Tag: Türkiye

  • FİİLİ MÜZAKEREYE NEDEN UMUT BAĞLAMALI, SÖZLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ? – YUNUS ASLAN

    FİİLİ MÜZAKEREYE NEDEN UMUT BAĞLAMALI, SÖZLERE NEDEN GÜVENMEMELİYİZ? – YUNUS ASLAN

    Bu yazıda iki temel soruya yanıt arayacağız: Birincisi, fiili müzakere süreci neden umut vadediyor ve neden devlet veya iktidarın sözlerine bakarak umutlu olamayız? İkincisi, PKK’nin örgütsel varlığına son vermesi neden kaygı uyandırmamalı, ama hangi noktada kaygı duymalıyız?

    Fiili Müzakerenin Umut Verici Yönü ve Sözlerin Anlamsızlığı

    Fiili müzakere süreci, geçmişteki Oslo ve İmralı süreçlerinden köklü bir şekilde ayrılıyor. O dönemlerde Türk devleti ve Erdoğan rejimi, ekonomik, diplomatik ve toplumsal açıdan güçlü bir pozisyondaydı. Arap Baharı’nın rüzgârıyla bölgede hegemonya kurma hedefi güden rejim, PKK ile çatışmayı geçici olarak askıya alarak enerjisini Ortadoğu’ya yöneltmişti. Ancak Rojava Devrimi ve Kobanê zaferi, bu emperyalist hayalleri boşa çıkardı. Erdoğan, yeniden PKK’ye savaş açtı, çünkü güçlü olduğunu ve bu savaşı kazanabileceğini düşünüyordu. Hesapları tutmadı.
    Bugünkü süreç ise tamamen farklı bir zeminde başladı. Rejim, Ortadoğu’daki kaotik koşulların ulus-devletleri tehdit ettiği bir dönemde savunmaya çekildi. Ekonomik kriz, diplomatik yalnızlık ve seçmen tabanındaki erime, rejimi köşeye sıkıştırdı. İşgal ettiği bölgelerdeki hâkimiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan devlet, aynı zamanda içerdeki istikrarını da tehlikede görüyor. Geçmişte “yayılma” hırsıyla müzakereye oturan rejim, bugün “varlığını koruma” korkusuyla masaya dönmek zorunda kaldı.
    Önder Apo, devletin “beka” paniğini ve Erdoğan’ın “iktidar” korkusunu bir fırsata çevirdi; bu zorunlu müzakereyi “barış ve demokratik toplum” sürecine dönüştürdü. Devlet, ya merkeziyetçi ulus-devlet yapısından taviz vererek kaostan kaçınacak ya da küresel güçlerin savaş bataklığına sürüklenecek. Erdoğan ise ya demokratikleşmeyi kabul edecek ya da faşizme oynayarak ülkeyi uçuruma sürükleyecek. Fiili müzakerenin umut verici yanı, işte bu hayati ikilemdir. Önder Apo’nun gösterdiği yol, hem devlet hem iktidar için tek çıkış; aksi takdirde ikisini de kaos bekliyor. Bu, umudumuzun temel dayanağıdır.
    Ancak devletin veya Erdoğan’ın “sözleri” hiçbir anlam taşımıyor. Böylesi bir varoluşsal kriz, vaatlerle değil, somut adımlarla aşılır. Ne yazık ki pratikte henüz hiçbir ciddi adım yok. Sözler değil, eylemler belirleyici olacak. Bu nedenle, sözlere güvenmek yerine fiili adımları izlemeliyiz.

    PKK’nin Feshi: Kaygılanmalı mıyız, Kaygılanmamalı mıyız?

    PKK, 1970’lerde küçük bir grup devrimci tarafından kuruldu. O dönemde devlet zoruyla ya da gönüllü olarak tasfiye edilseydi, belki de tarihin tozlu sayfalarına karışırdı. Ancak bugün durum çok farklı. Önder Apo’nun paradigması evrenselleşti, PKK halklaştı. Kürt halkı, “PKK halktır” diyerek bu gerçeği haykırıyor. Kürdistan’ın dört bir yanındaki evlerde Önder Apo’nun portreleri, PKK’nin bayrakları ve şehitlerin resimleri asılı. Bu evler, resmi bir “kadro” olmasalar da birer direniş yuvası, birer PKK örgütüdür. PKK’nin resmi yapısı, komiteleri veya adı feshedilse bile bu halkın ruhundaki PKK’yi kimse yok edemez. Devlet de, bir kongre kararı da bu gerçeği değiştiremez. PKK, artık bir halk hareketidir; bu nedenle fesih konusunda kaygılanmaya gerek yoktur.
    Ancak bir büyük kaygı var: PKK’nin örgütsel yapısı feshedilirse ve Önder Apo hâlâ İmralı’da tecritreally new windowtecritte tutuluyorsa, bu bir komplo olabilir. Önder Apo’nun özgürlüğü, Kürt sorununun çözümü için vazgeçilmezdir. Fiili müzakere sürecinde PKK’nin komiteleri, Apo adına önderlik görevini üstlendi. Eğer bu komiteler feshedilir ve Önder Apo özgür bırakılmazsa, halk önderliksiz kalabilir. Devletin, Önder Apo’suz ve PKK’siz bir Kürt halkı yaratma peşinde olduğu şüphesi, ciddi bir tehlikedir. Bu, kaygımızın özünü oluşturuyor: Ya devlet, yeni bir oyunla halkı önderlikten yoksun bırakırsa?
    Bu kaygıya yanıt, hareketin liderlerinden gelen net bir duruşla veriliyor: “Silahı da bırakırız, komiteleri de dağıtırız, ama tek şartımız Önder Apo’nun özgürlüğüdür.” Bu, kaygıları gidermek için bir umut ışığıdır. Ancak bu süreçte pasif kalmak olmaz. “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” talebi, dünya çapında daha güçlü bir hamleye dönüşmeli. Her Kürt, her yoldaş, bu tarihi sorumluluk için ayağa kalkmalı.
  • BAFİL TALABANİ: TÜRK DEVLETİNİN SALDIRILARI PKK’NİN KONGRESİNİ ENGELLİYOR

    BAFİL TALABANİ: TÜRK DEVLETİNİN SALDIRILARI PKK’NİN KONGRESİNİ ENGELLİYOR

    Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) Lideri Bafil Talabani, özel bir televizyon kanalına verdiği röportajda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti aracılığıyla kamuoyuyla paylaştığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”na ilişkin açıklamalarda bulundu.
    Talabani, şunları ifade etti: “PKK, ateşkesi ilan etti ve kongresini toplamak üzere yaptığı hazırlıkları feshettiğini açıkça duyurdu. Ancak Türkiye’nin uçak ve dronları bu sürecin gerçekleşmesine izin vermiyor ve her gün bombardıman yapılıyor. Bu konuda Amerikalılar bile bana üzüntülerini dile getirerek, ‘Türkiye’nin dronları PKK’nin kongresini toplamasına fırsat tanımıyor’ dediler.”
  • Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Dönem: Stratejik İşbirliği ve Güvenlik – Yunus Aslan

    Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönem başlarken, Kürt sorununun çözümü ve Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” paradigması, hem bölgesel hem de küresel barışın anahtarı olarak öne çıkıyor. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Konfederalizm”, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan bir çözüm modeli sunuyor.

    Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında uzun süredir durgun olan ilişkiler, jeopolitik gelişmeler ve güvenlik kaygıları ışığında yeniden canlanıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’nın savunma politikalarını gözden geçirmesine neden olurken, Türkiye NATO’nun kilit bir üyesi olarak stratejik önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın 12 Mart’ta Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyarette, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinin artık gerçekçi ve elde tutulur bir süreç olmasını temenni ediyoruz” ifadeleri, bu yeni dönemin sinyallerini verdi.
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AB üyeliğini Türkiye’nin stratejik önceliği olarak tanımlarken, “Avrupa Birliği güç ve irtifa kaybını tersine çevirmek istiyorsa, bunu ancak Türkiye’nin tam üyeliğiyle başarabilir” dedi. Avrupa Komşuluk Konseyi (ENC) Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, Türkiye ve AB’nin birbirine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak, Karadeniz’deki stratejik konumu ve NATO’daki askeri gücüyle Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisinde vazgeçilmez bir rol oynadığını belirtti.
    Ancak uzmanlar, Türkiye’nin AB üyeliğinin kısa vadede gerçekleşmesinin zor olduğunu ifade ediyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ, genişleme sürecindeki duraksama ve Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyum sağlamadaki eksiklikleri, bu sürecin önündeki engeller olarak sıralanıyor. Prof. Dr. İlter Turan, “Hukuk devleti ve demokratik standartlar tam anlamıyla işler hale gelmedikçe, büyük bir ilerleme beklemek gerçekçi olmaz” diyor.

    AB’nin Yeniden Silahlanma Planı: “ReArm Europe” ve Türkiye’nin Rolü

    AB, Rusya tehdidine karşı stratejik özerklik hedefiyle “ReArm Europe” adlı yeniden silahlanma planını hayata geçiriyor. Önümüzdeki dört yıl içinde 800 milyar euroluk bir bütçeyi harekete geçirmeyi amaçlayan bu plan, savunma harcamalarını artırmayı ve Ukrayna’yı desteklemeyi hedefliyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 1,5’i oranında artırmasıyla 650 milyar euroluk bir mali alan yaratılabileceğini belirtti.
    Türkiye, bu planda hem coğrafi konumu hem de NATO’daki askeri kapasitesiyle kilit bir aktör olarak görülüyor. ENC Direktörü Vesterbye, “Türkiye, AB’den askeri teknoloji transferi elde edebilir, AB ise Türkiye’deki üretim tesislerini kullanarak maliyet avantajı sağlayabilir” diyerek kazan-kazan senaryosuna dikkat çekiyor. Ancak Prof. Dr. Turan, AB’nin bu bütçeyi öncelikle kendi eksikliklerini gidermek için kullanacağını, Türkiye’ye sağlanacak desteğin ise sınırlı kalabileceğini ifade ediyor.

    Kürt Sorunu: Ulus-Devlet ve Kapitalizmin Yarattığı Kriz

    Türkiye-AB ilişkilerindeki bu yeni dönem, yalnızca güvenlik ve ekonomiyle sınırlı değil; aynı zamanda Kürt sorununun çözümüyle de yakından bağlantılı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yıllardır İmralı Cezaevi’nde geliştirdiği “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, sorunun temelinde ulus-devlet yapısının ve kapitalist sistemin yattığını savunuyor. Öcalan’a göre, ulus-devletlerin homojenleştirici ve merkeziyetçi politikaları, etnik ve kültürel çeşitliliği yok ederek çatışmaları körüklüyor. Kapitalizm ise bu yapıyı sömürü ve eşitsizlik üzerine kurarak krizleri derinleştiriyor.
    Kürt Halk Önderi Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Ulus”, ulus-devletin aksine, farklı halkların ve kültürlerin bir arada, eşitlik ve özgürlük temelinde yaşayabileceği bir model sunuyor. “Demokratik Konfederalizm” ise hiyerarşik olmayan, yerelden merkeze doğru örgütlenen bir yönetim biçimiyle, halkların kendi kendilerini yönetmesini hedefliyor. Bu paradigmalar, yalnızca Kürt sorununun çözümüne değil, Ortadoğu’daki diğer çatışmalara ve hatta Avrupa’daki çok kültürlü toplumların entegrasyon sorunlarına da bir yanıt niteliği taşıyor.

    PKK’nin Ateşkes Kararı ve AB-Türkiye İlişkilerine Etkisi

    Öcalan’ın son dönemde PKK’ye yönelik silah bırakma çağrısı, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası olabilir. ENC Direktörü Vesterbye, bu çağrının barış sürecini destekleyeceğini ve AB’nin de bunu olumlu karşıladığını belirtiyor.
    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigmasına göre, Kürt sorununun çözümü, silahlı mücadelenin sona ermesi ve demokratik bir sistemin inşasıyla mümkün. Bu, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde demokratik standartları yükseltmesi ve Kopenhag kriterlerine uyum sağlaması açısından da bir fırsat sunuyor. Hukuk devleti, insan hakları ve azınlık haklarının tanınması, hem Türkiye’nin iç barışını sağlayabilir hem de AB üyelik sürecini hızlandırabilir.

    Demokratik Konfederalizm: Ortadoğu ve Dünya İçin Barış Modeli

    Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” modeli, yalnızca Türkiye ve Kürtler için değil, Ortadoğu’nun kaotik yapısına ve hatta küresel ölçekte barış arayışlarına bir çözüm önerisi sunuyor. Ulus-devletlerin sınırlara dayalı çatışmaları ve kapitalizmin kaynak savaşları, Ortadoğu’yu yıllardır bir savaş alanına çevirmiş durumda. Öcalan, bu modele dayalı bir sistemin, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını kullanırken merkezi otoritelerin baskısından kurtulmasını sağlayacağını savunuyor.
    Avrupa için de bu paradigma, aşırı sağın yükselişiyle derinleşen göçmen karşıtlığı ve kültürel çatışmalara karşı bir alternatif sunabilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde Kürt sorununun çözümü, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi gibi taleplerin karşılanmasını kolaylaştırabilir. Öcalan’ın vizyonu, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle AB’nin güvenlik ve istikrar arayışını birleştiren bir köprü olabilir.

    Sonuç: Barışın Anahtarı Kürt Sorununun Çözümünde

    Türkiye-AB ilişkilerinde başlayan bu yeni dönem, stratejik işbirliği ve güvenlik kadar, Kürt sorununun çözümüne de bağlı. Ulus-devlet ve kapitalizmin yarattığı krizlere karşı Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Ulus” ve “Demokratik Konfederalizm” paradigmaları, hem Türkiye’nin iç barışını hem de Ortadoğu ve dünya için kalıcı bir barış modelini mümkün kılıyor. AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi, bu paradigmanın uygulanabilirliğini test edecek bir zemin yaratabilir. Ancak bu süreç, Türkiye’nin demokratik standartları yükseltmesi ve AB’nin genişleme politikalarını yeniden gözden geçirmesiyle şekillenecek. Barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, halkların eşitlik ve özgürlük temelinde bir arada yaşayacağı bir sistemle sağlanabilir. Öcalan’ın önerdiği yol, bu hedefe ulaşmanın anahtarı olarak duruyor.
  • İngiltere, Türkiye’yi ‘kırmızı listeye’ dahil ediyor

    İngiltere, Türkiye’yi ‘kırmızı listeye’ dahil ediyor

    İngiltere, Türkiye’yi 10 gün otel karantinası uygulanan ‘kırmızı listeye’ dahil ediyor

    Ulaştırma Bakanı Grant Shapps, 12 Mayıs Çarşamba günü yerel saatle 04:00 itibarıyla Türkiye’nin yanı sıra Nepal ve Maldivler’in de kırmızı listeye ekleneceğini söyledi.

    Kırmızı listede yer alan ülkelerden gelenlerin 10 gün boyunca, masraflarını kendileri karşılayarak ev yerine otelde karantinada kalmaları gerekiyor.

    Bu otel konaklamasının 1750 sterlinlik (yaklaşık 20 bin 200 liralık) masrafını da yolcuların karşılaması gerekiyor.

    ‘İngiliz taraftarlar İstanbul’a gitmemeli’

    Ulaştırma Bakanı Grant Shapps, İngiliz taraftarların Manchester City ile Chelsea arasında 29 Mayıs’ta oynanacak Şampiyonlar Ligi finali için İstanbul’a gitmemeleri gerektiğini söyledi.

    Grant Shapps, İngiltere Futbol Federasyonu ile UEFA arasında görüşmelerin sürdüğünü, finalin İngiltere’de oynanabileceğini ancak bu konuda son kararı UEFA’nın vereceğini belirtti.

    İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği de alınan kararla ilgili olarak Twitter hesabından bir açıklama yaptı.

    İngiltere’nin mevcut düzenlemeleri kapsamında, seyahatten 10 gün öncesinde kırmızı listede bulunan ve Birleşik Krallık vatandaşlığı veya oturum izni bulunmayan kişilerin ülkeye girişine izin verilmiyor.

    Birleşik Krallık vatandaşları ve oturum izni olan kişilerin ise önce 10 gün otel karantinasında kalmaları gerekiyor.

    İngiltere hükümeti kırmızı listedeki ülkelere turistik seyahatten kaçınılması tavsiyesinde bulunuyor.

    Kriterler neler?

    İngiltere, kırmızı liste uygulamasını farklı varyantların ülkeye girişini engellemek için yaptığını söylüyor.

    Listeye eklenecek ya da çıkartılacak ülkeler, Biyogüvenlik Ortak Komitesi’nin belli kriterlere göre yaptığı risk değerlendirmesi sonrası belirleniyor.

    Bu kriterler arasında, ülkelerin kendi içinde farklı varyantların yayılmasına ilişkin göstergeler, farklı varyantların İngiltere’ye geldiği ülkelerdeki durum ve farklı varyantlara ilişkin takip ile gen dizilimi türündeki verilere erişim gibi etkenler yer alıyor.

    Sistem nasıl işleyecek?

    İngiltere’de ülke çapında yürürlükte olan kapanma dönemi 29 Mart’tan itibaren gevşetilmeye başlandı.

    Yurt dışı seyahatlerle ilgili olarak 17 Mayıs Pazartesi günü yeni bir sisteme geçilecek.

    Ülkeler yeşil-sarı-kırmızı kategorilere ayrılacak ve her kategorideki ülke için farklı bir sistem uygulanacak.

    Yeşil listedeki ülkelerden gelenlere herhangi bir karantina zorunluluğu bulunmuyor.

    Sarı listedeki ülkelerden gelenler 10 gün belirtecekleri adreste karantinada kalacak.

    Kırmızı listedeki ülkelerden gelenler ise otelde karantina altına alınacak.

    Karantina kurallarının ihlalinin tespiti halinde ise cezai yaptırım uygulanacak.

    Kaynak: https://www.bb c.com/turkce/haberler-dunya-57030627

  • AB Türkiye’yi vergi kaçakçılığından ‘kara listesine’ alacak

    AB Türkiye’yi vergi kaçakçılığından ‘kara listesine’ alacak

    Avrupa Birliği, Ankara’nın ekim ayına kadar, vergi kaçakçılığıyla ilgili alınan taahhütlere uymadığı taktirde Türkiye’nin ‘vergi cennetleri’ olarak nitelenen’ kara listeye’ alınacağını duyurdu.

    AB‘den diplomatlar AFP‘ye verdikleri demeçte, Türkiye’ye daha önce 2020 yılı sonuna kadar verilen sürenin Ekim 2021’e uzatılmasına karar verildiğini açıkladı.

    AB yetkilileri, Türkiye’nin otomatik olarak vergi verilerinin paylaşılmasını öngören uluslararası kurallara saygı göstermediğini aktardı.
    Türkiye, Avrupa’da yaşayan milyonlarca vatandaşının vergi ikametgahını belirlemenin vakit aldığını gerekçe göstererek, 2020’nin sonuna kadar bu işlemin yapılmasının mümkün olmadığını belirtmişti.
    Bugünkü AB Maliye Bakanları (Ecofin) toplantısı öncesinde, Haziran ayına kadar Ankara’dan bütün AB devletleriyle otomatik olarak vergi verilerinin paylaşması istendi. Ayrıca 1 Eylül’e kadar Türkiye’nin 2019 yılına ait bilgileri tüm üye ülkelere iletmiş olması gerekiyor.

    ‘Almanya sıcak bakmıyor’

    AB içinde Fransa, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Avusturya ve Danimarka Türkiye’ye yönelik daha sert tedbirler alınmasını isterken, Almanya’nın öncülük ettiği diğer grup ise buna karşı çıkıyor.

    AB’nin kararına göre, eğer Ankara anlaşma kurallarına uymazsa, Ekim 2021 yapılacak liste güncellemesiyle Türkiye “vergi cennetleri” listesine eklenecek.
    Son güncellemede, Barbados listeden çıkarıldı yerine Dominik eklendi
    Şubat ayında yapılan son güncellemede Barbados listeden çıkarıldı, yerine ise Dominik eklendi.
    Böylelikle güncellenmiş listede Dominik’in yanı sıra Amerikan Samoası, Anguilla, Fiji, Guam, Palau, Panama, Samoa, Trinidad ve Tobago, ABD Virjin Adaları, Vanuatu ve Seyşeller yer alıyor.
    AB, “Panama Papers” ve “LuxLeaks” skandallarının ortaya çıkmasının ardından 2017 yılında vergi cennetleriyle mücadele adına “kara liste” yayınlama yoluna gitmişti. Vergi kaçırmayla mücadele etmeyi amaçlayan listenin hazırlık aşamasında çeşitli ülkelerin vergi sistemleri incelemeye alınmıştı.

    Bir ülkedeki vergi uygulamaları bir başka ülkeden vergi kaçırılmasına imkan sağladığı takdirde AB’nin kara listesine alınıyor. Söz konusu durumu düzeltmeye yönelik reformlar taahhüt eden ülkeler, kara listeden çıkarılıyor. Liste, her yıl şubat ve ekim aylarında güncelleniyor. Kara listedeki ülkelerin AB ile finansal işlemleri daha sıkı biçimde denetleniyor.
    Listede yer alan ülkelere yönelik yaptırımlarda AB fonlarının dondurulması gibi maddeler bulunuyor.
    KAYNAK: Euronews

  • Aydın ve sanatçılardan ‘Adalet’ bildirisi

    Aydın ve sanatçılardan ‘Adalet’ bildirisi

    Onlarca aydın, sanatçı ve yazar ortak bir bildiri yayınlayarak, Türkiye’de yaşanan anti demokratik uygulamalar ile baskı ve şiddet politikalarına dikkat çekerek, “Adalet’ talebinde bulundu.

    Aralarında gazeteci Can Dündar, Hayko Bağdat, Nurcan Baysal, sanatçi Pınar Aydınlar Mikail Aslan, Şair Şükrü Erbaş ve yazar Gökhan Yavuzel gibi onlarca aydın ve sanatçı Türkiye’de AKP-MHP iktidarının anti demokratik uygulamalar ve HDP eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın AİHM kararına rağmen serbest bırakılmamasına dikkat çeken bir ortak bildiri yayınladı. Bildiride, gazeteci, yazar, siyasetçi, akademisyen ve aydınların tutuklanmasının sıradanlaştığı Türkiye’de; evrensel İnsan Hakları ile belirlenen kriterlere sadık kalınmaması, AİHM tarafından verilen kararların uygulanmaması, demokratik bir hukuk devleti çizgisinden hızla uzaklaşıldığını gösterdiğine dikkat çekildi.

    ‘HUKUKSUZLUK DEVLETİ OLUŞTU’

    Çıkarılan yasalarla hırsız, katil, uyuşturucu satıcılarının salınmasına rağmen; yaşlı, engelli, hasta, çocuklu kadın tutukluların ve siyasi nedenlerle yargılananların tutukluluğunda hukuksuz bir şekilde ısrar edildiğine dikkat çekilen bildiride, şunlara yer verildi: “AİHM, Anayasa Mahkemesi gibi üst derece mahkemelerin verdiği tahliye kararlarının uygulanmaması konusundaki ısrar, hukuk devleti iddiasını ortadan kaldırmakla beraber, adalete olan güveni de derinden sarsmaktadır.

    Keyfilik ve hukuk dışı uygulamalara bir an önce son verilmesi, siyasi tutuklular hakkında tahliye kararlarının uygulanması, eşitlik, ifade özgürlüğü, insan hakları konusunda sarsılan güvenin yeniden tesis edilmesi için adımlar atılması gerekmektedir. Bu sorumluluk, Meclis çatısı altındaki tüm siyasi partilerin ve yargının görevidir.”

    Aydınlarını, bilim insanlarını, şairlerini, siyasetçilerini, yazarlarını hapseden yada sürgünde yaşamak zorunda bırakan ülkelerin çıkardığı olumsuz sonuçları ortada olduğu ifade edilen bildirgede, “Şair Yılmaz Odabaşı’nın dombra dinletilerek, bayraklarla taciz edilmesi sonucunda yaşanan tartışma ile gözaltına alınması ve tutuklanması, son dönemde artan ayrıştırma ve sindirme politikasının bir ürünüdür.

    İnsanları ayrıştırmak yerine, birlikte eşit, adil, can ve mal güvenliğinin sağlandığı, kimsenin kendisini ‘öteki’ olarak hissetmediği bir düzenin sağlanması için nefret dilinden vazgeçilmesi gerektiğini vurguluyoruz. Adaletsizliğin adalete kavuşmasını, hukuksuzluğun hukuk kurallarına tabi kılınmasını ve demokrasinin hayata geçirilmesini talep ediyoruz” denildi.

    İmzacılar (Alfabetik Sıralama):

    Abdullah Demirbaş – Siyasetçi

    Ahmet Can Akyol – Şair

    Ahmet Aykaç – İktisat Profesörü

    Ali Abaday – Gazeteci

    Ali Haydar Can – Müzisyen

    Ali Baran – Müzisyen

    Ali Asker Cançöte – Araştırmacı

    Ali Ekber Eren – Müzisyen

    Arat Barış – Yazar

    Akın Yanardağ – Şair

    Arzu Yıldız – Gazeteci

    Avni Sağlam – Müzisyen

    Ayşegül Devecioğlu – Gazeteci

    Ayla Yılmaz – Müzisyen

    Binnaz Toprak – Profesor/Akademisyen

    Burhan Ekinci – Gazeteci

    Burhan GÜndoğan – Yazar

    Burhan Karaca – Şair

    Can Dündar – Gazeteci

    Can Tazebaş – Tiyatrocu

    Cemal Taş – Araştırmacı

    Celalettin Yanardağ – Müzisyen

    Cengiz Aktar – Akademisyen

    Emirali Yağan – Şair

    Ercan Aydın – Müzisyen

    Ergül Sönmez – Emekli

    Ergün Babahan – Gazeteci

    Enver Özgün Bulut – Şair

    Erdal Doğan – Avukat

    Erdal Bayrakoğlu – Müzisyen

    Erdinç Duman – Müzisyen

    Ersin Ergün – Şair

    Egemen Yılmaz – Müzisyen

    Evrim Kurtoğlu – Gazeteci

    İbrahim Karaca – Şair

    Fadıl Öztürk – Şair

    Fehim Işık – Gazeteci/Yazar

    Ferhat Tunç – Sanatçı/Müzisyen

    Gazi Çağlar – Profesör Doktor/Akademisyen

    Gökhan Yavuzel – Yazar

    Gökmen Sambur – Şair

    Günay Aslan – Gazeteci

    Gürhan Ertür – İletişimci

    Grup Munzur – Müzik Grubu

    Hacer Ansal – Akademisyen

    Hasan Sağlam – Müzisyen

    Harman Gültekin – Araştırmacı

    Haldun Açıksözlü – Tiyatrocu

    Hasan Ağırdağ – Müzisyen

    Hayko Bağdat – Gazeteci

    Hıdır Işık – Şair

    Hüsametten Ayrılmaz – Araştırmacı

    Hüsamettin Küçük – Müzisyen

    Hüseyin Şahin – Şair

    Kadir Demir – Müzisyen

    Kemal Aktaş – Siyasetçi/ Eski Milletvekili

    Kerem Ulaş Dönmez – Müzisyen

    Mehmet Özer – Fotoğrafçı

    Metin Çalışkan – Yapımcı

    Metin Karataş – Müzisyen

    Mikail Aslan – Müzisyen

    Michelle Demishevich – Yazar/Gazeteci

    Mustafa Paçal – Yazar

    Muharrem Akgün – Müzisyen

    Muzaffer Gezer – Şair

    Necati Teyhani – Müzisyen

    Nesimi Aday – Şair

    Nesrin Nas – Yazar/ANAP Eski Genel Başkanı

    Nevzat Çelik – Şair

    Nurcan Baysal – Gazeteci/İnsan Hakları Savunucusu

    Nurcan Yıldırım – Belgeselci

    Orhan Alkaya – Sanatçı/Tiyatrocu

    Ozan Emekçi – Ozan

    Ömer faruk Gergerlioğlu – HDP Milletvekili

    Perihan Mağden – Yazar

    Pınar Aydınlar – Sanatçı

    Sait Çetinoğlu – Yazar

    Serpil Odabaşı – Ressam

    Serhad Raşa – Müzisyen

    Suavi – Müzisyen

    Şeyma Özberk – Tiyatrocu

    Şükrü Erbaş – Şair

    Tuğrul Keskin – Şair

    Tülay Yıldırım Ede – Müzisyen

    Umut Akar – Profesör/Akademisyen

    Umut Akar – Müzisyen

    Umut Altınçağ – Müzisyen

    Vecdi Sayar – Eleştirmen – Yazar

    Yılmaz Çelik – Müzisyen

    Yusuf Demir – Politikacı

    Yusuf Caner – Müzisyen

    Zehre Er – Müzisyen

    Zeynep Hayır – Müzisyen

    Zeynep Demirçivi – Yazar

    Xiyaseddin Sterk – Yazar/Şair

    Haber Diren Dicle Erden

  • Türkiye’yi boykot etmek elimizde

    Türkiye’yi boykot etmek elimizde

    İngiltere’nin Türkiye ile askeri ve ticari anlaşmalarını büyütmesine tepki gösteren Boykot Türkiye Kampanyası sözcülerinden Esther Lutz, Türkiye’yle işbirliğinin işgal saldırılarına destek anlamına geldiğini vurguladı. Türkiye’yi boykot çağrısında bulunan Lutz, “Türkiye’yi tercihlerimizle bile boykot edebiliriz. Türkiye’ye gitmemek, mallarını almamak elimizde” diye konuştu.

    Esther Lutz
    Esther Lutz

    Türkiye ile İngiltere arasındaki silah ticaretine dikkat çeken Lutz, “İngiliz devleti Türkiye’yi yandaşı olarak görüyor ve silah ticaretinde sıkı bağları var. Kürtlere yönelik baskı, Rojava’daki işgal de bununla bağlantılıdır. Aslında Türk rejimine karşı ses çıkaran tüm kesimler İngiliz yapımı silahların tehdidi altındadır” dedi. Silah ticaretinin siyasi işbirliğini de beraberinde getirdiğinin altını çizen Lutz, “Britanya’nın bu çıkar politikalarının önüne geçmek için gereken her şeyi yapmalıyız” diye konuştu.

    Brexit sonrası yeni pazar

    Türkiye-İngiltere ticaret hacmi 2018 yılında 18,6 milyar dolar ve 2019 yılında ise 16,3 milyar dolar seviyesinde. 2020 yılı Ocak-Temmuz döneminde İngiltere’ye 5 milyar 427 milyon dolarlık ihracat yapıldı. İngiltere’nin Brexit sonrası yeni pazar arayışının Türkiye’yle bağlarını güçlendirdiğini kaydeden Lutz, “Britanya hâlâ Türkiye’nin çok büyük bir partneri. Brexit’ten sonra bu bağları daha da güçlenecek, çünkü Britanya kendine yeni pazarlar arıyor. Birkaç gün içerisinde Britanya’nın AB üyeliği sonlanacak ve Türkiye ile ilişkilerinin güçlendiği günleri görmeye başlayacağız” ifadelerini kullandı.

    Türkiye’yi silahlandırmayın

    Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesine tepki gösteren ve “Türkiye demokratik bir yer değil; siyasiler, gazeteciler, akademisyenler tutuklanıyor” diyen Lutz, Erdoğan hükümetiyle ekonomik ilişkileri güçlendirmenin insanlık dışı uygulamalara da destek olmak anlamına geldiğinin altını çizdi.

    Rojava’ya Ekim 2019’da gerçekleştirilen işgal saldırısından bu yana “Türkiye’yi boykot” kampanyasını sürdürdüklerini belirten Lutz, dört aşamalı bir strateji izlediklerini kaydetti: “Birincisi Türk markalarını boykot etmek; ikincisi Kürtlerin dahil edilmediği kültürel etkinlikler ve kurumları boykot; üçüncüsü akademik boykot; dördüncüsü de Türkiye’yi silahlandırmayı durdurun.”

    Turizm ve mal boykotu

    Daha çok Türkiye’ye silah satışının durdurulması ve turizm boykotu çalışmalarına ağırlık verdiklerini kaydeden Lutz şunları belirtti: “Britanya için Türkiye önemli bir turistik merkez. Avrupa’nın en büyük seyahat grubu TUI ile THY’nin Erdoğan ailesiyle bağlantıları var. İngiliz pazarından çok fazla kar yaptıkları da ortada. TUI ofisleri önünde broşürler dağıtıp Türkiye’nin sadece turistik bir coğrafya değil aynı zamanda katliamlar ülkesi olduğunu anlattı. Mal boykotunda markaları öne çıkardık. Örneğin Beko, yine Nike markası Türk milli takımına ciddi paralarla sponsorluk yapıyor.”

    Siz de boykot edebilirsiniz

    Herkesin bir şekilde boykota dahil olabileceğinin de altını çizen Lutz şöyle devam etti: “Boykota katılmak sizin elinizde. Örneğin; Türkiye’ye tatile gitmemek sizin elinizde, Beko gibi listelediğimiz bazı markalardan alışveriş yapmamak da sizin elinizde. Sanatçıysanız Türkiye’de konser vermeyin, sahne almayın… Yani bireysel olarak inisiyatif sizin elinizde ve Türkiye’yi aslında tercihlerinizle bile boykot edebilirsiniz.”

    Geçmişte Güney Afrika günümüzde de İsrail’e ilişkin ciddi bir boykot kampanyası yürütüldüğünü hatırlatan Lutz, “İsrail’e ilişkin de ciddi bir boykot kampanyası var. Türkiye’de İsrail’le benzer politikalar güdüyor. İsrail boykotu bir başarı yakalamış durumda. Türkiye için de başarı sağlanabilir” mesajı verdi.

    EREM KANSOY/LONDRA