Category: RÖPORTAJLAR

  • Pandemiden, birbirine ses vererek çıktılar

    Pandemiden, birbirine ses vererek çıktılar

    Londra’da 40 kadın biraraya gelerek bir koro oluşturdu. Pandeminin arttırdığı olumsuz yaşam koşullarında bir nefes almak adına bir araya gelen kadınlar, daha güzel bir dünya için türkü söylüyor.

     

    Bütün dünyayı sarsan Covid 19 salgını Londra’da farklı bir oluşuma hayat verdi. Büsbütün eve kapanmanın getirdiği ağır sorumluluk ve yükü azaltmak için 40 kadın bir araya gelerek bir koro kurdu. Az sayıda kişi tarafından online başlatılan çalışmaya ilgi giderek arttı. Müziğin iyileştirici gücü ile birbirine destek olan kadınlar şimdi ilk konserlerini vermeye hazırlanıyor. Koronun kuruluşu, çalışmaları ve konseri koro şefi Zuhal Yıldırım Gök ile konuştuk.

     

    Öncelikle bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Müziğe olan ilginiz nasıl başladı?

    Koro gibi kolektif çalışmalar yürüten biri için; ‘beni’ anlatmak biraz zor aslında. Çünkü koro demek artık ‘biz olmak’ demektir. Yine de elimden geldiğince bahsetmeye çalışayım. Adım Zuhal YILDIRIM GÖK. İstanbul Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümü mezunuyum.  1999-2007 yılları arasında BEKSAV’da  (Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı) çalıştım. Vardiya Müzik Grubu’nun solistliğini ve Beksav Halk Korosu’nun şefliğini yaptım. 2008 yılında müzik öğretmenliğine başladım. Okullarda müzik derslerinin yanı sıra çok sayıda öğrenci ve öğretmen korosu çalıştırıp yönettim. 2009-2019 yıllarında 10 yıl boyunca KDF Kadın Korosu’nun (Kangal Dernekler Federasyonu) çalışmalarını yönettim ve şefliğini yaptım. Müzik bizim için bir aile hastalığı gibi, ama altı çocuklu bir ailede yalnızca ben ve erkek kardeşim hayallerimizi gerçekleştirip müziği meslek edindik. Yıllardır bu hayalin peşinden gidiyorum, Eylül ayından beri de Londra’dayım.

     

    Londra’da bir kadın korosu kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Koronuzun adının anlamı hakkında bilgi verir misiniz?

    Londra Sosyalist Kadınlar Birliği’nden arkadaşlar, kadın dayanışmasını güçlendirmek ve pandeminin kadınlar üzerinde yarattığı baskıyı azaltmak için bir kadın korosu oluşturmak istediklerinden bahsettiler.  SKB’nin çağrısı ve yoğun emeğiyle yaklaşık yirmi kadın arkadaş Kasım ayından itibaren online koro çalışmalarına başladık. Sonra yeni katılımlarla sayımız otuzu buldu. Rengin Kadın Korosu böyle oluştu.

    Rengin Kadın Korosu
    Rengin Kadın Korosu

    İsim seçmek,  bu kadar kalabalık bir ekipte ortaklaşa bilmek, biraz zordu aslında. Tam üç haftamızı aldı. Çok güzel öneriler vardı fakat bu kadar birbirinden farklı, özgür ruhlu kadına ‘Rengin’ ismini çok yakıştırdık biz. Tıpkı kır çiçekleri gibi rengârenk, biraz asi ve inatçı…

     

    Otuzun üzerinde koristi bir arada tutmak ve bir ahenk yaratmanın zorlukları nelerdir?

    Çok geniş bir profil aslında, işte bu yüzden ismimiz ‘Rengin’.  Farklı siyasi görüşlerden fakat demokrat ve ilerici, kız kardeşliğin gücüne inanan, kahkahalarıyla ortalığı çınlatan, gözyaşlarıyla kiri pası arındıran, dokunuşlarıyla yaraları saran güzel bir ekip olduk. ‘Kadın kadının kurdu değil yurdudur’ şiarıyla erkek egemen toplumun üzerimizde bıraktığı gerici yanlarla mücadele etmek,  düşeni kaldırmak, yorulana omuz vermek fikri bizi birbirimize yakınlaştıran ortak zemin oldu.

     

    Covid -19  salgını çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

    Online çalışmaların zorluklarını pek çok insan deneyimledi bu süreçte. Yan yana olmadan bir koro çalışmasını sürdürebilmek ise gerçekten büyük bir irade gerektiriyor aslında. Fakat;  büyük bir mutlulukla şunu söyleyebilirim ki bizler online çalışmalarda teknik olarak biraz zorlansak da buluşmalar noktasında hiç zorlanmadık. Çok hızlı bir kaynaşma ve yakınlaşma oldu aramızda. Hatta çalışma günlerini sabırsızlıkla bekledik, sayısını arttırmak için yoğun bir taleple karşılaştık. Tabii aramızdan, pandemi sürecinin yorgunluğu ve kadına yüklediği iş yükü gibi nedenlerle ayrılmak zorunda kalan arkadaşlar oldu. Bunun üzüntüsünü yaşıyoruz ve hala çözüm yollarını tartışıyoruz.  Bugün 40 kadın arkadaşla severek,  büyük bir keyifle ve daha başka neler yapabiliriz sorusunu sormaya devam ederek sürdürüyoruz çalışmalarımızı.

     

    Koro çalışmasının kadınları nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Koro çalışmaları kadınlar üzerinde nasıl bir değişim yarattı?

    Biz bu deneyimi çok önemsiyoruz. Rengin Kadın Koro’su yalnızca türküler öğrendiğimiz, söylediğimiz bir alan değil, bir okul olsun istiyoruz. Kendi aramızda ilgi ve yeteneklerimizi geliştirmek için küçük komisyonlar oluşturduk; Yazı,  Sosyal Medya, Basın ve Yayın Komisyonları gibi… Her arkadaşımız istediği komisyonlarda yer alarak ‘bizi’ ve kendini geliştirebilir. Bu daha bir başlangıç, hayallerimiz ve isteklerimiz ise bir derya. Zamanı geldikçe bunları konuşacağız.

     

    Repertuarınızda ne tür şarkılar var? Hangi dilde eserler seslendiriyorsunuz?

    Başlangıç olarak söyleme alışkanlıklarımızı değiştirecek bir repertuarla yola çıktık. Çünkü hiçbir arkadaşımızın bu konuda bir deneyimi yoktu. Koro ya da solo söyleme deneyimleri olan az sayıda arkadaşımız ise, bu işin bilimsel yönleri konusunda pek bilgi sahibi değillerdi. ‘Ruhi Su Dostlar Korosu’ deneyimi yolumuzu aydınlattı diyebiliriz.  Farklı dillerde eserler repertuarımızda şuan çok az.  Kürtçe eserler çalışıyoruz, Ermenice, Rumca ve Arapça başta olmak üzere farklı dillerde de adımlar attık. Ama bunu geliştirmek yeni dönem önceliklerimiz arasında.

     

    Rengin’in önümüzdeki yıllara ilişkin hedefleri nedir?

    Koro konusundaki mevcut yaklaşımlar ne yazık ki biraz sıkıntılı. Bir yanda çok popülist, bilimsellikten uzak, emekten yoksun, takvimsel eylem ve etkinliklerde eğlenelim tarzında oluşturulmuş korolar, öte yanda elitist, halkın sanat yapma yollarını kapatan, kibirli, seçkinci yaklaşımlar. ‘Ruhi Su Dostlar Korosu’ ve ‘Boğaziçi Korosu’ gibi çok güzel örnekler de var tabii. Fakat ‘Rengin Kadın Korosu’ çok farklı bir deneyim. Hiçbir seçme ve elemeye tabii tutmadan kendini geliştirmek ve yetiştirmek isteyen tüm kadın arkadaşlara kapımız açık. Ama emek vermek, disiplinli, özverili ve kendini katarak çalışmak temel koşulumuz. Önümüzde Londra’nın en büyük Birleşik Kadın Korosu’nu kurma gibi bir hedefimiz var. ‘Rengin’ olarak başka ülkeleri kapsayacak bir turneye çıkmayı arzuluyoruz. İlerleyen dönemlerde bir müzikal yapmak istiyoruz.

     

    Bu ölçüde büyük bir koronun; kıyafet, konser, tanıtım gibi birçok harcama kalemi olmalı, herhangi bir yerden mali destek görüyor musunuz? Önümüzdeki dönemde sponsorluk desteği almak gibi bir düşünceniz var mı?

    Ekonomi konusu çok önemli fakat bizim biraz çekingen ve tutuk davrandığımız bir konu. Sanatla uğraşan insanlar bu konuda biraz kırılgan ve utangaç oluyor galiba. Bu güne kadar kendi imkânlarımız ve SKB ve GİK-DER’in mütevazi katkıları ile ilerledik. Fakat büyük projelerimiz için daha fazla desteğe ihtiyacımız olacak. Konusunu siz açmışken buradan bizleri desteklemek isteyen duyarlı dostlarımıza çağrıda bulunalım o halde. ‘Rengin Kadın Korosu’nun sizin değerli katkılarınıza ihtiyacı var.

     

    Son olarak yakın zamanda gerçekleşecek etkinlikleriniz neler olacak? Koronuza katılmak isteyenler size nasıl ulaşabilir? Çalışmalarınızı sosyal medya ve YouTube üzerinden takip edebilir miyiz?

    4 Temmuz’da Millfield Theatre’da heyecanla beklediğimiz ilk konserimizi yapacağız. Tüm dostlarımızın ve aramıza katılmak isteyen kadın arkadaşların ‘Rengin Kadın Korosu’  facebook ve İnstagram hesaplarını takip etmelerini öneriyorum. Yüksek ihtimalle Eylül ayında kayıtlarımız, Ekim ayında ise yeni dönem çalışmalarımız başlayacaktır.

     

  • Figen Yüksekdağ: Kobanê davası, bir halk, haklılık ve hakikat davasıdır! -SÖYLEŞİ

    Figen Yüksekdağ: Kobanê davası, bir halk, haklılık ve hakikat davasıdır! -SÖYLEŞİ

    ANKARA – Kobanê davasının Seyit Rıza, Şeyh Sait ve 49’lar gibi yargılama ve cezalandırmaları tekrar ya da taklit eğiliminde olduğunu ancak sonuca ulaşamayacağını belirten HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, “Yakın tarihe bakın, DEP’lilerin hapse atılmasından tutun, kumpas, KCK yargılamalarına kadar bu tür her saldırıdan sonra Kürt siyasi hareketi sıçrama yapmış veya etki çıtasını yükseltmiş” dedi.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan “Kobanê soruşturması” iddianamesi, Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. 3 bin 530 sayfa olarak hazırlanan iddianamede, 108 kişi için “devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozma” ve 37 kez “adam öldürme” başta olmak üzere çeşitli suçlardan cezalar talep edildi. Davanın ilk duruşması 26 Nisan Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülecek.

    İddianamede Kobanê olaylarından sorumlu oldukları iddiasıyla Figen Yüksekdağ, Sebahat Tuncel ve Gültan Kışanak da suçlanıyor. Tutuklanmaları 5’inci yıla giren ve Kocaeli Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde tutsak olan siyasetçilerden Figen, iddianamenin karşılığını ve Kobanê davasının ne anlama geldiğini ajansımıza değerlendirdi.

    * 6 yıl bekletildikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş’a yönelik  “derhal tahliye edilmesi” yönünde verilen karar sonrası yaklaşık 3 bin 500 sayfalık bir iddianame hazırlandı. Söz konusu iddianameyi nasıl değerlendirdiniz?

    İddianame değil iftiradır aslında. Hakkımızda hazırlanan bütün iddianameler bu adı hak ediyor ama Kobanê davası tam olarak iftiralar, yalanlar ve asıl suçluları gizleme çabası üzerine kurulmuştur. 6 yılın ve o kadar zorlamanın ardından anca bu kadarı çıktı. Davayı parça parça kurguladılar. Bir yıl önce Selahattin Bey’in tahliye kararını boşa çıkarmak için alelacele iki eş genel başkan için tutuklama kararı verildi ve hakkımızda mükerrer soruşturma başlatıldı. MYK ve parti yöneticilerimiz ise daha önce sürdürülen dava takipsizlikle sonuçlanmış olmasına rağmen aynı iddia ile tutuklandılar.

    Açıklanan iddianamenin önceki fezlekeden ve iddiadan tek farkı hiçbir inandırıcılık kaygısına düşmeden yalan söyleme esnekliğine sahip olmasıdır. Gizli-açık tanık ifadelerini okuduğumda resmen sinirimden güldüm; ne hikmetse her tanığın ifadesi hık demiş diğerinin burnundan düşmüş. Ayrıca hepsinin ifadesinin sonunda matbu bir bölüm var. Gizli tanıklar konferans yapıp, ortak bildiri açıklamış gibi! O kadar akla zarar ve trajikomik şey var ki, daha çok konuşacağımız için burada açmayı gerekli görmüyorum. Ama asıl amaç HDP’yi ve bir bütün olarak halkların demokratik mücadelesini mahkum etmek. Zaten hem iddianamenin geneli hem tek tek kişiler hakkındaki suçlamaların tamamı parti faaliyetlerine dayanıyor.

    “İktidarın bu iki meşru, demokratik ve tarihi halk hareketini mahkum etmek gibi bir takıntısı var ve milyonlarca insanı sanık sandalyesine oturtamayacağına göre, onların nezdinde bireyleri ve demokratik halk hareketi çizgisini temsil eden partileri hedef tahtasına oturtuyor.”

    *Kobanê davası açık ve gizli tanık ifadelerine dayandırılırken neredeyse siyasetçilerin yaptığı her şey iddianamede suçlama konusu olarak yer almış. Bu iddianamenin hazırlanışı ve politik olarak verdiği mesaj ne taşıyor?

    Dediğim gibi davanın ve iddianamenin özü hiçbiri gizli saklı olmayan bütün uygulama süreçleri şeffaf parti faaliyetlerini kriminalize ederek HDP’nin varlığı ve meşruiyetine saldırıdır. Yine defaatle vurguladığımız gibi, hedef halkların, kadınların, gençlerin, emek güçlerinin demokratik direniş hakkını tümden faşizmin karanlığına gömmek; gayrimeşru ilan etmektir. Bakın bugün iki davanın peşine düşmüş bu iktidar; Gezi ve Kobanê davaları… İki davanın sanıklarına bakarsanız bu hareketlerin çapını, niteliğini yansıtmaktan uzak, daha doğrusu onun altında görürsünüz zaten. Ama iktidarın bu iki meşru, demokratik ve tarihi halk hareketini mahkum etmek gibi bir takıntısı var ve milyonlarca insanı sanık sandalyesine oturtamayacağına göre, onların nezdinde bireyleri ve demokratik halk hareketi çizgisini temsil eden partileri hedef tahtasına oturtuyor. Ama ne yaparlarsa yapsınlar Türkiye ve Kürdistan halklarının demokratik bilinç ve hareketi yargılanamayacak, mahkum edilemeyecek kadar büyüktür.

    * Eylemler sırasında AKP ve Hür Dava Partisi taraftarları eliyle öldürülen onlarca sivilin ismi bile iddianamede geçmiyor. Hatta IŞİD tarafından öldürülen siviller için bile HDP’li siyasetçiler suçlanıyor. Bu durum neyi gösteriyor?

    İşin en acı tarafı da bu zaten. Yıllardır bütün çabalarımıza rağmen Kobanê sürecinde işlenen suçlar, ne Meclis gündemine alındı ne de tek bir soruşturma-dava sonuca ulaştı. Herkes katili, katilleri bilmesine rağmen korkunç bir oyun sahneliyor. Bugün Diyarbakır’da, herhangi bir Kürt ilinde herhangi bir kapıya gidin anlatır size. Ama gördüğüm kadarıyla “Yavuz hırsız ev sahibini haksız çıkarır” hesabı bir durum yaşanıyor bölgede. Yaşamını yitiren canlarımızın aileleri, sürecin tanıkları üzerinde de ciddi bir baskı var. O dönemki parti üye ve yöneticilerimizin yüzde 90’ı şu an ya hapiste ya aktif siyaset dışında, sürgünde. Asıl sorumlular ise iktidarda ya da iktidarın müttefiki. Oysa 6-8 Ekim Kobanê sürecini kirli anlaşmalar ve provokasyonlarla kana bulayanlara halk 7 Haziran’da esaslı bir cevap vermişti. Şimdi yine benzer operasyonlar ve linç hareketlerinde ortaklaşanlar, tarihsel olarak kötü kaybeder. Kimse Kürtlerin ahlakını, gerçeği ayırt etme ferasetini hafife almasın, tepeden bakmasın. Suçlarının hesabını vermedikleri gibi böyle bir komplo davası ile yeni suçlar işleyenler, buna ortak olanlar, bugünün çıkar hesapları peşinde koşanlar, ahlaken ve siyaseten mâhkum olur.

    “Kobanê davası, HDP ana davasından çok, 21. yüzyıl tarihini geçecek bir halk, haklılık ve hakikat davasıdır.”

    * Kobanê davasında çok sayıda HDP’li siyasetçi yargılanıyor. Hükümetin tabir yerindeyse bu davayı “HDP Ana Davası’na dönüştürme” çabası içinde olduğu söylenebilir mi?

    HDP’yi kapatma, kriminalize etme ve her durumda faşist baskı altında tutma amaçlarının dayanağı haline getirmek istiyorlar. Elbette toptan HDP’nin yargılanması anlamına geliyor. Ama bunda çok zorlandıkları ve başaramayacakları açık. Tarihte sayısız böyle deneme var. Deneyenleri bitirmiş. Yargıladıklarını sandıkları toplumsal hareketler, siyasi ana akımlar, kendilerini hep farklı biçimlerde sürdürmüş ve tarihin kazananı, haklılığı tescil edileni olmuştur.

    Bakıp da görmüyorlarsa, yapacak bir şey yok. HDP ve onu var eden irade, içeride de dışarıda da dimdik ayakta. Yıllardır HDP’nin kurumsal yapısını çökertmek için aklı-tahayyüle sığmayan zulüm uyguladılar. Şimdi de Kobanê davası yoluyla bunu yapamaya çalışıyorlar. Bir taraftan da erkene çekileceği anlaşılan seçime yine HDP’ye vurarak girmeyi, kazanma şansını böyle yükseltmeyi hesaplıyorlar ama Saraydaki hesap yaşama uymaz. Çünkü Kobanê davası, HDP ana davasından çok, 21. yüzyıl tarihini geçecek bir halk, haklılık ve hakikat davasıdır.

    * Bu dava Kürt sorunun nereye geldiğine dair nasıl bir ipucu veriyor?

    Devlet ve iktidar zaviyesinden değerlendirilince, hiçbir yere gelemediğini, eskinin inkar, imha, ceza kodlarına mıh gibi saplandığını gösteriyor. Ama Kürt halk hareketi bu zihniyet ve pratikten farklı olarak gelişti, bilinç ve örgütlülük düzeyini yükselti. Egemen yapı geçmişteki Seyit Rıza, Şeyh Sait, 49’lar gibi yargılama ve cezalandırmaları tekrar ya da taklit eğiliminde olsa da aynı sonuçlara ulaşamaz. Yakın tarihe bakın, DEP’lilerin hapse atılmasından tutun, kumpas, KCK yargılamalarına kadar bu tür her saldırıdan sonra Kürt siyasi hareketi sıçrama yapmış veya etki çıtasını yükseltmiş. Üstelik bugün Kobanê davasında yerel ve dünyasal düzeyde bir haklılık ve meşruiyete sahip. Kimse IŞID hunharlığına karşı kılını kıpırdatmazken, birileri beraber iş tutarken Kürtler ve Türkiyeli demokrasi güçleri bütün insanlık mücadelesi verdi, değerli canlarını yitirdi. Hiçbir zulüm ve adaletsizlik bu haklılıktan kudretli değildir.

    “Ama ‘HDP kapatılsın’ diyenlerin nefretten gözü kararmış, önleri göremiyorlar. Kapatılmaz mı-kapatılır mı gündemine odaklanma lüksümüz yok. Nice yollar açtık, yine açarız.”

    *Kobanê iddianamesinin ardından HDP’nin kapatılması çağrısı “kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalı” diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den geldi ve ardından birçok siyasetçi aynı minvalde söylemlerde bulundu. HDP kapatılabilir mi, kapatılırsa ne olur? Tüm bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

    Bizler her durumda önümüze bakmayı, önümüzü görmeyi başarabiliriz. Ama ‘HDP kapatılsın’ diyenlerin nefretten gözü kararmış, önleri göremiyorlar. Kapatılmaz mı-kapatılır mı gündemine odaklanma lüksümüz yok. Nice yollar açtık, yine açarız. Herkesin de bu netliğe, tereddütsüzlüğe sahip olması gerekir. HDP halktır, kadındır, emektir, yaşamdır. Bunlar da her yerde.

    En ufak dikkat dağılmasına izin vermeden demokratik siyasi faaliyetimizi yükseltmek temel motivasyonumuzdur. HDP’nin kapatılması tartışması ve bu yönlü saldırı hesaplarıyla faşizmin bekasını sağlamayı umanlar, umduklarını bulamayacaklar. Sözün özü budur.

    * Kobanê davasının altında yatan öfke ve kin nedir?

    İktidara IŞİD’in yenilgisini hatırlatıyor. Örgütün Kobanê’de yaşadığı yenilgi, iktidarın IŞİD atına oynadığı kumarı kaybedişinin de miladıdır. Bu nedenle 6-8 Ekim sürecinde IŞİD işgaline karşı yapılan demokratik protestoları kendi üzerine alındı ve meşru zemini FETÖ, Hizbullah, Türkiye’deki IŞİD uzantılarının ortaklığı ile provoke etti. 6-8 Ekim olayları denilen şey, Suriye’de ve bölgede IŞİD’i kollamaya hizmet eden bir provokasyon ve katliam saldırısıdır. Katledilenlerin, linç edilenlerin yüzde 90’ı tesadüfen HDP’li değildi. Doğrudan IŞİD’e karşı mücadele edenler, tepki gösterenler hedef alındı. Bu nedenle bir 6-8 Ekim olayları ve katliamı vardır, bir de 6-8 Ekim demokratik direniş ve dayanışma hareketi. Olayların ve katliamın müsebbipleri, ağır suçlarını soylu bir halk dayanışmasını; onur ve vicdan hareketini mahkum ederek silmeye çalışıyor.

    6 yılın ardından öfkelerinin, tahammülsüzlüklerinin olduğu kadar, IŞİD’e destek tavırlarının da sürdüğünü görüyoruz. Bugün bizlere yönelik Kobanê davasından daha açık bir destek olamazdı. Bir yandan Irak’ta, Suriye’de IŞİD yeniden eyleme geçerken, bir yandan Türkiye’de onun hunharlığına karşı mücadele edenlerin ve toplumun savunma sigortası olanların yargılanması da dikkatlerden kaçmamalı.

    “Asıl hedefin halklar olduğu böyle bir davada, özne de odur. Bu nedenle halklarımızı, kadınları, gençleri tüm emek ve demokrasi güçlerini özne bilinciyle davayı sahiplenmeye çağırıyorum.”

    * Son olarak 26 Nisan’da davanın ilk mahkemesi görülecek. Ne hissediyorsunuz, halklara bir çağrınız veya mesajınız var mı?

    Bizler kendi açımızdan hazırlık yapıyoruz elbette. Önceki dava duruşmalarımızda da üzerimize düşeni yapmaya çalıştık, şimdi daha iyisini yapmaya çalışacağız. Hakkın, hakikatin sesini yükseltmek, halkımızı ve demokratik siyaseti mahkeme kürsülerinde en doğru şekilde temsil etmek, onurla taşıyacağımız bir sorumluluktur. Ama asıl hedefin halklar olduğu böyle bir davada, özne de odur. Bu nedenle halklarımızı, kadınları, gençleri tüm emek ve demokrasi güçlerini özne bilinciyle davayı sahiplenmeye çağırıyorum. Yargılananları sahiplenmek için değil, hep birlikte bizleri yargılayanları yargılamak içindir bu çağrı.

    Habibe Eren /JİNNEWS

  • ‘Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunlar çözülmez’

    ‘Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunlar çözülmez’

    ANKARA – HDP Sözcüsü Ebru Günay, Kürt sonunda çatışma ve savaş politikalarının çözüm olmayacağını vurguladı. Günay, DTK’ye yönelik operasyonlara da ‘kriminalize ediliyor’ sözleri ile tepki gösterdi

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay, parti genel merkezinde düzenlediği basın açıklamasında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Günay, Demokratik Toplum Kongresi’ne yapılan polis baskınına, ‘Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü’, baro başkanlarının yürüyüşüne, Kürt illerinde koronavirüs testlerinin yapılmamasına ve Kobanê’nin Helince köyünde 3 Kürt kadın siyasetçinin ölümüne ilişkin konuştu.

    ‘Siyasi soykırım operasyonundan vazgeçilmesi çağrısını yapıyoruz’

    Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) yapılan polis baskını ve gözaltı operasyonlarına ilişkin konuşan Günay, iktidarın Kürt düşmanlığı politikası yürüttüğünü yineledi. Günay, “Partimizin içinde olduğu bölgenin renkliliğini yansıtan bir kongredir DTK. Bölgenin birliğinin, bir arada çalışmanın nefesi oldu. Çözüm sürecinde DTK, Meclis tarafından resmi olarak tanınan, görüşleri dinlenen ve irade olarak kabul edilen bir yapıydı. Ama son birkaç yıldır AKP’nin Kürt düşmanlığının sonucu olarak kriminalize edilen, sürekli baskıya, zora maruz kalan bir alana dönüştürüldü” dedi. Günay, “Bu sabah yapılan operasyondaki suç unsurlarını söylüyorum: DTK tabelası, birçok yayınevinden basılmış bandrollü kitaplar. İktidarın Kürt düşmanlığında, suç unsuru yaratmada sınır tanımadığını tekrar görmüş olduk. Gözaltıları kınadığımızı, bu siyasi soykırım operasyonundan vazgeçilmesi çağrısını yapıyoruz” diye konuştu.

    Günay’ın konuşmasının satır başları şöyle:

    “Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü”nün toplumun tüm kesimlerinde heyecan yarattı. Her geçen gün daha da despotlaşan AKP iktidarının zulüm siyasetine karşı sokaklara taştık, umudu alanlara taşıdık hep beraber. HDP kurulduğu günden bu yana yürüyüş halindedir. Türkiye’yi demokratikleştirmek için yola çıkmıştık. Darbe dinamikleri içine hapsolmuş bir Türkiye’yi AKP’nin darbeci zihniyetinden kurtarmak için başlattığımız yürüyüşte AKP’nin yaratmaya çalıştığı despotik parti devletinin tüm çirkin yüzünü hep birlikte gördük, tanıklık ettik”

    Baroların yürüyüşü

    “Sırtını padişaha, Saray’a yaslayanların içine düştüğü hazin durumdan ise herkes için ders olmalı, herkes bundan ders çıkarmalı. Baro başkanlarının talebi hepimizin talebidir. Bağımsız ve tarafsız bir yargı hepimizin Türkiye’nin en temel ihtiyacı haline gelmiştir. İstiyor ki yargının her aşaması kendi kontrolünde olsun, hiçbir yerden en ufak bir itiraz gelmesin. Baroların yürüyüşü işte tam da bu adıma karşı çıkış ve buna karşı başlatılan bir karşı koyuştu. Bunun karşısında suskun kalmak karanlığa davetiye çıkarmak, despotluğa davetiye çıkarmaktır.”

    Kürt sorunu

    “Çatışma ve savaş politikalarının çözüm olmayacak. Sorunlar diyalog ve müzakere ile olabilir. Türkiye’de; Kürtlerin kimlik, anadil ve kültürlerini yaşayamama sorunu var, özgürlük sorunu var, demokrasi sorunu var, ekonomik sorun var, adalet sorunu var. Tüm bu sorunların anahtarı, Kürt sorununun çözümü. Bu ülkede Kürt sorunu, anayasal haklar ile güvence altına alınacak şekilde çözüme kavuşturulmadığı müddetçe, diğer sorunların hiçbiri çözüme kavuşamayacaktır. Türkiye’de hepimizin bildiği bir demokratikleşme sorunu var. Demokratikleşmenin önündeki en büyük engel de elbette Kürtlere yönelik uygulanan inkârcı, ayrımcı ve şiddete dayalı devlet politikalarıdır.”

    3 kadın siyasetçinin ölümü

    “9 Ocak 2013’te Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçiyi katledenler ve Kürt sorununu çözümsüzlük girdabına sürükleyenler şimdi de Kobanê’nin Helince köyünde 3 Kürt kadın siyasetçiyi SİHA’larla katletti. Dün akşam da Süleymaniye kentine bağlı Şarbejêr’de halkın mesire alanını bombaladılar. Görüntüleri izleyen herkes gördü ki babalarıyla eğlenen çocukların şen gülüşmeleri bir anda bombalarla nasıl yok edildi. Kürt halkına yönelik bu saldırgan tutumdan vazgeçin. En demokratik hakları için mücadele yürüten Kürt halkını hedef alanlar, bu hak için mücadele eden Kürt kadınlarını da daha fazla hedef alıyor ve tüm kadınlara, kadın mücadelesine mesaj veriyor.”

    Kayyum atamaları

    “Bugün iktidarda olanlara şunu söylüyoruz: Bugün durmadan HDP’yi suçlayacağınıza, ‘İktidarınız Kürtlere neleri reva görüyor?’ diye sorma cesaretinde bulun ve bu soruyu kendinize sorun. Bunun hesabını bağımsız yargıya bir an önce verin. İktidarın kendisi için keyfi bir uygulama haline getirdiği kayyum uygulaması devam ediyor. Sarıcan belde belediyemizde aynı uygulamayı devam ettirdiler. Sarıcan Belediye Eşbaşkanlarımız Bekir Polat ve Canan Tağtekin evlerine baskın yapılarak gözaltına alındı ve mahkeme kararı beklenmeden Sarıcan Belediyesine kayyum atandı. Kayyım, iktidarın Kürt düşmanı politikalarının tezahürüdür, bir kez daha yineliyoruz.”

    ‘Tüm imkanlarımızla, tüm koşullarıyla beraber Cizre halkının yanında’

    “Kovid-19 virüsü Türkiye’de can almaya devam ediyor. Tedbirler gevşetildiği için artık Sağlık Bakanlığı talimatı ile, bölgede özellikle Kürt illerinde hastaneye korona şüphesi ile giden kişilere bulgu gösterdiği halde test yapmak yerine önce tomografi ve kan tahlili gibi tanı ve tedavi ile çok da ilgisi olmayan yöntemlerle test yapılmamaya çalışıyor. Şırnak’ın Cizre ilçesinde ise çok daha özel bir durumla karşı karşıyayız. Şu an birçok mahalle ve sokak, bina korona virüsü vakalarındaki artış sonrası karantina altına alınmış durumda. Hastaneler yetersiz. Vaka sayısının ‘normalleşme’ sonrası her geçen gün artması üzerine esnaf kendi inisiyatifiyle kepenk kapatarak, ‘evde kal’ çağrısında bulundu. Bizler de iktidarın bu duyarsızlığı karşısında Cizre halkına kendi tedbirlerini alması konusunda çağrımızı yineliyoruz. Partimiz tüm imkanlarıyla, tüm koşullarıyla beraber Cizre halkının yanındadır.”

  • Av. Sertbay: Ankara Anlaşması’nda yüzde 90 oranında kabul alıyoruz

    Av. Sertbay: Ankara Anlaşması’nda yüzde 90 oranında kabul alıyoruz

    Hikmet Erden


    Morgan Has Solicitors avukatlarından Emre Sertbay, AB’den ayrılan ve geçiş sürecine geçen İngiltere’de Ankara Anlaşması’nın halen yürürlükte olduğunu ve bu dönem yapılan başvurular da yüzde 90 oranında kabul aldıklarını belirtti. Sertbay, İngiltere’nin 11 aylık geçiş sürecinde AB ile yapacağı anlaşma ve müzakerelerin Ankara Anlaşması’nın da nasıl dizayn edileceğine karar verileceğini belirterek, Avustralya’da uygulanan puanlama sisteminin uygulamaya konulabileceğini belirtti.

    İngiltere’nin 31 Ocak’ta AB’den resmen ayrıldığı Brexit ardından 11 aylık AB ile müzakere süreci de start almış oldu. Türkiyeli toplumu yakından ilgilendiren ve Brexit ile birlikte ne olacağı belirsiz hale gelen Ankara Anlaşması başvuruları ise sürüyor. Ancak, İngiltere’nin AB’den kaynaklı uyguladığı Ankara Anlaşması’nın 11 ay sürecek olan geçiş sürecinde yeni prosedür netleşecek. Londra’da faaliyet yürüten ve başarılı hukuk Firması Morgan Has Solicitors avukatlarından Emir Sertbay, Ankara Anlaşması konusunda başvuruların sürdüğünü ve şu aşama da herhangi bir sorunla karşılaşmadıklarını ifade ederken, bundan sonra ki süreci ve olasılıkları değerlendirdi.

     

     

    Öncelikle Ankara Anlaşması nedir?

    Toplumumuzun çoğu Ankara Antlaşması ile haşır neşir olduğu için belki de bileceklerdir bu vereceğimiz bilgileri. Ankara antlaşması bilindiği gibi İngiltere’de iş kurmak maksadıyla Türkiye vatandaşlarına AB anlaşmaları üzerinden verilen bir haktır. Buraya gelip Ankara Anlaşması üzerinden Türkiye vatandaşları hayatını kurabilir. İlk etapta 12 aylık bir vize ardından 3 yıllık ve yine uzatma olarak bir 3 yıllık başvurunun da ardından 5 yılınız dolduğunda süresiz oturum hakkına kavuşuyorsunuz. Bu oturumun ardından vatandaşlık hakkı doğuyor. Tabi ki bu vatandaşlık başvurusu için B1 ve Life İn UK adlı bir sınavı geçmek zorundasınız. Tabi ki bunun yanı sıra 5 yıl boyunca vergiler düzenli ödenecek, herhangi bir kriminal davaya karışılmayacak ve aleyhe sivil bir dava olmaması gerekiyor. Home Office tabi ki kendi imtiyazları ve farklı kararlar verme hakkı vardır. Tabi genel olarak başlangıç ve son arasında 6 yıllık bir süreç yaşanıyor. Ankara antlaşması uzun yıllardır burada uygulanan bir vize türüdür.

     

    Peki Ankara Anlaşması şu an ne aşamada?

    Şimdi tabi ki İngiltere’nin AB’den 31 Ocak itibari ile çıkış yapması ile birlikte bu vize türünün geleceği hakkında tabi ki insanlar da bir kaygı ve merak oluştu. Ankara Antlaşması’nın geleceği hakkında şu tarih itibari ile kesin bir yargıda bulunmak yanlış olur. Bilindiği gibi 31 Aralık 2020 tarihine kadar AB’den çıkışla ilgili bir geçiş süreci yaşanacak. 31 Aralık’a kadar İngiltere AB ve diğer ülkeler ile birlikte müzakereler yaparak anlaşmalar yapmaya çalışacak. Bunun içerisinde göçmenlik, ticaret diğer AB ülke vatandaşlarının hakları ve çalışma  şartları, özellikle sağlık gibi alanlarda nasıl imtiyazlar sağlanacağı ve bundan sonra gelecek olan AB vatandaşlarına uygulanacak prosedür gibi bir dizi müzakereler yürütülecek.

     

    Bu süreç uzayabilir mi?

    Kulislerde konuşulan şudur: Bunun bir yılda tamamlanması çok zor. Bir yıl içerisinde bitmeyeceği için bu müzakerelerin 31 Aralık’ta bitmeyecek ve uzun bir dönem sürebilir. İngiltere’nin AB’den kaynaklı uyguladığı Ankara Antlaşması’da müzakere edilecek. Bu müzakereler de benim tahminim 31 Aralık 2020’ye kadar bir anlaşma olmaz ise bu konuda bu anlaşma bitmemiş olacak. Tabi ki bu süreçte rahatlıkla başvurular yapılabilecek. Geçiş süreci olduğu için taraflar müzakere halinde. Şu anda hiç bir hak etkilenmedi. Bunun tersi bir açıklama yok.

     

    31 Aralık sonrası ne olacak?

    Asıl mesele de budur. Şimdi 31 Aralık sonrası başvuru olabilecek mi. Şimdi İngiltere’deki ilgili bakanlık ve kurumlar yapmış olduğu açıklama, Biz AB’den çıkarken bütün sınırların kontrolünü elimize almak ve ülkemize yapılan göçte gelecek olan kişilerin özelliklerini bilmek istiyoruz. Avustralya sistemi olan puanlama sistemini hayata geçirmek istiyoruz. Bu puanlama sistemi de tamamiyle kişinin özellikleri ile olacak bir puanlama sistemi olacak. Birincisi geçmişte iş planı ile gelip başvuru yapmanız gerekiyordu. Ankara Anlaşmasın da en temel konu iş planıdır. Siz bu işi burada yapacağınızı söylüyorsunuz ve vergi ödeyeceğinizi söylüyorsunuz. Gerçekten bu normal ve reel midir. Benim tahminimce İngiliz Hukuk sistemi getirilecek. Minimum bir konuşma kapasitesi isteyecekler. Günlük bir İngilizcenizin olmasını ön görür İngiliz hukuku. İngilizce şartı getirilecek. Bu sunduğumuz iş planının burada yapılıp yapılamayacağına bakacaklar. Geçmişte bununla ilgili ne kadar deneyim var. Şu andaki Ankara Anlaşmasında kişilerin SGK sisteminden kaynaklı bu adamın nerede çalışıp çalışmadığını göremezsiniz. Şu an yaptığımız başvurular da kayıtsız olarak çalıştığı yerlerden de referanslar bırakıyoruz  ama ilerleyen zamanlar da Ankara Anlaşması devam edecekse İngiliz Hukuku kapsamında iyileştirmeler yapılacak. Kişisel geliştirme eğitim ve deneyim ispatı ve kanıtları sunulması getirilecek. O zaman daha kalifiye eleman olma şartı olacak.

     

    Başvuru kabul oranınız nedir?

    Şu an yüzde 80-90 arası başvurular kabul ediliyor. Kabul edilmeyenler de para kaynağı konusunda sıkıntılardan kaynaklı. Onu da aşabilecek bazı belgeler sunabiliyoruz. Ama bu bir sonraki anlaşma da daha katı olacak.

     

    Yeni düzenleme de neler olabilir?

    İşçi vizesi için 3. Dünya ülkelerinden başvuruları mesela bir komite inceliyor ve bu konuda deneyim, diploma, tecrübe gibi konular da büyük bir titizlik gösteriliyor. Yani bu ülkede gerçekten başarılı olup olmayacağına bu komite karar veriyor ve ondan sonra vize veriliyor. Şimdi yeni anlaşma da buna benzer bir düzenleme getirilebilir. Yani banka daki paranın kaynağı ve vergi gibi konular da daha sıkı uygulamalar gelebilir. Ankara Anlaşması bu tür vizelere benzetilebilir. Ki yüksek oranda böyle bir şey gelişebilir. Birde vize ücreti talep edecekler. Mevcut durumda vize ücreti talep edilmiyor ancak yeni anlaşma da böyle bir ücret getirme olasılığı var. Mesela sağlık sistemini kullanmak için bir ücret ödenmiyor. Ancak yeni düzenlemede bunun için de bir ücret talep edilebilir.

     

    Yani işi zorlaştıracaklar?

    Tabi ki zorlaşabilir. Çünkü herhangi bir İngiliz vatandaşı başka bir ülkeden eşini getirebilmesi için, vergi ödemek, belirli bir gelire sahip olmak, sağlık konusunda 30 aylık bir sigortası olmak ve yani neredeyse binlerce pound ödeme zorunluluğu var. Böylesi bir başvuru da 4 bin pounda yakın bir gider ortaya çıkıyor. Ama Ankara Anlaşması’nda durum tamamiyle avukatlık ücreti ödemeniz yeterli oluyor. İngiltere zaten bu imtiyazları kendi İngiltere vatandaşları ile eşit hale getirmek istiyor. Yani bir İngiliz vatandaşı eşini getirmek için 4 bin pound öderken AB ülkesi birisi yada Ankara Anlaşması’nda böyle bir gider oluşmuyor. Bu aradaki uçurumu eşit hale getirmeye çalışacaklar.

     

    Peki 31 Aralık sonrası başvurular devam eder mi?

    12 ayın sonunda bir anlaşmaya varılırsa dahi başvurular devam edecek. Geriye dönüş bir düzenleme olacağını düşünmüyoruz. Çünkü yasayı geriye doğru işletmeyebilirler. Ancak anlaşma sağlandıktan sonra oluşacak yeni prosedür ne olur bu konu anlaşmada sonra netleşir. Bakın Hükümet bir süre önce bir niyet beyanında bulundu ve ‘Brexit tarihinde ülkede Ankara Anlaşması ile bulunanların hakları korunacak. Vize uzatımları ve kalıcı oturum başvuruları şu anki yasaya göre işleme alınacak’ denildi. Yani 31 Aralık tarihine kadar başvuru yapanlar eski sisteme göre işleme tabi tutulacaklarını bekliyoruz. Elbetteki bu bir niyet beyanıdır ve kesinlik ifade etmiyor.

  • Linsdey German: İngiltere Ortadoğu’da çok onursuz tarihi bir pratiğin sahibi

    Linsdey German: İngiltere Ortadoğu’da çok onursuz tarihi bir pratiğin sahibi

    ‘‘Erdoğan’ın çok korkunç ve kirli bir gündemi var, Kürtlerin bağımsız olmasını ve kendilerini yönetmesini istemiyor. Türkiye’nin kendi içerisinde Kürtlerle yıllardır çatışıyor zaten, ve şimdi Erdoğan Türkiye’de Kürtlere yaptıklarını Suriye’de de yapmak istiyor. Erdoğan Kürt halkına yönelik etnik temizlik yaparak bölgeye Suriyeli mültecileri yerleştirmek niyetinde, bu Erdoğan’ın Avrupa ile yaptığı ve Avrupa’yı mültecilerle tehdit ettiği bir anlaşmanın sonucu aslında, ayrıca bu insanları aslında Erdoğan olmak istemedikleri bir yere illegal bir şekilde yerleştirmeye çalışıyor.’’

    Aladdin Sinayiç

    Türk devletinin Rojava’ya yönelik işgal saldırıları Rusya ve Amerika ile yapılan antlaşmalara ve tepkilere rağmen devam ediyor. Bu saldırılarda savaş suçu kapsamına girecek haberler de gelmeye devam ediyor.  Şimdiye kadar 200 binde fazla insan işgalden kaynaklı göç ederken, 90 sivil yaşamını yetirdi, yüzlerce sivil de saldırılarda yaralandı. Saldırılarda beyaz fosfor da içinde olmak üzere kimyasal silah kapsamında değerlendirilen silahların kullanıldığı bir çok bağımsız kurum tarafından teyit edildi.

    Türk devletinin devam eden saldırılarını ve bu saldırılar karşısında  NATO ve İngiltere’nin tavrını Savaşı Durdur Koalisyonu (Stop The War Coalition-SWC) kurucusu ve yöneticisi Linsdey German ile konuştuk. Amerika ve İngiltere’nin Irak’a müdahalesine tepki olarak 2003’te kurulan SWC yıllardır Emperyal güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesine karşı kampanyalar ve eylemler organize ediyor.

    SWC kurucularından Linsdey German, İngiltere’nin Ortadoğu’da tarihi olarak çok onursuz bir tarihe sahip olduğunu, ve şu anda İngiltere’nin dünyanın en büyük silah tüccarı olduğunu ifade etti.

    ‘‘İngiltere Ortadoğu’da tarihi olarak çok onursuza bir rol oynadı. Osmanlı imparatorluğundan, birinci dünya savaşından bu yana hep böyle, İngiltere çok kötü bir rol oynadı. Sınırların çizilmesinde vesaire. Tarihi olarak kötü bir rol. Tarihte ilk hava bombardımanını dönemin İngiltere başbakanı Winston Churchill Irak’ta yaptı. İngiltere’nin burada tarihi emperyalist bir duruşu var. Bana göre İngiltere’nin bu yüzyıldaki rolü dehşet verici. Evet 2003’teki müdahale olmasaydı neler olurdu kestirmek zor.’’

    Dünyanın en büyük silah tüccarı!

    İngiltere’nin Ortadoğu’daki müdahalelerini dehşet verici bulan German, şu an İngiltere’nin dünyanın en büyük silah ticareti yapan ülke olduğunu ifade etti.

    ‘‘İngiltere şu anda dünyanın en büyük silah tüccarı. Rejim ne kadar iğrenç olursa olsun fark etmiyor, silah satıyoruz onlara. Ve biliyorlar ki bu silahlar sivil halka karşı kullanılacak.’’

    German, Suriye’de İŞİD sonrası bir nevi savaşın sona ereceği beklentisi ve belli bir istikrar oluşmuşken Türk devletinin saldırılarının yeni bir kaosu tetikleyeceğini ifade etti.

    ‘‘Tam da İŞİD bir şekilde yok edilmiş ve bölge bir nevi istikrarlı bir ortama ve politik çözüme doğru gidiyor gibi görünüyordu. Bu durum şimdi tekrardan çöküyor. Çöküyor çünkü İŞİD halen tam olarak bitmedi, ve bölgede farklı noktalarda halen bulunuyorlar. Ama halen işgal devam ediyor, Amerika askerlerini bir kısmını çekse de, yabancı ordular halen bölgede mevcut. Son haftalarda ise Türkiye’nin müdahalesi var, Erdoğan ile Suriye’de Kürtlere yönelik saldırı başlattı. Bu yeniden bölgeyi yeni büyük bir kaosun içine sürükleyecektir.’’

    Erdoğan’ın korkunç bir gündemi var!

    Erdoğan’ın çok kirli ve tehlikeli bir ajandası olduğunu belirten German, Kürt halkına dönük etnik temizlik tehlikesine dikkat çekti.

    ‘‘Erdoğan’ın çok korkunç ve kirli bir gündemi var, Kürtlerin bağımsız devletine ve kendilerini yönetmesini istemiyor. Türkiye’nin kendi içerisinde Kürtlerle yıllardır çatışıyor zaten, ve şimdi Erdoğan Türkiye’de Kürtlere yaptıklarını Suriye’de de yapmak istiyor. Erdoğan Kürt halkına yönelik etnik temizlik yaparak bölgeye Suriyeli mültecileri yerleştirmek niyetinde, bu Erdoğan’ın Avrupa ile yaptığı ve Avrupa’yı mültecilerle tehdit ettiği bir anlaşmanın sonucu aslında, ayrıca bu insanları aslında Erdoğan olmak istemedikleri bir yere illegal bir şekilde yerleştirmeye çalışıyor. Erdoğan bunları yaparken de Kürtler birçok bedeller ödüyor. Bu bölge hakları için çok tehlikeli bir durum, bölgedeki yıllardır mücadele veren Kürt halkı için Suriye’nin ve mücadelesini verdikleri ülkelerinin işgal saldırısına uğraması Kürtler açısından çok endişe verici, ayrıca Türkiye’nin çok önemli bir NATO üyesi olması açısından da bu çok tehlike yaratan bir durum.’’

    Büyük bir savaş tehlikesi var

    Daha büyük bir savaş tehlikesine dikkat çeken German, Türkiye’nin NATO üyesi olmasından kaynaklı Suriye üzerinden Rusya ile karşı karşıya kalma tehlikesinin kaos ortamı yaratacağını ifade etti.

    ‘‘NATO kendi içerisinde bazı çatışmalar yaşıyor, evet normal şartlarda öylesi bir durumda Türkiye’nin NATO tarafından desteklenmesi gerekiyor, Ancak şu anda İngiltere ve Fransa için Türkiye tarafından doğru bu savaşa müdahil olmasını beklemek gerçekçi değil, çünkü çok açık bir şekilde saldıran taraf Türkiye.  Ancak eğer Türkiye Suriye üzerinden Rusya ile karşı karşıya gelirse bu nokta da farklı bir senaryo ortaya çıkacak ve NATO Rusya’ya karşı duracaktır. Rusya’nın Suriye’de olmaması gerektiğini düşünüyorum, Rusya’nın insanları bombalamasına bende karşıyım, böylesi hassas bir durumda bölgede herhangi bir NATO üyesinin soruna dahil olması ciddi problemleri de beraberinde getireceğini düşünüyorum, şu ana kadar gördüklerimizden daha büyük bir savaşa neden olabilir, Kürt halkı, Azeriler ve Suriye’deki bütün halklar bundan çok ciddi anlamda olumsuz etkilenecektir.’’

    Bölgedeki halk isyanları umut verici

    Bölge halklarının artık savaş istemediğini ve barış içerisinde yaşamak istediğini ifade eden German, son dönem Arap ülkelerinde yaşanan halk isyanlarının umut verici olduğunu söyledi.

    ‘‘Ortadoğu daha da karışmaya devam edecek gibi görünüyor. İran açısından büyük bir tehlike var. Trump İran ile olan Nükleer antlaşmasını bozdu, İran da biz Nükleer güç imal etmeye devam edeceğiz diyor. Büyük bir çatışma ortamı var, aynı şekilde Filistin halen çökmüş bir ülke, ve halen bu güçler tarafından müdahale altında. Rojava’daki Kürtler gibi bölge halkları savaş istemiyor, karmaşa istemiyor, diktatörlük istemiyor. İnsanlar barış içinde yaşamak istiyor, çocuklarına iyi bir eğitim iyi bir gelecek bırakmak istiyorlar. Göç etmek istemiyorlar. Etnik temizlik korkusu, bombardıman korkusu altında yaşamak istemiyorlar. Bu konularda halklar arasına bir fikir birliği var. Ve ben bunların hiçbirisinin ‘dış müdahale’ ile gelebileceğine inanmıyorum. Halkların kendisi ancak kendi hayatlarının kontrolünü ellerine geçirerek bunu başarabilir. Lübnan’da, Irak’ta, Cezayir’de, Tunus’ta, sadece Arap ülkelerinde de değil Şili’de ve birçok yerde yaşanan protestoları takip ediyoruz. İnsanlar memnun değil sistemden haklı olarak. Bu dan benim umudum. Değişim, barış için savaşan bu insanlara güç verilmeli. Mesela Türkiye’de mevcut sisteme karşı olan çok insan var, umarım daha da güçlenirler, ve hükümete karşı bir hareket inşa edebilirler. Biliyorum çok zor, Kürt sorununda kaynaklı. Kürt sorununu bölücülük gerekçesi olarak kullanıyorlar. Aynı şekilde İrlanda sorununu da bu şekilde kullandılar. Fakat hep birlikte yapabileceğimize inanıyorum.’’

    3 Aralık’ta Trump ve Erdoğan protesto edilecek

    Aralık ayında başkent Londra’da yapılacak NATO liderler toplantısına Erdoğan ve Trump da katılıyor. Savaşı Durdur Koalisyonu NATO’yu protesto için büyük bir eyleme hazırlık yapıyor. 3 Aralık Salı günü saat 16:00’da Trafalgar Meydanında başlayacak protesto yürüyüşü Buckingham Palace’ta son bulacak.

  • On Telli Bağlama Londra’da

    On Telli Bağlama Londra’da

    Suna Alan

    Yakın zamanda Londra’ya yerleşen Adıyaman doğumlu genç müzisyen Erdal Yapıcı çok yaygın olmayan on telli bağlamayı çalıyor, enstrüman yapıyor. Bir çok albüme destek vermiş, sayısız performanslarda sahne almış sanatçı Yapıcı rehberlik ve psikolojik danışmanlık öğretmenliği süresince bir çok çocuğun hayatına da müzikle dokunmuş. Sanatçı Erdal Yapıcı müziğin yaşamındaki gelişim seyrine dair gazetemizin sorularını yanıtladı.

     

    Müziğe ilginiz ilk nasıl gelişti? Nasıl bir kültürel ortamda beslendi?

    Doğduğum coğrafyanın imkanlara ulaşmadaki zorlukları ve Alevi kültürüyle büyümenin getirileri, bir çok müzik eğitimin veremeyeceği iyi bir altyapı oluşturmama vesile oldu diyebilirim. Şöyle ki, Alevi kültürüyle yoğurulmam sayesinde kulağımda zaten hep bağlama sesleri ve türküleri vardi. Adıyaman gibi bir yerde baskı hissetmeksizin müziğe ulaşabilme ve müziği yapabilme rahatlığı da vardı elbette ki.  

    Açmak gerekirse; o dönemde, internetin olmadığı ve notalara veya eğitim kaynaklarına ulaşmanın çok zor olduğu 1995-2000 yıllarında, enstrüman çalmak veya öğrenmek cidden zor bir meseleydi. Öyle ki, çalan kişi sayısı zaten azdı, elinde imkan olan kişiler ise genelde bu imkanları kendilerine saklama eğilimindeydi. Bende de o dönemler yoğun bir bağlama sevdası vardı. Durum da böyle olunca, herşeyi kendi imkanlarımla yapmaya çalıştım. Saatlerce teyp başında oturup, kaseti ileri geri sarıp dinlediklerimi aynen çalmaya çalıştım. Kaç kaset ve teyp bozduğumu hatırlamıyorum gerçekten.

    Hatta öyle ki; enstrümanım, çalıştığım kasetlerdeki sazın akordunu çekmediği için dinlediğim kısımları önce kulağımda sazımın akorduna transpoze edip o şekilde çalmaya çalışıyordum. Veya televizyona bir bağlama sanatçısı çıkmışsa izlediklerimi beynime kazıyıp sonra ona çalışıyordum. Bu sayede çalmak istediğim bir eserin yüzlerce versiyonunu çalışmış oldum ve farketmeden müzikte yordama gücümü geliştirmiş oldum. Bunun getirilerini şimdi daha iyi farkediyorum tabi. 

    Müziğe profesyonel olarak ne zaman başladınız?

    Müziğe bağlama çalarak başladım ama nedense çok daha öncesinden zaten enstrüman çalıyormuşum da bunu hatırlamam gerekiyormuş hissine kapılıyordum. O yüzden ne zaman başladığım sorusuna cidden cevap veremiyorum.

    Bağlamadan sonra gitara başladım. Aslında daha iyi bağlama çalabilmek için gitara başladım ama daha sonra bunun gitara ciddi bir haksızlık olduğunu farkettim tabi.

    Profesyonel olarak ise lise yıllarımda gitar dersi vererek başladım diyebilirim sanırım. Başlangıçta söylediğim gibi kendim çalışmaya başladım ve ciddi bir zaman ayırdım bu çalışmalarıma, ama tabi ki bu sürede dinlediğim kişiler hocalarım da olmuş oldu. Erdal Erzincan, Hasret Gültekin, Arif Sağ, Erkan Oğur sayabileceğim isimler arasındadır.

     

    Çok yaygın olmayan on telli bağlamayı kullanıyorsunuz? Bu nasıl oldu?

    Erkan Oğur’un çaldığı kopuz bir dönem oldukça ilgimi çekti (hala da öyle) ve Erkan Oğur Adıyaman’a konsere geldiğinde resmen kendisine yapıştım ve kopuzla ilgili bir çok bilgi ve akort sistemi aldım. Hatta sonrasında İstanbul yıllarımda da çokça görüştük kendisiyle. Üç telli kopuzla başladıktan sonra bu durum altı telliye ve nihayet Bach çalabilme sevdasıyla ön telliye dönüştü. Kapasitesi çok geniş olan bir enstrüman. Bir çok enstrümanın tınılarını duyabilirsiniz bu sazda. Her ne kadar üç tellinin yeri ayrı olsa da, on tellide muazzam bir doğaçlama, deneyleme, eşlik ve aynı zamanda solo çalabilme kapasitesi var. Kendimi çok rahat hissettiğim enstrümanlardan bir tanesidir.

     

    Enstrüman imal ediyorsunuz? Nasıl başladınız?

    Aslında aklımda hep olan bir şeydi enstrüman yapmak. Aklımda deli sorular vardı enstrümanlarla ilgili; şöyle yapsam ses nasıl çıkar veya şu enstrümanı şu şekilde yapabilir miyim gibi… Bunu hayata geçirebilmenin en doğru yolu ise enstrüman yapmaktı çünkü aklınızdakini başka birisine tüm ayrıntıları ile aktarabilmek pek mümkün değil, en doğru yol benim yapmamdı. Bir enstrümana başlamadan, öncelikle o enstrümanın tüm ayrıntılarını hayal ediyorum, nasıl bir sese sahip olabileceğini de. Bu çok büyük bir keyif aynı zamanda. Bu sayede çok farklı yapılar keşfettim gitar yapımında. Bir enstrümanı yapmaya başlamadan önce, o enstrümanla ilgili bütün bildiklerimi sıfırlamaya çalışıp baştan bir kodlama yapmaya çalışıyorum. Kuralları esnetmeyince veya değiştirmeyince farklı birşeyler çıkmıyor çünkü. O yüzden herşeyi bilmeye çalışıp sonra da hepsini unutmaya çalışıyorum. Bu sayede, özellikle de akustik gitarlarda çok farklı şeyler keşfettim ve sınırları zorlamaya başladım.

    Sahne için de farklı tasarımlar yapıyorum ama bu işin biraz cambazlık kısmı, asıl mesele akustik enstrümanlarda.

    Müzik ile profesyonel ilgilenirken, aynı zamanda rehber öğretmenlik yaptınız? Çocukların yaşamında müzik ile farkındalık yaratmanın önemini en çok siz bilirsiniz. 

    Her iki alanın da birbirine ve bana katkısı çok oldu diyebilirim. Türkiye’de eğitim sistemi, müziğin ve genel olarak sanatın aksine hayal gücüne katkı sunmayan ve hayata bakan pencerelerimizi daraltan bir yapıya sahip maalesef. Oysa sanat eğitimine yeterince yer verilse ve bu eğitim işin ehillerine bırakılsa, şimdi çok daha farklı bir tabloya bakabiliyor olurduk bence. Gerçi bu treni köy enstitülerinden sonra kaçırdık muhtemelen. Her neyse, en azından kişisel olarak bir şeyler yapmaya çalıştım ve öğrenciler ile olan iletişimimde müziği kullanmaya çalıştım. Hem ben kazandım, görüşmelerim daha yapıcı geçti ve öğrencilerime daha kısa sürede ulaşabilmeyi başardım; hem de öğrencilerim kazandı, müziğe veya sanatın başka dallarına yönlendirebildiğim öğrencilerim oldu ve bence hayatlarına fazladan ve çok anlamlı bir pencere kazandırmış oldular.


    Albüm çalışmalarınız oldu mu?

    Çok kişinin albümüne enstrümanlarımla destek oldum ama inanın birçok albümü hatırlamıyorum, bazen kime çaldığımızı bilmediğimiz de oluyor çünkü. Gelişen teknoloji sayesinde kimse birbirini görmeden bir albümün tamamı hazırlanabiliyor. Tabi işin ruhunu tartışmaya açmıyorum bile. Sırf bu yüzden kendim için yaptığım iki albüm çalışmasında, hücum kayıt ve en az sayıda enstrüman kullanma yollarını tercih ettik. Bir çalışmada sevgili Özge Öz Erdoğan ile çalıştık ve sadece on telli bağlama ve ses kullandık. Diğer çalışmada ise sevgili Hakan Dedeler ile, on telli bağlama, tanbur ve ses kullandık. Aradığımız ruhu bulabilmek için kanal kayıt kullanmayıp hücum kayıt ve doğaçlama yollarını kullandık.


    Şimdi Londra’da yaşıyorsunuz? Planlarınız nedir? 

    Londra’da çok yeniyim henüz. Aklımda çok proje var ama önce şehri ve insanları tanımaya çalışıyorum. Hem sahne hem de atölye için projelerim var lakin şimdilik biraz zamana bırakıyorum, Londra’nın da İstanbul gibi özel bir ruhu olduğuna inanarak.

     

    Erdal Yapıcı

    Adıyaman doğumlu genç müzisyen, müziğe Adıyaman’da başladı. Ankara Hacettepe Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık lisans eğitimi sürecinde müziğe dair yoğun çalışmalarda bulundu. Psikolojik danışman olarak çalışmaya başladığı İstanbul’da on telli bağlama çalarak çok sayıda performans sergiledi ve bir çok değerli müzisyen ile çalıştı. Aynı zamanda İstanbul’da enstrüman yapımına da başladı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Türk Müziği yüksek lisansı eğitiminde tez aşamasındadır.

  • Erdoğan’ın ‘soruşturma’ açtırdığı Baydemir: Faşizm kaybedecek!

    Erdoğan’ın ‘soruşturma’ açtırdığı Baydemir: Faşizm kaybedecek!

    Haber – Hikmet Erden

    LONDRA – Londra’da hafta sonu Rojava’ya dönük Türk işgaline karşı yaptığı konuşmadan dolayı hakkında dava açılan HDP eski Milletvekili Osman Baydemir, “Bu davadan dolayı onur duyarım. Faşizme ve işgale karşı durmaktan onur duyarım. Faşizm kaybedecek” dedi.

    Türk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Rojava’ya yönelik işgal girişimine karşı 13 Ekim’de Londra’da yapılan ve on binlerin katıldığı miting te konuşan HDP eski Milletvekili ve Diyarbakır eski Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında ‘hakaret’ ve ‘devleti aşağılama’ iddiası ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Söz konusu miting te konuşan Baydemir, işgal girişimine sert tepki göstererek, Türk devletinin Kürt şehirlerini ve köylerini bombalayarak Kürtlere dönük bir soykırım planı ortaya koyduğunu vurgulamıştı. Kürtlerin birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğini vurgulayan Baydemir, Erdoğan ile DAİŞ arasındaki ilişkiye dikkat çekmişti.

    Erdoğan’ın suç duyurusunda bulunmasına ilişkin görüştüğümüz Baydemir, 21. yüzyılın Ortadoğu’daki iki musibetten birinin DAİŞ bir diğerinin ise AKP olduğunu vurgulayarak,  “Bu musibetin başındaki ise AKP ve kurmuş olduğu ‘şer’ blokudur. Bu şer ittifakı Kürt halkına karşı soykırımı, yerinden etmeyi ve adeta yok etmeyi bir varlık sebebi olarak ortaya koymuş durumda” dedi.

    ‘AKP SAVAŞ SUÇU İŞLİYOR’

    AKP Hükümeti ve Türk Devleti’nin Rojava Kürdistan’ın da bir işgal kuvveti olduğunu vurgulayan Baydemir, şu anda Rojava’da Türk devleti tarafından savaş suçları işlendiğini söyledi. Rojava ve Kuzey Kürdistan sınırındaki her ölümden bizzat AKP ve tezkereye onay veren tüm güçlerin sorumlu olduğunun altını çizen Baydemir, “Bu hükümet öyle münafık bir hükümet ki, Nusaybine, Qamışloya ve Suruç’a bomba atıp sivilleri öldürüyor. Hem Nusaybin’deki hem Kobane’deki sivilleri katlediyor. Sadece Kürtler ölüyor ve Kürtlerin öldüğü bir savaşta ‘bana saldırı var’ diyor. Kürtler böyle namertlikle karşı karşıyadır. Ortadoğu coğrafyası tarihinin en çirkin en namert savaşını yaşıyor. Ancak Ortadoğu tarihinin en onurlu karşı çıkışını da Kürtler eliyle ortaya koyuyor.” dedi.

    ‘FAŞİZM KAYBEDECEK’

    Baydemir Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hakkında yaptığı suç duyurusuna ise sert tepki göstererek, şunları söyledi: “Hiç şüphem yok faşizm kaybedecek. Bu davadan dolayı onur duyarım. Faşizme ve işgale karşı durmaktan onur duyarım. Halkımın yanından olmaktan onur duyarım. Halkımın haklı davasının yanında olmaktan onur duyarım.”