Category:

  • Amed meydanında Evdilmelik’in direniş mirası yankılandı-SÖYLEŞİ

    Amed meydanında Evdilmelik’in direniş mirası yankılandı-SÖYLEŞİ

    HİKMET ERDEN/LONDRA

    “Gecikmiş Ağıt” belgeseli ile Evdilmelîk’in sessiz kalmış öyküsünü beyaz perdeye taşıyan Havin Funda Saç: Amed’de bir araya gelen yüz binler sadece konser dinlemedi; kendi tarihsel direniş çizgilerini, ‘Beri her tiştî ez Kurdim’ diyen Evdilmelîk’in mirasını yeniden sahiplendi.

    Binlerce insanın aynı anda Kulîlka Azadî’yi söylemesi, 90’larda yasaklara, baskılara rağmen üretilen o devrimci müzik çizgisinin bugün yeniden meydanlarda yankılanmasıydı, ‘Biz hâlâ buradayız, o ses hâlâ bizim’ diyordu.

    Umarım bu yeniden bir araya gelişler sadece tekrar ve nostaljik bir arayışın çabası olarak kalmaz. Yeniden kolektif anlayışla üretilen değerli çalışmalara tanıklık ederiz. Olmayanın, inkar edilenin müziğini yaptılar. Şimdi var olanın müziğine ihtiyaç duyuyoruz artık.

    Yönetmen Havin Funda Saç, Koma Amed’in Amed’deki tarihi konserinde, yüz binlerin Evdilmelîk’in yarattığı kolektif direniş kültürünü ve tarihsel hafızayı sahiplendiğini söyledi.

    Evdilmelîk’in Amûdê’nin dar sokaklarında bir çocuk olarak başlayan yolculuğu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne uzanıyor. Gerçek adı Evdilmelîk Şêx Bekir olan “Melek”, genç yaşta sazı, defi ve sesiyle direnişi hayal etti, kimliğiyle müziği birleştirdi. 1988 yılında Ankara’da kurulan Koma Amed, onun sesinin yankısıydı. Albümleri Kulîlka Azadî (1990), bir kuşağın marşı hâline geldi. İnkar ve diriliş ikileminde “Beri her tiştî ez Kurdim”, “Kulîlka Azadî” ile Evdilmelîk, bir kuşağın dili, kimliği ve direniş sesi oldu. Dağlara yürüdü, adı “Cuma” oldu. Sanatla buluşturduğu hafıza ve direnişi Kürdistan dağlarında özgürlük notalarına dönüştürerek toprağa düştü. Ardında soylu ve direnen bir müzik, kimlik ve hafıza bıraktı.

    Yıllar sonra Amed Newroz Meydanı’na yüz binler aktı. Koma Amed’in konserinde alanı dolduran halk, yüreklerinde Melek’i taşıyordu. Yüz binler Kulîlka Azadî’yi birlikte seslendiriyordu. Bir halkın diriliş, direniş ve özgürlük hafızası, Evdilmelîk’in sesiyle, mücadele mirasıyla ve özlemleriyle buluşuyordu.

    “Gecikmiş Ağıt” adlı belgesel ile Evdilmelîk’in sessiz kalmış öyküsünü beyaz perdeye taşıyan Kürt yönetmen ve oyuncu Havin Funda Saç ile Evdilmelîk’i ve onun izini taşıyan Koma Amed’in tarihi konseri ile Kürt müziğinde direniş ve yurtseverlik çizgisinin toplumsal hafızadaki yerini konuştuk.

    Belgeselinizin adı ‘Gecikmiş Ağıt’. Evdilmelîk’in hak ettiği kadar anlatılmamasına bir sitem mi?

    Evet, bir sitem içeriyor. Özellikle lise ve üniversite yıllarımda, başta Koma Amed olmak üzere MKM’nin müzik gruplarından çok etkilendim. Kürtçeyi neredeyse bu grupların şarkılarından öğrendim diyebilirim. Koma Amed’i dinlerken Evdilmelîk’in sesi hep yüreğime dokunurdu. Bu sesin ardındaki insanı merak ettim ama hakkında hatırı sayılır bir bilgiye ulaşamadım. Sanatıyla, sesiyle, stranlarıyla ve tavrıyla bir dönemin ruhu ve bilinci haline dönüşen bu sesle ilgili bir roman, bir öykü, bir film olmaması yaraladı beni. Evdilmelîk sadece bir ses değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu, direnişini ve kimlik arayışını taşıyordu. O, grubuna yalnızca müzikal bir ton değil, bir anlam, bir vicdan kazandırmıştı. Ben de “Gecikmiş Ağıt”ı çekerken aslında o eksik hikâyeyi tamamlamak, onun üzerinden yakın dönem tarihine ve o dönemin sessiz kalmış yüzlerine bakmak istedim.

    Evdilmelîk’in fotoğrafları ve posterleriyle yüz binlerce insan Newroz meydanını doldurdu. Bu size neler hissettirdi?

    Yıllardır Diyarbakır, Van gibi şehirlerde eylem yapmanın yasaklandığı bir zamandan sonra direniş şarkıları etrafında gösterilen bir irade beyanıdır. Bu toplumsal refleksler çok kıymetlidir. Fakat sanatçılar da Koma Amed’in 30 yıl gibi bir süre içerisinde üretilenin hafızada bıraktığı etki öncesiyle aynı değil. Haliyle toplum 30 yıl öncesini sahipleniyorken bu süre içerisinde gelişen müzik aynı etkiyi yaratamıyor. Bu bir sıkıntıya işaret ediyor. Burada Kürt sanatçılarının ürettiği kolektif eserlerin toplumun kolektif hafızasında yer edindiğini görüyoruz. Bu konser yaratılan bu kolektif hafızanın sonucudur. 30 yıllık süre içerisinde kolektif üretimden kopup bireysel çabalarla geliştirilen müzik aynı etkiye sahip olamadı. Bu sanatçıların nedenlerini kendilerinin sorgulayıp cevaplandırabileceği bir husus. Benim ve kuşağımın hafızasında kolektif üretilen müziğin çok değerli ve dönüştürücü bir etkisi var. Yüzlerce genç bu anlayışla üretilen şarkılardan etkilenerek direniş mücadelesine katıldı.

    Biliyorsunuz, yakın tarih Kürt sanatında ‘Kom müzik’ geleneği, özelinde Koma Berxwedan, Koma Amed, Koma Agire Jiyan, Koma Çîya ve birçok grup Kürt gençliğinin siyasi ve kültürel bilincinin oluşmasında çok tarihi ve önemli bir rol oynadı. Fakat ne yazık ki bireysel olan müzik üretimi kolektif olanın önüne geçince aynı etkiyi sürdüremedi. Dönüp baktığımızda son 30 yılda bireysel arayışlar sonucu üretilen müziğin aynı etkiyi yansıtmadığını görebiliyoruz. Umarım bu yeniden bir araya gelişler sadece tekrar ve nostaljik bir arayışın çabası olarak kalmaz. Yeniden kolektif anlayışla üretilen değerli çalışmalara tanıklık ederiz. Olmayanın, inkar edilenin müziğini yaptılar. Şimdi var olanın müziğine ihtiyaç duyuyoruz artık.

    Peki, o meydanı dolduran yüz binler, sadece bir konsere mi geldi, yoksa kendi tarihsel ve direniş çizgilerini yeniden ifade mi ediyorlardı?

    Orada net bir mesaj vardı. Halkımızın, direnişin müziğini nasıl sahiplendiğinin en iyi kanıtıydı. Konser alanını dolduran yüz binlerce binlerce kişi sadece bir konsere katılmak için toplanmadı. 1990’lı yıllarda Kom müzik geleneği Kürt müziğinde sadece sanatsal bir yönelim değil, aynı zamanda politik bir duruşun ve toplumsal direnişin sesi haline geldi. Yasaklanmış bir dilde, yasaklanmış bir kültürün kalbinden yükseliyordu bu sesler. Kom geleneği, 90’ların karanlık yıllarında Kürt halkının hafızasını diri tutan en güçlü kültürel damar oldu. Amed’deki o görkemli konser, o kollektif ruhun yeniden hayat bulduğu bir andı ve bu ruha nasıl büyük bir özlem duyulduğunu gösterir nitelikteydi. Binlerce insanın aynı anda Kulîlka Azadî’yi söylemesi, 90’larda yasaklara, baskılara rağmen üretilen o devrimci müzik çizgisinin bugün yeniden meydanlarda yankılanmasıydı, ‘Biz hâlâ buradayız, o ses hâlâ bizim’ diyordu.

    “Gecikmiş Ağıt”a dönersek, Evdilmelîk, Kürt müziğinde derin bir iz bıraktı. Siz de onu ilk beyaz perdeye yansıtan sanatçısınız. Sizce Evdilmelîk kimdir? Sadece bir müzisyen mi, yoksa bir direniş sesi mi?

    En başından beri amacım büyük bir yapım ortaya koymak değildi. Ne olursa olsun, onun hakkında bir kaynak oluşturmak, sesini, hafızasını yaşatmak bile benim için yeterliydi. Ve onun yaşamına yolculuk ettiğinizde, Evdilmelîk’in sadece bir sanatçı değil; bir halkın direniş sesi olduğunu görüyorsunuz. Onun sesi, yalnızca estetik bir ifade biçimi değil, aynı zamanda politik bir eylem alanıdır. Ve onun hikâyesi, aslında Kürt halkının hikâyesidir. Müzik kariyerinde bu kadar başarılıyken ve tıp eğitimi alırken, yönünü dağlara vermesi oldukça etkileyici. Bu, onun tercihiydi ve çok kıymetliydi. O hem çok büyük bir müzisyen hem de halkının gerillasıydı. Bence ikisi çok içiçe geçmiş durumdaydı o zamanlar. Devletin var gücüyle İnkar ve imha siyasetini yürüttüğü yıllar ve Kürtçe müzik yapmak aynı zamanda varoluşsal bir direniş anlamı taşıyor. Dolayısıyla Evdilmelîk’i anlamak, sadece bir sanatçıyı değil, aynı zamanda inkar ve imha kıskacı altında yaşayan bir halkın kültürel ve toplumsal direnişinin sembolik temsilini anlamak demektir.

    Belgeseli hazırlarken sizi en çok etkileyen yönü neydi? Sanatı mı, direnişi mi, yoksa kişiliği mi?

    Evdilmelîk’te sanatı, direnişi ve kişiliği ayrı ayrı değerlendirmek mümkün değil. Onun sanatı zaten direnişiydi; direnişi ise kişiliğinin yansımasıydı. Oldukça ileri görüşlü bir sanat anlayışına sahipti. Daha o yıllarda en büyük hedeflerinden biri Kürtçe opera yapmaktı. Bu kadar öngörülü olması beni çok etkilemişti. Alanında bu kadar birikimliyken ve ilerde büyük sıçramalar yapacakken, yönünü dağlara çevirmesi, mücadelesine ordan devam etmek istemesi de beni hep etkilemişti. Beni sarsan şey ise sesinin güzelliği kadar, o sesin ardındaki cesaretti. Çünkü o ses, bir halkın inkâr edildiği yıllarda, “ben varım” diyen bir yankıya dönüştü.

    Sanatıyla, yaşamıyla ve mücadelesiyle kurduğu bu bütünlük, benim için sadece sinemasal bir konu değil, insani bir ilham kaynağı oldu..

    Müzikte kimlik çok belirleyici. Melek’in ‘Beri her tiştî ez Kurdim’ sözlerinde bu açıkça görülüyor. Siz bu kimlik arayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Melek’in “Berî her tiştî ez Kurdim” sözü, bir sanatçının kimlik beyanından çok daha fazlasıdır; bu, yok sayılmış bir halkın varlık manifestosudur. O dönemde Kürt olmak, Kürtçe konuşmak, Kürtçe söylemek bile bir direniş biçimiydi. Melek bu sözüyle sadece kendini değil, susturulmak istenen bir halkı dile getiriyordu. Irkçı, inkarcı poltikaların yok saydığı, inkar ettiği ve yok etmeye çalıştığı bir yerden, bir halkın isyan çığlığı oluyordu. ”Berî her tiştî ez Kurdim’ milliyetçi bir söylem değil, varoluşsal bir sanat ifadesidir.

    O dönem Hozan Mizgin, Hozan Sefkan, Ali temel ve sonrasında Hozan Serhad, Şehid Hogir ve Delila gibi devrimci müzisyenler bir direniş kültürü yarattılar. Bunlar yaptıkları sanatla yetinmeyip, aktif devrimci mücadelede yerlerini aldılar. Kürt halkının siyasal ve kültürel hafızasındaki tartışmasız yeri de yaratıkları sanat ve verdikleri bedeldir.

    Peki 1990’larda müzik aynı zamanda bir direniş biçimiydi. Sizce bugün müzik hâlâ bu politik güce sahip mi?

    Direniş kültürünün yarattığı bedeller üzerinden görünürlük kazanan bazı popülist sanatçılar, geçmişte ödenen ağır bedelleri görmezden gelerek daha apolitik bir sanat anlayışına yöneldi. Bu da müziğin toplumsal hafızayla bağını zayıflattı.

    Bu süreçte, müzik artık halkın gündelik yaşamıyla, mücadele ve özlemleriyle doğrudan ilişkili olmaktan uzaklaştı. Popülerleşen eserler, toplumsal hafızadan kopuk bir şekilde üretilmeye başladı; şarkılar eskisi gibi bir direniş aracı değil, daha çok eğlence veya ticari bir ürün haline geldi. Bu da, halkın kolektif hafızasında yer etmiş, dönüştürücü güce sahip olan müzik geleneğinin etkisini zayıflattı. Halktan kopuk bir sanat, toplumsal hafızayı ve kolektif direniş bilincini zayıflatır. Müziğin politik ve kültürel etkisi azalır, üretim bireyselleşir ve halkla bağ kopar. Fakat biz bir kez daha Koma Amed konserinde gördük ki, Evdilmelîklerin yarattığı gelenek halkın belleğinde silinmeyen bir iz bırakmış durumda. Amed Meydanı’nda, tarihsel hafızada kök salan direniş mirasıyla popülist üretimlerin yüzeyselliği yan yana durdu; biri halkın hafızasında derinleşirken, diğeri zamanın akışında eriyip gitti.

    Sürgünde izlediğiniz bu konser size ne hissettirdi? Bu an sizin için kişisel olarak ne ifade etti?

    Koma Amed üyelerini bir arada görmek beni çok heyecanlandırdı. Sürgünde izlediğim o konser, benim için sadece bir müzik deneyimi değildi; bir dönemin, bir halkın kolektif hafızasını yeniden hissetmekti. Elbette çok duygulandım. Orada bulunmayı çok isterdim; tarihi bir ana tanıklık etmek kesinlikle unutulmaz olurdu. Sanki Evdilmelîk’in ruhu konser alanında dolaşıyordu. Sahnedeki performans kadar, onun görüntülerine yer verilmesi de beni çok sevindirdi. Çünkü Evdilmelîksiz bir Koma Amed’i düşünmek bile mümkün değil; onun sesi ve mirası, grubun kolektif ruhunun ayrılmaz bir parçası.

    Son olarak, aslında “Gecikmiş Ağıt” ile bir dönemin hafızasını da aktardınız. Sizce Kürt sineması açısından biyografik direniş belgeseller yeterli mi?

    Bu tür belgeseller, yalnızca bir bireyin hikâyesini anlatmakla kalmaz; bir dönemin ruhunu ve bir halkın hafızasını görünür kılar. Bu tür çalışmalar çok kıymetlidir; çünkü kültürel hafıza görünmezleştiğinde, kimlik ve tarih de unutulmaya yüz tutar. Geçmişi unutmamak için bu tür yapımların çoğalmasını dilerim. Sözüm özellikle genç sinemacılara: O kadar değerli hikâyeler var ki, bizim yaptığımız denizde bir damla gibi kalıyor. Ama her damla önemlidir. Bu çalışmalar, sadece geçmişi hatırlamakla kalmaz; aynı zamanda gelecek kuşaklara bir yol gösterir, direnişin ve kültürel mirasın canlı kalmasını sağlar. Evdilmelîk’in hikâyesi gibi öyküler, halkın sesi olarak hafızada yerini alır ve yeni kuşaklara ilham verir. İşte bu yüzden her belgesel, her film ve her kayıt değerli bir mirastır.

  • Bir Kürt’ün devletler arası hukuk mücadelesi

    Bir Kürt’ün devletler arası hukuk mücadelesi

    Almanya ve Kıbrıs’taki 3 yıllık tutsaklığın ardından özgürlüğüne kavuşan Kürt siyasetçi Kenan Ayaz, ilk olarak Kürt dostu Theofilos Georgiadis’in mezarını ziyaret etti ve Rêber Apo’yu yakından tanıyan Despo Pilavaki’yle buluştu.

    HİKMET ERDEN

    Kürt siyasetçi Kenan Ayaz, devletler arasında üç yıl süren tutsaklığın ardından özgürlüğüne kavuştu. Almanya ve Kıbrıs’taki siyasi baskılar ve hukuksuzluk zinciri, Ayaz’ın dik duruşu ve dayanışma ağları sayesinde kırıldı. Özgürlüğüne kavuşan Ayaz, ilk olarak 20 Mart 1994’te Türk devleti tarafından katledilen Kıbrıs Kürdistan Dayanışma Komitesi Başkanı Theofilos Georgiadis’in mezar anıtını ziyaret etti. “Mücadeleye devam” dedi.

    Kıbrıs’ta “siyasi mülteci” statüsünde bulunan Ayaz’ın dosyası, tam anlamıyla bir hukuksuzluk örneğiydi. Türkiye’de demokratik siyaset çalışmaları yürütürken, 2009 yılında başlatılan KCK Ana Davası kapsamında hakkında tutuklama kararı çıkarıldı, çok sayıda dava açıldı. Türkiye’de 12 yıl cezaevinde kaldı, 2012 yılında siyasi mülteci olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ne geçti.

    Siyasi çalışmaları ‘suç’ sayıldı

    Ayaz, özellikle entelektüel birikimiyle Avrupa’da çok sayıda panel, seminer, kongre ve konferansta konuşmacı olarak katıldı. Almanya hükümeti, 2022 yılının Haziran ayında kriminalizasyon politikaları çerçevesinde “PKK ile ilişkili” olduğu iddiasıyla hakkında dava açtı; 2018-2020 yılları arasında yürüttüğü çalışmaları “suç” saydı. Ayaz, 15 Mart 2023’de Larnaca Havalimanı’nda gözaltına alındı, ardından tutuklandı.

    Kıbrıs, ülkesinde “siyasi mülteci” konumunda bulunmasına rağmen Almanya’nın baskılarına boyun eğerek onu Berlin’e teslim etti. Hamburg’daki Damtor Cezaevi’ne götürüldü, duruşmaları 2023 yılının Kasım ayında başladı. Aylarca süren davada hakkında tek bir somut delil sunulamadı.

     

    Onu yargılayanları yargıladı

    Ayaz, duruşmalarda adeta yargılayanları yargıladı; Kürt demokratik siyaseti ve mücadelesini anlattı, Alman devletinin, faşist ve ırkçı bir devlet olduğu tüm dünyada kabul gören Türk devleti ve Erdoğan’la olan hukuksuz ilişkisine dikkat çekti. Savunmalarının merkezinde “Kürt onuru” vardı. Hamburg Eyalet Mahkemesi’ndeki ilk duruşmalarda, Alman Anayasası’nın ilk maddesinin “İnsanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır” ibaresine dikkat çekti. Kürtlerin faşizme karşı kendilerini savunduklarını ve bunun asla “terörizm” olmayacağının altını çizdi.

    ‘Ben değil, Erdoğan yargılanmalıydı’

    Bu süreçte en dikkat çekici olan detay ise yargılanma sürecinde Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya ziyaretinde Ayaz hakkında açılan davayı kastederek, “Hamburg’taki mahkeme memnuniyet verici” sözleriydi. Buna karşın Ayaz, davanın siyasi boyutuna işaret ederek mahkeme heyetine, “Erdoğan faşizmi en çok insan onurunu çiğniyor. İnsan onurunu ayaklar altına alıyor. Soykırım ve savaş suçu işliyor. Alman Anayasası’na göre de büyük bir suç işliyor. Bugün burada ben değil, Erdoğan yargılanmalıydı” demişti.

    Hamburg Yüksek Bölge Mahkemesi, 2 Eylül 2024’te Ayaz’a Alman Ceza Kanunu’nun 129a ve 129b maddeleri uyarınca 4 yıl 3 ay hapis verdi. Kararın temelinde, Ayaz’ın Kürt kültürü ve insani meselelerle ilgili dokuz barışçıl gösteriyi organize etmek ve bu gösterilere katılmak iddiaları yer aldı. Karar, ifade ve örgütlenme özgürlükleri savunucuları tarafından sert tepkiyle karşılandı, hiç bir somut delil olmadığı halde ceza verilmesinin hukuksuz ve siyasi bir karar olduğu kaydedildi.

    Ayaz’ın avukatları mahkûmiyet kararına karşı Almanya’daki iç hukuk yollarına başvurarak itiraz etti, temyiz başvurusu yaptı. Federal Mahkeme 14 Mayıs 2025’te, Hamburg’daki kararın hukuka uygun olduğuna hükmetti ve temyiz talebini kabul etmedi.

    Bunun üzerine avukatları dosyayı Kasım 2025’te AİHM’e taşıdı. Ayaz’ın avukatı Antonia Von Der Behrens, Alman yargısının vermiş olduğu kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 11’inci maddesindeki toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü, ayrıca adil yargılanma hakkını düzenleyen 6’ncı maddeyi ihlal ettiğine dikkat çekti. Mahkûmiyetin siyasi saiklerle verilmiş olduğuna işaret eden Av. Behrens, Almanya’daki mahkemenin barışçıl gösterilere katılımı suçlama konusu yapmasının gayri hukuki olduğunun altını çizdi. Ayaz, Almanya’da 2 buçuk yılı aşkın bir süre cezaevinde kalmasının ardından Kıbrıs’a gönderildi.

    Almanya’da mahkeme Ayaz’ın cezasının üçte ikisini yattıktan sonra serbest bırakılabileceğini belirtti. Ayaz, 8 Eylül günü Alman Polisi tarafından Larnaca’ya kelepçesiz bir şekilde getirildi. Serbest bırakılacağı beklenirken, bu kez ellerine bir daha kelepçe takıldı ve Lefkoşa Centrol Cezaevi’ne gönderildi. Yani Kıbrıs, Avrupa hukukuna göre Ayaz’ı serbest bırakması gerekirken ceza verdi. Ayaz, af veya serbest bırakılma talebinde bulunmadı, hükmü kabul etmeyeceğini ve işlemediği eylemler veya siyasi inançları nedeniyle pişmanlık duymayacağını vurguladı. Ve 14 Şubat günü Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı’nın yetkisiyle serbest bırakıldı.

     

    ‘Hoş geldin mücadeleci yoldaşım’

    Özgürlüğüne kavuşan Ayaz, ilk olarak Kürt dostu Theofilos Georgiadis’ın Lefkoşa’daki mezarını ziyaret etti. “Helen halkları ile Kürtlerin ortak mücadele şehidi” olarak Kürdistan tarihine geçen Georgiadis’ın mezarına karanfiller bıraktıktan sonra saygı duruşunda bulanan Ayaz, özgürlük anılarına bağlılığın sözünü bir kez daha yineledi. Hemen ardından ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı yakından tanıyan ve ömrünü Kürtlerin mücadelesine adayan Despo Pilavaki’yle buluştu.

    Ayaz’ın özgürlüğüne ilişkin konuşan Kıbrıslı aydın Despo Pilavaki, “Arkadaşım ve yoldaşım hırsızlık yapmadı. Uyuşturucu tüccarı değildi, organize suçlarla ilgisi yoktu. Türkiye onu, özgür bir vatanı özgürce yaşamak istediği için suçladı. Kıbrıs halkı onu bağrına basıyor. Hoş geldin mücadeleci yoldaşım. Kıbrıs ve Kürdistan’ın özgürlüğü mücadelesinde birlikteyiz” şeklinde konuştu. Kıbrıs’ın hukuksuz tutumunu da eleştiren Pilavaki, “Hala merak ediyorum. Biz neden onu hapiste tuttuk?” diye sordu.

    ‘Kıbrıs’a Özgürlük, Kürdistan’a Özgürlük’

    Kıbrıslı siyasetçi, aydın, akademisyen ve hukukçulardan oluşan Kenan Ayaz Gözlemevi de Ayaz’ın özgürlüğü için açıklama yaptı. “Kıbrıs’a Özgürlük, Kürdistan’a Özgürlük” başlığıyla yapılan açıklamada, Kıbrıs hükümetinin ‘Kenan Ayaz ile Dayanışma Ağları’nın baskısı sonucu geri adım attığına dikkat çekildi.

    Ayaz’ın “siyasi mülteci” statüsünün yeniden onaylandığına işaret edilen açıklamada, “Ayaz, Mart 2023’teki tutuklanmasının ardından, Kıbrıs yargı ve yürütme makamları tarafından mağdur edildi. Alman sistemi tarafından işkence gördü. İşgalci Türk devletinin talimatı ve Erdoğan’ın onayıyla cezalandırıldı. Ayaz’ın geç de olsa serbest bırakılmasını memnuniyetle karşılıyoruz. Ayaz’ın da sürecin başından bu yana defalarca vurguladığı gibi, bu mücadele asla onun bireysel özgürlüğüyle ilgili değildi; insanlığın Kürt halkına karşı tutumuyla ilgiliydi. Adalet, özgürlük ve demokrasi mücadelesi Theophilos Georgiadis’in açtığı yolda devam ediyor” denildi.

    Georgiadis’a adanan savunma

    Ayaz gözaltı, tutuklanma ve yargılama süreci Kürtlerle bir dayanışma ağı oluşturdu. Almanya’dan Kıbrıs’tan ve enternasyonal hareketlerden Kürt ve Rum siyasetçi, hukukçu ve sendikacıları bir araya getirdi. Ayaz için düzenlenen eylemlerde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm paradigması tartışıldı ve halkların ortak mücadelesine dikkat çekildi.

    Öte yandan, Ayaz’ın dava süreci boyunca yaptığı ve “İnsanlık Galip Gelecek” adlı kitapta topladığı savunmaları, 20 Mart 1994’te katledilen Kıbrıs Kürdistan Dayanışma Komitesi Başkanı Theofilos Georgiadis’i adandı.

     

  • İngiltere’de  İşçi Partisi ‘popülist sağ’a teslim; ‘acımasız’ iltica yasaları yolda

    İngiltere’de İşçi Partisi ‘popülist sağ’a teslim; ‘acımasız’ iltica yasaları yolda

    HİKMET ERDEN/LONDRA

    İngiltere’nin yeni iltica paketi, süresiz oturum süresini 20 yıla çıkarıp aile birleşimini kısıtlarken; düzenleme insan hakları örgütleri ve siyasetçiler tarafından “insanlık dışı” ve “aşırı sağa teslimiyet” olarak eleştiriliyor.

    İngiltere’de İşçi Partili İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un Parlamento’da açıkladığı yeni iltica düzenlemeleri, süresiz oturum hakkını 20 yıla çıkarıyor, geçici koruma getiriyor ve aile birleşimini zorlaştırıyor. Hükümetin “reform” diye adlandırdığı düzenlemeler, “insanlık dışı ve ırkçı” olarak nitelendirilerek sert bir şekilde eleştiriliyor. Birçok çevrenin eleştirilerinin merkezinde ise hükümetin bu düzenlemeler ile Reform UK ve diğer sağ-popülist grupların oluşturduğu baskıya teslim olduğu yönündeki değerlendirmeler bulunuyor.

    İngiltere İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, parlamentoda ülkenin iltica sistemini köklü biçimde değiştiren yeni politik paketini açıkladı. Başbakan Keir Starmer’ın “Ülke yabancıların adası oldu” söylemiyle yeni mülteci düzenlemelerini açıklayan Bakan Mahmood, mülteci sisteminin “kontrolsüz, maliyetli ve sürdürülemez” olduğunu savundu. Ancak insan hakları kuruluşları, sendikalar, siyasetçiler ve parti içinden yükselen sesler yeni düzenlemeleri “aşırı sağın söylemini taklit eden sert bir yön değişikliği” olarak nitelendirdi.

    İşçi Partili İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, İngiltere’nin iltica sistemini kökten değiştiren yeni düzenlemeyi Parlamento’da açıkladı. Bakan Mahmood’un açıkladığı mülteci yasasındaki temel değişiklikler ise “politik olarak felaket”, insanlık dışı ve aşağılayıcı olarak nitelendiriliyor.

    SÜRESİZ OTURUM ŞARTI 20 YILA ÇIKIYOR

    Bakan Shabana Mahmood’un açıkladığı düzenlemeye göre, bugüne kadar beş yıl sonunda başvuru yapılabilen süresiz oturum (ILR) yeni sistemde kural olmaktan çıkıyor. Yeni düzenlemeye göre İngiltere artık mültecilere kalıcı koruma tanımayacak. Mevcut mülteci statüsü yerine “Geçici Koruma Statüsü” (Temporary Protection Status) getiriliyor ve süresiz oturum hakkı (ILR) 5 yıldan 20 yıla çıkıyor. Bununla birlikte ILR için ileri ILR düzey İngilizce, temiz sabıka, ekonomik katkı ve “iyi karakter” kriterleri de zorunlu hale getirildi. Bu durumda mülteciler, kalıcı oturum için en az 10–20 yıl İngiltere’de kalmak zorunda olacak.

    ‘GÜVENLİK’ SOPASI MÜLTECİLERİN ÜZERİNDE OLACAK

    Düzenleme bununla sınırlı kalmıyor; mültecilerin geçici statüleri 30 ayda bir yenilenecek ve ülkelerine geri gönderilme ihtimali sürekli gündemde olacak. Verilen geçici statü de her 30 ayda bir güvenlik değerlendirmesine tabi tutulacak ve başvuru sahibinin geldiği ülkenin güvenliği, İngiltere’ye geliş rotası, toplumsal uyum ve sabıka durumu gibi başlıklar da incelenecek.

    GERİ GÖNDERME HIZLANACAK

    Bununla birlikte ülkesinde koşulların “güvenli” hale geldiği değerlendirilenlerin mülteci statüsü sonlandırılacak ve geri gönderme süreci başlayacak.

    Hükümet, Manş Denizi üzerinden gelen mültecilerin gelişini engellemek için “aile birleşimi” hakkını da neredeyse imkânsız hale getiriyor. Buna göre özellikle Manş Denizi üzerinden gelenler için aile birleşimi hakkı otomatik olmaktan çıkarıldı. Sadece çekirdek aileye sınırlı ve zorlu şartlarda izin verilecek.

    AİLE BİRLEŞİMİ ENGELLENİYOR

    Sadece çekirdek aile (eş ve 18 yaş altı çocuklar) için sınırlı başvuru penceresi korunuyor. Suç kaydı veya güvenlik riski tespit edilenlerin aile birleşimi tamamen engellenebilecek.
    İltica başvuru sahiplerine verilen konaklama ve finansal destek artık otomatik değil; “isteğe bağlı” (discretionary) hale geliyor. Yalnızca tamamen yoksul, savunmasız kişiler ve çocuklu aileler destek alabilecek. Otel konaklamalarının kademeli olarak sona erdirilmesi hedefleniyor.

    İçişleri Bakanı Mahmood, parlamentodaki konuşmasında düzenlemelerin gerekçesini mevcut sistemin “işlememesine” bağladı. Mahmood, bu düzenleme ile kaçakçılık şebekelerinin etkisinin azalacağını, düzensiz gelenlerin İngiltere’de kalıcı bir hayat kurma beklentisinin sona erdiğini, yeni modelin hem caydırıcı hem maliyetleri azaltıcı olduğunu iddia etti.

    Hükümetin bu düzenlemesi özellikle birçok çevreden sert bir şekilde eleştiriliyor. Birçok gözlemci, hükümetin attığı adımın Reform UK ve diğer sağ-popülist grupların oluşturduğu baskının doğrudan sonucu olduğunu belirtiyor. Analistler, İşçi Partisi liderliğinin “aşırı sağ oylarını nötralize etmek için onların göç söylemine yaklaşma” stratejisini izlediğini söylüyor. Keza Reform UK gibi sağ-popülist partiler göçü ana gündem yapınca Labour da söylemini sertleştirmişti.

    Ancak Labour Hükümeti’nin düzenlemesi parti içinden sendikacılar, milletvekilleri ve aktivistlerin de tepkisini çekiyor. Geçtiğimiz günlerde parti içinde aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 900 üye Labour yönetimine “Aşırı sağın göç politikalarını taklit etmeyin” çağrısı yapmıştı. Bakan Mahmood’un açıkladığı düzenlemeye İşçi Partisi milletvekili Nadia Whittome sert tepki göstererek düzenlemeyi “despotik” ve “acımasız” olarak nitelendirdi. Yine İşçi Partisi Leeds Milletvekili Richard Burgon da düzenlemeyi “ahlaken yanlış” ve “politik olarak felaket” olduğunu ifade etti.

    İŞÇİ PARTİLİ ABBOTT: İNSANCIL ÇÖZÜM BULUN

    Parlamento’da yapılan tartışmalarda söz alan İşçi Partili Londra Hackney Milletvekili ve aynı zamanda ülkenin ilk siyahi kadın milletvekili unvanını taşıyan Diane Abbott, önerilen yasaların insan haklarını zedeleyeceğini, aile hayatı hakkının sınırlandırılmasının tehlikeli olduğunu ve “modern kölelikle mücadelede” geri adım atmanın kabul edilemez olduğunu vurguladı. Abbott, bu politikaların hem hukuki hem de ahlaki açıdan büyük sorunlar doğuracağını belirterek hükümeti daha insancıl, adil çözümler bulmaya çağırdı.

    Eski İşçi Partisi lideri ve Your Party kurucularından Jeremy Corbyn de sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada düzenlemeyi “Bu planlar insanlık dışı, aşağılayıcı ve korkunç” diyerek niteledi. Corbyn, bu düzenlemeyle İşçi Partisi’nin popülist aşırı sağcı Reform UK partisinin yolunu açmakla kalmayıp onun gündemini uygulamaya koyduğuna dikkat çekti.

    Liberal Demokrat Parti İçişleri Sözcüsü Max Wilkinson da planı “insanlık dışı” olarak nitelendirirken, “Bu politika, zulümden kaçan insanlara karşı İngiltere’nin insani duruşuna gölge düşürür” dedi.

    İşçi Partisi, insan hakları örgütleri, sendikacılar, siyasetçiler ve kendi partisi içerisindeki muhalefete rağmen aşırı sağa karşı yeni mülteci planını yasalaştıracak gibi görünüyor. Kürdistan ve Türkiyeli demokratik kitle örgütleri de İşçi Partisi’nin düzenlemesine sert tepki gösteriyor.

    DESPOTİK REJİMLERE SİLAH SATMAYI BIRAKSIN

    Tüm bu sürece sert tepki gösteren Kürt Toplum Merkezi Eşbaşkanı İshak Milani, İşçi Partisi’nin ağırlıklı göçmenlerin oylarıyla iki yıl önce hükümeti kurabildiğini hatırlatarak, “Ve göreve geldiği günden bu yana 27 Kasım 2024’te Kürtlere, ilerleyen süreçte Filistinlilere ve daha sonra diğer bütün mültecilere karşı yönelimlerde bulundu, bulunuyor. İşçi Partisi ve hükümeti eğer gerçekten ilticaları ve göçü engellemek istiyorsa Kürdistan’da Türkiye ve PKK arasındaki sürece destek vermeli, Ortadoğu’da despotik ülkelere milyarlarca dolarlık silah satmamalı ve eğer oynayabileceği önemli bir rol varsa bundan imtina etmemelidir. Baskıcı ve insanlık dışı politikalar yerine demokratik toplumu esas alan ve halklar arası uzlaşıyı teşvik eden politikalar esas alınmalıdır. Canını hiçe sayarak iltica etmeye çalışan insanlar bunu keyiften değil, can havliyle zulümden ve baskıdan kaçtıkları için geliyorlar. Eğer istenmiyorlarsa ülkelerinde kriz yaratmak yerine otoriter rejimlere demokratikleşme bakımından teşvikte bulunmalıdır. Çözüm budur” dedi.

    AİLELER PARÇALANACAK

    İngiltere’de 33 yıldır faaliyet gösteren Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) Sözcülerinden İbrahim Avcil da İşçi Partisi hükümetinin toparlanamayan ekonominin ve yanlış politikaların faturasını bir kez daha göçmenlere kesmek istediğini belirtti.

    İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un “Yasadışı göç ülkemizi parçalıyor” sözlerine de tepki gösteren Avcil, İşçi Partisi hükümetinin bir kez daha popülist sağcı politikaları hayata geçirmeye hazırlandığını ifade etti.

    Başbakan Keir Starmer’ın “Ülke yabancıların adası oldu” söyleminin aşırı sağcı ırkçı partilerin söylemi olduğuna dikkat çeken Avcil, şunları kaydetti: “Mültecilerin süresiz korunma statüsünü kaldırıyor, kalıcı oturum izni için bekleme süresini 5 yıldan 20 yıla çıkarıyor, maddi yardımları kısıtlayıp aile bağlarını daraltıyor. Çocuklu ailelerin zorla sınır dışı edilmesi gündemde. Üstelik yapay zekâ ile yapılacak yaş tayini çocuk haklarının ihlal edilmesine kapı aralıyor. Bu plan, milyonlarca insanı belirsizlik, yoksulluk ve psikolojik baskıya mahkûm ederken ailelerin parçalanmasına ve temel hakların gasp edilmesine yol açacak. Hükümeti bu insanlık dışı politikadan derhal vazgeçmeye çağırıyor, yasaya karşı kararlı mücadelemizi sürdüreceğimizi ilan ediyoruz.”

     

  • FİİLİ MÜZAKEREYE NEDEN UMUT BAĞLAMALI, SÖZLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ? – YUNUS ASLAN

    FİİLİ MÜZAKEREYE NEDEN UMUT BAĞLAMALI, SÖZLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ? – YUNUS ASLAN

    Bu yazıda iki temel soruya yanıt arayacağız: Birincisi, fiili müzakere süreci neden umut vadediyor ve neden devlet veya iktidarın sözlerine bakarak umutlu olamayız? İkincisi, PKK’nin örgütsel varlığına son vermesi neden kaygı uyandırmamalı, ama hangi noktada kaygı duymalıyız?

    Fiili Müzakerenin Umut Verici Yönü ve Sözlerin Anlamsızlığı

    Fiili müzakere süreci, geçmişteki Oslo ve İmralı süreçlerinden köklü bir şekilde ayrılıyor. O dönemlerde Türk devleti ve Erdoğan rejimi, ekonomik, diplomatik ve toplumsal açıdan güçlü bir pozisyondaydı. Arap Baharı’nın rüzgârıyla bölgede hegemonya kurma hedefi güden rejim, PKK ile çatışmayı geçici olarak askıya alarak enerjisini Ortadoğu’ya yöneltmişti. Ancak Rojava Devrimi ve Kobanê zaferi, bu emperyalist hayalleri boşa çıkardı. Erdoğan, yeniden PKK’ye savaş açtı, çünkü güçlü olduğunu ve bu savaşı kazanabileceğini düşünüyordu. Hesapları tutmadı.
    Bugünkü süreç ise tamamen farklı bir zeminde başladı. Rejim, Ortadoğu’daki kaotik koşulların ulus-devletleri tehdit ettiği bir dönemde savunmaya çekildi. Ekonomik kriz, diplomatik yalnızlık ve seçmen tabanındaki erime, rejimi köşeye sıkıştırdı. İşgal ettiği bölgelerdeki hâkimiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan devlet, aynı zamanda içerdeki istikrarını da tehlikede görüyor. Geçmişte “yayılma” hırsıyla müzakereye oturan rejim, bugün “varlığını koruma” korkusuyla masaya dönmek zorunda kaldı.
    Önder Apo, devletin “beka” paniğini ve Erdoğan’ın “iktidar” korkusunu bir fırsata çevirdi; bu zorunlu müzakereyi “barış ve demokratik toplum” sürecine dönüştürdü. Devlet, ya merkeziyetçi ulus-devlet yapısından taviz vererek kaostan kaçınacak ya da küresel güçlerin savaş bataklığına sürüklenecek. Erdoğan ise ya demokratikleşmeyi kabul edecek ya da faşizme oynayarak ülkeyi uçuruma sürükleyecek. Fiili müzakerenin umut verici yanı, işte bu hayati ikilemdir. Önder Apo’nun gösterdiği yol, hem devlet hem iktidar için tek çıkış; aksi takdirde ikisini de kaos bekliyor. Bu, umudumuzun temel dayanağıdır.
    Ancak devletin veya Erdoğan’ın “sözleri” hiçbir anlam taşımıyor. Böylesi bir varoluşsal kriz, vaatlerle değil, somut adımlarla aşılır. Ne yazık ki pratikte henüz hiçbir ciddi adım yok. Sözler değil, eylemler belirleyici olacak. Bu nedenle, sözlere güvenmek yerine fiili adımları izlemeliyiz.

    PKK’nin Feshi: Kaygılanmalı mıyız, Kaygılanmamalı mıyız?

    PKK, 1970’lerde küçük bir grup devrimci tarafından kuruldu. O dönemde devlet zoruyla ya da gönüllü olarak tasfiye edilseydi, belki de tarihin tozlu sayfalarına karışırdı. Ancak bugün durum çok farklı. Önder Apo’nun paradigması evrenselleşti, PKK halklaştı. Kürt halkı, “PKK halktır” diyerek bu gerçeği haykırıyor. Kürdistan’ın dört bir yanındaki evlerde Önder Apo’nun portreleri, PKK’nin bayrakları ve şehitlerin resimleri asılı. Bu evler, resmi bir “kadro” olmasalar da birer direniş yuvası, birer PKK örgütüdür. PKK’nin resmi yapısı, komiteleri veya adı feshedilse bile bu halkın ruhundaki PKK’yi kimse yok edemez. Devlet de, bir kongre kararı da bu gerçeği değiştiremez. PKK, artık bir halk hareketidir; bu nedenle fesih konusunda kaygılanmaya gerek yoktur.
    Ancak bir büyük kaygı var: PKK’nin örgütsel yapısı feshedilirse ve Önder Apo hâlâ İmralı’da tecritreally new windowtecritte tutuluyorsa, bu bir komplo olabilir. Önder Apo’nun özgürlüğü, Kürt sorununun çözümü için vazgeçilmezdir. Fiili müzakere sürecinde PKK’nin komiteleri, Apo adına önderlik görevini üstlendi. Eğer bu komiteler feshedilir ve Önder Apo özgür bırakılmazsa, halk önderliksiz kalabilir. Devletin, Önder Apo’suz ve PKK’siz bir Kürt halkı yaratma peşinde olduğu şüphesi, ciddi bir tehlikedir. Bu, kaygımızın özünü oluşturuyor: Ya devlet, yeni bir oyunla halkı önderlikten yoksun bırakırsa?
    Bu kaygıya yanıt, hareketin liderlerinden gelen net bir duruşla veriliyor: “Silahı da bırakırız, komiteleri de dağıtırız, ama tek şartımız Önder Apo’nun özgürlüğüdür.” Bu, kaygıları gidermek için bir umut ışığıdır. Ancak bu süreçte pasif kalmak olmaz. “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” talebi, dünya çapında daha güçlü bir hamleye dönüşmeli. Her Kürt, her yoldaş, bu tarihi sorumluluk için ayağa kalkmalı.
  • BAFİL TALABANİ: TÜRK DEVLETİNİN SALDIRILARI PKK’NİN KONGRESİNİ ENGELLİYOR

    BAFİL TALABANİ: TÜRK DEVLETİNİN SALDIRILARI PKK’NİN KONGRESİNİ ENGELLİYOR

    Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) Lideri Bafil Talabani, özel bir televizyon kanalına verdiği röportajda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti aracılığıyla kamuoyuyla paylaştığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”na ilişkin açıklamalarda bulundu.
    Talabani, şunları ifade etti: “PKK, ateşkesi ilan etti ve kongresini toplamak üzere yaptığı hazırlıkları feshettiğini açıkça duyurdu. Ancak Türkiye’nin uçak ve dronları bu sürecin gerçekleşmesine izin vermiyor ve her gün bombardıman yapılıyor. Bu konuda Amerikalılar bile bana üzüntülerini dile getirerek, ‘Türkiye’nin dronları PKK’nin kongresini toplamasına fırsat tanımıyor’ dediler.”
  • SIRRI SÜREYYA ÖNDER’İN SAĞLIK DURUMU CİDDİYETİNİ KORUYOR: HASTANEDE ZİYARETÇİ AKINI

    SIRRI SÜREYYA ÖNDER’İN SAĞLIK DURUMU CİDDİYETİNİ KORUYOR: HASTANEDE ZİYARETÇİ AKINI

    AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala, DEM Parti Meclis Başkanvekili ve İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder’in tedavi gördüğü Florence Nightingale Hastanesi’ni ziyaret ederek başhekimden bilgi aldı. Ala, Önder’in sağlık durumunun ciddiyetini koruduğunu belirtti.
    Önder’in tedavisi devam ederken hastaneye çok sayıda ziyaretçi geldi. DEM Parti Amed Belediyesi Eşbaşkanları Sera Bucak ve Doğan Hatun, eski Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, AKP İstanbul Milletvekili Oğuz Üçüncü, CHP Milletvekili Mühip Kanko, Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Birol Aydın, Cumartesi Anneleri/İnsanları heyeti, sanatçılar Yavuz Bingöl, Oktay Kaynarca, Muhsin Kızılkaya ve birçok isim Önder’i ziyaret etti.
    Ziyaretleri, Önder’in kardeşi Ali Önder, kızı Ceren Önder, DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, Grup Başkanvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sezai Temelli ile partililer kabul etti. Önder’in annesi Zeliha Önder de sağlık sorunlarına rağmen tekerlekli sandalye ile hastaneye gelerek oğlunun durumu hakkında bilgi aldı.

    EFKAN ALA: DUALARIMIZ ÖNDER’LE       

    Efkan Ala, başhekimle görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, “Sırrı Süreyya Önder’in sağlık durumu ciddiyetini koruyor. Bugüne kadar başkalarını hayata tutundurmak için çarptığı kalbinin, bundan sonra kendisini hayata tutundurmak için atmasını temenni ediyoruz. Dualarımız onunla. Kalbinin kendi hayatını devam ettirmesi için atmaya devam etmesi en büyük temennimizdir. Sürecin lehine gelişmesi için dua ediyoruz” dedi.
    Hastanedeki bekleyiş devam ediyor.
  • Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönem başlarken, Kürt sorununun çözümü ve Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” paradigması, hem bölgesel hem de küresel barışın anahtarı olarak öne çıkıyor. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Konfederalizm”, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan bir çözüm modeli sunuyor.

    Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında uzun süredir durgun olan ilişkiler, jeopolitik gelişmeler ve güvenlik kaygıları ışığında yeniden canlanıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’nın savunma politikalarını gözden geçirmesine neden olurken, Türkiye NATO’nun kilit bir üyesi olarak stratejik önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın 12 Mart’ta Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyarette, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinin artık gerçekçi ve elde tutulur bir süreç olmasını temenni ediyoruz” ifadeleri, bu yeni dönemin sinyallerini verdi.
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AB üyeliğini Türkiye’nin stratejik önceliği olarak tanımlarken, “Avrupa Birliği güç ve irtifa kaybını tersine çevirmek istiyorsa, bunu ancak Türkiye’nin tam üyeliğiyle başarabilir” dedi. Avrupa Komşuluk Konseyi (ENC) Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, Türkiye ve AB’nin birbirine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak, Karadeniz’deki stratejik konumu ve NATO’daki askeri gücüyle Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisinde vazgeçilmez bir rol oynadığını belirtti.
    Ancak uzmanlar, Türkiye’nin AB üyeliğinin kısa vadede gerçekleşmesinin zor olduğunu ifade ediyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ, genişleme sürecindeki duraksama ve Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum sağlamadaki eksiklikleri, bu sürecin önündeki engeller olarak sıralanıyor. Prof. Dr. İlter Turan, “Hukuk devleti ve demokratik standartlar tam anlamıyla işler hale gelmedikçe, büyük bir ilerleme beklemek gerçekçi olmaz” diyor.

    AB’nin Yeniden Silahlanma Planı: “ReArm Europe” ve Türkiye’nin Rolü

    AB, Rusya tehdidine karşı stratejik özerklik hedefiyle “ReArm Europe” adlı yeniden silahlanma planını hayata geçiriyor. Önümüzdeki dört yıl içinde 800 milyar euroluk bir bütçeyi harekete geçirmeyi amaçlayan bu plan, savunma harcamalarını artırmayı ve Ukrayna’yı desteklemeyi hedefliyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 1,5’i oranında artırmasıyla 650 milyar euroluk bir mali alan yaratılabileceğini belirtti.
    Türkiye, bu planda hem coğrafi konumu hem de NATO’daki askeri kapasitesiyle kilit bir aktör olarak görülüyor. ENC Direktörü Vesterbye, “Türkiye, AB’den askeri teknoloji transferi elde edebilir, AB ise Türkiye’deki üretim tesislerini kullanarak maliyet avantajı sağlayabilir” diyerek kazan-kazan senaryosuna dikkat çekiyor. Ancak Prof. Dr. Turan, AB’nin bu bütçeyi öncelikle kendi eksikliklerini gidermek için kullanacağını, Türkiye’ye sağlanacak desteğin ise sınırlı kalabileceğini ifade ediyor.

    Kürt Sorunu: Ulus-Devlet ve Kapitalizmin Yarattığı Kriz

    Türkiye-AB ilişkilerindeki bu yeni dönem, yalnızca güvenlik ve ekonomiyle sınırlı değil; aynı zamanda Kürt sorununun çözümüyle de yakından bağlantılı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yıllardır İmralı Cezaevi’nde geliştirdiği “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, sorunun temelinde ulus-devlet yapısının ve kapitalist sistemin yattığını savunuyor. Öcalan’a göre, ulus-devletlerin homojenleştirici ve merkeziyetçi politikaları, etnik ve kültürel çeşitliliği yok ederek çatışmaları körüklüyor. Kapitalizm ise bu yapıyı sömürü ve eşitsizlik üzerine kurarak krizleri derinleştiriyor.
    Kürt Halk Önderi Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Ulus”, ulus-devletin aksine, farklı halkların ve kültürlerin bir arada, eşitlik ve özgürlük temelinde yaşayabileceği bir model sunuyor. “Demokratik Konfederalizm” ise hiyerarşik olmayan, yerelden merkeze doğru örgütlenen bir yönetim biçimiyle, halkların kendi kendilerini yönetmesini hedefliyor. Bu paradigmalar, yalnızca Kürt sorununun çözümüne değil, Ortadoğu’daki diğer çatışmalara ve hatta Avrupa’daki çok kültürlü toplumların entegrasyon sorunlarına da bir yanıt niteliği taşıyor.

    PKK’nin Ateşkes Kararı ve AB-Türkiye İlişkilerine Etkisi

    Öcalan’ın son dönemde PKK’ye yönelik silah bırakma çağrısı, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası olabilir. ENC Direktörü Vesterbye, bu çağrının barış sürecini destekleyeceğini ve AB’nin de bunu olumlu karşıladığını belirtiyor.
    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigmasına göre, Kürt sorununun çözümü, silahlı mücadelenin sona ermesi ve demokratik bir sistemin inşasıyla mümkün. Bu, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde demokratik standartları yükseltmesi ve Kopenhag kriterlerine uyum sağlaması açısından da bir fırsat sunuyor. Hukuk devleti, insan hakları ve azınlık haklarının tanınması, hem Türkiye’nin iç barışını sağlayabilir hem de AB üyelik sürecini hızlandırabilir.

    Demokratik Konfederalizm: Ortadoğu ve Dünya İçin Barış Modeli

    Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” modeli, yalnızca Türkiye ve Kürtler için değil, Ortadoğu’nun kaotik yapısına ve hatta küresel ölçekte barış arayışlarına bir çözüm önerisi sunuyor. Ulus-devletlerin sınırlara dayalı çatışmaları ve kapitalizmin kaynak savaşları, Ortadoğu’yu yıllardır bir savaş alanına çevirmiş durumda. Öcalan, bu modele dayalı bir sistemin, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını kullanırken merkezi otoritelerin baskısından kurtulmasını sağlayacağını savunuyor.
    Avrupa için de bu paradigma, aşırı sağın yükselişiyle derinleşen göçmen karşıtlığı ve kültürel çatışmalara karşı bir alternatif sunabilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde Kürt sorununun çözümü, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi gibi taleplerin karşılanmasını kolaylaştırabilir. Öcalan’ın vizyonu, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle AB’nin güvenlik ve istikrar arayışını birleştiren bir köprü olabilir.

    Sonuç: Barışın Anahtarı Kürt Sorununun Çözümünde

    Türkiye-AB ilişkilerinde başlayan bu yeni dönem, stratejik işbirliği ve güvenlik kadar, Kürt sorununun çözümüne de bağlı. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, hem Türkiye’nin iç barışını hem de Ortadoğu ve dünya için kalıcı bir barış modelini mümkün kılıyor. AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi, bu paradigmanın uygulanabilirliğini test edecek bir zemin yaratabilir. Ancak bu süreç, Türkiye’nin demokratik standartları yükseltmesi ve AB’nin genişleme politikalarını yeniden gözden geçirmesiyle şekillenecek. Barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, halkların eşitlik ve özgürlük temelinde bir arada yaşayacağı bir sistemle sağlanabilir. Öcalan’ın önerdiği yol, bu hedefe ulaşmanın anahtarı olarak duruyor.