Category: RÖPORTAJLAR

  • KÜRKÇÜ: Bu bir Kürtsüzleştirme operasyonudur

    KÜRKÇÜ: Bu bir Kürtsüzleştirme operasyonudur

    HDP Onursal Başkanı ve 68 kuşağının önemli isimlerinden Ertuğrul Kürkçü, Rojava’ya yönelik işgal girişimi, Türkiye’deki son siyasal gelişmeler ve Avrupa’ya yapılan siyasal göç üzerine kapsamlı değerlendirmeler yaptı. Özellikle Rojava’ya işgal girişimine değinen Kürkçü, olası bir işgalin amacının bir ‘Kürtsüzleştirme hareketi’ olarak niteleyerek, Türkiye’nin Rojava’da Selefi Kuşak oluşturmak istediğine dikkat çekti. Kürkçü, Rojava’ya yönelik işgal girişimine karşı tüm kesimlerin savaş karşıtı bir cephede buluşması gerektiğine işaret etti. Bir dizi toplantıya katılmak amacıyla İngiltere’de bulunan Kürkçü gazetemiz Telgraf’ın sorularını yanıtladı.

     

     

    Haber: Hikmet Erden

     

    Gündemin en sıcak konusu olan Türk devletinin Rojava’ya yönelik işgal girişimi ile başlamak istiyorum. Türk devletinin bu girişimlerini ve Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik saldırgan tutumunu ‘nasıl’ değerlendiriyorsunuz?

    Genel gidişat ve ana eğilim Türkiye’nin bu harekatın gerisinde bir konsensüs sağladığını gösteriyor.. Silahlı kuvvetlerin bütün hazırlıkları bu yönde ve esasen bugün Rojava ile Türkiye arasındaki sınır bölgesinde derin alanı Kürtsüzleştirme ve orada nüfus mühendisliği ile çok derin, uzun ve kalıcı etkileri olacak bir plan ile hareket ettiklerini düşünüyorum. Bunu hafife almak aslında Türkiye’nin Kürt meselesine bakışını hafife almak demektir. Türkiye Kürt meselesini birkaç barışçıl çözümü denemesinden sonra asla çözülemez bir mesele haline getirmeye karar vermiştir. Fakat bununla sınırlı kalınmayarak tüm parçalara yayılmış bir işgal harekatı var.

    Yalnızca Rojava’ya yönelik bir işgal harekatı değil o zaman?

    Evet dikkat edin Kürt bölgelerindeki Türk askeri varlığı giderek derinleşiyor. Güney’de Duhok’tan Hewler’e  oradan Süleymaniye’ye doğru taşan bir askeri yayılma var. Rojava’da Cerablus ve Afrin’den sonra şimdi Kuzeydoğu Suriye yani Kobani ve Cizire bölgesine doğru bir nüfus operasyonuna girişiyor. Erdoğan’ın BM kürsüsünden gösterdiği haritaya baktığımız zaman niyetin vahametini görüyoruz. Görünen o ki Türkiye Kürdistan’ın organik parçası olan bu alandaki yerleşimleri Kürtsüzleştirme amacıyla  bir askeri hareketa girişecektir. Bu bir yandan Kürtlerin silahlı güçlerini imha ve bertaraf etmek öte taraftan da Kürt nüfusu yerinden etmek amacıyla yapılan bir operasyondur.

    Türk devleti Kuzey-Doğu Suriye’de demografiyi değiştirme ve etnik bir temizlik yapmayı mı amaçlıyor?

    Bu operasyon gerçekleşirse son derece kanlı, yıkıcı, ve sivil halka yani kadın ve çocuklara yönelik büyük bir saldırı gerçekleşecek. Bunların süpürüleceği ve yerlerine Türkiye’ye ithal edilmiş bulunan Suriyeli Arap ve Selefi nüfustan oluşan bir Selefi Kuşağı’nın monte edileceğini görüyoruz. Aslında bu Selefi Kuşak ile Türkiye, İŞİD ve El Kaide ile Suriye sınırları içerisinde bir tür su geçirmez duvarlar oluşturacak ama orada da onları Kürtlere karşı kalkan olarak kullanacak bir Selefi Kuşak oluşturmayı hedefliyor. Planın her bir unsuru aslında insanlığın suç saydığı şeylerden oluşuyor. Bir halkın kendi kaderini tayin hakkını ret etmek, kadınlar ve çocuklar ile muhalif olmayan nüfusa karşı zor kullanmak ve bir halkı yaşam alanlarından söküp atarak jenosid uygulamak.  Bunun karşısında BM Güvenlik Konseyi’nin 2 daimi üyesinden Rusya Türkiye’nin arkasına geçiyor ve ABD Türkiye’nin önünden çekiliyor. Bu Kürtleri imha yolunda Türkiye’ye açılmış bir muazzam bir kredidir. İnsanın düşündükçe iliklerini donduruyor.

    Bu kanlı bir yüzyıl daha başlatmaz mı?

    Başlatır tabii. Ben bunu göze aldıklarını düşünüyorum. Türkiye bu mesele de İsrail’i model alıyor. Tayyip Erdoğan BM’de aslında Israil’in Filistin topraklarını işgal ve insansızlaştırma ve işgal ettiği bütün bölgelerde yeniden iskan siyasetini anlattı. Bu gelecek hükümetleri de bağlayacak kadar derine giden bir plandır.

    Sizce gerçekleşir mi?

    Gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bu mücadeleye bağlıdır. Mutlaka gerçekleşeceğini söylersem kendime, tarihe ve mücadeleye haksızlık etmiş olurum. Fakat mücadelenin Türkiye’nin son derece avantajlı olacağı koşullarda yürüyeceğini görüyoruz. Dediğim gibi Amerika ve Rusya Türkiye’nin önünü açtılar. Suriye daha sonra kendisinin karşı karşıya kalacağı işi Türklerin halledecek olmasından o kadar şikayetçi değil. Suriye kağıt üzerinde protestolar ile yetinecek. Daha sonrada Rusya ve İran ile Türkiye’yle anlaşarak Türkiye’yi buradan çıkarabilirler diye bakıyor. Yani kendi toprağını Afrin’de nasıl savunmadı ise burada da savunmayacak. Tabii hava harekatı olup olmayacağı burada belirleyici rol oynayacak. Şimdi  eğer bu plan gerçekleşirse bunun en önemli sonucu Kuzey ve Rojava Kürdistan arasında sadece coğrafi ve siyasi değil toplumsal ve ekonomik bir başka set  oluşması. İşte burada Selefi Kuşak, Güney ile Kuzey arasında Güney Kürdistan yönetimi arasında yapılan anlaşmalar ve ticari çıkarlar kuşağı ve İran’da İran devletinin oluşturduğu kuşak olacak. Böyle baktığımızda bir bütün olarak Türkiye Kuzeydeki meseleyi çözebilmek için diğer bütün parçaları Kuzeyden izole eden ve çok uzun  vadeli strateji izledi ve attığı her bir adımın bunu gerçekleştirmeye yardımcı olmasını gözetti. Bu açıdan baktığımızda bizi yüzyıllık bir mücadeleye davet eden bir TC stratejisi ile karşı karşıyayız.

    Selefi bir kuşak oluşturulmak isteniyor. Türkiye’deki seküler kesimler bunu sorun olarak görmüyor mu? Ve Özellikle ana muhalefet partisi CHP’nin bu konuya yaklaşımı sorunlu bir yaklaşım değil mi?

    Seküler dediğimiz kesim millet ile devlet arasında binamazdır. Dolayısıyla “devlet çıkarı”, “vatanın bölünmezligi” dendiğinde genellikle kıblesini şaşıran bir güçtür. Tabii burada HDP’nin onlara dönük açıklama, aydınlatma, örgütleme ve demokrasi için ittifak çabaları sürecektir. Fakat burada sekülerizm tek başına yetmiyor. Yani Türkiye’yi Kürtlerle birlikte yeniden kurma planına sahip olmayan herkeste bu hamle bir tereddüt kaynağıdır. Türkiye’de üç  demokratik blok var. Aleviler, Kürtler ve Türkiye işçi sınıfı ve solu, bu üç güç bir arada hareket ettiği taktirde gericiliğin kuvvetlerini dengeleyebilir.  Şu an bu harekat karşısında yeterince zihni açık olduğunu düşünmüyorum CHP’nin. Afrin harekatı sırasında bunu gördük. Susmayı tercih ettiler. Bence savaşa karşı bir cephe bu cenahı yanına çekerse -zaten mücadele dediğimiz odur: Yani sessizlerin sesini çıkartmasını sağlamak, savaş naraları atanların susmasını sağlamak- bu mücadeleyi önümüzdeki günler, haftalar içerisinde toparlayabilirsek belkide istilayı caydırabiliriz.

    Son 3 yıldır Türkiye içerisinde de soluk aldırmayan bir baskı mekanizması var. Kayyumlar bunun son örneği. Tam olarak AKP nasıl bir yol izliyor, amacı nedir?

    Rojava saldırısı kayyum meselesini ikinci plana itti. Birinci mesele Erdoğan için zaten gündemi değiştirmekti. Şu anda Erdoğan bunu yapıyor. Savaş sahnesinin içine alınca bütün ülkeyi, savaş ve silahlı kuvvetlerin Türkiye dışındaki faaliyeti ve ordunun esenliği toplumun birincil meselesi haline geliyor. İkincisi bununla beraber bir milliyetçi dalga alevleniyor. Bu da ‘söz konusu vatansa gerisi teferruattir’ zihniyetine kuvvet veriyor. Bizim için en önemli mesele önümüzdeki zamanı doğru değerlendirmek.

    Mücadele deneyiminiz nasıl bir yol ön görüyor?

    Halkın itirazı dışında güçlü bir dinamik yok. Sonuçta bu savaşın gereksizliği ve yararsızlığı konusunda bir aydınlanma çabası olmalı, ikincisi sivil ittiatsizlik ve üçüncüsü çocukları askerde ve asker yaşında olan ailelerin sorumluluk üstlenmesini sağlamak. Bu sadece Kürtlerin tek başına halledebileceği bir mesele değil.  Cezayir savaşının sadece Cezayirli Araplar değil Fransa işçi sınıfının, barış hareketinin, komünistlerin mücadelesiyle emperyalizmin aleyhine sonuçlandığı tecrübesini akılda tutalım. Vietnam savaşı da öyle. Vietnam halkı kahramanca direniş gösterdi ama Amerikan halkı ve aydınlarının savaşa sVietnam halkı kahramanca direniş gösterdi ama Amerikan halkı ve aydınlarının savaşa karşı gösterdikleri büyük çaba onları durdurdu. Bizim savaşa karşı cepheyi örmemiz gerekiyor. Barış arzusu Türkiye’de boy vermiş değil. Bunu ayağı kaldırmamız gerekiyor. İstanbul seçimlerinin yeni bir süreç başlatacağı ve AKP’nin çöküş sürecine gireceği ifade ediliyordu. Mesele Kürtler olunca sanki durum tam da böyle değil. İstanbul Belediyesi için oy vermekle Kürdistan’ın özgürlüğü için savaşmanın apayrı şeyler olduğunu apayrı motivasyon kaynakları olduğunu söyleyebilirim. Böyle olduğu için şimdi bütün mesele bunun bir ‘milli’ mesele olmadığını toplumun radikal demokratik kesimlerine  anlatmak. Çünkü bu tür zamanlarda şöyle oluyor; hep bir gri bölge var toplumda. İki kampın arasında kalan. Bu gri bölge kısa vadede bu kesimleri süpürüyor. Bunun önünü kapatmak önemli olan. Savaş karşıtı bir cephe oluşturmak gerekli. İstanbul seçimleri için oluşmuş olan blokun otomatik olarak bu işlevi görmesini isterim. Ama görmeyebilir. O yüzden bizim dönüp bunu savaş aleyhtarı bir cephe olarak yeniden örmemiz lazım. 

    Bu politikalar Türkiye ekonomisini de ciddi bir şekilde geriletiyor, yoksulluğu arttırıyor. Bu bir öfke patlamasına yol açar mı?

    Tarihen şunu hep söyleriz  ‘Ya devrim savaşı önler yada savaş devrimi getirir’. Şu halde felsefi ve mantıkî olarak bu ihtimal var. Fakat otomatik olarak kendiliğinden işleyen süreçler degil bunlar. Bu doğru siyaset gerektiriyor. Hepsinden önemlisi bence sosyal demokratlarin doğru yerde durmasıyla ilgilidir. Sosyalistler ve Kürtler yerlerinde duruyor. Simdi bütün mesele sosyal demokratların yerinde durup durmayacağı. Kavganın bunun etrafında örüleceğini görüyorum. Kılıçdaroğlu’nun tezkere karşısındaki tavrı muazzam bir geri adım oldu. Oysa, bu savaş siyaseti politika sürdürülemez bir şey. Erdoğan ve avanesi için önemli olan bu bir iki yılı kurtarmaları. Onlar şimdi şunu ölçecekler; Bu harekattan sonra siyasi desteğimiz nedir? Bir puan artmışsa doğru olduğuna inanarak abanacaklar. Siyaseten çıldırmış bir ekiple karşı karşıya olduğumuzu aklımızda tutmamız lazım. Türkiye şu anda devletin rasyonel düşündüğü bir dönemde değil. Rasyonel düşünse zaten  çözüm perspektifini benimserdi.

    Savaş karşıtı cephe barış için İmralı tecritine karşı iç içe bir mücadele mi yürütmeli? Kürtlerin de kırmızı çizgisi ‘Öcalan.’

    Tecrit var tecrit yok dediğimiz şey esasen Öcalan’ın devrede olup olmadığıyla ilgilidir. Öcalan tecridi kırılınca savaşın ciddi bir ihtimal olduğunu söyledi ve birkaç görüşmede olacakları haber verdi. ‘Bunların hassasiyetlerine anlayış gösterelim’ derken ‘niyetleri kötü tedbirlerinizi ona göre alın’ diyordu. Ne kadar tedbir alındı kim tedbir aldı almadı bunları bilmiyorum ama Türkiye’de Öcalan’ın bu uyarılarının yeterince doğru okunmadığını düşünüyorum. 

    Öcalan’ın İmralı’dan sıkışık bir durumu haber verdiği ortada olmasına rağmen sanki bir barış ve uzlaşma dönemine giriliyormuş gibi mütaala edildi ve bir sürü vakit kaybedildi.

    Öcalan her zaman çok önemli. Hükümet de o nedenle yerel seçimlerde HDP’nin siyasetini mümkün mertebe tereddüte sokmak için Öcalan’ın mesajlarını manipüle etmeye çalıştı. HDP’nin bu mesajları tercüme etmeyi başardığını görüp İstanbul seçimlerini de kaybedince kapıya kilidi vurdu yeniden. Şu an Öcalan’la görüşülemiyor. Öcalan’ın söz alması daima yeni bir diyalog anlamına gelir. Savaş karşıtı cephenin Öcalan ile görüşme talep etmesi hem hukukidir ama daha önemlisi siyaseten elzemdir. Hükümet ise 2013-15 yılları arasında olduğu gibi Öcalan’ın toplumla diyaloglarının Kürtlere, demokratlara, sosyalistlere ve Türkiye’nin değişiminden yana olan güçlere yardımcı olduğunu görerek yeniden bu diyalogu kapatma yolunu seçti.

    Türk devleti yeni bir diyalog geliştirir mi?

    Ben problemlerimizin çözümünün artık hükümet değişikliği veya hükümet taktiklerinin değişikliğiyle değil hükümet ve devletin kaynaştığı bu rejimin kendisinin değişmesiyle ilgili olduğunu söyleyebilirim. Bu rejim böyle devam ettiği, etrafında bu blokun oluşturduğu ve devletin bütün güçlerinin tek elde toplayarak bütünsel bir despotluk halinde yürümesini sağladığı sürece devletin içinden bir çıkış yolu aramak beyhude olacaktır. Bu açıdan rejim değişikliğini gündeme getirmek. Hem CHP’nin bu rejimle diyalog arayışından uzaklaşmasını sağlamamız hem de Öcalan’ın haber vermiş olduğu gerçeklere uygun olarak yeniden konumlanmamız gerekiyor. Tayyip Erdoğan için siyaseten ‘zayıflamak’ ‘ölüm’ demektir. O ‘Şimdiki sonuçlar demokrasi gereği bizim iktidardan geri çekilmemizi icap ettiriyor. Muhalefette çekiliriz’ diyemez. Erdoğan’ın muazzam bir suç dosyası var. Onun için kaybetmek, statüsünü kaybetmek, kudretini ve özgürlüğünü kaybetmek demektir. Erdoğan bu nedenle kimseye soluk aldırmayacaktır. Bu çok net. ‘Beklentiye kapılma mücadele et’

    Erdoğan’dan ‘demokratik açılım’ bekleyenler var hala?

    Kim böyle bir beklenti ihtimalinin varlığına inanmışsa ‘hayal’ görmüş demektir. Böyle insanlara hayretle bakıyorum. Önümüzde genel bir tablo var. Evet bir arkadaşımız hukuken yatması gerekmeyen bir cezadan dolayı cezaevinden çıkıyor. Ama aynı gün yüzlerce HDP’li cezaevine dolduruluyor. Yani HDP’yi çökertme operasyonu devam ediyor. Diktatörlük inşası bütün hızıyla devam ediyor. Yani mesele burada sağcı hükümet meselesi değil, ’diktatörlük inşası’ meselesidir. “Garp cephesinde yeni bir şey yok”. Bu tür ayrıntılar bizi mücadelenin tabiatını kavramaktan uzaklaştırmamalıdır. Kısacası mücadale ‘diktatörlük inşasına karşı koymak ve demokrasi mücadelesini kazanmaktır. Beklentiye değil mücadeleye ihtiyaç var.

    Bu son dönemde Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan çok sayıda aydın ve siyasetçi bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?

    Birincisi örgütlü bir göç yoksa yada göçün kendisi örgütlü mücadelenin bir devamı değilse bu koşullarda göçün kendi başına bir imkan olması söz konusu değildir. Bir sıkıntı haline bile gelebilir. Kastım şu: Siz Türkiye’de iken bir profesörsünüz veya bir belediye başkanı. Ama burada ne bir diplomat ne de bir belediye başkanı ne de bir akademisyenisiniz. O yüzden tek başına kalan bir göçmen bir mana ifade etmez. Bence siyasi göçün en önemli meselesi Türkiye gündemi bakımından göç edilen ülkelerin gerçekliğine tercüme edilecek bir devamlı görev ortaya çıkarmaktır. Burada işleyen bir mekanizma var kısmen. Ama onun ötesinde buraya gelenlerin Türkiye’de hitap ettikleri bir kitle var. Bu bağlamda Türkiye’den tamamen kopmuş ve anlamlarından uzaklaşmış değiller. Soru şu : Bu tek tek güzel ve eğitilmiş seslerden bir orkestra oluşturulabilir mi? Oluşabilir. Burada yirmi otuz yıldır kalmakta olanların bir davranış kalıpları ve örgütleri var. Fakat şimdi Türkiye’den gelenler özellikle hem siyasi hem diplomatik hem de bilimsel kapasite açısındanTürkiye’nin nispeten daha iyi eğitilmiş, daha işlevli tabakalarından geliyorlar. Bu zihin göçünü esasen Avrupa kurumları ve toplumsal ve politik çevreleri nezdinde yeni bir alternatif Türkiye ve Kürdistan algısı oluşturmak için değerlendirmek mümkün. Halklar açısından düşünüldüğünde aslında mücadele halinde olan halkların birbiri ile ilişkisi var. Dolayısıyla gelecek Türkiye’nin bu insanlar tarafından kurulacağını partiden partiye sendikadan sendikaya dernekten derneğe taşıyan bir dinamizm oluşturulabilir. Örneğin HDP Britanya’nın kendi politik kadrolarıyla siyasi göçmenlerini buluşturabilir. Örneğin İngiltere’de Türkiye’de yükselen faşizmin Avrupa için teşkil ettiği tehlikeler ve risklerin Boris Johnson’ın teşkil ettiği tehlikenin bir varyantı olduğu, Borris Johnson ile Tayyip Erdoğan’ın aslında aynı kampın insanları olduğunu İngiltere İşçi Sınıfı’nın bilmesi Türkiye’deki ve Kürdistan’daki mücadeleye bakışını olumlu yönde değiştirebilir. 

    Peki son olarak İngiltere izlenimlerinizi paylaşabilir misiniz?

    Gerek İrlandalılar gerek İskoç ve Gallerliler olsun yani Britanya’nın tabi halkları en azından öncü kurumları itibari ile Kürdistan ve Türkiye’deki özgürlük mücadelesine tutarlı bir bakış açısına sahipler. Bu çok sevinç verici. Burada Kürt mücadelesine nispeten ön yargısız bakabilen bir toplum var. Bu açıdan daha az bölünmüş bir toplum var. Bunun biraz daha ortak hareket etmesin ve inisiyatif almasını beklerim.

  • Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    “Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum” bu sözler Kürt kadınlarının DAİŞ’e karşı verdiği mücadeleden etkilenip YPJ’ye katılan Hanna Bohman’a ait.

    Röportaj: Erem Kansoy

    Hanna Bohman, özellikle kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinden etkilenip Rojava’ya gitti ve gördükleri ardından YPJ’ye katılma kararı verdi.

    YPJ saflarında birçok bölgede DAİŞ’e karşı savaşan, farklı alanlarda da görev alan Bohman, “Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi” diyor.

    Londra’da görüştüğümüz ve Batılı bakışı birçok kez eleştiren Bohman, şimdilerde yeniden Rojava’ya dönmeye hazırlanıyor.

    Dünya, Bohman’ı Türk basınının “Kanadalı manken YPJ’ye katıldı” haberleriyle tanımıştı. Zira Bohman, Güney Afrika’nın yoksul ülkesi Zambia’da doğması ardından ailesiyle birlikte Kanada’ya göç etmiş, gençlik yıllarında ise çeşitli ajanslarda model ve sinema oyuncusu olarak çalışmıştı. Bohman’ın modelliği oldukça kısa sürmüştü ama Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadeleyi boşa çıkartmak isteyen medya organları için bu durum bulunmaz nimetti.

    Bohman, bu haberlere de tepkili: “Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok.”

    Bohman’la Rojava’ya gidişini, motivasyonunu ve yaşadıklarını konuştuk.

    Rojava’ya gitmeye nasıl karar verdiniz?

    Hanna Bohman

    Dürüst olmam gerekirse Rojava’ya gitmemin en büyük sebeplerinden biri Kanada’da yetişmiş olmam. Kanada’da çok rahat ve sorunlardan uzak yetiştik; aslında “İnsanlığa olan borcumu ödemeliyim” hissiyle Rojava’ya gitme kararı aldım.

    Zambia’da çok fakir bir bölgede dünyaya geldim ve ailemin nasıl zorluklar yaşadığını biliyorum. Kanada’da hiçbir zorlukla yüzleşmeden büyümüş olmak ise büyük şanstı. Bunun oluşturduğu vicdanla Rojava’ya gittim.

    YPJ’ye neden katıldınız?

    İki nedenden: Birincisi, bu kadınların savaşıydı; ikincisi ise Rojava’daki kadınlar, tüm dünyanın ve Ortadoğu’nun kadınlarının hakları, eşitliği ve özgürlüğü için savaşıyordu.

    Rojava’da hangi bölgelerde bulundunuz? YPJ’deki göreviniz, pozisyonunuz neydi?

    Rojava’nın hemen hemen her yerine ayak bastım. Başta Kobanê, Til Temir. Geçtiğimiz yıl da Kobanê’de gezici ve denetleyici kontrol birliğiyle çeşitli bölgelere gittim. Halkla ilişkiler ve basın alanında çalıştım. Ayrıca yaklaşık 7 ay boyunca da keskin nişancı birliğinde görev aldım. Şu sıralarda medikal birliklere katılım çabasındayım. YBT’ye (Yekîneyên Bijîşkê Taktîkî, Taktik Doktorlar Birliği) katılıp sağlıkçı alanındaki boşluğu doldurmaya katkı sunmak istiyorum.

    YPJ’ye katılım kararı ardından hiç çelişkiye düştüğünüz, “Keşke yapmasaydım” dediğiniz zamanlar oldu mu? Umduğunuzu, aradığınızı Rojava’da bulabildiniz mi?

    Hiçbir zaman pişman olmadım; aksine şu anda “İyi ki yapmışım” diye düşünüyorum. Sadece anlık pişmanlıklarım olmuştu, halen de oluyor. İnanın bir aileniz varken ölümle burun buruna gelmeniz size anlık da olsa pişmanlık duygusu verebiliyor ama genel anlamıyla bakınca hiç pişman olmadım ve görevime devam etmek için geri dönüyorum.

    Rojava’ya gitmeden önce işe yarar bir insan olmak çabasındaydım. Rojava’ya giderkenki amacım da buydu. Dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmek için verilen mücadelenin parçası olmanın bana daha iyi hissettireceğini düşünmüştüm. Ve evet, Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi. Dünyada herkesin görmek isteyeceği sevgi ve barış için yürütülen savaşın bir parçası olmak, bana kendimi özel hissettirdi. Bundan dolayı diyebilirim ki, evet, Rojava’da aradığımı buldum.

    Rojava’nın çoğunlukla hangi bölgelerinde kaldınız?

    6 hafta Til Hemis’te görev yaptım. Burada intihar saldırısı yapmak isteyen DAİŞ‘lileri gözetleme görevindeydim. 6 hafta boyunca da Til Temir bölgesinde Şehîd Qamişlo Operasyonu’nda bulundum ve ön saflarda çatıştım. Kobanê’de birçok sefer bulundum ve orada da çeşitli görevler aldım. Yine Şedadê bölgesinin güneyinde bazı operasyonlara katıldım; o operasyonlarda sayısız köy ve mezra DAİŞ’in elinden kurtarılarak özgürleştirildi. Daha sonra 3 aylık bir dönem için Kanada’ya geri döndüm; çünkü çok fazla kilo kaybetmiş ve yorgun düşmüştüm. Daha sonra Rojava’ya geri dönerek Qamişlo Şehîd Fîraz Operasyonu’nda keskin nişancı olarak görev aldım. Operasyon öncesinde YPG Akademisi’nde de kısa süre yeniden bulundum ve Kürtçe dersleri aldım.

    Hanna Bohman

    Rojava’da sizi en çok zorlayan ne oldu?

    Özellikle arkadaşlarımın öldüğünü görmek. Bu en acı tarafı. Kaldıramadığım bir başka üzüntü ise tanıdığım birilerinin kaybolması. Çünkü orada kaybolmak demek, DAİŞ’in eline düşmüş olabillirsiniz demektir. O barbarların insanlara neler yaptığını aklınıza getirdiğinizde bu, inanın katlanılamaz bir acıya dönüşüyor. Tanıdıklarınızın, sevdiklerinizin cansız bedenlerini dahi bulamamak ya da hayatta mı, değil mi bilememek, beni orada en çok zorlayan şey oldu.

    Sizi Rojava’da en çok şaşırtan ne oldu?

    Cinsiyet eşitliği beni hem çok etkiledi hem de çok şaşırttı. Beklemiyordum. Bir Batılı olarak Ortadoğu’yu böyle hayal etmemiştim ama inanın ki çok şaşırdım. Rojava’daki kadın-erkek eşitliği, diyebilirim ki dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Şunu çok net söyleyebilirim ki, Güney Kürdistan’dan tutun Kanada’ya kadar dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir yönetim biçimde kadın-erkek ilişkisi Rojava’daki eşitlik düzeyine ulaşmış değil.

    Batılı kültürde kadın ve erkeklerin eşit olduğunu zannediyoruz. Fakat inanın, durum böyle değil. Gerçekten cinsiyet eşitliğini görmek isterseniz Rojava’ya bakmalısınız. Bu beni Rojava’yla ilgili en çok şaşırtan şey oldu.

    Rojava’ya ilk gittiğimde sanki her şey normal ve olması gerektiği gibiymiş gibi hissettim. Bir kadın olarak içimde hep kendimi savunma hissi oldu. Rojava’ya ikinci gidişimde bu duygu yarı yarıya düştü. Son gittiğimde ise artık bir kadın olarak kendimi Batı’da Rojava’da olduğundan daha fazla savunmam gerektiğini hissettim. Çünkü Rojava’da kadınlar ile erkekler eşit.

    En mutlu eden şey peki?

    Tabii ki arkadaşlarım. Rojava’daki arkadaşlarımın çoğu Kürtler. Çünkü yabancı savaşçılar içinde çok drama oluyor; gereksiz konuşmalar, birbirini çekememek… Ben de bu hataya düşmüştüm ve bu gereksiz tartışmaların içinde yer aldığım oldu. Pişmanım ve buna bir daha izin vermeyeceğim. Fakat Kürtler öyle değil, sizinle samimi dostluklar kuruyorlar. O yüzden de en yakınlarım Kürtler oldu.

    Bu gidişimde Rojava’da sadece görevimi yapacağım; gereksiz spekülasyonlara, dedikodulara meydan vermeden Kürt mücadelesi için gereken neyse onunla uğraşacağım. Ve tabii ki bunu canım kadar sevdiğim Kürt dostlarımla yapacağım.

    Hanna Bohman

    Kobanê’ye sayısız kez gitmişsiniz. Oraya dair gözlemleriniz neler?

    Evet, birçok kez bulundum. Şehrin çok büyük bölümü ciddi yıkıma uğramış, kullanılamaz hale gelmişti. Kobanê, Rojava’daki en hayat dolu şehirlerden biri. Evet, çok büyük bir yıkımla yüzleşti ama şu anda Kobanê yaralarını sarıyor ve yeniden inşa hızla devam ediyor.

    Şunu da belirtmek istiyorum: Kobanê gün gelecek ve Ortadoğu’da bir başkent olarak görülecek. Çünkü buradaki çok kültürlülük ve ayrıca DAİŞ’e karşı savaş, Kobanê’yi dünyanın gündemine taşıdı. Şimdi işimiz, bu kenti yeniden inşa etmek.

    YPJ’ye katılma kararınız, özellikle mesleğiniz dolayısıyla çok tartışıldı ve ilgi gördü. Rojava’ya giderken nasıl bir yaşamı geride bıraktınız? Ne için bıraktınız?

    Ben geride benim için önemli olan hiçbir şeyi bırakmadım. Mesleğimin sürekli öne çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Ben sadece mankenlik de yapmadım, farklı mesleki alanlarda çalıştım ve film sektöründe de görevler aldım. Fakat Batılı basın ve özellikle de saldırgan Türk basını mankenliğimi ön plana çıkararak aslında kendince Rojava’daki mücadelemizi boşa çıkarmaya çalışıyor. Buna izin vermeyeceğim.

    Kanada’dan Rojava’ya giderken arkamda ailemden başka önemli hiçbir şey bırakmadım. Rojava’ya çok pahalı evler, arabalar ya da lüks bir yaşantıyı geride bırakarak da gitmedim. Kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını fark ettim ve öyle gittim. Çok sevdiğim bir işim yoktu; yaşadığım yeri de çok sevmiyordum. Rojava’ya gittikten sonra ise daha da geliştiğimi ve kendimi bulduğumu, mutlu olduğumu gördüm.

    Rojava, özellikle Kobanê direnişi esnasında da dünya dergilerine hep “güzel görünümlü YPJ’li kadınlarla” kapak oldu; birçok kişi bu yaklaşımın “esasa dair tartışma olmadığı için” yanlış olduğu eleştirisini yaptı. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

    Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok. Gerçekten bu konunun böyle gündeme gelmesinden çok rahatsızım fakat dediğim gibi medyanın neden böyle yaptığını da anlıyorum.

    Kürt kadınları son dönemlerde ‘Jineoloji’ kavramını yoğun bir biçimde gündemine aldı. Bu konuda sizin gözlemleriniz nelerdir?

    Batılı toplumlar için Jineoloji, tam bir ders. Bunu Batılılar da çok iyi anlamalı ve okumalı, örnek almalı. Batı’daki birçok insan devlet yönetimiyle mutlu ve düzeni değiştirmek istemiyor. Yetiştirilme biçimlerinden dolayı insanlar, sistemin aksaklıklarını göremiyor. Öcalan’ın Jineolojiyle ortaya koyduğu fikir, kadınları olduğu gibi tüm toplumu da geliştiriyor, eksikleri görüyor. Yeniliklere de açık. Elbette daha çok gelişmeli ama şu haliyle bile Batılı yaklaşımdan çok önde olduğunu söyleyebilirim.

    Rojava’daki kadınların özgürlüğünü biraz daha somut anlatabilir misiniz?

    Rojava’da YPJ, kadınları birliklere katılmak için zorlamıyor. Fakat bakın, orada kadınlar, özellikle DAİŞ‘in türemesi ardından yıllardır yüksek dört duvar arasında yaşıyor. YPJ’yle birlikte kadınlar, yaşamlarının kontrolünü kendilerinin alabileceğini anladı. Bunu gerekli görmeye başladılar ve pratikle uygulamayı başardılar. Şu anda YPJ’de kadınlar, erkeklerle minimum iletişim içinde. Ortadoğu’da kadınların yüz yıllardır ezilen olma pozisyonunu YPJ tamamıyla değiştirdi diyebiliriz. Bu Batı’da işlemez belki ama Ortadoğu’da, Rojava’da işe yaradı.

    İki yıldır bu savaşa hem tanık oluyor hem içinde yer alıyorsunuz. Bu süreç size ne kattı? Sizde ne değiştirdi?

    Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum. Bu durumdan kendi çıkarımı sağlamıyorum, bunu yaparak zengin de olmuyorum. Narsistçe duyulmak istemek de değil bu ama evet, popülerliğiniz artabiliyor; fakat bunları kendim için değil Kürtler için yapıyorum.

    Ülkenizde insanlar YPG/YPJ’ye nasıl bakıyor?

    Kanadalıların çoğu Rojava ve Kürtlerle ilgili herhangi bir bilgiye sahip değil. Batılı medya organları gerçekleri anlatmıyor. Neden mi? Çünkü Türklerle çıkar ilişkileri var. Bu nedenle de Kanadalılar ve genel olarak Batılılar, gerçekleri göremiyor, Kürtleri tanıyamıyor. Kanada sanki bir balonun içinde gibi; uzakta insanlar, evet DAİŞ’i duymuş ama ne olup bittiğinden hiç haberi yok.

    Peki Kanada devletinin yaklaşımı?

    Kanada devleti Rojava’yla ilgili ne düşünüyor, bilmiyorum ama edindiğim tecrübeyle diyebilirim ki birçok devlet çalışanı elbette DAİŞ tarafında değil özgürlük mücadele veren Kürtlerin tarafında. Ama devletin resmi olarak Kürtlere hiçbir desteğini görmedim. Bireysel diyelim; bireysel olarak Kanadalılar Kürtleri destekliyor. Başbakanın Kanada jetlerini bölgeden geri çektiğini de biliyorum. Kanada Türkiye’yle çok fazla çıkar ilişkisi de kurmuş değil ama yine de neden böyle sessiz anlamış değilim.

     

  • Müzisyen Gizem Altınordu: Afrika’dan İran’a Ritmin Yetenekli İsmi

    Müzisyen Gizem Altınordu: Afrika’dan İran’a Ritmin Yetenekli İsmi

     

    Afrika’dan Fas ve İran’a oradan da Balkanlar’a uzanan geniş bir müzikal yolculuğa sahip Trakyalı genç müzisyen Gizem Altınordu, geçen yıl Eylül ayında Londra’ya yerleşti. Don Kipper, Nepalli Namlo ekibi, Balkan grubu Raka ve Ege Müziği yapan Near East Collective gibi bir çok projede yer alan müzisyen Altınordu, bir de kadınlardan oluşan bir perküsyon ekibi projesi yürütüyor. Genç müzisyen Gizem Altınordu gazetemizin sorularını yanıtladı.

    Röportaj: Suna Alan

     

    Müziğe ilginiz ilk nasıl başladı? Doğduğunuz büyüdüğüz kültürel ortamın müzik ile haşır neşir olmanızda payı var mıydı sizce?

    Muhakkak doğduğumuz yer, büyüdüğümüz ortam hikayemizin bir bölümünü ister istemez etkiliyor. Ben Trakya’da annemin köyünde büyüdüm. Köyün bir kısmı Pomaklardan, diğer kısmı Romanlardan oluşuyordu. Sürekli müzikle iç içeydik zaten.

    Gizem Altınordu

    Müzikal yolculuğunuzdan bahseder misiniz biraz? Eğitim aldınız mı? Neler yaptınız? Yine kimlerle çalıştınız?

    Üniversitede profesyonel olarak perküsyon çalmaya başladım. Bir sürü öğretmenim, ustam oldu ama alaylıyım. Konservatuvara gitmedim. Uzun süre otostopla gezdim, Afrika’da perküsyon eğitimi aldım. Fas’ta ve İran’da hem yerel müzisyenlerle çalıştım, hem de yerel perküsyon sazlarını öğrendim. Balkanlar’da uzun zaman kaldım. Orada da bir sürü müzisyenle çalışma imkanı buldum. Sonra Türkiye’ye döndüm. Simurg’la bir dönem çaldım ve şimdi burada olsam bile Andan İçeri ve Mızıkçı Melodiler’le çalışmalarım sürüyor.

    Bir kadın olarak perküsyon çalmanıza yönelik ne tür tepkiler ile karşılaştınız? Siz bir kadın olarak ne hissediyorsunuz perküsyon çalarken?

    Açıkçası, müzisyenler arası rekabet genellikle kadının başına patlıyor, eğer perküsyon ya da renk sazı çalıyorsanız. Ama köye, ufak yerlere gidince insanlar bir kadının enstrüman çaldığını görünce çok mutlu oluyorlar. Şehirde, tanıdık bildik insanlarda bile bir kadının orada oluşu, ön plana çıkışı, erkek arkadaşlarda bir erillik yaratıyor, genelde. Ama bu benim enstrümanıma daha fazla sarılmamı, hatta bunu daha çok kadınlarla paylaşmamı, kadınlarla daha fazla iş yapmak istememi sağladı.

    Gizem Altınordu

    Londra’ya ne zaman yerleştiniz? Buradaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Londra’ya geçen sene Eylül’de yerleştim. Biraz da şanslı geldim demek ki, hemen bir sürü ekiple çalışmaya başladım. Don Kipper’le çalışma yürütüyordum. Şimdi Nepalli Namlo ekibiyle, Balkan grubu Raka’yla ve Ege Müziği yaptığımız Near East Collective ile çalışıyorum.

    İleriye yönelik çalışmalarınız var mı? Bizimle paylaşır mısınız?  

    2 Temmuz’da Clissold Park’ta DAY-MER Kültür ve Sanat Festivali’nde sahne alacağız. Bir yandan kadınlardan oluşan bir perküsyon ekibi kurmak için uğraşıyorum ve çok iyi gidiyor. Muhtemelen Eylül ayı gibi yeni ekipler ile de konsere çıkmaya başlayacağız.

  • Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti

    Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti

    Hem Türk devleti hem de Kürt halkı açısından çok önemli bir yere sahip olan Cizre, Dicle nehrinin kenarında etrafı yüksek tepelerler çevrili 120 bin nüfuslu bir Kürt kenti. Rojava’nın Cezire kantonu ile sınır komşusu olan Cizre, Kürt halkı açısında hep diz çökmez ve baş eğmez direnişçi kimliğiyle tanınır.

    Haber: Aladdin Sinayiç

    İki ayı geçen saldırılar sonrası Kobane  ve Şengal sokaklarını anımsatan görüntülerin geldiği Cizre, Kürt halkının katliamlar ve kara günler tarihine yeni bir sayfa eklemekle beraber, direnişçi kimliğini bir kez daha kanıtlamış gibi. Sokağa çıkma yasağı ile birlikte başlayan son saldırılar arakasında yüzlerce genç, çocuk, yaşlı, kadının cansız ve yanmış bedenlerini bıraktı.

    62 gündür Cizre’de neler oldu, neler yaşandı bir tek devletin güvenlik güçleri biliyor. Bizim görebildiğimiz kameralara yansıdığı kadarıyla olan dört bir taraftan yapılan bombalamalar, yanmış cesetler ve vahşet bodrumlarından telefonla televizyonlara bağlanan yaralıların çığlıkları. Devlet geride tek bir tanık bırakmadan saldırılarına devam ediyor.

    Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti 1

    Tüm bu saldırıların yaşandığı zaman boyunca Cizre’den dünyaya açılan tek haber kaynağı HDP Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız. Sarıyıldız bu süreç boyunca Cizre’den ayrılmayarak Cizre’de yaşanan insanlık dramını tüm dünyaya anlatabilmek için yoğun bir çaba içerisinde oldu.

    Cizre’de neler oldu, neler oluyor, devlet neden Cizre’ye bu denli ağır saldırdı, Cizreliler nasıl yaşıyor, süreç nereye doğru gidiyor? Bunların hepsinin cevabını HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’a sorduk.

    Şu anda neredesiniz?

    62 gündür Hükümetin talimatı ve Şırnak Valiliği’nin kararı ile sokağa çıkma yasağı kararının uygulandığı Şırnak’ın Cizre İlçesi’ndeyim.

    Bu mahallelerde sizin bilgilerinize göre ne kadar insan yaşıyor?

    2015 yılı nüfus sayımına göre Cizre’nin nüfusu 131 bin 816’dır. Bu 4 mahallenin ilçe nüfusunun 3’te 2’sini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ancak, devletin yıkıcı ve kural tanımaz saldırıları neticesinde Cudi, Nur ve Sur mahalleleri tümden boşaltılırken, Yafes Mahallesi’nin de neredeyse yarısında fazlası da evlerini terk etmek zorunda kaldı. Tabi devlet tarafından yerinden edilme politikası sadece bu mahalleler de değil kısmen saldırının daha az olduğu mahallelerde de yaşandı. 100’bini aşkın kişinin yerinden edildiğini belirtebiliriz.

    İki aydan fazla bir süredir Cizre’nin bazı mahalleleri abluka altında, insanlar ne yiyor, ne içiyor, nasıl yaşıyorlar?

    Sorunuzda bir yanlış ifade var. Abluka sadece bazı mahalleler ile sınırlı değil, ilçenin tümünde sokağa çıkma yasağı, abluka ve ambargo uygulanmaktadır.

    Bu süre zarfında insanlar daha önce stokladığı gıdaları tüketti.  Cizre’de insani ve komşuluk ilişkileri güçlüdür. En önemlisi de politik bir kimliğe aidiyetin getirmiş olduğu güçlü bir kolektif dayanışma mevcut. Ancak, ablukanın uzun süre oluşu nedeni ile ciddi sıkıntılar yaşanıyor.  Örneğin sadece bir iki büyük marketin belli günlerde açılmasına izin verildi. Ancak, o marketlere yakın olan insanlar kısmen yararlanabildi. Bahsettiğimiz bir iki markete uzak olan ve ablukanın çok daha sıkı olduğu mahallelerde yaşayan insanlar ise hiçbir şekilde alışveriş yapamamaktadır. Çünkü ekmek alırken, devlet güçlerinin atacağı bir kurşun ya da yanı başınıza isabet etme olasılığı çok yüksek olan bir havan topu mermisinin şarapneli ile ölebilirsiniz. Çünkü sokağa çıkmanın bedeli ölüm.

    Geçtiğimiz günlerde polis bu marketlerin de açılmasını engelledi.

    Öte yandan devlet güçleri, yardım kampanyalarında toplanan içerisinde gıda malzemelerin olduğu onlarca kamyonunu ilçeye sokmadı.

    İlçenin alt yapısı saldırılar nedeni ile kullanılamaz hale geldi. Devlet güçleri, bilinçli olarak su ve kanalizasyon şebekelerini ve elektrik trafolarını hedef aldı. İnsanlar günlerce su sıkıntısı çekti. Tahrip olan su vanalarını tamir için giden belediye personeli kolundan yaralandı ve kolu kesildi.

    Halkın sizden talepleri oluyor mu? Ne tür taleplerdir bunlar?

    Abluka süresince en çok talep yaralıların ve cenazelerin hastaneye kaldırılması yönünde oluyor. Öte yandan devlet saldırıları nedeni ile evlerde mahsur kalan ve ölüm ile burun buruna yaşayan yurttaşların yardım talepleri, evleri yanan yurttaşların yardım çığlığı aklınıza gelebilecek birçok sorun iletiliyor. Çünkü, devletin bütün iletişim kanalları, kurumları ve diyalog halka kapatılmış durumda. Belediyeler, yasak nedeni ile kente dönük hizmetlerini gerçekleştiremiyor.

    Parlamenter olmam nedeni ile bu sorunları daha hızlı çözebileceğimi düşünüyorlar. Fakat, muhalif kimliğim ve temsil ettiğim siyasi çizgiden ötürü bu talepleri iletmemize rağmen karşılık alamıyoruz. Günlerce cenazeler ve yaralılar yerlerde kaldı. Demokrasinin daha yerleşik olduğu adalet ve hukuk normlarının uygulandığı ülkeler de bahsettiğim sorunlar için yurttaşın tek başına talebi bile yeterlidir. Ancak, Türkiye gibi antidemokratik ve totaliter bir yönetimin hakim olduğu ülkede en insani talepler bile görmezden geliniyor.

    Cizre’den göç eden insanlar nerelere göç ettiler? Durumları hakkında bilginiz var mı?

    Devlet güçlerinin yoğun saldırısından ötürü insanlar evini ve barkını bırakmak zorunda kaldı. Kürtler yıkımı tarif ederken, Kobanê ve Şengal’i referans gösterir. Gerçekten de şu an Cizre’nin 3’te ikisinin Kobane ve Şengal’den farkı yok. Evler enkaza dönüşmüş durumda. Tank ve havan mermilerinin neredeyse isabet etmediği ev yok. Devletin insanları yerinden etmek için uyguladığı yıkım politikası neticesinde insanlar evlerinden çıkmak zorunda kaldı. Aynı zamanda insanların can güvenliği kalmadı. Ablukanın ilk bir ayında  bir iç göç yaşandı. Saldırılar yoğunluklu olarak, Cudi, Nur, Yafes ve Sur mahallelerine dönük gerçekleşti.  Bu mahallerde çıkmak zorunda kalan insanlar daha çok kent merkezine ya da saldırıların kısmen daha az olduğu mahallelere yerleşti. Bir kısmı yakınlarının evlerinde bir kısmı da halk tarafından evlerde misafir edildi. Ancak saldırı dalgası bütün mahallelere dönük olunca insanlar artık civar köylere, Şırnak merkeze, İdil’e, Diyarbakır’a ve Türkiye metropollerine göç etti.

    1990’larda devletin saldırıları nedeni ile kırdan kente göç var şimdi, kentten kıra göç yaşanıyor. Çünkü, devlet Kürt kentlerine cehennemi dayatıyor.

    Devlet neden Cizre’ye bu düzeyde saldırıyor?

    Cizre’nin tarihi ve siyasi geçmişine bakıldığında kentin hem devlet gözünde hem de Kürt halkı nezdinde sembolik önemde olduğu görülecektir. Sokağa çıkma yasağı altında uygulanan vahşetin neden özellikle Cizre’de bu kadar uzun sürdürüldüğü, insanlara ölülerini bile gömdürmeyen, cenazeleri yakan, her türlü vahşete başvuran  devlet zihniyetinin neden Cizre’de vücut bulduğu kentin direniş tarihine bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

    Cizre 90’lar boyunca en çok zulüm ve baskıya uğrayan kentlerin başında gelmiştir. 1992 Newroz’unda yaşananlar insanların hafızalarında hala tazedir. Cizre’deki Newroz kutlamalarında 100’ün üzerinde sivil hayatın kaybetmiş,  yüzlerce kişi yaralanmıştı. Yine 90’lar boyunca Cizre köy yakmalar, zorla göç ettirmeler, faili meçhul cinayetler, toplu mezarlar gerçeği ile anılmıştır. Temel hak ve özgürlükler dahi Cizre halkına çok görülmüştür. Ancak uygulanan tüm baskı ve zora rağmen Cizre halkı ne o günlerde ne de son Cizre ablukasında direniş çizgisinden asla taviz vermemiş, boyun eğmemiştir. Özgürlük ve eşitlik talebini her daim en yüksek perdeden seslendiren Cizre halkı, inkar imha ve asimilasyon politikalarına karşı tarihinin tüm aşamalarında direnmeyi bilmiştir. Devlet tarafından yıllarca sürdürülen asimilasyon siyasetine rağmen Cizre bir türlü Türkleştirilememiş, Cizre halkı kültürel ve siyasi özgün ve bağımsız duruşunu korumayı bilmiştir. Tam da bu yüzden iktidarların hedef tahtasına konulmuştur. Cizre nasıl ki 1847’de Osmanlı zamanında Mir Bedirhan’ın Botan’da başlattığı isyanın kalbi olduysa, 90’lı yıllar boyunca uygulanan topyekûn savaş politikalarına karşı koyarak Kürt Halkının direniş sembolü olmuştur.

    Dolayısı ile devlet direniş merkezlerinden biri olan Cizre’nin tasfiye edilmesi, korkutulması durumunda Kürdistan kentlerindeki hakimiyetini pekiştireceğini düşünüyor. Ancak, devletin abluka döneminde Cizre’de uyguladığı vahşet toplumsal belleğe o kadar derin kazındı ki, çok daha büyük bir örgütlü öfke ortaya çıkacağını düşünüyorum. Çünkü kuşaktan kuşağa aktarılacak çok zalimane ve insanlık dışı olaylar bu halka yaşatıldı.

    Sarıyıldız: Devlet Cizre’de Bodrumlardaki Yaralıları Vahşice Katletti 2

    Hendek ve barikat ne anlam ifade ediyor?

    Devletin inkar ve imha siyasetine karşı kendini koruma biçimi. Kürtler, hendeğin arkasından olmaktan ve çatışma içerisinde yaşamaktan, evini yurdunu terk etmekten, her gün cenaze kaldırmaktan tabi ki memnun değil. Ancak, ısrarla Kürde dayatılan  kölece yaşam var. Hendeğin arkasındakiler buna itiraz ediyor. Hendek başında olanların büyük çoğunluğu mutlaka devletten bir sille yemiş ya da siyasi soykırım operasyonlarında gözaltına alınmış veyahut da bir yakınını kaybetmiş ve köyü yakılan insanlardır. Devlete güvenmiyor. Çünkü geçen yıl müzakerelerin sürdüğü dönemde hendeklerin kaldırılması için bizzat ben gençler ile görüştüm. Sayın Öcalan’ın çağrısı ile gençler hendekleri kapattı. Ancak, aynı gün Cizre’de bir genç zırhlı araçların mahalleye ateş açması ile katledildi. Cizre’yi hendeğe mecbur bırakan devletin savaş konseptidir.

    Oradaki devlet birimleri/bireyleri ile aranızda bir diyalog var mı, varsa ne düzeyde?

    Devletin Cizre’de resmi düzeyde temsilcisi olan Cizre Kaymakamı ile sokağa çıkma yasakları süresi boyunca çok sayıda görüşme talebimiz ve girişimimiz olmasına rağmen telefonlara yanıt verilmemiştir. Cizre ilçesi düzeyinde İlçe Jandarma Komutanlığı ve Cizre Emniyet Müdürlüğü ile aramızdaki diyalog düzeyi sürekli işittiğimiz tehditlerin ötesine geçememiştir.

    CIZRE’DE YAŞANANLAR LOKAL BİR MESELE DEĞİL

    Sizce Cizre’deki operasyonları kim yönetiyor? Ankara mı, yoksa yereldeki güçler mi? Kaç özel tim, asker, polis vs. var Cizre’de?

    Cizre’de yaşananlar lokal bir mesele değildir. Birçok Kürt kentinde benzer durumlar yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Devlet yetkilileri kendi demeçlerinde de bunun kapsamlı bir operasyon olduğunu defalarca dile getirmişlerdir. Dolayısıyla bu operasyonlar Devletin tüm bürokratik kurumları siyasi enstrümanlarıyla planlanmakta ve uygulanmaktadır.

    10 BİNİ AŞAN SAYIDA GÜVENLİK GÜCÜ VAR CİZRE’DE

    AKP Hükümeti henüz çözüm süreci devam ederken, Mart 2015’te olağanüstü güvenlikçi uygulamaları barındıran “İç güvenlik paketi” adı altında yasal düzenlemeleri, bugün yaşanan operasyonlara hazırlık olarak yapmıştır. Burada uygulanan bütün operasyonları devlet ve hükümet yetkilileri (cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri bakanı, savunma bakanı, genelkurmay başkanı, valiler, kaymakamlar vs) sahiplenmekte, teşvik etmekte ve yönetmektedirler. Yerelde operasyonları fiilen yürüten personel, devlet personelidir. Maaşlarını devletten almakta, devletin silahlarını kullanmaktadırlar. Cizre’de 10 bini aşkın asker ve özel harekat polisi aktif olarak yer alıyor. Ancak her türlü ağır silahlarla birlikte düşünüldüğünde Cizre’yi ev ev kontrol edebilecek nicelikte asker – polis bulunduğu belirtilebilir.

    DEVLET BODRUMLARDAKİ YARALILARI VAHŞİCE KATLETTİ

    Şu ana kadar 3 tane bodrumda katliam yaşandı. Bu katliamlarla ilgili somut bilgiler nedir şu ana kadar?

    3 vahşet bodrumunda yaklaşık yarısı ağır yaralılardan ve cenazelerden oluşan 130 yakın insan kalmaktaydı. Defalarca bizzat şahsım ve aileleri bu insanların hastaneye nakledilmesi için hem emniyet hem de 112 dediğimiz devletin sağlık ekibi ile görüştü. Ancak, her seferinde “güvenlik” gerekçesi ile ambulansların gidişine izin verilmedi. Bu yaralı insanların bulunduğu yer günlerce saldırıların hedefi oldu. Enkaz altında kaldılar, günlerce aç ve susuz kaldılar. Devlet, tüm insani ve hukuki normları ayaklar altına alarak yaralıları vahşice katletti.

    SON 62 GÜNDE 209 KİŞİ KATLEDİLDİ, DAHA DA ARTABİLİR

     

    İlk bodruma ilişkin kesin bir bilgi elimizde yok. Ancak evin hemen 50 metre ötesinde devlet güçleri tarafından dizilmiş halde olan yanmış cenazeleri belediyeye ait cenaze araçları taşıdı. Kesin o binadan mı çıkarıldı bilmiyoruz. Fakat son bir haftada sadece binalara sığınan çoğunluğu yakılan 110 kişi katledildi. Bahsettiğimiz binalara sığınan ancak henüz akıbetleri hakkında bilgi sahibi olmadığımız 28 kişi bulunmaktadır. Muhtemelen onlar da katledildi. Cizre’de 62 gündür devam eden sokağa çıkma yasağında kimliği tespit edilebilmiş 80, ayrıca henüz kimliği tespit edilemeyen 129 kişi hayatını kaybetti. Katledilenlerin sayısının daha da artacağını düşünüyoruz. Çünkü sokak ve evlerde çok sayıda cenazenin daha olduğunu tahmin ediyorum.

    YARALILARIN İÇERİSİNDE DAYANIŞMA AMAÇLI GELEN 50’YE YAKIN ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ VARDI

    Devlet ve ulusal medya bu insanların bilerek çıkmadığını ve hepsinin silahlı olduğunu iddia ediyor. Bu insanlar gerçekten neden çıkmadı veya çıkarılmadı?

    Devletin ve medyanın insanlarımızın bilerek çıkmadığını iddia etmesi tutumları, Türkiye ve Dünya kamuoyunu yanıltmak amaçlıdır. Eğer böyle bir durum olsaydı bunu kanıtlaması gerekirdi. Yaralılar ile çok sayıda görüşme gerçekleştirdim. Birçoğunu sosyal, siyasal ve kadın alanlarında yürütülen çalışmalardan tanıyorum. Cizre ile dayanışmak amacı ile gelen 50’ye yakın üniversite öğrencisinin çoğu bu yaralıların arasındaydı. Yaralılar ısrar ile hastaneye kaldırılmak için yetkili kurumlara başvurdu. Her seferinde devlet bir çatışma mizanseni yaratarak ambulansların gidişine “güvenlik” gerekçesi ile izin vermedi. Devlet baştan beri onları hastaneye kaldırmak yerine ölüme terk etmeyi ve katletmeyi düşündü. Bu düşüncesini insanları yakarak hayata geçirdi.

    DEVLET KENDİNCE CİZRE’DE DİRENEN HALKA DERS VERMEK, MUHALİFLERE DE GÖZDAĞI VERMEK İSTEDİ

    Devlet Cizre’de direnen halka kendince ders vermek ve bu yöntemle gerek diğer Kürt kentlerini terbiye etmeyi ve sindirmeyi, gerekse de ülkenin batısında yaşayan muhaliflere gözdağı vermeyi amaçlamıştır. “Ülke elden gidiyor” sloganıyla bölgede işlediği hukuksuzlukları gizlemeyi, ayrıca Türkiye toplumunun ulusalcı ve muhafazakar kesimlerini de daha fazla konsolide etmeyi planlamıştır. Son yıllarda medya üzerinde sürdürülen baskıcı devlet politikaları nedeniyle, zaten özgür basından söz etmemiz mümkün değildir. Mevcut basın Hükümet ve Devletin her türlü eylemini meşrulaştırma aracı haline getirilmiştir. Geriye kalan küçük bir azınlık olan muhalif basın da her türlü baskı yöntemine maruz bırakılmakta, öldürülmekte, cezaevine atılmakta, darp edilmektedir. Dolayısıyla Kürt illerinde aylardır olup bitenleri basından takip ederek sağlıklı kanılara ulaşmak mümkün değildir. Devlet her türlü psikolojik savaş yöntemini devreye sokmuştur.

    Cizre’de bodrumların özel bir anlamı olduğu biliniyor. 90’lardan beri insanlar bodrumlara sığınıyor. Bundan biraz bahseder misiniz?

    Bodrum; devletin saldırılarına karşı sığınılan bir mekândır. Bu mekân özellikle Cizre için tarihseldir. Devletin ceberut yüzünü bilen Cizre çareyi bodrumlara sığınmak da bulmuştur. Cizre halkının kendini korumak amacı ile inşa ettiği bodrumlar olmasaydı çok daha büyük katliamlar yaşanabilirdi.

    SESSİZLİK,CANHIRAŞ ÇIĞLIKLAR, DİRENİŞ, YAŞAM, ENKAZ, SU, ZULÜM, GÖÇ, CESARET,ÖZGÜRLÜK,KANLI SURETLER, FİRÜZAN YÜZLÜ GENÇLER,UMUT…

    Şırnak milletvekilisiniz. Bu kentin çocuğusunuz. Son süreçte bir çok arkadaşınızı yitirdiğinizi biliyoruz. Ruh halinizi nasıl tarif edersiniz? Bu süreç içerisinde en çok zorlandığınız an nasıl bir andı?

    Cizre’de tarifi imkansız acılar yaşandı. Bir hafta boyunca benden yardım isteyen Hediye Ana’nın bir tank mermisine kurban gitmesini, 3 aylık Miray bebeğin Ramazan amca ile kanlı bir pusuda yaşamını yitirmesini, yaralı bir kadına derman olmaya giderken tek kurşunla başından vurulan arkadaşım Aziz’in ölümünü, inancını gülüşünde saklayan yoldaşım Sêvê’yi yitirmenin verdiği acıyı nasıl ayırt edebiliriz? Ancak, diğer yandan bir çocuğun tank ve top atışlarına rağmen yüzündeki hafif korku ile birlikte duvara odun kömüründen ‘Berxwedan jîyane, bedengî mirine’, ‘Yaşamak direnmektir, sessizlik ölümdür’ diye yaptığı yazılıma da beni derinden etkiledi. Çünkü bu Cizre’nin çığlığıydı…

    Cizre ve ruh halimi şu kavramlar herhalde açıklar; Sessizlik,canhıraş çığlıklar, direniş,yaşam,enkaz,su,zulüm,göç,cesaret,özgürlük,kanlı suretler, firüzan yüzlü gençler,umut…

    ÇAĞRILARIMIZA CEVAP ALAMADIK

     Bu süreçte bir çok uluslararası kuruma çağrı yaptınız. Herhangi bir olumlu olumsuz cevap aldınız mı?

     Gerek tarafımca yapılan çağrılar ve ilgili kurumlara yazılan mektuplar, gerekse mensubu bulunduğum Halkların Demokratik Partisi’nin yaptığı çağrı ve mektuplara şu ana kadar anlamlı hiçbir yanıt alabilmiş değiliz.

     DEVLETİN SALDIRILARI DURDURMA NİYETİ GÖZÜKMÜYOR

     Devlet güçlerinin saldırıları nasıl durdurulabilir?

      Okuyabildiğimiz kadarıyla Devlet güçlerinin saldırılarını durdurmak gibi bir niyeti, en azından kısa vadede bulunmamaktadır. Devlet Suriye ve Rojava politikasındaki başarısızlığının üzerini örtmek istemektedir. Ayrıca Devlet, Türkiye Kürtlerinin gerek Rojava’daki gelişmelerin yarattığı motivasyon, gerekse çözüm sürecinde meşrulaşan taleplerini zayıflatmayı, itibarsızlaştırmayı ve kriminalize ederek bastırmayı hedeflemektedir. Demokratik güçler ve kesimlerce geliştirilebilecek nitelikli, örgütlü bir muhalefet ve direnişle devlet güçlerinin saldırıları zayıflatılabilir. Bunun yanında dünya kamuoyunun demokratik destekleri çok önemlidir.

    HALKIN MÜCADELESİ DEVAM EDECEKTİR

     Sizce süreç nereye doğru gidiyor?

     Kapitalist ekonominin geldiği noktada  enerji kaynakları, enerji yolları hayati derecede önemli bir konu başlığı haline gelmiştir. Bölgenin önemli petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olması, emperyalist güçlerin sürekli hamleler gerçekleştirmesinde büyük rol oynuyor.

    Körfez savaşından bugüne bölgede yaşanan gelişmeler her geçen gün yeni çelişkiler, yeni ittifaklar, yeni sorunlar ve yeni imkanlar ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca büyük oranda Müslüman olan bölge halkları arasında sürdürülen ve DAİŞ terör örgütü eliyle de derinleştirilmek istenen mezhep çatışmaları mevcuttur.  Bunun yanında bölge halklarının yıllardır kendilerine dayatılan otoriter rejimlere karşı demokratik talepleri ve mücadeleleri vardır. Bunun en önemli örneklerinden birisi Kürtlerdir. Kürtlerin demokrasi ve özyönetim talepleri vardır. Rojava’da bunun en aktif mücadelesi verilmektedir.

     

    Türkiye’de Kürtlerin statü, özerklik talepleri reddedilmektedir. Mücadeleleri bastırılmak,  kriminalize edilmekte, bastırılarak itibarsızlaştırılmak istenmektedir. Kısaca özetlemeye çalıştığım çerçevede, içerisinde bulunduğumuz yüzyılda, iletişim çağında artık insanların demokratik taleplerinin, eşitlik ve özgürlük taleplerinin ötelenmesi, yok sayılması, eskiden olduğu gibi kolay olmayacaktır. Kürtler bunun mücadelesini vermeye devam edeceklerdir. Türkiye’de Kürtlerin “ eşit ve özgür yurttaşlık talepleri” çok anlamlı ve kıymetli bir taleptir. Evrensel bir taleptir. Meşru bir taleptir. Demokratik bir taleptir. Dolayısıyla Kürtler söz sahibi olabilecekleri demokratik bir rejim inşa edilene ve statü sahibi olana kadar mücadelelerini sürdürmeye devam edeceklerdir.

     

     

     

  • NADIA MURAD:ÖLÜMDEN BETERDİ!

    NADIA MURAD:ÖLÜMDEN BETERDİ!

    Altı erkek kardeşimi annemin gözleri önünde öldürdüler. Ardından annemi başka bir yere götürüp onu da katlettiler. Ben zaten babasız büyümüştüm ve yetimdim; dünyada sahip olduğum tek kişi annemdi. Beni Musul’a götürüp orada sattıklarında, işte o anda annemi ve kardeşlerimi unuttum. Çünkü orada kadınlara yaptıkları, ölümden çok daha ağırdı.

    Reportaj:Suna Alan

    Nadia Murad… 21 yaşındaki Nadia, Şengal’de DAİŞ tarafından kaçırılan Ezidi Kürt kadınlarından biriydi. Telafuzu zor işkencelere maruz kaldı. Bir süre sonraysa çetelerin elinden kurtulmayı başardı ve ardından Avrupa’ya geldi.

    DAİŞ tarafından tüm ailesi katledilen Nadia Murad’ı, geçtiğimiz Aralık ayında Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı konuşmadan hatırlayacaksınız. O konuşma, DAİŞ zorbalığının, Ezidi kadınların dünyanın gözleri önünde uğradığı zulmün en çıplak ifadelerinden biri olmuştu.

    İngiliz parlamenterler ve insan hakları kuruluşları ile gerçekleştirdiği bir dizi görüşme kapsamında İngiltere’de bulunan Nadia Murad, gazetemizin sorularını yanıtladı.

    DAİŞ tarafından köle olarak kaçırılması ardından altı erkek kardeşi ve annesinin katledilmesini unuttuğunu söyleyen Murad, “Çünkü” diyor, “orada kadınlara yaptıkları, ölümden çok daha ağırdı.”

    Büyük bölümü özgürleştirilen Şengal’e dönmenin Êzîdîler için mümkün olup olmadığı sorusuna ise, hükümete güvenlerinin kalmadığını, benzeri bir soykırımı yeniden yaşamayı ise artık halk olarak kaldıramayacaklarını söyleyerek yanıt veriyor.
    Irak Hükümeti tarafından cesareti dolayısıyla Nobel Barış Ödülü’ne önerilen Murad, “Beni Nobel’e aday göstermeden önce DAİŞ’in elindeki kadınları ve kız çocuklarını özgürleştirsinler” diyor.

    En çok da çağrı yapıyor, genç kadın; herkesin DAİŞ’in elindeki kadınların özgürleştirilmesi ve kaçabilen kadınlara kamplarda destek olunması konusunda rol üstlenmesi gerektiğini söylüyor.

    Evet, belki gündemleşiyor; bazen yoğun bir duygusallık da sarıyor etrafı; ama Murad’ın söylediğine göre, BM Güvenlik Konseyi’ndeki o konuşmadan bu yana hiçbir kadın kurtarılmadı ve talep edilen hiçbir şey gerçekleştirilmedi. Hala bekliyorlar…

    nadıa 1

    Mart ayında BM’nin “kadın” konulu toplantısına da katılacak olan Murad, aynı konuda Avrupa’daki Kürt kadın örgütlerini de eleştiriyor, herhangi bir destek girişiminde bulunmadıklarını söylüyor.

    Sorularımız ve Murad’ın yanıtları şöyle:

    Senin yaşadıklarına benzer durumları yaşayan çok sayıda genç kadın var. Ancak sen mücadele etmeyi ve konuşmayı tercih ettin. Bu nasıl gelişti?

    Şöyle başlayayım: Ben DAİŞ’in elinden kurtulduktan sonra Zaxo’daki Qazya Kampı’na geldim. Kadın ve kız çocuklarının ticareti, satılıp satın alınmalarına ilişkin ilk kez burada konuşmaya başladım. Bir ya da iki gazeteciyle konuşmanın ötesinde hiç kimse sorunlarımızı gidip dışarıda anlatmadı. Ne Irak hükümeti ne de Kürt hükümeti, rehabilitasyon, tedavi ve daha sağlıklı koşullar için ya da yurtdışına gitmemiz için hiçbir çabada bulunmadı. Benim pasaport ya da benzeri dokümanlarım yoktu, yurtdışına çıkmak için. Almanya benim durumumda olan bin genç kadını ülkesine kabul etti.

    nadia murad 3

    Geçen sene Eylül ayında buraya vardım. Devamında Yazda Vakfı’na üye oldum. Güvenlik Konseyi bu vakıfa ulaşarak DAİŞ‘in elinden kurtulmuş genç kadınlardan birini ağırlamak istediklerini belirtti. Vakıf, yaşadıklarımı orada paylaşmaya hazır olup olmadığımı sordu ve ben “evet” dedim.

    Konuştuğumda sadece kendim, ailem ya da kendi toplumum adına konuşmadım. Savaş bölgesinde bulunan her kadın, her çocuk adına konuştum, konuşuyorum. Kampanya yürüttüğümden bu yana iki ay geçti ve sadece Êzîdîler değil, yerinden edilen herkes verilen mesajlardan dolayı memnundu. Taleplerime henüz herhangi bir yanıt almamış olsam da insanlar benim bu sorunları dile getirmemden memnundu.

    Yaklaşık 5 bin 800 Êzîdî çocuk ve kadın, sözde İslam Devleti tarafından kaçırıldı. DAİŞ, Irak ve Suriye’de çok sayıda insanı öldürdü ve milyonlarca insanı yerinden yurdundan etti. Biz Êzîdîlere saldırdıklarında ise erkekleri katlettiler, kadın ve çocukları kaçırdılar. Onları Suriye ve Irak’ta bulunan kamp ve merkezlerinde tuttular. Tüm bu katliamlarını, tecavüz etmeleri, insanları zorla yerinden etme gibi bütün suçlarını, İslam dini adına yapıyorlardı.

    Yönetime güvenmiyoruz

    Kamplarda bulunduğunuz süreçte Irak hükümeti ya da Güney Kürdistan hükümetinin tedavi ve desteğini aldınız mı?

    Aylarca Güney Kürdistan’da kampta kaldım ve DAİŞ’ten kaçan binlerce genç kadınla karşılaştım. Gerçek şu ki, bize neler olduğu, maruz kaldığımız zorluklar, satılıp satın alınmalar ve bize yaptıkları tüm o kirli şeyler ışığında, kimilerinin bizler için köklü bir şeyler yapmış olması gerekirdi. Bunun aksine kurtulabilenler ya da yakın zamanda kaçabilenler, bir çadır dahi edinemedi. Herkes için halihazırda ne bulunabiliyorsa, onun dışında yetkililer tarafından hiçbir şey yapılmadı. Hiçbir samimi yardım hayata geçirilmedi. Ne Irak hükümeti, ne de Kürdistan Yönetimi… Hiç kimse DAİŞ‘in elinden kaçan kadınlara destek olmadı.

    nadıa 2

    Yetim kalan bu kadınların her türlü yardıma ihtiyacı var. DAİŞ’in elinden kurtulup kampa yerleştikten sonra üstümüze giyecek bir giysi dahi getirecek birilerine ihtiyacımız vardı.

    Şengal’in bir kısmı özgürleştirildi. Buna rağmen Êzîdîler için geri dönmek mümkün müdür?

    Bir buçuk yıl geçti ve Êzîdîlere yönelik soykırım hala devam ediyor. Her gün ölüyoruz. Tüm yaşamım boyunca unutmayacağım: Altı erkek kardeşimi annemin gözleri önünde öldürdüler. Ardından annemi başka bir yere götürüp onu da katlettiler. Ben zaten babasız büyümüştüm ve yetimdim; dünyada sahip olduğum tek kişi annemdi. Beni Musul’a götürüp orada sattıklarında, işte o anda annemi ve kardeşlerimi unuttum. Çünkü orada kadınlara yaptıkları, ölümden çok daha ağırdı. Düşünün ki, şu ana kadar bir buçuk yıldan fazla kadın ve en küçüğü 9 yaşından küçük olan kız çocukları kiralanıyor ve satılıyor. Düşünün, normal ve sakin bir yaşam sürdüren insanlar için böylesi bir şeyin ne kadar ağır olduğunu…

    Biliyorum, bunları yaşamadınız, fakat ben gördüm ve yaşadım. Birçok kişi benim hikayemin çok zor olduğunu düşünebilir fakat hikayesi benimkinden daha kötü olan çok sayıda genç kadın var. Benim altı erkek kardeşimi katlettiler fakat on kardeşi katledilen kişiler var. Şu anda yaklaşık 3100 kadın ve çocuk DAİŞ‘in elinde. Bizim tek istediğimiz kadınlarımızın özgürleştirilmesidir.

    Şengal’in geri alındığı doğrudur, ancak yüzde 40’lık bir bölümü hala DAİŞ’in elinde. Şu ana kadar 27’den fazla toplu mezar ortaya çıktı. Oraya geri dönmemiz mümkün değil. Bu sadece evlerin yerle bir edilmesinden değil; çünkü biz güvenimizi kaybettik. Başımıza gelenlerin yeniden yaşanıp yaşanmayacağından emin değiliz.

    Biz hükümete güvenimizi kaybettik. Uluslararası koruma olmadığı müddetçe yurdumuza dönemeyiz. Geçmişte, yüzyıllar öncesinde de Êzîdîler yine soykırıma maruz kalmıştı, bunu daha fazla kaldıramayız.

    Bizim, bu savaştan zarar gören Êzîdîlerin ve tüm toplulukların istediği, insanlığın DAİŞ ile yüzleşerek bunun karşısında birleşmesidir. DAİŞ, bölgedeki tüm topluluklar için bir tehlikedir. Sadece Irak ya da Suriye değil, DAİŞ üyeleri birçok ülkeden katılıyor. Ben hepinizden elinizden ne geliyorsa yapmanızı ve bu suçlara karşı birleşmenizi talep ediyorum. Bu savaştan etkilenen insanlara, herkesin en asgari düzeyde olsa bile yardım etmesi çağrısında bulunuyorum.

    Şimdiye kadar bir şey yapmadılar

    BM Güvenlik Konseyi toplantısı sonrasındaki gelişmelerden bahseder misin? Taleplere ne oldu? Somut adımlar atıldı mı?

    Güvenlik Konseyi’nde yaptığım konuşmada ifade ettiklerimin hiçbiri sır değildi, herkesin bildiği şeylerdi. Sonrasında ABD Sekreteri John Kerry ve Michigan Üniversitesi Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Araştırma Enstitüsü Bilim Tarihi ve Uluslararası İlişkiler Departmanı’nda bilim insanı olan Susan Wright ile tanıştım. Onlara yardım etmeleri için ricada bulundum. Ellerinden gelen her şeyi yapacakları ve yardım edecekleri konusunda bana söz verdiler. Ancak şimdiye kadar hiçbir şey yapmadılar. Hala onların yardımlarını ve talebimize yanıtlarını bekliyoruz.

    Şimdiye kadar kampanya çerçevesinde Mısır, Yunanistan, Kuveyt, Norveç, ABD ve şu anda da Britanya’da katıldığım toplantılarda ilk talep ettiğim şey köle olarak tutulan tüm kadın ve çocukların özgürleştirilmesidir. Diğer bir şey de toplu mezarların göz önünde bulundurularak soykırımın tanınması… Sadece Êzîdîlerin ya da sadece Müslümanların değil, her kesimden herkesin, her köşe bucakta ayağa kalkıp bu sorunla mücadele etmesi gerektiğini ifade ettim. Bu hepimize yönelik bir saldırıdır. Çok sayıda insanın yaşamına mal olan bir sorundur. Kadın ve kız çocuklarını kaybeden Êzîdî toplumu için durumun çok ağır olduğu gerçektir. Ancak birçok farklı topluluktan kişi, yaşamlarını ve yurtlarını yitirdi. Hepimiz için, onlara da söylediğim gibi, nihai hedef kadın ve kız çocuklarının kurtarılmasıdır. Savaş bölgesindeki durumun iyileştirilmesi için yardımdır. Yine gençlerin DAİŞ ve onun fikirlerinden etkilenmesini önlemeliyiz.

    DAİŞ’in elinde bulunan kadınlar içinse… Beni kurtaran aile gibi onlara Irak ve Suriye’de yardım edebilecek çok sayıda aile var. Müslümanlara, kendi Müslüman topluluklarını arayarak bu kadınlara yardım etmelerini söylemelerini ve onları kurtarmalarını rica ettim. Öte yandan bu kadın ve çocukların yaşamını kurtarmak için kendi yaşamlarını riske atmaya, para karşılığında onları kurtarmaya hazır kişiler de var. Ancak bizim ailelerimiz onların istedikleri fiyatları verebilecek maddi imkanlara sahip değil. Çok sayıda aile, geçimlerini sağlayan aile üyelerini kaybetti. Kızlarımızı ellerinden almak için onlara verebilecek parayı sağlayacak kimsemiz yok. Bu nedenle maddi olarak Êzîdîlere her kim yapabiliyorsa destekte bulunsun diye talepte bulunduk. Sadece kamplarda yaşayan Êzîdîler değil, tüm Êzîdîler için.. Gıda ve temel gereksinimlere ihtiyaçları var, çok zor durumdalar.

    Avrupa’daki Kürt kadın örgütlenmelerinden herhangi biri sana ulaşıp yardım etme talebinde bulundu mu?

    Hayır, hiçbiri ulaşmadı.

    Herkesin yardımını talep ediyorum

    Gazetemiz aracılığıyla vermek istediğin bir mesaj var mı?

    Daha önce söylediklerimin tekrarı olacak ancak Kürt, Müslüman, Hristiyan ya da başka kökenden, her ne olursa olsun herkesin, her insanın yardımına ihtiyacımız var. Bize yardım edebilecek her kim olursa olsun… Gelin, birbirimize yardım edelim. Gelin, bu barbarlıkla birlikte yüzleşelim. Bir buçuk yıl geçti ve halkımız hala çaresiz, aç ve bu vahşetin ortasında… Bu ülkelere geldik ve yapabilecekleri her türlü yardımı herkesten talep ediyoruz. Kadın ya da erkek, her ne olursa olsun, herkesin desteğini ve yardımını talep ediyorum.

    Nobel’i boşverin, Êzîdî kadınları kurtarın!

    Irak hükümeti sizi Nobel Barış Ödülü’ne önerdi…

    Beni Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermeden önce DAİŞ’in elindeki kadın ve çocukları özgürleştirsinler.

    Bin genç kadını kabul eden Almanya’ya geldiğimizde onlar bizi tedavi etti. Bize baktılar, konaklayabileceğimiz iyi yerlere yerleştirdiler ve aylık ödenek yardımında bulundular. Bize gerçekten yardım ettiler. Çaresiz kaldığımız ve çok acılar çektiğimiz bir süreçte bize sahip çıkacak, bu tür yardımlarda bulunacak insanlara ihtiyacımız var. Çünkü bir çoğumuz erkek kardeşlerini, babasını, annesini ya da yakınlarını kaybetti. O nedenle onlar için her ne yapabiliyorsanız yapmanızı talep ediyorum.

    O KONUŞMA: Yalvarıyorum DAİŞ’i yok edin

    Nadia Murad, Aralık ayında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde başından geçenleri detaylarıyla anlatmış ve şunları söylemişti:

    “Tecavüz, kadın ve kızların bir daha normal hayat sürememesini sağlamak için bir silah olarak kullanıldı. DAİŞ, Ezidi kadınları satışı yapılabilen ete çevirdi. (Beni köyümden kaçırıp Musul’daki bir eve götürdüler. Birkaç hafta sonra giyinmemi ve makyaj yapmamı istediler. O gece o adam bana tecavüz etti. İşkence etti.) Beni muhafızlarla bir odaya kapadı. Bayılana kadar suçlarını işlemeye devam ettiler. Yalvarıyorum size, DAİŞ’i tamamen yok edin.”

  • Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi

    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi

    Macer Gifford: ‘YPG İçin Daiş’e Karşı Kaybetmek Bir Seçenek Bile Değil’

    Alaettin Sinayic-Esra Türk

    Televizyon ekranlarında gördüğü vahşet görüntülerine daha fazla dayanamayıp rahat evini bırakıp hiç bilmediği topraklara, ölümün her an insanın gölgesi kadar yakın olduğu bir coğrafyaya yolculuk yapan bir İngiliz’in hikayesi. Ortadoğu’dan Avrupa ülkelerine doğru en büyük göçün yaşandığı bu son dönemlerde, Macer tersini yaparak Batıdan Doğuya doğru, savaşın en acımasız bir şekilde yaşandığı topraklara yüzünü döner.

    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 6
    Macer Gifford ve YPG saflarında savaşan batılı diğer gönüllü savaşçıların eğitiminden

    Britanya’dan 1500’den fazla radikal İslamcının DAİŞ saflarında savaşmak için gittiği Suriye ve Irak tüm Avrupa genelinde radikal gençlerin çekim merkezi haline geldi. Binlerce kişi Daiş saflarında sözde islam devleti için cihada giderken, bunun karşısında savaşmak ve orada yaşayan mazlum halklara yardımcı olmak için yüzlerce Avrupalı gönüllü de YPG saflarına katıldı.

    Macer Avrupa ülkelerinden Rojava’ya giden yüzlerce Avrupalı gönüllü savaşçıdan birisi. Beş aylık bir savaş sürecinden sonra tekrar Britanya’ya dönen Macer, yoğun bir çalışma yürütüyor. Geldiğinden bu yana sayısız ulusal televizyon kanalında ve gazetelerde röportajları çıktı. Sağ göğsü üzerindeki YPG rozetini hiç çıkarmayan Macer elinden geldiği kadar YPG’yi ve Kürt halkının haklı davasını anlatıyor.

    Rojava’da beş ay boyunca YPG saflarında en ön cephelerde barbar Daiş çetelerine karşı savaşan İngiliz Macer Gifford ile Rojava yolculuğunu, neden gittiğini, şimdi neler yaptığını konuştuk.

    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 1
    Macer Gifford katıldığı tüm televizyon programlarında ve günlük yaşamında YPG rozetini kalbinin üzerinden indirmiyor

    Kürtler’le ne zaman tanıştın?

    İlk olarak Iraklı Kürtleri tanıdım. Kürt toplumuna karşı olan ilgi ve bilgim Amerika’nın Irak’ı işgali ile gelişti ve Kürtler’e o zaman hayranlık duymaya başladım.

    Daiş güçlenmeye başladığında, benim için durum o zaman değişti ve Daiş’e karşı savaşan farklı gruplara bakmaya başladım. Özellikle de, Daiş’in yükselişinden önce hiç bilmediğim, Suriye’li Kürtler…

    Siyasete ve Ortadoğu’ya her zaman ilgin var mıydı?

    Kesinlikle. Üniversite’de politika okudum, ve sadece Britanya siyaseti değil, dünya siyasetine büyük ilgim var.

    Daiş’in yaptığı katliamlara tanık olmana rağmen gitme kararını nasıl aldın?

    Bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim. Daiş, Suriye ve Irak devletlerine karşı hızlı bir şekilde ilerliyor ve güçleniyordu. Daiş’e karşı gelebilen, gerçekten seküler, özgürlük ve demokrasi arayışında olan tek grup Kürtler’di. Suriye’de inandığım tek grup da Kürtler’di.

    Britanya devletinin Suriye’li Kürtlere mücadelelerinde yardım etmelerini bekledim, çünkü bana göre, eğer onlar bizim dostlarımızsa ve bizim inandığımız şeylere inanıyorlarsa onlara yardımcı olmamız gerekirdi. Ama Britanya hükümeti destek olmadı. Ben de devletim bu konuda bir duruş sergilemediği için kendim o duruşu sergilemek istedim.

    Rojava’ya gitmeden önce hiç tanıdığın Kürt var mıydı?

    Hayır.

    Kararı verdiğinde ailen ve arkadaşlarınla paylaştın mı?

    Tam olarak değil. Kürtler’e yardım edeceğimi ve onlarla birlikte mücadele edeceğimi söyledim ama cephede savaşacağımı söylemedim.

    İnsani yardım etmek istemene nasıl tepki verdiler? Savaşın olduğu bir bölgeye nasıl gidebilirsin diye sorguladılar mı seni? Engel olmaya çalıştılar mı?

    Beni durdurmaya çalışmadılar ama güvenli evimi bırakıp savaşmak istememi anlamıyorlardı. Beni durduramayacaklarını biliyorlardı. Ben kararlıydım ama onlar kararımdan pek memnun değillerdi.

    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 5

     Peki kararını verdikten sonra gitmek kolay oldu mu?

    YPG’ye katılmak isteyen yabancılar için belli bir prosedür var. Gerekli kişilerle irtibata geçtim ve bir kaç hafta içerisinde ülkeye vardım.

    Referans istediler mi? Nasıl inandılar sana?

    Pasaportumun kopyasını ve uçuş bilgilerimi istediler. Resmi evrak istemediler. Sadece askeri eğitimimin ve sicilimin olup olmadığını sordular. Ayrıca yakınlarımın bilgilerini beyan etmemi istediler. Oraya giden herkesin sicilinin temiz olması gerekiyor. Suç işlemiş kimseyi kabul etmiyorlar. Eğer askeri eğitim almamışsan, neden katılmak istediğini de yazmak zorundasın. 

    Askeri anlamda eğitimin varmıydı önceden?

    Tam olarak askeri eğitim aldım diyemeyiz ama British Territorial Army’nin gönüllü yedek askeri bölümüne katıldım çünkü Afganistan’a gitmek istiyordum. Ama sonra vazgeçtim ve gitmedim.

    Afganistan’a gitmek isteme sebeplerin ile Rojava’ya gitme sebeplerin aynı mıydı?

    Evet. İnsani meselelerle her zaman ilgilendim ve yardıma ihtiyacı olan insanlara hep destek olmak istedim.

    Daha önce Ortadoğu’ya hiç gitmiş miydin?

    Hayır. İlk gittiğim yer Kürdistan oldu. YPG ile gerçekten fark yaratabilme fırsatını gördüm.

    Tekrar nasıl gittiğin konusuna geri dönersek…. Kararını verdin ve hazırlıklarını yaptın. İlk olarak Güney Kürdistan’a mı uçtun?

    Evet. Süleymaniye’ye uçtum. Havaalanında biri beni karşıladı ve güvenli bir eve götürdü. Orada bir gece kaldım. Bir sonraki gün beni sınıra götürdüler. Iki gece sonra sınırdan beni geçirdiler. Bir süre dağda kaldım.

    Kürdistan’a dair ilk izlenimin neydi? Bilmediğin bir yer, anlamadığın bir dil…

    Beni çok iyi karşıladılar. Yabancı pek kimse olmadığı için iletişim ilk başta çok zordu. Cephede değildim, lojistik alandaydım. Burada diğer gelecek olan yabancıları beklemek için tutuldum ama aynı zamanda beni incelediklerini düşünüyorum. Eğer herhangi bir konuda yalan söylediğimi anlasalardı beni geri yollayacaklardı.

    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 4

    Ondan sonra cepheye mi gittin?

    Oradan eğitime alındık. Sadece bir hafta eğitim aldık. Orada temel şeyleri öğrendik. Silahlar üzerine kısa yoğun bir kurs aldık. Eğitimde silahlarımızı ve üniformalarımızı da verdiler. YPG’yi bize anlattılar, neden savaştıklarını ve nasıl bir ülke istediklerini…

    Dil konusunda nasıl anlaşıyordunuz?

    Tercümanımız vardı.

    Bir kaç cümlede YPG’yi bize anlat desem, deneyimlerini de göz önünde bulundurduğunda, nasıl tanımlarsın?

    YPG gönüllü bir grup derim. Araplar, Kürtler ve Ezidiler, hep birlikte ortak bir düşmana; Daiş’e karşı savaşıyor ve topraklarını koruyorlar. Hoşgörülü, mükemmel, disiplinli bir grup ve önderliksel taktikleri çok iyi.

    Kısa bir süredir oluşmuş bir grup, nasıl bu kadar profesyonel ve disiplinli olabildi? Bunun için motivasyonları neydi?

    Daiş’e karşı yenilmek bir seçenek bile değil. YPG’liler Rojava halkının varoluşu için savaşıyorlar ve güçlerini buradan alıyorlar. Askeri bir örgütün nasıl yürütülmesi gerektiğini çok iyi biliyorlar. Kısıtlı imkanlarıyla ve destek almadan sağlam bir güç yarattılar, bu konuda taktir etmemiz gerekir. Çünkü; başka örgütlerin aldığı desteği Amerika’dan almadılar. En iyi silahları temin etmek, yeterli mühimmat bulundurmak ve asavaşçılarına doğru eğitimi verebilmek için çok çalışmak zorunda kaldılar ama başardılar.
    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 2

    Oradayken, yaşadığın en büyük zorluk neydi?

    İlk başta kesinlikle savaşmaktı. Eğitim kampını bırakıp hemen ön cepheye gittik. Doğruyu söylemek gerekirse ilk bir buçuk ay çok bir şey yaşanmadı. Hareketsiz bir cephedeydik, adeta soğuk savaş gibi. Sonra, Şubat ayında Tel Hamis’i ele geçirmek için operasyonlar başladı ve çatışmalar arttı. Üç bin YPG’li Tel Hamis’e saldırdı ve kuşattı. Bir buçuk hafta içerisinde ele geçirdik ve 10 kişi hayatını kaybetti, Avusturya’lı Ashley Johnson da dahil.

    Ashley ile tanıştın mı?

    Evet, Ashley’i tanıyordum. Birlikte eğitim aldık. Yaşamını yitirmeden bir iki gün önce gördüm. Birlikte aynı operasyondaydık. Ben farklı bir birlikteydim ama yarım kilometre uzakta onları savaşırken duyuyordum. Ashley’in ölüm haberini almak benim için büyük bir şoktu.

    Ve, en zor şey neydi sorusuna cevabım ölüm haberlerini almaktır aslında.

    Peki Kosta (Eric Scurfield), onunla da tanışmıştın zannedersem.

    Evet, Kosta ile tanıştım. Tel Hamis çevresinde iki hafta süren savaş sırasında Kosta ile tanıştım. Aslında ben, Tel Hamis’te durup, takviye yapıp, bir süreliğine savaşmayacağımızı düşündüm fakat Daiş o kadar çabuk yenildi ki, Önderlik devam etmeye karar verdi. Onu son gördüğümde Tel Hamis’ten kaçan Daiş çetelerini Irak’a doğru kovalıyordu ve burada büyük bir silahlı çatışmaya girdi ve öldürüldü.

    Orada olduğun zamanlarda unutamayacağın bir anın var mı?

    İyi şeyler de var, kötü şeyler de. Kötü olanları; girdiğimiz yoğun çatışmalardı. Daiş ile çatışmalarımızda aramızda bazen sadece 30 metre olurdu. Onların ‘Allahuekber’ diye bağırdıklarını duyardık…

    İyi zamanlarsa, cepheden uzak arkadaşlarla aramızda konuşup gülüştüğümüzdeydi.

    Hepsinden öne çıkan özel bir anın var mı?

    İyi mi, kötü mü?

    Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 1

    Iyi bir şey duymak güzel olur.

    Çok anım var. Güzel bir anım doğum günümden. Kürt yoldaşlarımın hepsi bana farklı farklı hediyeler verdi. Apo’nun resmi ve dua tespihi verenler oldu ve hepsini yanımda getirdim. Cephede olduğumuz için bana hediye olarak ne verebilirler diye çok düşündüler.

    Komutanım, heval Haydar, nehirde bulduğu taşa ‘Apo’ yazıp bana hediye etti. Benim için bu çok değerliydi çünkü; maliyeti yoktu ama çok değerliydi, çünkü heval Haydar Tel Abyad’da şehit düştü. Bu da benim hem mutlu hem de hüzünlü hatıram. Ama daha çok güzel bir anı…

    Geri dönmeye nasıl karar verdin? Britanya’ya geri dönme kararını YPG ile konuştunuz mu?

    Gönüllü olarak istediğimiz zaman ayrılabilirdik. Britanya’ya geri dönüp, YPG’nin yaptıklarını ve neler istediklerini anlatmakla daha fazla iş yapabileceğimi düşündüğümü söyledim, çünkü YPG’yi desteklemek için çok daha fazla şey yapılması gerekiyor.

    Britanya’ya geri döndükten sonra sorun yaşadın mı?

    Yaşamadım, çünkü yanlış yaptığım herhangi bir şey yok. Britanya kanunları açık ve nettir. Yurtdışına gidip, herhangi bir devlete karşı savaşan bir örgüte katılırsan tutuklanabilirsin. Ama halk savunma gücüne katılıp teröristlere karşı savaşmak yasa dışı değil.

    Geldikten sonra güvenlik sorunu yaşadın mı?

    Hayır, farklı isimler kullanıyorum ve polis evime panik düğmesi yerleştirdi. Benin için güvenlik analizi yaptılar ve çok düşük riskte olduğumu söylediler. Umurumda da değil. Korkmuyorum.

    Hiç tehdit aldın mı, sosyal medya yoluyla veya başka bir şekilde?

    Hayır, direk olarak almadım.

    Britanya halkının ve çevrendekilerin tepkisi nasıl oldu? İyi bir şey yaptığını düşünüyorlar mı?

    Britanyalılar Daiş’i biliyorlar ama Kürtler hakkında yeterince bilgileri yok. İnsanlara Kürtler’den bahsettiğimde, YPG’yi ve ne için savaştıklarını anlattığımda anlıyorlar. Bazı insanlar sadece Daiş’e karşı savaşıyor olmamı yeterli bir gerekçe olarak görüyor ama ben sadece onun için gitmedim. Ben Kürtler’e yardımcı olmak için de gittim.

    Bundan sonra ne yapacaksın?

    Bir sonraki işim Suriye’li Kürtleri ve ne istediklerini insanlara anlatmak. ‘Friends of Rojava’ diye bir grup oluşturacağım. Britanya milletvekillerinin YPG’yi desteklediklerini beyan etmelerini sağlayacağım. Belki ilerde Rojava halkına yardımcı olmak için insani destek ve bölgeye yatırım teşvik çalışmaları başlatabilirim. David Cameron da dahil olmak üzere, dünyadaki herkesin kabul etmesi gereken bir şey var, o da Kürtler Esad rejimi altında yaşadıkları günlere geri dönmeyecekler. Koşullar değişti ve Rojava halkı kendi geleceğini belirleyecek. Gelecekte Suriye’de Rojava diye özerk bir bölge olacak ve ben şimdiden o yönetim ve Britanya arasında bir bağın oluşmasını istiyorum.

    Tunus’ta, 30 Britanyalı’nın öldürülmesinden sonra, hükümet Suriye’deki koalisyonun hava saldırılarına destek vermeyi konuşuyor. Sence Britanya Suriye’ye müdahalede bulunmalı mı?

    Evet, yapmalılar. Sorun, David Cameron’ın bunu sadece sembolik olarak söylemesi. Suriye’yi bombalayabiliriz dedi, ama burada sorulması gereken sorular var. Öncelikle, Suriye’ye kaç bomba, kaç hava saldırısı? Bir de, bu bombalar nereye atılacak? Uçaklar rastgele dolaşıp hedef mi arayacak, yoksa YPG ve Daiş’e karşı savaşanlarla birlikte mi çalışacağız? Çünkü bu hava saldırılarının etkili olmaları için karadaki güçlerle birlikte çalışıp onlara destek olmak gerekiyor. Bombalar savaş kazandırmıyor ve toprağı korumuyor, toprağı koruyanlar karada savaşanlar. Ama David Cameron bundan bahsetmiyor. Tunus’ta ölenler için cevap vermek istiyor, ve vermeli de, ne yapacağını söyleyecek cesareti bulması gerekiyor.

     Tersine Yaşanan Bir Göç’ün Hikayesi 3

    Daiş’in Britanya için bir tehlike olduğunu düşünüyor musun?

    Daiş bizim için bir tehdit değil. İdeolojileri tehdittir. Ancak Daiş’in büyümesine izin verirsek ve onlara karşı gelmek için yeterli bir planımız olmazsa, diğer aşırı radikalci islamcı teröristlerin onlara katılıp şiddeti teşvik etmelerini sağlayacaktır. Böylece, Britanya’da terör saldırıları artar. Daiş kolayca büyüyebilir ve zenginleşerek dünyadaki çeşitli gruplarına yeterli maddi kaynağı sağlar. O zaman Londra sokaklarında daha fazla terör görürüz.

    Daiş’in ABD, Britanya ve İsrail tarafından kurulan bir örgüt olduğu teorisi hakkında ne düşünüyorsun?

    Hayır inanmıyorum ama tümden sorumsuzlar da diyemiyorum. Batılı devletlerin Ortadoğu politikasının mevcut durum üzerinde çok payı var. Daiş’in büyümesine katkı sunan temel neden yoksulluktur, ama Ortadoğu’da yaşanan sorunlarda Britanya’nın da sorumluluğu var. Sorunların bazılarını biz yarattıysak o zaman geri dönüp çözümleri için ne yapabiliriz diye bir bakmalıyız.

    Batılılar Rojava’daki Kürtler’e ve Suriye’ye neden yardım etmeli?

    Birleşmiş Milletler antlaşmasına göre farklı kültür ve kimlikten olan insanların kendi kaderlerini tayin etme hakları vardır. Ayrıca, Daiş’e karşı ciddi bir mücadele veren tek güç oldukları için yardımcı olmamız gerekir. İdeolojileriyle birlikte, Suriye halkını bir araya getirip Suriye’ye uzun vadeli barış sağlayabilecek tek grup Kürtler. İnsanlara özgürlük mücadelelerinde destek olmak istiyorsak o zaman Kürtlere destek olmamız gerekir. Gördüğüm kadarıyla, Kürtleri desteklememizi istemeyen bir tek Türkler var. Kapılarının eşiğinde bağımsız, zengin ve işleyen bir özerk Kürt bölgesi istemiyorlar.

    Britanya’ya geri döndükten sonra, arkadaşlarının ölüm haberini aldığında nasıl hissediyorsun?

    Tanıdığın birisinin ölüm haberini almak; eve geri dönmenin en zor yanı bu olsa gerek…

    Rojava’ya gitmeden önceki ‘sen’ ile Rojava’dan döndükten sonraki ‘sen’ arasında ne fark var, neler değişti hayatında?

    Daiş’e karşı savaşmak konusunda halen önceki gibi kararlıyım. Önce tam olarak ne yapmak istediğimi biliyordum ama şimdi nasıl yapabileceğimi bildiğimi düşünüyorum. Son beş altı ay içerisinde aklımdaki şeyler çok daha netleşti. Yapmak istediklerimde halen kararlıyım ve şimdi başlayıp bu işi bitirmek istiyorum.

    Oradayken Kürtçe öğrenebildin mi?

    Utanarak söylüyorum, yeterince öğrenmedim. Ben oradayken devam eden bir şakaydı. Herkes bana gülüyordu. Her şeye ‘baş’ dediğim ve sadece bir kelimeyle konuştuğum için bana lakap vermişlerdi. Lakabım ‘baş’ oldu.

    Rojava’daki arkadaşlarına mesajın var mı?

    Her gün, her birini ayrı ayrı düşündüğümü söylemek isterim. Ve, yaptıklarından dolayı onlara minnettarım. Onlar için yapabileceğim ne varsa yapmaya devam edeceğim. Britanya’dan onlar için savaşmaya devam ediyorum. Ve onlar durana kadar ben durmayacağım.