bir avukat ya da danışmandan bilgi almanın faydalı olacağını söylemeden geçmeyelim. Uzman bir avukat ya da danışmanın verdiği danışmanlık ve yaptığı başvuru karşılığında alacağı miktar da piyasa da üç aşağı beş yukarı bellidir. Yani iş planı, başvuru ve danışmanlık dahil kişi başı ortalama 2 bin sterlin alınmaktadır. Kendi içerisinde fazla bir rakam olsa bile avukat ya da danışmanın harcadığı zamanı dikkate alırsak kabul edilebilir bir rakam.

    Ancak özellikle son zamanlar da bir kişi için 10 bin, 15 bin hatta 27 bin pounda varana kadar fiyat çeken danışman ve firmalar, bu toplumun çürüyüp birbirine olan güveninin tamamen sarsılmasına vesile olmuyor mu?

    Hangi vicdan, merhamet bunu kabul edebilir. Bırakalım İnsanlığı, Kapitalizmin serbest piyasa ekonomik anlayışına bile ters olan bu durum karşısında sessiz kalmak, bu duruma ses çıkarmadan bu insanların daha iyi bir yaşam umudu ile gelenleri sömürmesine müsaade etmek kabul edilebilir bir durum değil. Bunu arz-talep bahanesi ile açıklamaya çalışmak, bundan ötürü fahiş fiyat uygulamak utanç verici bir durumdur.

    Tabi ki de gazete aracılığı ile isim verip teşhir etmeyeceğim. Bu yazıyı okuduklarına onlar kendilerini bilecekler zaten. Ama bilmeleri gereken bir şey daha var. Yaptıkları ile belki ceplerine biraz daha fazla para atıyor olabilirler ama aslında koca bir toplumun giderek daha fazla yozlaşmasına sebebiyet verdiklerini unutmamalıdırlar.

    Bura da yerleşik olan kurum ve kişilere bu meselenin çözülmesinde çok büyük görev ve sorumluluk düşmekte. Demokratik Kitle Örgütlerimiz, köye ve yöre derneklerimiz bu kazıklama durumuna karşı bir araya gelerek bunların teşhir edilmesinde önemli bir rol alabilir hatta kendi bünyelerinde oluşturulacak danışmanlık hizmetleri ile yeni yaşam umudu kuranların bu umut tacirlerinin eline düşmesine engel olabilirler. Ankara Antlaşmalılar ve karşı karşıya kaldıkları uygulamalar ile ilgili kurumların yapacağı bir saha çalışması durumun sadece başvurular konusunda uygulanan fahiş fiyat değil, çalışma koşullarından tutalım da konut koşullarına bir çok konuda dehşet verici sonuçlar açığa çıkartacaktır.

  • ‘Sosyalist değişim’ için mücadele zamanı!

    ‘Sosyalist değişim’ için mücadele zamanı!

    İbrahim Avcıl


     

    Britanya’nın 1 Ocak 1973 yılında başlayan AB üyeliği bundan tam üç buçuk yıl önce gerçekleşen referandum sonuçlarının yasal olarak uygulamaya konulması ile beraber 31 Ocak 2020 yılında sonlandı. 2016 yılında gerçekleşen referandum da her ne kadar Britanya halkının bir kısmı yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve göçmenliği sorun olarak görmelerinden kaynaklı çıkış için oy vermiş olsa da, azımsanmayacak büyük bir kesim ve yine sol ve sosyalist kesimler Avrupa Birliği’nin işçi ve emekçilerin değil, özünde patronların birliği olmasından ve bu birliğin dağılmasının, patronlar kulubünün zayıflamasına sebep olabilmesinden kaynaklı AB’den çıkış yönünde oy kullandılar.

    2016 yılında gerçekleşen referandumun hemen arkasından sol ve sosyalistlerin neden çıkış yönünde oy kullandıklarını sorgulamadan bu kesimleri ırkçılar ile aynı kefeye koyanlar aslında, farkında olmadan toplumun yüzde 52’sine bu suçlamayı yönlendiriyorlardı. Ki bu durumda 17 milyondan fazla insanın ırkçı ve göçmen karşıtı olması gerekir. Ancak bu gerçeklikten uzak ve sızlanmaktan başka bir şey değildir. Çünkü AB’den çıkma yönünde oy kullanan bizler ırkçı değil aksine sınıf mücadelesinin gelişmesi ve ilerlemesinden yana olan ve bu temelde çalışma yürütenleriz. Bu konuda kendimizi yeterince anlatamadığımız gerçeği söz konusu. Ancak bu anlatamamaktan kaynaklı ırkçılık ile suçlanmak doğru değil. Avrupa Birliğinin demokratik bir kurum olduğunu ve demokrasi ile yönetildiğini düşünenlerin Yunanistan da Çipras liderliğinde ki Syriza hükümetinin başına gelenlere bakması yeterlidir. AB’nin kemer sıkma politikalarını uygulatmak için nasıl dikta rejimlerinin uyguladığı baskı yöntemlerini Yunan halkına dayatıldığını çok net göreceklerdir.

    Bugün artık Britanya AB’nin bir üyesi değildir. Ancak geçiş süreci diye adlandırılan bir yıllık süreç boyunca AB’den çıkmamış gibi her şey devam edecek. Dolayısı ile 31 Aralık 2020 yılına kadar ki geçiş sürecinde bir antlaşmanın sağlanması için görüşmeler sürecek. Bu tarihten sonra varılan antlaşmaya göre neyin ne kadar değişeceğini daha net görmüş olacağız. Britanya’nın nihayetinde 31 Ocak 2020’de, yani referandumdan tam 3 buçuk yıl sonra AB’den ayrılması, demokrasinin ve halkın Britanya’nın ana akım siyasete ve AB’de kalalım diye ‘Remain’ kampanyasına milyonlarca sterlin akıtan büyük tekellere karşı ciddi bir zaferdir. Kuşkusuz ki 2019 genel seçimlerinde İşçi Partisinin oylarında yaşanan düşüşün İşçi Partisinin 2016 yılında gerçekleşen referandum sonucunu hiçe sayarak ikinci bir referandum politikası izlemesi ile doğrudan alakalıdır. Bugün Brexit’i yaşama geçiren Muhafazakar bir hükümet olmak zorunda değildi. İşçi Partisinin bu politikası kendi kendini yaralamaktan başka birşeye yaramadı. Eğer İşçi Partisi referandum sonuçlarına saygı göstermiş olsaydı bugün çok daha ilerici bir hükümet ile hem Brexit gerçekleşecek hem de İşçi sınıfı bakımından ciddi bir kazanım yaşanılacaktı. Ancak AB delisi kesimlerin ısrarlı baskıları sonucu yanlış politika izlemek zorunda bırakılan İşçi Partisi tarihsel bir yenilgi alarak sınıfa karşı saldırıların yoğunlaşmasının da önünü açmış oldu. İşçi Partisi’nin yaşamış olduğu bu hezimetten dolayı da birçok açıdan İşçi Partisi’ni illeri bir noktaya taşıyan Jeremy Corbyn istifa etmek zorunda bırakıldı. Bugün İşçi Partisi bir liderlik yarışı içerisine girmiş bulunuyor. İşçi Partisinin bu liderlik yarışması ilerici ve demokratik aday olan Rebecca Long-Bailey ile İşçi Partisini 2015 ve öncesi süreçteki Neo-Liberal politikaların uygulayıcısı olan ve sağa yakın olan bir partiyi yeniden yaratmak isteyen 3 aday arasında gerçekleşecek.

    Türkiyeli ve Kürdistanlı İşçi Partisi üyelerinin ve yine toplum derneklerinin, toplumumuzun İşçi Partisi ve ana akım siyasetten beklentilerini göz önünde bulundurarak, bu liderlik yarışmasında Rebecca Long-Bailey’den yana tercihlerini kullanmaları kazanılan bir mevzinin kaybedilmemesi bakımından önemli. AB’den çıkış her ne kadar bir çok insan da hayal kırıklığı yaratmış olsa da, bu hayal kırıklığına uğramış olan ilerici ve demokrat insanların, bu durumu işçi ve emekçilerin lehine çevirme mücadelesinin bir parçaları olmaları gerekir. Dolayısı ile Britanya İşçi hareketinin ve sol kesimlerin önünde iki tercih bulunmaktadır. Ya gittikçe daha da otoriter ve baskıcı bir rejim haline gelen patronların kulubü AB’ye üye olmak için öncülük edecek. Ya da milyonlarca işçi ve emekçinin arzusu olan, değişimin öncülüğüne soyunarak sosyalist değişim için mücadele edecektir.