Author: ali

  • AvEG-Kon :”Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto ediyoruz!”

    AvEG-Kon :”Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto ediyoruz!”

    Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon), Türkiye’nin Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto etti.

    AvEG-Kon tarafından yapılan açıklamada, “Kürt halkına yönelik saldırganlıkta sınır tanımayan faşist Saray rejimi dün gece yarısı sivil halkın yaşam alanlarının da içerisinde olduğu Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik kapsamlı hava saldırıları gerçekleştirdi. Hava saldırılarında sivil halktan yaralananların olduğu ve Serdeşt bölgesinde bir hastanenin de bombalandığı belirtilmektedir” denildi.

    “Onlarca savaş uçağı ile gerçekleştirilen saldırılara aynı zamanda keşif uçakları da eşlik etmiştir. Sömürgeci faşist Türk Devleti, on bini aşkın mültecinin yaşadığı Maxmur Kampı’na yönelik daha önceki yıllarda da defalarca hava saldırıları gerçekleştirerek sivil halkı katletmişti. Kuşatma, ambargo uygulamaları ile yaşam alanları daraltılan Maxmur halkı, şimdi de kapsamlı hava saldırılarının hedefindedir” denilen açıklamada, “En son Nisan 2020’de gerçekleştirilen hava saldırısında da 3 Kürt kadını katledilmişti. Bütün dünyanın gözü önünde hava saldırıları gerçekleştirilirken, sözde BM koruması altında olan Maxmur Kampı’na yönelik işgalci hava saldırılarını Avrupa ülkeleri sesini çıkarmayarak seyretmekte ve bu sessizlikleriyle Türk Devleti’ne destek sunmaktadırlar” ifadelerine yer verildi.

    Saldırılarda hastaneler, yaşam alanları gibi sivil hedeflerin vurulduğuna dikkat çeken AvEG-Kon, “Siyasi ve ekonomik kriz içerisinde giderek kitle desteğini de kaybeden faşist sömürgeci Saray rejimi, Kürt halkının statü kazanmasını engellemek için Kürdistan’ın dört parçasına saldırılarda sınır tanımamaktadır. Şovenizmi, ırkçılığı geliştirerek, Kürdistan’ın dört bir yanına saldırılar düzenleyerek, ırkçı, faşist, işgalci saldırılardan medet umarak, siyasi ömrünü uzatmaya çalışmaktadır” dedi.

    Sonlarına yaklaştığı siyasi ömrünü uzatmak için Kürt halkına gözü dönmüşçesine kapsamlı saldırılar düzenleyen faşist Saray rejimi, yakın zamanda Irak hükümeti ile MİT üzerinden görüşmeler yaparak saldırı ve işgalin ön koşullarını oluşturmaya çalışmıştı. Açıklama şöyle devam etti:

    “Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da demokratik hak ve özgürlükleri yok eden, Kürt halkına, devrimci ve ilerici güçlere karşı pervasızca saldırılarını sürdüren faşist Saray rejimi, HDP’nin ‘Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü’ şiarıyla bugün Hakkari’den ve Edirne’den Ankara’ya başlattığı yürüyüşü engellemek için kentleri ablukaya almış, DHP binalarına giriş çıkışları engellemiş ve Edirne’de yürüyüş koluna saldırı da bulunmuştur.

    “AvEG-Kon olarak, sömürgeci faşist Türk Devleti’nin Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto ediyor, özgürlükten ve demokrasiden yana olan herkesi sokağa çıkarak saldırıları protesto etmeye Kürt halkımızın yanında olmaya çağırıyoruz.”

  • ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini  ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk

    Söyleşi: Ateş Alpar – Zeynep Sönmez

    Tiyatro tarihi üzerine başka pek çok kitaba imza atmış olan OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro Bölümü’nden ihraç edilen Doç. Dr. Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk.

    • Süreci nasıl yaşadınız/yaşıyorsunuz? İlk başlarda hepimiz için odaklanarak çalışmak, okumak – yazmak zordu, siz üstesinden gelebildiniz mi?

    Aslında pandemi, ülkede yaşadıklarımızdan dolayı “menüde başka ne var” diye azcık ironik seslendiğimiz bir zamana denk geldi, sınırlandırılmış bir zamana, daha geniş bir zamanla esneterek bakmaya çalışmak gerekiyor, sanki sıkıştırıldığımız zaman ve mekân bizi hep gündelik aciliyetlere hapsediyor ve bu kapanmışlık zaten ebedi bir karantina duygusu yaratıyor. Bu bekleme halini o kadar içselleştirdiğim zamanlar vardır ki, içinden geçtiğim süreci ona benzettim. Şimdi durmalısın, biraz zaman geçince daha iyi düşünebilirsin türünden bir şey. Nasıl yaşadığıma gelince, biz evde otururken çalışmak zorunda kalanların varlığına, hep bildiğimiz ama daha görünürleşen eşitsizliği üreten varlıklarına çarptıkça öfkeli ve depresif; sonra o duygunun aralandığı zamanlarda sakinleşince de hep birlikte durup düşünmenin hepimize belki iyi geleceğini düşünerek geçti. İçimden bütün dünyayla konuşmak gibi bir alışkanlığım var eskiden beri, ne tartışmalar yürüttüm, bütün kurumlarla, organizasyonlarla. İçim çok gevezeydi bu dönemde. Biraz dışarıyla ilgilendim, başka insanları ve sokaktaki hayvanları daha iyi görmeye çalıştım, yalnız hissetmedim kendimi bu yüzden. Çalışmak ya da okumak, bunlar kesintiye uğrayabilir zaten, uğramaları gerekiyorsa, bu anlamda kendimi çekiştirmedim, hırpalamadım, her şey olması gerektiği gibiydi belki de, herkesin ve her şeyin zamanı farklıdır. Daha az okudum, az şey izledim ve bu dönemden bir performans çizelgesi çıkarmadım. Zihin raflarımı yerleştirmeye çalıştım, bana iyi geldi. Kuşları ve bulutları seyrettim, ağaçlara baktım, biz yokken doğada her şey daha iyiydi. Çok üzücü değil mi bu? Bizsiz mutluydu canlılar.

    • Üzücü gerçekten… Peki “ev fikri” hakkında neler söylersiniz; bu süreçte değişikliğe uğradı mı, hâlâ aynı mı? Gelecekte nasıl bir ev tahayyülü ile baş başa kalacağız?

    Ev fikri de bütün fikirler gibi, ezici yan anlamlarıyla bir kapana dönüşeli çok olmuştu. İki anlamda. Birincisinde insanlarla bir amaç için sokakta olduğum zamanlarda ev ikincil bir yerdi. Anlamı, olması gerektiği kadardı. Sokaktan kovulunca ev, mutlaklaşmaya başladı. Daha fazla temizlenen, çiçeklenen ve tek sığınağımız mış gibi kendimizi korumaya aldığımız bir yer olarak. Ev, kendizi iyi hissettiğiniz tek yer haline geldiyse, durup düşünmek gerekiyor. Çünkü yok edilen bir dışarısı ile, güvenliğin ön planda olduğu bir yaşam biçimi ile karşı karşıyasınız demektir. Çocukluğumdan beri dikkatimi çeker, ekonomik gücü sınırlı olan insanlar bile eve, eşyalara daha çok para harcarlar. Dışarısının artık azaldığı bir hayata sahne dekoru kurarlar aslında. Artık olaylar burada geçecektir, her şey burada yaşanacaktır. Bizim gibi vaktini daha çok masa başında geçirenler için, ev aynı zamanda okuma odası gibi bir yer. Bu ilişkiden bir ideoloji üretmediğiniz sürece, ev sizin şimdiki zamandaki koordinatlarınızı çiziyor. Bir yerde oluş, bulunma hali, ama hallerin birden fazla biçimi var. İkinci anlam ise, evden çıkmayın dediklerinde beliren utançla ilgili. Bunu en çok mülteciler meselesinde yakıcı biçimde deneyimlersiniz. Ev yok, sığınacak bir yer yok, herkes evine diye seslenildiğinde sokakta kalanlar var. Salgın dolayısıyla eve kapatıldığımızda benzer bir duygu yanı başımızdaydı. Çalıştığı inşaatta yatanlar, çadırlarda kalanlar… Hindistan’dan bir fotoğraf düşmüştü önüme, iş bulmaya geldikleri kentlerden gönderilenler, köylerine yürümek zorunda kalan büyük bir insan grubu ve daha birçok fotoğraf. Bir evi olmak… Adorno’nun dediği gibi “kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi “evimizde hissetmemek” ahlakın bir parçasıdır.” Dünyayı evimiz olarak inşaa edemediğimiz sürece, her yer tekinsiz olmayı sürdürecek ve yüksek güvenlikli evler iyice çoğalacak ve hapishanelerimize dönüşecek.

    • Marx’ın “Filozoflar yalnızca dünyayı farklı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir,” sözünü, antroposen çağı insanı yanlış anladı. Salgın sonrası, müdahil olma biçimlerimizde ne gibi değişiklikler olabilir? Mücadele ve müdahale başka hangi yollardan ilerleyecek?

    Felsefenin zamanı, diyordu az önce dinlediğim bir online seminerde Ertuğrul (R.Turan) Hoca, zamansızdır, dünya görüşü ise -mealen aktarıyorum- kendi zamansallığının aciliyetlerine cevap bulmaya çalışır ve bu zaman dışılık ya da üstülük, onun hem gücü hem de en kırılgan yeridir. Bu bir anlamda doğru, düşünmek ve yorumlamak bir “fazla” olarak görüldüğünde. Fakat öte yandan düşünceyle hiç bütünleşmeyen bir praksisin varlığı, asıl mesele haline gelen. Böyle basit bir karşılıklılık meselesi değil şüphesiz ama insanın bütün edimlerinde sorgulaması gereken bir şey. Bütün bu şahane fikirlere rağmen niye hâlâ komşumuzu kemiriyoruz, sorusu rahatsız edici bir biçimde hep işitilecek. Bunun tek bir cevabı yok, bir disiplini dünyayı kurtarmaya çağırmak da değil mesele, sadece edimden bu kadar uzak teorileştirmenin, teorisyenleri rahatsız edip etmediği sorusunu usulca bir yere bırakmak aslında. Bu arada Marx’ın sözünü doğrudan ele almadığımı belirtmeme gerek yok sanırım. Orayı geçeyim daha güncel bir örnekle devam edeyim, başka bir alanla ilgili. İşinde iyi, çok iyi doktor, yığınlarca bilimsel makalesi var ama sağlık politikaları konusunda devletin, Dünya Sağlık Örgütü’nün söyledikleri dışında bir tavır geliştirmiyor, buna ihtiyaç da duymuyor. İlaç sektörleri hakkında, sağlığın gaspı hakkında herhangi bir cümlesi yok, hatta olup biteni olması gereken olarak görüyor, ama insanlara yardım ediyor. Bir taraftan insanları hasta eden aslında bu politikalarsa, ölüm doğal yollardan çok dünya ölçeğindeki politikalardan kaynaklanıyorsa burada hayat hakkı, iyi hekimlik meselesiyle bu manzarayı karşı karşıya getirelim ve yeniden soralım, üretimlerimizle dünyaya yardım ettiğimiz, yolunda gitmeyen şeyleri düzelttiğimiz, burayı daha iyi bir yer haline getirmek için, bilgiyi inceltmek için yaptığımız şeylerin anlamlı bir karşılığı olduğunu bize kim öğretti? Biraz paradoksal, hepimizin varoluşa katılma halimiz gibi. Ben sadece gelir dağılımındaki korkunç eşitsizlikten, savaş politikaları yüzünden yersiz yurtsuz kalan insanların, canları gerçekten çok yanmış insanların -artık dayanacak gücü kalmadığı için- bir hareket başlatabileceğini düşünüyorum ama tarihin bize gösterdiği bu hareketlerin başka bir akılla bütünleşmesi gerekliliği. Öyle kendiliğindenlikle olmuyor bu işler. Bu akıl, evden çıkar mı, güvenli yuvasını terk eder mi bilmiyorum ama tek bildiğim eski formda olmasa bile insanlar artık “normal” yaşamak istemiyor. Hayvanlarla, ağaçlarla, sularla birlikte nefes alabileceği bir dünya düşlüyor, umarım onların sesi çığlığa döner ve diğerleriyle birleşir.

    • Yaşadıklarımız teoloji, teknokrasi, bilim sarmalında dolaştırıyor bizi. Her şey durulduğunda yerimiz hangisine daha yakın olacak sizce?

    Bilimsel olana fazla güvenle, güvensizlik arasında geçişken bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Mutlaklaştırdığınız her şey aynı zamanda karşıtından da bir şeyler alacaktır, sınırlı varlıkların anlamaya çalıştığı bir evrende her şeyi çözdükleri yanılsamasının yarattığı semptomlar bunlar. Herkes bir ay içinde aşı bekledi örneğin, sonra bunun gerçekleşemeyeceğini düşünmeye başlayınca, o kadar da muktedir pozisyonda olunmadığını kavradı. Teknikleşen bir bilimden fenası yoktur, her şeyi araçsallaştırabilir, bunlarla ilgili daha fazla düşünülmeye başlandı sanki. Bir şeye güvenmek ihtiyacı, bizim buradaki varoluşumuzu belirleyen şeyler arasında en kuvvetli olanı. Çocuksulaşılan zamanlar, bütün açıklamaları okuyup, ne olacağına ilişkin yorumları izleyip ve bize güven verecek bilimsel açıklamalar aramak yaptığımız. Kendi başımıza üstesinden gelemediğimiz büyük olaylarda hep olduğu gibi. Dolayısıyla bu ruh hali bilimsel sonuçlara uygun bir yaşam hattını daha mantıklı bulacakların sayısını artıracaktır, ama sorularımızın tamamına buradan cevap alamadığımız sürece de kendimizi güvende hissetmek için sığınacak bir aşkın hep var olacaktır. Biçim değiştirerek süren bir durum bu, burası neresi, biz ne yapıyoruz, başımıza gelenlerin anlamı ne gibi sorulara tam bir cevap bulamadığımız için, bir Başkan’ın imkanları hakkında düşünmeyi sürdüreceğiz. Elbette benim sözünü ettiğim şey, tekil insanın varoluş uçurumundaki doğal arayışları, ama bunların hepsinin araçsallaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz ve sadece teolojik olan sistemin hizmetinde değil ki, bilimsel olan da onun hizmetinde ve ikisini de kontrollü biçimde insan topluluklarını yönetmek için kullanmayı sürdürecekler. Dünyadaki büyük salgınların tarihine baktğınızda çok büyük değişimlere yol açtığını görüyorsunuz, politikaları, geleceği kurgulama biçimlerini vb. ciddi anlamda belirlediğini. E-skop’ta Ali Artun’un “Kara Ölüm ve Avrupa Sanatı” başlıklı güzel bir yazısını da bırakıyorum, meraklısı için buraya. Umarım aynısının tekrarını yaşamayız.

    Salgın sürecinin başlarında kültür-sanat alanına destek vereceğini açıklayan ülkelerin arasında Türkiye yoktu, sonraları da olmadı. Bu bağlamda sanatçılar, sanat emekçileri, bağımsız kolektifler süreçten çok etkilendiler. Süreç sonunda nasıl ayakta kalabilecekler? Direnebilmeleri için nasıl bir dayanışma ya da örgütlenme modeli üzerinde çalışmaları gerekir?

    Bu ülkede sanatla uğraşmak zaten kolay bir şey değildi -olmayan sanat ve kültür politikalarına baktığınızda- şimdi gerçekten ortada nasıl toparlanacağı tam olarak anlaşılamayan bir durum var. Pek çok insanın yaşadığı zorluğu kişisel olarak biliyorum, pek çok sanat emekçisi için çalışma koşulları pandemiden önce de güvencesizlerin profiline uygundu, kısa süreli işler ve sosyal güvence yokluğu. Şimdi onların durumuna topluluklar eklendi. Kiralarını ödeyemedikleri gibi çalışanlara da herhangi bir ödeme yapamayan, gişe geliriyle ayakta duran topluluklardı bunlar. Bir bölümü dayanışma için platform oluşturdu ama sayısal açıdan düşündüğünüzde bu kadar çok insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli görünmüyor bu girişimler. Pek çok iş alanında olduğu gibi burada da çok büyük yıkımlar olacak, biz henüz bütün manzarayı göremiyoruz. Pek çok topluluk kapanacak, insanlar başka işlere yönelecekler fakat bu büyük kesintinin herkese birlikte olmak gerekliliği konusunda, bir bütün olarak davranmanın yollarını düşünmek konusunda bir bilinç kazandırdığını düşünmek istiyorum. Dediğim gibi az sayıda oluşumlar var bu konuda, birlikte nasıl mücadele edeceklerini düşünen sanat emekçileri var. Bu arayışların kalıcı olması gerekiyor çünkü bu ülkede hatta dünyanın pek çok yerinde sanat mekanları, topluluklar yaşasın diye uğraşacak bir politika kalmadı, varsa da çok az. Bu büyük bir soru, kolektif olarak düşünmemizi gerektiren ve ortak cevaplar üretmemizi gerektiren bir soru: Nasıl mücadele edebiliriz? Sorusu. Benim tek bildiğim bir şey var, her şeye bir bütün olarak bakmak gerekliliği, çünkü hep birlikte batıyoruz, mücadeleyi bir bütün olarak kavrama zorunluluğu. Ancak buradan bakarsak bir çıkışımız olabilir.

    • Normal denilen “eski”ye döndüğümüzde nasıl bir kültür-sanat ortamıyla karşılaşacağımız hakkında öngörüleriniz neler? Tüm görsel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında…

    Bunu bilemem ama bu soruyla eğleneyim izninizle azcık. Pandemi sırasında sanırım Çekya’da bir müze hemen maske sergisi açtı. İnsanlardan kullandıkları maskeleri toplayıp, sergi açmışlar. Ne hissedeceğime karar veremedim. Bu kadar hızlı karşılık verme meselesinin sadece sanatta olduğunu düşünmüyorum tabii. Ama genel olarak aklımdan geçeni söyleyeyim, artık filmler, oyunlar, gösteriler bütün bu olanları malzemeye dönüştürür, kalan ömrümüzde biz de izler, dinleriz. Şaka bir yana, sosyal bilimlerden sanata bütün alanlar için büyük bir malzeme bu. İşte ben bu “malzeme” sözcüğünü hem anlıyor hem de nedense biraz hüzünle karşılıyorum. Eskiye dönülmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor, Berliner Ensemble’ın yeni koltuk düzeni çok iç burkucuydu, uzak koltuklar falan. Hepimiz oradan gelen bir fotoğrafa üzüntüyle baktık ama alışkanlıklar değişebilir bir şey. İnsanın uyum sağlama yeteneği yüksek aslında. Daha önemlisi seyircinin kendini güvende hissedip gösteri alanlarına gitmesi uzun sürecek mi? Birlikte göreceğiz. Eskiyle karşılaştırdığımız sürece ise hep keder verecek.

    • Sanatta, özellikle sinemada Esposito’nun deyimiyle “bağışıksız” yani dışlanan, azınlıkta olan karakterlerin giderek daha çok yer bulduğunu görüyoruz. Sömürgeci, erkek, beyaz, hetero bireyin hikayelerinin baskın varlığı aşınıyor gibi. Anlatı sanatının, hikayeciliğin gelecekte alacağı biçim üzerine neler söylersiniz?

    Evet çok uzun zamandan beri, hikayesi anlatılanlar bir çeşit “öteki”den seçiliyor. Tarihten intikam gibi, tarihi yazanlardan. Ve bu hikayeler orta sınıf beyazlara izletiliyor, onlar da çok seviyorlar bu hikayeleri. Hikaye anlatma geleneğinin uzun tarihinde, örneğin eski toplumlarda aynı zamanda bir tarih anlatısı olarak kabul edildiği zamanlarda, anlatılan kolektifin hikayesiydi. Topluluğun geçmişi, özel olayları, kahramanları vb. Anlatının kolektiften bireysel olana geçişi daha modern zamanların ürünüydü. Sadece tiyatro tarihinden bile baksanız oyun kişilerindeki değişim size bu tarih hakkında bilgi verecektir. Tragedyalardan, burjuva dramına geçiş, prenslerden, prenseslerden sade yurttaşlara geçiş ve giderek hikayesi anlatılmayanlara geçiş. Bu dediğim bize bir şey anlatıyor, dünyaya bakışın, kurucu unsurun ve hikayede etkin olanın nasıl değişime uğradığı hakkında bir adalet arayışını anlatıyor. Dışarıda olmayan bir adalet bu, dışarıda hükümsüz olanların sesini duyurma arzusuna temelleniyor. Dolayısıyla çok uzun zamandır vuku bulan bu. Geçen gün bir anket sonucu vardı, ülkenin yüzde kırkı -eğer doğru hatırlıyorsam- kendini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiğini söylemişti. Buradan baktığımızda zaten onlar azınlık kalacak gibi ve öteki kelimesinden de uzaklaşmamız gerekiyor gibi. Öteki benim kullanacağım bir şey değil artık, onu kendini merkezde hisseden kullansın diyorum.

     

    Kaynak : Yeni Yaşam Gazetesi

  • LGBTİ+ bayrağı açtığı için tutuklanan, işkence gören Mısırlı aktivist Sarah Hegazy’nin son notu: Dünya çok acımasızdın ama affediyorum

    LGBTİ+ bayrağı açtığı için tutuklanan, işkence gören Mısırlı aktivist Sarah Hegazy’nin son notu: Dünya çok acımasızdın ama affediyorum

    Mısır’da bir konserde LGBTİ+ hakları hareketinin sembolü haline gelen gökkuşağı bayrağı açtığı için tutuklanan ve daha sonra Kanada’ya iltica eden insan hakları aktivisti Sarah Hegazy yaşamına son verdi.

    BBC muhabiri Shaimaa Khalil, Hegazy’nin ölümünü Twitter hesabından duyurdu. Khalil, “Sarah Hegazy, Mısır’da bir konserde LGBTİ+ bayrağı açtığı için hapse atılmış bir aktivist. Sarah dün Kanada’da ailesinden, sevdiklerinden uzakta yaşamına son verdi” ifadelerini kullandı.

    Khalil, Hegazy’nin son sözlerini içeren mektubundan ifadeleri de paylaştı: “Bu onun son mesajı: Kardeşlerime; hayatta kalmaya çalıştım, başarılı olamadım. Beni affedin. Arkadaşlarıma: Bu deneyim ağır oldu ve direnmek için çok güçsüzdüm. Beni affedin. Dünyaya: Fazlasıyla zalimdin ama affediyorum”

    Hegazy, 2017 yılında Mısır’da bir konserde LGBTİ+ hakları hareketinin sembolü bayrak açtığı için 50’den fazla kişiyle beraber tutuklanmıştı. Aktivist Hegazy 3 ay hapiste kaldıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı. Hegazy, hapiste gördüğü şiddet ve işkenceden sonra Travma Sonrası Stres Bozukluğu yaşadığını anlatmıştı. Hegazy, 2018’den beri Kanada’da yaşıyordu.

  • HDP Van il binası polis ablukasına alındı

    HDP Van il binası polis ablukasına alındı

    VAN – HDP Van İl Örgütü binasını ablukaya alan polis, parti yöneticileri dahil kimsenin binaya girmesine izin vermiyor.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Van İl Örgütü binasını ablukaya alan onlarca polis, Parti Meclis üyeleri ve yöneticiler dahil kimsenin binaya girmesine izin vermiyor. İl binasının bulunduğu sokağın giriş ve çıkışlarını bariyerlerle kapatan polis, gelen herkesi bölgeden uzaklaştırıyor.
    HDP’nin, Hakkari ve Edirne’den Ankara’ya bugün itibariyle başlattığı “Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü” için dün Van’a gelen ve aralarında Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın da bulunduğu grubun, il binasına yaptığı ziyaret ve karşılamadaki görüntüleri ablukanın gerekçesi olarak sunan polis, il binasına yaklaşılmasına daihi izin vermiyor.
    GAZETECİLERE GÖZALTI TEHDİDİ 
    Haber takibi yapan basın çalışanlarını da gözaltına almakla tehdit eden polis, gelen herkesi bölgeden uzaklaştırıyor.
    YÜRÜYÜŞ ÖNCESİ YASAK
    Van Valiliği, HDP’nin Van ayağını engellemek için 13 Haziran’da İl Hıfzıssıhha Kurulu’ndan karar alarak kente giriş ve çıkışları yasaklamıştı. Yasağın koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında alındığı ileri sürülmüştü.
  • Demokrasi yürüyüşünün Edirne koluna polis müdahalesi

    Demokrasi yürüyüşünün Edirne koluna polis müdahalesi

    İSTANBUL – Ankara’ya başlatacakları “Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü” için Edirne’ye hareket etmek üzere Silivri’de toplanan HDP’lilere polis müdahale etti. Çok sayıda kişi gözaltına alındı.

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Edirne ve Hakkari’den olmak üzere iki koldan Ankara’ya başlatacağı “Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü” için partililer Edirne’ye gitmek üzere hareket noktası olarak belirlenen İstanbul’un Silivri ilçesinde bulunan Silivri Alışveriş Merkezi önünde toplanmaya başladı. Eş Genel Başkan Pervin Buldan’ın öncülüğünde buradan saat 12.00’de hareket edilmesi öncesinde alışveriş merkezi önünde toplanmaya başlayan partililer, polis müdahalesi ile karşılaştı.
    Polis, aralarında HDP’li vekillerin de bulunduğu partililere müdahale etti. Müdahale ile çok sayıda kişi gözaltına alındı.
  • DTK: Saldırılarla demokrasi yürüyüşü provoke ediliyor

    DTK: Saldırılarla demokrasi yürüyüşü provoke ediliyor

    DİYARBAKIR – TSK’nin dün gece saatlerinde savaş uçaklarıyla Mahmur Mülteci Kampı, Şengal ve Kandil’i bombalamasına tepki gösteren DTK, savaş politikalarıyla ayakta durmaya çalışan AKP’nin demokrasi yürüyüşünü provoke ettiğini belirtti.

    Demokratik Toplum Kongresi (DTK), TSK savaş uçaklarının Mahmur Kampı, Şengal ve Kandil’i bombalamasına dair yazılı açıklama yaptı. Bombalanan Mahmur Kampı’nda, Türkiye’nin baskılarından dolayı yerlerini terk eden Kürtlerin kaldığı hatırlatılan açıklamada, buranının BM mülteci kampı statüsünde olduğu vurgulandı.
    Açıklamada, iktidarın 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana savaş politikasıyla ayakta kaldığı belirtilerek, “Bu saldırılardan da anlaşıldığı gibi her gün eriyen AKP Kürtlere saldırmayı bir kurtuluş yolu olarak seçmiştir. 7 Haziran yenilgisinden beri savaşla ayakta kalan AKP bu seçeneğinden dolayı da kaybedeceği kesindir. Bütün mesele Kürtlere biraz daha vurarak kendilerini yargılanmaktan kurtarmaktır. Türkiye halkları AKP’nin savaşın arkasına gizlenen bireysel çıkarları görmelidir. Savaş bir bahanedir” denildi.
    YÜRÜYÜŞÜ PROVOKE ETME
    Saldırının bir diğer nedenin ise HDP’nin demokrasi yürüyüşünün provoke edilmek istendiği belirtilen açıklamada,  “Bir diğer mesele HDP’nin demokrasi yürüyüşünü boşa çıkarma ve provoke etme isteğidir. Yürüyüşün başladığı güne denk getirilmesi kimin savaştan ve ölümden, kim barıştan ve yaşamdan yana olduğunu göstermektedir. Bu anlamda ne pahasına olursa olsun HDP’nin demokrasi yürüyüşü amacına ulaşana kadar sürmelidir” diye kaydedildi.
    ‘TARİH TEKERRÜR EDİYOR’
    “BM statüsünde olan mülteci kamplarını ve sivil yerleşim yerlerini bombalamak suçtur” denilen açıklamanın devamında şöyle denildi: “Tarih tekerrür ediyor. Yıllardır aynı tekniklerle aynı sonuçlar alınmaya çalışılıyor. Fakat dönüp dolaşıp aynı noktaya geliniyor. Kürt halkının dört parça Kürdistan’da asla vazgeçemeyeceği hakları var. Yıllardır bu hakların verilmemesi için her türlü çirkin yola başvuruluyor. Ancak yıllardır devam eden savaş gerçeği bu hakları daha da evrensel bir noktaya taşıdı. Bu bağlamda AKP’nin savaş ve ölümü makinesi haline geldiği, kendini ayakta tutmak için her türlü çirkefliği yapabileceği bir kez daha ortaya çıkmıştır. BM statüsünde olan mülteci kamplarını ve sivil yerleşim yerlerini bombalamak suçtur. Fakat AKP açısından Türkiye’nin ilerde uluslararası kamuoyundan ne ile suçlanacağının hiçbir önemi yoktur. AKP için önemli olan bir gün daha ömrünü uzatabilmektir.”
    ‘KÜRT HALKI BİRLİĞİNİ OLUŞTURMALI’
    Demokratik kitle örgütleri ve uluslararası kamuoyunun bu saldırılara karşı sessiz kalınmaması gerektiğini belirten DTK, “Tüm dünya halklarını, Demokratik kitle örgütlerini ve uluslararası kamuoyunu AKP’nin Kürt halkı üzerinde içerde ve dışarıda uyguladığı faşizm karşısında sessiz kalmamaya davet ediyoruz. Kürt halkı bu savaş ve faşizm çığırtkanlığına karşı birliğini oluşturmalı ve sesini demokratik ve meşru yollardan yükseltmelidir. AKP’nin istediği kaos, gerilim ve savaştır. Tüm Kürtler AKP’nin gerçek yüzünü görmeli ve ona göre konum almalıdır. Ona karşı biz de Kürt halkının siyasi taleplerini gerçekleşmesi için savaş çığırtkanlığına karşı barış ve demokrasi talebinden asla vazgeçmeyeceğiz” diye belirtildi.
  • Mahmur, Şengal ve Kandil’e eş zamanlı hava saldırısı

    Mahmur, Şengal ve Kandil’e eş zamanlı hava saldırısı

    HABER MERKEZİ – Türkiye’ye ait savaş uçakları, Mahmur Kampı, Şengal ve Kandil’i eş zamanlı bombaladı.
    Geçen hafta onlarca savaş uçağının getirildiği Diyarbakır’dan havalanan jetler, Mahmur Mülteci Kampı, Êzidîlerin yaşadığı Şengal ve Kandil’i vurdu. Eş zamanlı saat 00.00’da düzenlenen saldırı sonucu yaralananların olduğu bildirildi.
    MAHMUR 40 DAKİKA SÜRDÜ
    Mahmur’dan edinilen bilgilere göre, saldırı 40 dakika sürdü, bombardımandan sonrası keşif uçaklarının hareketliliği saatlerce devam etti. Karaçok Dağı ve Miştenur bölgesi de bombalandı. Kamp sakinleri konvoy halinde bombalanan alanlara gitmeye çalışırken, konvoyun güzergahı da vuruldu. Mahmur’daki saldırıda can kaybı yaşanmadı, hayvanların otlandığı arazide yangın çıktı. Bombardımanın sesi, Rojava’nın Dêrik kentinden de duyuldu.
    ŞENGAL’DE SİVİLLER YARALANDI
    Şengal’e yönelik düzenlenen hava saldırısında ise siviller yaralandı. Stêrk TV’ye konuşan gazeteci İbrahim Êzidî, Serdeşt bölgesine yönelik düzenlenen saldırıda sivillerin yaralandığını belirtti. Daha önce hastanenin bombalandığı Serdeşt’te, 2014’te DAİŞ’in düzenlediği saldırı ardından evlerinden olan halkın barındığı bir kamp da bulunuyor.
    KANDİL BOMBALANDI 
    Mahmur ve Şengal’in yanı sıra eş zamanlı olarak Kandil de bombalandı. Edinilen bilgilere göre, savaş uçakları Çiyayê Direbî, Kozînê, Balayan, Çiyayê Nasir’i hedef aldı.