Author: ali

  • İngiltere’de koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı 33 bin 998’e yükseldi

    İngiltere’de koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı 33 bin 998’e yükseldi

    İngiltere’de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle ölenlerin sayısı son 24 saatte 384 artarak 33 bin 998 oldu.

    Sağlık Bakanlığının Twitter hesabı üzerinden yayımladığı verilere göre ülkede Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 384 artışla 33 bin 998’e yükseldi.

    Ülkede toplam Kovid-19 vakası da 3 bin 560 artarak 236 bin 711’e çıktı.

    Son 24 saatte mükerrerler dahil 133 bin 784 testin yapıldığı ülkede, testten geçen toplam insan sayısı 1 milyon 663 bine ulaştı.

    HUZUREVİ ÖLÜMLERİ

    Öte yandan Ulusal İstatistik Ofisi’nin bugün açıkladığı verilere göre ülkede 2 Mart ile 1 Mayıs arasında huzurevlerinde meydana gelen 45 bin 899 ölümün 12 bin 526’sı Kovid-19 ile bağlantı olarak gerçekleşti.

    Verilere göre 28 Aralık 2019 ile 1 Mayıs 2020 arasında ise huzurevlerinde geçen yılın aynı dönemine göre 23 bin 136 daha fazla ölüm meydana geldi.

    PARLAMENTODA GÜNDEME GELMİŞTİ

    İngiliz parlamentosunun alt kanadı Avam Kamarasında önceki gün yapılan Başbakana Sorular oturumuna da huzurevlerindeki ölümlerle ilgili tartışma damga vurmuştu.

    Ana muhalefetteki İşçi Partisinin lideri Keir Starmer, bir kardiyologun verdiği bilgiye dayanarak, salgın sırasında taburcu edilen Kovid-19’lu çok sayıda yaşlının virüsü huzur evlerine taşıdığını iddia etmişti.

    Hükümetin resmi belgelerinde 12 Mart’a kadar huzurevlerini “düşük risk” altında göstermesini de eleştiren Starmer, sadece nisan ayında huzurevlerinde hükümetin resmi sayılarına ek 10 bin açıklanamayan ölüm daha olduğunu ileri sürmüştü.

    Starmer’e yanıt veren Başbakan Boris Johnson ise huzurevlerindeki ölümlerle ilgili olarak, “Teyit edildikten sonra netleşecek nihai sayıların son derece korkunç olmayacağını iddia edecek değilim” ifadesini kullanmıştı.

  • Covid-19’un panzehiri dayanışma ağları

    Covid-19’un panzehiri dayanışma ağları

    HİKMET ERDEN / LONDRA

    Covid-19’un en fazla tahribatta bulunduğu yerlerden Londra’da Kürdistanlı ve Türkiyeli demokratik kitle örgütleri toplumsal dayanışmayı en üst boyuta çıkartarak salgına karşı mücadele ediyor.

    İngiltere’de koronavirüsün vurduğu kentlerin başında gelen Londra’da, Kürdistan ve Türkiyeli demokratik kitle örgütleri kurdukları dayanışma ağları ile önemli bir ihtiyaca cevap oluyor.
    Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsün yayılarak binlerce insanın ölümüne yol açtığı ve yol açmaya devam ettiği ülkelerin başında İngiltere geliyor.
    Dün Avrupa saati 13.00 itibariyle İngiltere’de can kaybı 33 bin 614, vaka sayısı ise 233 bin 151’di. Hükümetin günlük yüz bin test yapılacak vaadine ancak bir buçuk ay sonra ulaşılan ülkede toplam test sayısı şimdiye kadar 2 milyon yüz bin oldu. İngiltere, ölüm sayısı bakımından ABD, İspanya ve Rusya’dan sonra dördüncü sırada bulunuyor.

    Maske sorunu ciddi
    Son olarak Başbakan Borris Johnson’un 4 aşamalı koronavirüsten çıkış planı ise tartışmalara neden oldu. Hükümet ilk defa maske kullanımı önerirken, ülkedeki sağlık çalışanları bile koruyucu maskelere ulaşmakta zorluk çekiyor. Johnson, 23 Mart’tan bu yana uygulanan “Evde Kal-Sağlık Sistemini Koru-Hayat Kurtar” mesajını, “Tedbiri Bırakma-Virüsü Kontrol Et-Hayat Kurtar” olarak değiştirirken, planla dışarıda daha uzun süre kalma ve ev halkı dışından biriyle mesafeli olarak bir araya gelme izni veriliyor.

    En erken 1 Haziran

    Plana göre en erken 1 Haziran’da bazı mağazaların açılabileceği ve ilkokuldan başlamak üzere öğrencilerin okullara gidebileceği açıklandı. Planda, Temmuz ayı gibi güvenli olmaları ve sosyal mesafe kurallarını uygulamaları şartıyla bazı oteller ve halka açık yerleri yeniden açılması umuluyor.


    Örgütler dayanışma için açık
    İngiltere’de demokratik kitle örgütleri ise kapalı durumda. Kürdistan ve Türkiyeli bazı demokratik kitle örgütleri ise Dayanışma ağı üzerinden kurum kapılarını açık tutuyor. Ancak hiçbir kurumda toplantı ve etkinlik düzenlenemiyor.
    İngiltere’de pandeminin ana üssü Londra’da ise koronavirüse karşı mücadelenin en ön saflarında sağlıkçıların yanı sıra oluşturulan dayanışma ağları geliyor. Yerel yönetimlerin kurduğu yardım destek hatlarının yanı sıra demokratik kitle örgütleri eliyle oluşturulan Kriz Merkezleri, ihtiyaç sahibi insanlar, kimsesizler, karantinaya alınan ve evinden çıkamayanlar ve yaşlılar için çalışmalarını sürdürüyor.


    Dayanışma imece usülü örülüyor
    Kürdistanlı ve Türkiyeli kurumların Kriz Merkezlerine ise toptancı ve marketçiler başta olmak üzere toplum üyeleri de gıda ve sebzelerin yanı sıra maddi bağışlarda bulunarak katkılarını sürdürüyor.

    Kürt Halk Meclisi, Britanya Alevi Federasyonu, Göçmen İşçiler Kültür Derneği (GİK-DER) ve Kürt ve Türk Toplum Merkezi (DAY-MER) yoğun çalışmaları ile dikkat çekerken, tüm kurumların ortak bileşeni Demokratik Güç Birliği’de çalışmaları koordine ederek dayanışma ağlarını güçlendirmek için çalışıyor.

    Her an ve koşulda yanınızda
    Hayatlarını riske ederek her gün onlarca kişi ve aileye ulaşmaya çalışan dayanışma ağları sadece maddi yardımlarda bulunmuyorlar. Bununla birlikte özellikle dil bilmeyenler için tercümanlar ayarlanıyor, kadına yönelik şiddete karşı devlet kurumlarına yönlendirmeler yapılırken ihtiyacı olanlar için gönüllü psikologlar ile insanlara ücretsiz terapi hizmeti sunuluyor.
    Kürt Halk Meclisi’nin Londra’nın altı bölgesinde oluşturduğu Kriz Merkezleri bir yandan toplum üyelerini arayarak sağlık ve ekonomik durumları hakkında bilgi alırken diğer yandan da ihtiyaç sahipleri için toptancılardan satın aldıkları erzakları ulaştırıyorlar.

    Kürtlerin oluşturduğu dayanışma ağlarında çalışanlar kimi zaman eczane kapılarında yaşlıların ilaçlarını alıp ulaştırırken, kimi zaman da hasta olanları kendi özel araçları ile hastaneden eve ulaştırıyorlar. Belediyeler ile günlük iletişim halinde olurken, bir yandan da çocukların eğitime dönük bir oluşturulan Eğitim Komisyonu temel ders kitapları listesini gönderiyor.

    Gıda Bankası oluşturuldu
    Gıda yardımlı konusunda Britanya Alevi Federasyonu (BAF) ilk günden bu yana yoğun bir mesai harcıyor. Aleviler’in dayanışma ağları ile koronavirüsten dolayı maddi zorluğa giren gıda temin edemeyen ve hasta olanlar için adeta Federasyon binasında bir Gıda Bankası oluşturmuş durumda. Kürdistan ve Türkiyeli toplum ise BAF merkezine büyük miktarlarda gıda yardımlarında bulunuyor bu yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyor.

    Sağlık çalışanlarına destek
    Kürt ve Türk Toplum Merkezi Day-Mer’de ihtiyaç sahiplerine gıda yardımının yanı sıra Ankara Antlaşması ile ülkede kalan işsiz kalan insanlara ise maddi yardımlarda da bulunuyor. Day-Mer, özellikle sağlık çalışanlarına dönük yemek ve gıda destekleri ile dayanışmada bulunmaları dikkat çekiyor.

    Cemevinden adrese teslim
    İngiltere Alevi Kültür Merkezi’de Cemevi Mutfağı ise Alevi kadınların gönüllü katılımı ile yemekler hazırlanıyor ve ihtiyaç sahibi kişi ve ailelere gönderiliyor.
    Göçmen İşçiler Kültür Derneği’de (Gik-Der) sadece ihtiyaç sahiplerine destek vermek amacıyla kurum binasını belli saatler içinde açık tutuyor. Gik-Der Kuzey Londra’da bazı marketler ile anlaşarak sağlık çalışanlarının ücretsiz olarak meyve ve sebze ihtiyaçlarını karşılıyor.

  • Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı – Ayşe Çavdar

    Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı – Ayşe Çavdar

    1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.

    1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

    “Başak Konutları” ve “Hilal Konutları”

    İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.

    Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

    Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.

    28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

    Liberalleşme vaatleri

    Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

    Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

    Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

    Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor

    Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

    Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.

    Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

    Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

    AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.

    17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

    “Klostrofobik alanlar”

    İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

    Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.

    Antropolog ve gazeteci Ayşe Çavdar, 1997 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını, 2014’te ise European University of Viadrina’da doktora çalışmasını bitirdi. Akademik çalışmalarını İslamcılık, dindarlık antropolojisi, kentsel araştırmalar alanlarına odaklayan Çavdar, akademik çalışmalarını bir süredir Almanya’da devam ettiriyor. Çavdar, doktora çalışmasında Başakşehir’i ve Başakşehir üzerinden Müslümanlar’ın dönüşümünü ele almıştı.

     

    Euronews sitesinden alınmıştır

  • Koronavirüs bağırarak konuşunca da bulaşıyor

    Koronavirüs bağırarak konuşunca da bulaşıyor

    Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yayınlanan yeni bir araştırma Covid-19’un sadece öksürme ve hapşırma ile değil yüksek sesle konuşarak ya da bağırarak da yayıldığını ortaya koydu.

    ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından yapılan araştırma, virüsü taşıyan bir kişinin maskesiz şekilde yüksek sesle konuşması ya da bağırması durumunda etrafa yayılan virüslü tükürük damlacıklarının havada 8 ila 14 dakika kalabildiğini kanıtladı.

    Araştırmaya katılan kişilerden bir dakika boyunca yüksek sesle konuşulması istenen araştırmada hassas lazerlerle damlacıkların kapalı bir ortamda ne kadar sürede yok olduğu incelendi.

    Bir dakikalık konuşma süresinde hastalıklı bir kişinin en az bin virüslü damlacığı havaya yaydığını tespit eden uzmanlar, taneciklerin en az sekiz; hatta bazılarının 14 dakika havada kalabildiğini gözlemledi.

    Maske takmanın hayati öneme sahip olduğunu vurgulayan araştırmacılar, bazı kişilerin yüksek sesle konuşmaları ya da bağırmaları sırasında yaydıkları damlacık sayısının sadece bir dakikada 100 bine ulaştığının da altını çizdi

  • Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Akkuş: Baş eğmeyeceğiz

    Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Akkuş: Baş eğmeyeceğiz

    IĞDIR – Gözaltına alınarak yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Yaşar Akkuş, “En büyük gücümüz halkımız ve gülüşümüz. Bu da size dert olsun. Baş eğmedik, eğmeyeceğiz” mesajı gönderdi.
    Gözaltına alınarak yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eşbaşkanları Yaşar Akkuş ve Eylem Çelik, belediyede yapılan aramaların ardından İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Akkuş belediyeden çıkarıldığı sırada gülümseyerek, “Benim gülüşüm dert olsun onlara”  dedi.
    ‘BU SİZE DERT OLSUN’
    Ardından araca bindirilen Akkuş, emniyete götürüldü. Akkuş gözaltında avukatları aracılığıyla, “Çalmadık, çırpmadık, yemedik sizlere de yedirmedik, bu size dert oldu. En büyük gücümüz halkımız ve gülüşümüz. Bu da size dert olsun. Baş eğmedik, eğmeyeceğiz de” mesajı gönderdi.
  • Kayyım atamasına tepki yağdı: İşte Saray’ın ‘normali’

    Kayyım atamasına tepki yağdı: İşte Saray’ın ‘normali’

    HDP’li belediyelere kayyım atanması ve belediye eşbaşkanlarının gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki yağdı. Yapılan paylaşımlarda, halk iradesinin gasp edildiği vurgulanarak, “Kayyum darbedir” denildi.

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP)  Siirt, Iğdır, Baykan, Kurtalan ve Altınova belediyelerine kayyım atanması ve belediye eşbaşkanlarının gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki yağdı.
    HAKVERDİ: KAYYUM DARBEDİR
    CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, “Kayyum darbedir” diyerek, Twitter hesabından şu paylaşımda bulundu: “Kayyum sandık iradesine ve demokrasiye darbedir.”
    ATAY: SİYASİ DARBE
    Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Merkezi’nin yaptığı açıklamada, “Bugün iktidar HDP’li dört belediyeye daha kayyum atadı. İşte Saray’ın ‘normali’ budur: Baskı, irade gaspı, gözaltıdır. Demokrasiye, eşitliğe karşı tüm uygulamaları reddediyoruz. Seçilmiş belediye başkanlarının ve iradesine el konan yurttaşlarımızın yanındayız” denildi.
    TİP Hatay Milletvekili Barış Atay da, “AKP’nin korona günlerinde de vazgeçmediği en önemli 2 şey: İşçiye köle gibi davranıp, sömürmek, halkın iradesini hiçe sayarak HDP belediyelerine siyasi darbe yoluyla kayyum atamak” paylaşımında bulundu.
    ÜNSAL: MİLLİ İRADEYE SAYGI DUYMAYAN REJİM
    DEVA Partisi kurucularından Ahmet Faruk Ünsal, yaptığı paylaşımda, “Iğdır, Siirt, Baykan, Kurtalan belediyelerine kayyım atandı. Bu rejim milli iradeye saygı duymayan belirsizlik ve keyfilik rejimidir” şeklinde tepki gösterdi.
    KAFTANCIOĞLU: DARBECİ ZİHNİYET
    CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, tepkisini şu sözlerle ifade etti: “Halkın iradesine ipotek koyan darbeci zihniyet, gece yarısı operasyonlarıyla devam ediyor. Atanmış askerlerle, seçilmişlerin ve halkın hakkı gasp ediliyor.”
    SAKIK: KAYYIM İTTİFAKI
    Kürt siyasetçi Sırrı Sakık da, “HDP’li 4 belediyeye daha kayyum! İşte 2019 kayyım ittifakı bugün HDP üzerinde kopartılan fırtınayla birbirini suçlayan muhalefet, Kürtler söz konusuysa kan kardeştir” paylaşımında bulundu.
    ÇEPNİ: HALK İRADESİNİ TESLİM ALAMAZSINIZ
    HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Tankınızla, topunuzla, paralı askerlerinizle binaları işgal edebilirsiniz, ancak halkın iradesini asla teslim alamazsınız. Halk iradesi ile kayyum rejimini yıkacağız” dedi.
  • Üzerine tükürülen istasyon görevlisi, koronavirüse yakalanıp öldü

    Üzerine tükürülen istasyon görevlisi, koronavirüse yakalanıp öldü

    İngiltere’nin başkenti Londra’da bir tren istasyonu çalışanının, bir yolcunun “Bende koronavirüs var” diye bağırarak üzerine tükürüp öksürmesi sonucu Covid-19’a yakalanarak öldüğü açıklandı.

    Taşımacılık Sendikası TSSA’nın açıklamasına göre solunum yolları hastası olan 47 yaşındaki Belly Mujinga, Victoria tren istasyonunda Mart ayında saldırıya uğradı ve birkaç gün sonra hastaneye kaldırılarak solunum cihazına bağlandı.

    11 yaşında bir oğlu olan bilet memuru Mujinga’nın saldırıdan 14 gün sonra, 5 Nisan’da öldüğü açıklandı. Açıklamada, Mujnga’nın 29 Nisan’da 10 kişinin katılmasına izin verilen bir cenaze töreniyle toprağa verildiği belirtildi.

    İngiltere gazeteleri, Belly Mujinga’nın bir iş arkadaşıyla birlikte saldırıya uğradığını ve bu kişinin de hastalığa yakalandığını yazdı.

    Londra polisi, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı.