Tag: Halepçe

  • Halepçe katliamının hatırlattıkları

    Halepçe katliamının hatırlattıkları

    Her büyük felaket insanlara kimi değerler hatırlatır ve gerçekler gösterir. Halepçe katliamı da Kürt halkına: ‘Özgür olmadığınız sürece katliamlardan kurtulamazsınız’ diyor.
    İSKAN AMED

    Yaraları olmadı onların kanayacak
    Oysaki kanayan bir yara olarak
    Asılı kalacak.
    İnsanlığın günahkar boynunda Halepçe.

    Halepçe katliamının hatırlattıkları
    Halepçe katliamının hatırlattıkları

    Halepçe ölüm ile anılan bir kent. Her kentin sokaklarında olduğu gibi Halepçe’nin sokaklarında da çocuklar oyunlar oynuyor, insanlar yaşamın akışına karışıyordu. 16 Mart 1988 günü Newroz’a beş gün kala sessiz bir dünyanın içinde ölüler, kansız bir nehir gibi aktı Halepçe’nin bağrında. Halepçe doğanın en güzel deminde Irak ulus-devleti tarafından kansız cesetler nehrine dönüştürüldü.

    Halepçe zamanın kendisinden utanacağı bir demdir, Kürtlerin hafızasında, ruhunda ve yüreğinde. Yine de her şeye rağmen Halepçe kentinde kimyasal silahlarla dehşet verici bir soykırıma maruz kalan Kürt halkı öldükçe diriliyor, dirildikçe cellatlarına korku salmaya devam ediyor ve Newroz gibi hayata duruyor.

    16 Mart günü, ölüm Hiroşima ve Nagazaki’de olduğu gibi Halepçe’de de kirliydi. Oysaki doğal ölüm, yaşamı temiz kılar, besler ve sürdürürdü. Ama o gün ölüm vakitsiz bir şekilde çırpınan her canlıya apansız dokunuyordu. Ölüm ilk başta elma kokusuyla yayılıyordu. Bir karabasan, bir ahir zaman ve bir kıyamet Halepçe’yi pençesine almıştı. Çiçeklerin kokusuna, kuşların berrak ve tiz ötüşüne, ağaçların her bir yaprağına dokunan ölümdü. Bir kentin insanları, tüm canlılarla birlikte, beyinlerini paraya satan ‘bilim adamları’nın, elma kokusu ile yaptığı kimyasal gazlarla yok ediliyordu.

    Sayıları çok az olsa da iyilerini ve dürüstlerini tenzih ederekten. Bilim insanları iktidarın yani parayı ve gücü elinde bulunduran elit bir zümrenin eli kanlı katillerinden başka hiçbir şey değildir. Bilim insanlarının: ‘Toplum adına bilim yapıyoruz’ diye uydurdukları yalan, topluma ve doğaya yoksulluktan, yıkımdan ve felaketten başka da bir şey getirmiyor. Onlar; devletleri, iktidarları ve zenginleri ihya eden canavarlara dönüştüler. Tıp, fizik, kimya, matematik ve birçok dalın maaşlı profesörleri, mühendisleri; devletlerin çıkarları için el üstünde tuttuğu kişiler olmaya devam ediyor. Özünde ise onlar sadece hırsızdırlar. İnsan toplumunun çağlar boyunca oluşturduğu icatları ve birikimleri çalıp, iktidarlara teknoloji diye satan hırsızlar ve tarihin hainleridirler.

    Çocuklar ‘Bêhna Sêwa Tê’ diyerek ölmüşlerdi

    Kadınlar bebelerini Azrail’in tırpanından göğüslerine bastırarak kurtarmaya, korumaya çalışmıştı. Hangi bilim insanı çocukların yüzlerine bir tebessüm dahi kazandırabilirdi ki? Çocuklar koşarak: ‘Bêhna Sêwa Tê’ diyerek ölmüşlerdi. Son koşulları oldu. Elma kokusu tuzaktı. Katiller, kölelerini yaratmak için ölüm gazına elma tadı verecek kadar ahlaktan ve vicdandan yoksundu.

    16 Mart sabahı ölüm de en az Kürtleri sömüren ırkçı devletler kadar vahşi ve acımasızdı. Diktatör Saddam Hüseyin’in faşist Irak ordusu sabah saatlerinde evlerin camları kırılsın diye Halepçe’yi önce savaş uçaklarıyla bombaladı. Camlar kırılsın ki daha çok kadın, yaşlı, çocuk ayırmadan insan öldürsünlerdi. Sonra -kendilerine göre- gavur dedikleri devletlerden aldıkları savaş uçaklarından Halepçe’ye attığı elma kokusu yayan kimyasal bombalar devreye girdi. Halepçe’nin üstüne kara bulutlar gibi kesif bir koku yayıldı. Katliama uğrayanların elma kokusu dediği şeye anlam verecek zamanları olmamıştı. Gazı soluyanların derisi yanmaya başlamış, solunum sistemleri çökmüş, oldukları yerde ölüm, onları karanlığına birer birer almıştı.

    Kimisi evinin kapısının eşiğinde, kimisi bahçesinde, kimisi duvar dibinde, kimisi de kurtulurum umuduyla kaçtığı dağlarda ölüme yakalandı. Kokuyu genizlerinde hissedenler birer birer düşüp kaskatı kesilmişti. Hem insanlar, hem çiçekler, hem hayvanlar, hem de her şey o gün Halepçe’de öldürülüyordu. Oysaki ölen insana dair hakikatti.

    O gün; eline Kuran-ı Kerim alıp da güruhunu selamlayan Saddam Hüseyin tarafından gelen ölüm esir almıştı Halepçe’de Kürtleri ve yaşamı. O gün insan ırkının en eski kavimlerinden biri olan Kürtler, sömürgeci canilerin en alçakça saldırılarından sadece biriyle yüz yüze kalmıştı. O gün Halepçe toprağı, üstü örtülemeyen açık bir mezarlıktı. Tıpkı Gelîyê Zîlan, Dersim, Amed, Cîzîr, Efrîn, Şengal gibi.

    Halepçe katliamının üzerinden 33 yıl geçti. Bu süre içerisinde faşist Saddam rejimi çöktü. Kendisi de ektiğini biçti. Fakat adalet yerini buldu mu? Kurdistan ülkesi, emperyalist devletler tarafından masa başında çizilen haritalarla sözde İslam devletleri olan Türkiye, Irak, Suriye ve İran’a peşkeş çekildi. Bu sözde İslam devletleri Kürtlere acıların ve katliamların her türünü pervasızca yaşattı.

    Saddam’ın ibret dolu sonu…

    Her büyük felaket insanlara kimi değerler hatırlatır ve gerçekler gösterir. Halepçe katliamı da Kürt halkına: ‘Özgür olmadığınız sürece katliamlardan kurtulamazsınız’ diyor. Halepçe katliamı, Kürt halkının sömürgeci devletlerden koparak dağlarıyla özgürlüğe yürümesine yol açmalıdır. Kürtler, devletlere ve işbirlikçilere değil, öz güçlerine güvenmeli ve statüsüz bir yaşamı ayaklarının altına almalıdır.

    Son günlerde PKK’ye silah bırakma çağrısı yapan tipler türedi. Bunu herkesin çok iyi bilmesi ve anlaması gerekir; Kürtler özgür olmadan, Kurdistan tanınmadan, Kürtlerin doğuştan gelen ulusal, insani, siyasal ve kültürel hakları tanınmadan, PKK’nin silah bırakmasını isteyenler, Halepçe katliamını, DAİŞ’in Kobanâ’ye, Şengal’e, Erdoğan ve çetelerinin Efrîn’e, Gerê Spî’ye, Serêkanîyê’ye saldırmasını isteyenlerdir. Bu kişilere sormazlar mı; Dersim, Amed, Agirî, Geliyê Zîlan, Şengal, Rojava ve Halepçe’de Kürtler katledilirken PKK mi vardı?

    Gerçi Türk derin devletinin, suretini haktan göstermeye çalışan, kendilerine gazeteci-yazar, solcu, sosyolog diye sıfatlar takan, iblislerini tanıyoruz. PKK’ye silah bırakma çağrısı yapan, özgürlük için savaşmanın ne olduğunu bilmeyen ve anlamayan bu kişilere son bir soru soralım; Türk devleti, 70 yaşını aşan Kürt kadınlarını zindanlara atarken sizler ne hissediyor ve düşünüyorsunuz?

    Cevaplarınızın hiçbir bir önemi yok, çünkü gerçekler ayan beyan ortada. Faşist devletlerin zulmü, Kürt halkına mutlak zafer getirecek, zulmün saltanatını yıkacaktır. Halepçe katliamını yapan Saddam Hüseyin’in ibret dolu sonu bu hakikatin en yalın ifadesidir. Ve şunu da kimse unutmasın herkes hakikatinden payını alır.

    Mistik ve gizemli bir güç olan PKK gerillaları Kürt halkını dağlarda, ovalarda ve şehirlerde savunacaktır. Kürtlerin özgürlüğü dağlarda ve gerilladadır. Kürtlerin özgürlüğü, sömürgeci devletlerin zayıflamasında ve hatta yerle yeksan olmasındadır.

  • DGB Mart Ayı katliamlarını kınadı şehitleri andı

    DGB Mart Ayı katliamlarını kınadı şehitleri andı

    Britanya Demokratik Güç Birliği Kızıldere, Halepçe ve Koçgiri gibi Mart ayında yaşanan katliamları kınayarak, direnişlerde yaşamını yitirenleri andı.

    Britanya DGB tarafından Türk devleti tarafından Kürt, sosyalist ve Alevilere dönük Mart ayında gerçekleşen katliamlara ilişkin bir açıklama yaptı.

    Katlimcıları naletleyen ve katledilen devrimci ve direnişçileri saygıyla anan DGB’nin açıklaması şöyle:
    “İçinde bulunduğumuz Mart ayı Kürtler, Aleviler ve sosyalistler için katliamlar ayıdır. 1921 Koçgıri, 1971 Kırıkhan, 1972 Kızıldere, 1978 İstanbul Üniversitesi, 1988 Halepçe, 1995 Gazi, 2004 Kamışlı katliamını unutmadık ve unutturmayacağız.
    Bundan 100 yıl önce 6 Mart 1921’de Koçgıri bölgesinde Alevi Kürtleri katleden devlet, ardından baskı ve sömürü politikası ile Kürtlere, Alevilere, işçi sınıfına ve sosyalistlere karşı katliamları kesintisiz sürdürmüştür.
    1960’lı yıllar ve 1970’lerin başı sınıf mücadelesinin ivme kazandığı toplumsal muhalefetin yükseldiği ve devrimci mücadelenin önemli bir dönemidir. 12 Mart darbesi ülkede başlayan devrimci yükselişin önüne geçmeye yönelik yapılmış, o dönemin devrimci önderlerinde Deniz darağacında, Mahirler Kızıldere’de, İbrahimler işkencede katledilmiş, sendikalar kapatılarak,grevler yasaklanarak ülkemizin bugünkü siyasal ve toplumsal süreçlerine zeminini hazırlanmıştır.
    5 Mart 1971’de, devlet destekli onbinlerce ırkçı ve dinci faşist cihat çağrıları yaparak Kırıkhan ilçe merkezini basmış, Alevi mahallelerine saldırarak devrimcilere ve Alevilere ait işyerlerini tahrip etmiştir. Bu saldırılarda bir çok insan hayatını kaybetmiş ve onlarca insan yaralanmıştır.
    30 Mart 1972’de polis ve askerle gerçekleştirilen kontrgerilla operasyonu sonucunda Kızıldere Köyü’nde Mahir Çayan ve arkadaşları alçakca katledilmiş ve darbe düzeni kurumsal bir güç olarak ülkenin başına çöreklenmiştir.
    16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi öğrencisi yedi genç güvenlik güçlerinin gözleri önünde kontra güçler tarafından katledilmiştir. Günler öncesinde katliam hazırlığı yapıldığı yönündeki istihbarata rağmen hiçbir önlem alınmamış, yapan belli, yaptıran belli olduğu halde katliamın üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen bir türlü adalet yerini bulmamıştır.
    12 Mart 1995 tarihinde İstanbul Gazi mahallesinde Aleviler hedef alınmış ve yapılan silahlı saldırılarda bir Alevi hayatını kaybetmiştir. Saldırıları protesto etmek için toplanan halkın üzerine ateş açılması sonucunda 22 kişi katledilmiş ve resmi kayıtlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Gazi katliamı, aradan geçen 26 yıl geçmesine rağmen asıl failleri karanlıkta bırakılan bir dosya oldu. Katliam sonrası 20 polisten sadece 2 polis ceza aldı. Cezaları ertelenen polisler, tekrardan polisliğe devam etti ve katiller birer birer aklanmış oldu.
    16 Mart 1988 tarihinde Kürtlere karşı tarihin en utanç verici insanlık suçlarından biri işlendi. Saddam rejimi tarafından Irak Federal Kürdistan Bölgesi Halepçe şehrinde kimyasal silahlarla Kürt halkı soykırıma tabi tutuldu ve 5 binden fazla çocuk, kadın ve erkek kimyasal silahlarla acımasızca katledilmiştir. Ne yazikki devrik diktatör ve arkadaşları Halepçe’de işledikleri soykırım suçundan dolayı yargılanmamışlardır.
    Yine 12 Mart 2004 tarihinde Suriye rejimi tarafından Kürt halkına karşı Qamişlo’da (Kamışlı) bir katliam gerçekleştirdi. Kürtlerin devletin baskılarını protesto için yaptıkları gösteriye Suriye güvenlik güçlerinin saldırması sonucu 52 kişi yaşamını yitirmiş ve yaklaşık 200 kişi de yaralanmıştı.
    Mart ayı katliam ayı olduğu kadar aynı zamanda büyük direnişlerin yaşandığı bir aydır. Koçgıri’de Kürtlerin kendini yönetme talepleri kanla bastırılsada, ardında Kürtlerin özgürlük mücadelesinde çığır açmıştır. 30 Mart 1972 tarihinde Kızıldere`de Mahir ve arkadaşları, Denizlerin idamını engellemek için tarihte eşine ender rastlanan bir direniş, bir dayanışma destanı yazıldılar. Onca katliama ve zulme rağmen 21 Mart 1982’de Diyarbakır Zindanı’nda teslimiyete ve işkenceye karşı Mazlum Doğan’ın yaktığı isyan ateşi bugün bir halkın özgürlük yürüyüşüne dönüştü. Anıları önünde saygı ile eğiliyoruz. Devrim için düşenler onurumuzdur.
    Bugün 12 Mart ve 12 Eylül darbe düzeni AKP/MHP iktidarı ile devam ediyor. Muhalif basının kapatıldığı, barış isteyen akademisyenler ve siyasetçilerin tutuklandığı, Kürt Belediyelerine kayyum atanarak gasp edildiği, yargıyı, diyaneti, orduyu, polisi ve üniversiteleri emrine alan, camileri ideolojik araçları haline getiren, içerde katliamcı, dışarda işgalci bir siyaset yürüten, işsizlik, yoksulluk, savaş ve gericilik üreten faşist bir rejimle karşı karşıyayız.
    Bu faşist rejimi tarihin kara sayfalarına gömmek için, darbecilerden hesap sormak sormak için, barış ve demeokrasinin kazanması için ve sosyalizim için ortak mücadele şart.
    Bu duyarlılıkla devrim için düşenleri ve katledilen halkımızı saygı ile anıyoruz ve katil rejimleri lanetliyoruz.”