Author: ali

  • Sanat Bağlamında Yazarlık

    Sanat Bağlamında Yazarlık

    Gökhan Yavuzel


    Yazı, en temel tanımıyla; bireyin, duygu ve düşüncelerini estetik bir imgeyle kaleme dökebilmesidir.

    Yazı: Roman, hikâye, deneme, şiir gibi eser olma özelliği kazanmış bütün yazınsal faktörlerdir. Gerçek bir yazar için yazı; insan olmasının gereği olarak duyduğu sorumluluktan ibarettir. Yazı yazmak bir sanat ise, bu ancak insanlık onurunu kurtarabilmenin bir aracıdır.

    Yazı sayesinde, kültürlerin kaynaşması sağlanabilecek, hoşgörü ve sevgi yelpazesi artacak, sorunlara ortak çözümler bulunabilecektir. Yazının kullanım biçimi ve topluma sunuş şekli en önemli etkendir. Yazar olabildiğince sade, anlaşılır ve okuyucularının toplumsal psikoloji ve hassasiyetlerini ön plana alarak bunu yapmalıdır, elbette ki yazar toplumsal etiğe uygun yazılar yazabilmelidir. Bir eserin bitiminde yazar sadece kendisini ikna etmekten ziyade, okuyucu kitlesinin tatminini de düşünmelidir.

    Yazar her şeyden önce iyi bir okuyucudur. Okuma ve sorgulamayı kendine ilke edinmiş, merkezi atıf ve söylemleri doğrulamadan inanmayı tercih etmeyen, olabildiğince bilge yaşamayı prensip edinen, başka hayatları anlamayı, gözlemlemeyi ve adil sonuçlar çıkarmasını öğrenebilen kişidir. Yazar için tam bilgelik asla olmaz, o sadece yaşamının koşullarına göre yazmaktan çok okumayı, araştırmayı yeğlemiş mütevazı insandır. (Burada bir yazar kişilik portresi çıkarmak yanlış olur, ancak sade bir yazarın okuduklarıyla ve yazdıklarıyla toplumun gelişimine katkıda bulunması zorunludur. Bu sebeple toplumun gerçekliğine dayalı gayret ve izlenebilecek metot bu kapsamda olabilmelidir.)

    Yazarın en başta bir meselesinin olması gerekir. Bunların başında; Ailesel, toplumsal, varoluşsal, inançsal, ideolojik gibi bir derinlik probleminden yakınması ve buna karşı eyleme geçmesi olarak tanımlanabilir. Yahut kişinin yakındığı konular arasında, toplumun çoğu tarafından reddedilen, yok sayılan ve görmezden gelinen bir karşı çıkışının olması gerekmektedir.

    Yazarlık öğretilmez yahut öğrenilmez. O kişinin doğasında ve yeteneğinde olması gereken bir olgudur. Bireyin bu yeteneğinin farkına varabilmesi için; Edebiyata ilgili olması, araştırma yazılarını seviyor olması, düşünen ve sorgulayan biri olması gerekir. Elbette bu ölçülerin ailesel faktörleri vardır. Aile çocuğunu okumaya teşvik etmeli, yaş gruplarına hitap eden kitaplar okutturulmalıdır. Bu aslında yeterli bir kriterdir, çünkü; bireyin doğasında bu bağlamda bir yetenek var ise ve yeteri kadar kendisini okumayla beslemişse, yazmaya gayret edebilir.

    Tabii, burada büyük bir ayrım söz konusu olmaktadır. Kişi, okuduğu kitaplardan ve keşfini yaptığı sanat tercihinden varacağı sonuç önemlidir. Örneğin, sadece güne hitap eden, yarını olmayan, apolitik gençliğe dayalı yazı ve metotları takip eden Post-Modern yazar veya şairlerin yolundan gidilebilir, ya da Dünya edebiyatına katkıda bulunmuş, ölümlerinden asırlar geçmesine rağmen halen canlılığını koruyan yazarların eserlerini takip edebilir. Bu iki ayrım yazarlığa adım atmış kişilerin, sanat hayatına ve eserlerine yansıyacaktır. İlk mecra, sanat için sanat felsefesini içeren bir yaklaşım olmakta; ikinci yol ise, toplum için sanatı ifade eden, toplumcu gerçekçi yazarların yetişmesini sağlayan bir gerçekliktir.

    Yazarın yazım türünü ve içeriğini etkileyen temel unsur, içinde yaşadığı toplumun salt kültürü, acıları ve yaşayış biçimleridir. Yaşam koşulları çok iyi olan biri yazmaya pek de eğilim sağlayamaz. Çünkü, kişi yazılarına bunalımlarını, kültürel yaşam koşullarını ve uygulanan eşitsizlikten yakınarak kalıcı eserler yansıtabilmelidir ki; önemli eserler üretmiş yazarların hemen hepsi içinde bulunduğu zor koşullardan, geçimsizliklerden, haksızlıklardan ve mutsuzluğundan dolayı kâğıt ve kaleme muhtaç olmuşlardır.

    Mutlu insan yazamaz mı sorusu akıllara gelmektedir. Elbette yazabilir. Ancak bir durumu tasvir ederken, o durumdan biraz nasiplenmek gerekir. Hayatında hiç geçim problemi yaşamamış; sistemsel, toplumsal, inançsal ya da ailesel baskı ve haksızlıklara uğramamış biri, eserlerine bu gerçekliği ne kadar hissedip yansıtabilir?  Belki de güçlü empati becerisini yansıtarak bir şeyler aktarabilir ama bu durumu bizatihi yaşamış ve hiç yaşamamış birinin kalemi bir olur mu? Bambaşka hayatları süren okurlarına bu yaşanmışlığı ne ölçüde ulaştırabilir yahut hissettirebilir?

    Yazarlığın bir de kurtarıcı işlevi vardır. Kişi hayatını sürdüğü yaşam ile yazdığı yazılar tamamen zıt olabilir. Örneğin mutsuz, hastalıklı, problemli, maddi imkansızlıktan yakınan, içinde yaşadığı toplum ile barışık olmayan biri; eserlerine mutluluğu, sağlıklı yaşamanın değerlerini, problemlere çözüm üretmeyi, maddi problemi dert edinmeyen yöntemler sunmayı, toplumu ile barışık yaşamanın koşullarını okuyucularına aktarabilir. Bu yazarın kendisinden yola çıkarak okurlarını değiştirip dönüştürmesinin güçlü istemidir.

    Örneğin, tamamen işitme engelli olan Beethoven 9.senfoniyi ortaya çıkardığında bütün Dünya’yı ayaklandırdı; İranlı kadın şair Füruğ Feruhzad’ın, şeriat kurallarının çok ağır olduğu İran’da şiir yazmasını engellemek için çeşitli psikolojik baskılar ve saldırılara maruz kalır, toplum bir kadının şiir yazmasına alışkın değildir. Ancak Feruhzad bu yolundan asla dönmez, bir suikastla öldürülmüş bile olsa, O eşsiz mücadelesi ve eserleriyle, bütün kadınlar için emsal teşkil etmektedir; Çok mutsuz ve uyumsuz bir hayat süren Kafka, yaşadığı süre içinde yazdıklarını yayınlatamaz, yayınlanmaya değer görülmez.  Ancak o yinede yılmaz, sanatın dönüştürücü işlevine inanır. “Ben öldükten sonra okunacağım” der. Ve öylede olur. Kafka ancak öldükten sonra Kafka olabilmiştir.  Bu örnekler çoğaltılabilir…

    Günümüzde teknolojik aletlerin gelişimi ve insanların modaya uyup, sistemin çarkları arasına sıkışıp kalması, okuma oranını hayli düşürmüş, eğitimde vasat bir hale gelmiş, maalesef ki acılar, savaşlar ve kaoslara sürüklenen bir toplum gerçeği doğurmuştur.  Modern insan yapısı, kendi öz benliğinden uzaklaşmış, kültür ve gelişim faktörlerini yaşatmak ve geliştirmek için düşünmeyecek bir hale sürüklenmiş, Kapitalist toplum gerçeğinin dinamikleştirdiği popüler kültür kalıbına dönüştürmüştür. 21. yüzyılın temel insanı artık yaşayış biçimini sadece tüketim üzerine planlamış, sisteme bağımlı olmuştur. Hâkim sistem, sadece egemen kültürün sanatçılarını ön plana çıkarmaktadır. Burada amaç; düşünen, sorgulayan ve toplumcu gerçekçi bir anlayışın ortaya çıkartabileceği sanatı yok etmek, parçalamak, kısaca; kendine bağımlı kıldığı bir nesil yetiştirmektir. (Sistemin bu amacında, büyük oranda başarı sağladığı ise, ne yazık ki bir gerçektir.)

    Buna karşın, toplumda en büyük sorumluluk sanatçılara düşmektedir. Bu sanatçıların başında yazarlar gelir. Yazarlar, yazdığı kitaplarla, senaryolarla, şarkı sözleriyle toplumun uyanmasını, gerçekleri görebilmesini ve en önemlisi ise, öz benliğine kavuşmasını sağlayabilmelidir. Bu anlamda yazarlar toplumların bel kemiğini oluşturan, nabzını en iyi okuyabilen ve en önemlisi ise, bunu kalemine yansıtıp insanlara sunabilen fikir işçileridir.

  • ‘Sosyalist değişim’ için mücadele zamanı!

    ‘Sosyalist değişim’ için mücadele zamanı!

    İbrahim Avcıl


     

    Britanya’nın 1 Ocak 1973 yılında başlayan AB üyeliği bundan tam üç buçuk yıl önce gerçekleşen referandum sonuçlarının yasal olarak uygulamaya konulması ile beraber 31 Ocak 2020 yılında sonlandı. 2016 yılında gerçekleşen referandum da her ne kadar Britanya halkının bir kısmı yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve göçmenliği sorun olarak görmelerinden kaynaklı çıkış için oy vermiş olsa da, azımsanmayacak büyük bir kesim ve yine sol ve sosyalist kesimler Avrupa Birliği’nin işçi ve emekçilerin değil, özünde patronların birliği olmasından ve bu birliğin dağılmasının, patronlar kulubünün zayıflamasına sebep olabilmesinden kaynaklı AB’den çıkış yönünde oy kullandılar.

    2016 yılında gerçekleşen referandumun hemen arkasından sol ve sosyalistlerin neden çıkış yönünde oy kullandıklarını sorgulamadan bu kesimleri ırkçılar ile aynı kefeye koyanlar aslında, farkında olmadan toplumun yüzde 52’sine bu suçlamayı yönlendiriyorlardı. Ki bu durumda 17 milyondan fazla insanın ırkçı ve göçmen karşıtı olması gerekir. Ancak bu gerçeklikten uzak ve sızlanmaktan başka bir şey değildir. Çünkü AB’den çıkma yönünde oy kullanan bizler ırkçı değil aksine sınıf mücadelesinin gelişmesi ve ilerlemesinden yana olan ve bu temelde çalışma yürütenleriz. Bu konuda kendimizi yeterince anlatamadığımız gerçeği söz konusu. Ancak bu anlatamamaktan kaynaklı ırkçılık ile suçlanmak doğru değil. Avrupa Birliğinin demokratik bir kurum olduğunu ve demokrasi ile yönetildiğini düşünenlerin Yunanistan da Çipras liderliğinde ki Syriza hükümetinin başına gelenlere bakması yeterlidir. AB’nin kemer sıkma politikalarını uygulatmak için nasıl dikta rejimlerinin uyguladığı baskı yöntemlerini Yunan halkına dayatıldığını çok net göreceklerdir.

    Bugün artık Britanya AB’nin bir üyesi değildir. Ancak geçiş süreci diye adlandırılan bir yıllık süreç boyunca AB’den çıkmamış gibi her şey devam edecek. Dolayısı ile 31 Aralık 2020 yılına kadar ki geçiş sürecinde bir antlaşmanın sağlanması için görüşmeler sürecek. Bu tarihten sonra varılan antlaşmaya göre neyin ne kadar değişeceğini daha net görmüş olacağız. Britanya’nın nihayetinde 31 Ocak 2020’de, yani referandumdan tam 3 buçuk yıl sonra AB’den ayrılması, demokrasinin ve halkın Britanya’nın ana akım siyasete ve AB’de kalalım diye ‘Remain’ kampanyasına milyonlarca sterlin akıtan büyük tekellere karşı ciddi bir zaferdir. Kuşkusuz ki 2019 genel seçimlerinde İşçi Partisinin oylarında yaşanan düşüşün İşçi Partisinin 2016 yılında gerçekleşen referandum sonucunu hiçe sayarak ikinci bir referandum politikası izlemesi ile doğrudan alakalıdır. Bugün Brexit’i yaşama geçiren Muhafazakar bir hükümet olmak zorunda değildi. İşçi Partisinin bu politikası kendi kendini yaralamaktan başka birşeye yaramadı. Eğer İşçi Partisi referandum sonuçlarına saygı göstermiş olsaydı bugün çok daha ilerici bir hükümet ile hem Brexit gerçekleşecek hem de İşçi sınıfı bakımından ciddi bir kazanım yaşanılacaktı. Ancak AB delisi kesimlerin ısrarlı baskıları sonucu yanlış politika izlemek zorunda bırakılan İşçi Partisi tarihsel bir yenilgi alarak sınıfa karşı saldırıların yoğunlaşmasının da önünü açmış oldu. İşçi Partisi’nin yaşamış olduğu bu hezimetten dolayı da birçok açıdan İşçi Partisi’ni illeri bir noktaya taşıyan Jeremy Corbyn istifa etmek zorunda bırakıldı. Bugün İşçi Partisi bir liderlik yarışı içerisine girmiş bulunuyor. İşçi Partisinin bu liderlik yarışması ilerici ve demokratik aday olan Rebecca Long-Bailey ile İşçi Partisini 2015 ve öncesi süreçteki Neo-Liberal politikaların uygulayıcısı olan ve sağa yakın olan bir partiyi yeniden yaratmak isteyen 3 aday arasında gerçekleşecek.

    Türkiyeli ve Kürdistanlı İşçi Partisi üyelerinin ve yine toplum derneklerinin, toplumumuzun İşçi Partisi ve ana akım siyasetten beklentilerini göz önünde bulundurarak, bu liderlik yarışmasında Rebecca Long-Bailey’den yana tercihlerini kullanmaları kazanılan bir mevzinin kaybedilmemesi bakımından önemli. AB’den çıkış her ne kadar bir çok insan da hayal kırıklığı yaratmış olsa da, bu hayal kırıklığına uğramış olan ilerici ve demokrat insanların, bu durumu işçi ve emekçilerin lehine çevirme mücadelesinin bir parçaları olmaları gerekir. Dolayısı ile Britanya İşçi hareketinin ve sol kesimlerin önünde iki tercih bulunmaktadır. Ya gittikçe daha da otoriter ve baskıcı bir rejim haline gelen patronların kulubü AB’ye üye olmak için öncülük edecek. Ya da milyonlarca işçi ve emekçinin arzusu olan, değişimin öncülüğüne soyunarak sosyalist değişim için mücadele edecektir.

  • Üç Kadın Sanatçıdan ”Aşk, Özlem ve Kayıp Şarkıları”

    Üç Kadın Sanatçıdan ”Aşk, Özlem ve Kayıp Şarkıları”

    İngiltere’nin başkenti Londra’da ”Aşk, Özlem ve Kayıp Şarkıları” adıyla multikültürel bir konser düzenlenecek.

    The Old Church kilisesinde 28  Şubat akşamı saat 19:30’da Türkçe, Kürtçe, Rumca ve Ermenice halk melodileriyle, sınırları aşan eşsiz bir konser gerçekleşecek.  Sanatçılar Çiğdem Aslan, Suna Alan ve Hatice Yeşil’in sahne alacağı konserde, müzisyenler Cem Tuncer (bas gitar), Dursuncan Çakın (bağlama, kopuz), Erdal Yapıcı (gitar, on telli bağlama), Eser Ebcin (keyboard), Serkan Çakmak (kaval) ve Suat Karakuş (perküsyon) ile eşlik edecekler. 

    İngiltere’deki Türkiyeli toplumun yakından tanıdığı başarılı sanatçı Çiğdem Aslan uzun yıllardır, Türkçe, Yunanca, Kürtçe, Boşnakça, Bulgarca, Romence ve Ladino gibi birçok dilde ve bölgesel tarzda şarkı söyleyen bir şarkıcı. Kürt-Alevi geçmişinden gelen sanatçının 1930’lardan itibaren Küçük Asya ve Yunanistan’dan Rebetiko ve Smyrnaic şarkılarına odaklanan ‘Mortissa’ (2013) ve ‘A Thousand Cranes (Bin Turna)’ (2016) ödüllü, beğenilen albümleri var.

    Özellikle Kürtçe seslendirdiği eserleri ile İngiltere’de öne çıkan sanatçı Suna Alan da yine Kürt Alevi geçmişinden geliyor. Bingöl’ün dengbêj geleneği ve Kürt-Alevi deyişleri, yine büyüdüğü İzmir’in Rum müzik geleneğinden etkilenen sanatçının repertuarında ayrıca Ermenice, Rumca, Sefardi, Arapça ve Türkçe şarkılar da yer alıyor. 

    Saz çalmanın Alevi toplumu için kültürel bir önemi olduğundan sanatçı Hatice Yeşil, müzik yolculuğuna saz çalmakla başladı. İç Anadolu türkülerinde özellikle bozlak eserlerini oldukça başarılı seslendiren sanatçı Yeşil, ayrıca Alevi deyiş ve eserlerini seslendirmektedir. 

    The Old Church, Stoke Newington Church St, Stoke Newington, London N16 9ES adresinde gerçekleşecek konserin biletleri kapıdan temin edilebilir.

  • Kürtçe’ye Sahip Çıkın

    Kürtçe’ye Sahip Çıkın

    Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 2000 yılında 21 Şubat tarihini “Dünya Anadil Günü” olarak ilan etti. UNESCO’nun Mart 2013’te yayımladığı Tehlike Altındaki Diller Dünya Atlası’na göre, dünyada konuşulan yaklaşık 7 bin dilin yüzde 40’ı, yani 2 bin 500’ü kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya. UNESCO’nun Diller Atlası’na göre, Türkiye’de ise Kürtçenin Kirmançkî (Zazaca) lehçesi dahil olmak üzere 18 dil yok oldu ya da yok olma tehlikesi ile yüz yüze.

     

    KÜRTÇE OKUL VE KURUMLAR KAPATILDI

    2015-2016 yılları arasında uygulanan sokağa çıkma yasakları ve sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) sonrası Kürtçenin gelişimi için çalışma yürüten kurumlar Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı. Yine, 2016’da günlük Kürtçe yayın yapan tek gazete olan Azadiya Welat, Evrensel gazetesinin Kürtçe yayın yapan dergisi Tîroj, Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği (KURDÎ-DER) ve İstanbul Kürt Enstitüsü kapatıldı. Yine, Kürtçe eğitim verilen Ferzad Kemanger İlkokulu, Ali Erel İlkokulu, Ahmet Beyhan İlkokulu (Dibistana Seretayî ya Ahmet Bayhan) da kapatılan yerler arasında yerini aldı.

    Lice ve Silvan’da yapımı tamamlanan okullar da eğitim hayatına daha başlamadan yıktırıldı. Bölgedeki belediyelere atanan kayyımlar eliyle de Kürtçe tabelaların yanı sıra Kürtçe sokak, cadde ve park isimleri silindi.

     

    ‘KURUMLARIN EŞYALARI GANİMET OLARAK ALINDI’

    Kapatılan kurumlar arasında bulunan KURDÎ-DER’de 10 yıl boyunca hem öğretmenlik hem de yöneticilik yapan Rıfat Roni ve KHK ile kapatılan Ehmedê Xanî Akademesi Eşbaşkanı İbrahim Halil Taş, 21 Şubat Dünya Anadil Günü’nü dolayısıyla o dönem yaşananlar ve Kürtçe üzerindeki baskıya ilişkin konuştu.

     

    2006’da halkın yoğun talepleri doğrultusunda açtıkları KURDÎ-DER’de on binlerce öğrencinin ders gördüğünü hatırlatan Roni, “1991’de Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM), 1992’de Kürt Enstitüsü açıldı. 2014 yılında Diyarbakır’da Ferzad Kemanger, Yüksekova’da Dayika Uveyş ve Cizre’de Berivan okulu büyük bir coşku ve katılım ile açıldı. Kürt halkının verdiği mücadele sonucu Kürtçe okullarda seçmeli ders olarak verilmeye başlandı. Kürtçenin gelişimin gören hükümet inkar yoluna gitti ve bir çok kurumu kapattı. Kürtçe öğreten kurumlara ceza yağdırdı. Kurumların malını ganimet ilan edip hepsini aldı ve bunları sattı” dedi.

     

    ‘ONBİNLERCE ÖĞRENCİ BOŞTA KALDI’

    KURDÎ-DER bünyesinde 37 şube açtıklarını kaydeden Roni, “Türkiye metropollerinden tutun bölgenin il ve ilçelerinde verilen eğitimlerde halkın yoğun talebi vardı. Halk KURDÎ-DER’i alternatif olarak görüp çocuklarını buraya gönderiyordu. 10-20 olan sayı zamanla on binlere ulaştı. KURDÎ-DER taleplere cevap olmak için okul öncesi, ilkokul, lise ve üniversite için materyaller düzenleme hazırlığı yapıyordu.  Yaptığımız bu çalışmada diğer çalışmalar gibi KHK’ye takıldı” diye konuştu. Kürtçe ders veren kurumların kapatılması ile on binlerce öğrencinin “sudan çıkmış balığa” döndüğünü kaydeden Roni, daha sonra yapılan çalışmalar ile bir toparlanma durumunun ortaya çıktığını ifade etti.

     

    ‘KÜRTÇE KONUŞTUĞU İÇİN ÖLDÜRÜLÜYORLAR’

     

    Bir halkın var oluşunun en önemli göstergelerinden birinin dil olduğuna dikkati çeken Roni, dilini konuşamayan veya bilmeyen insanların özgür olmadığını kaydetti. Dünya Anadil Günü’nün saldırı altında olan dillerin dayanışma günü olarak ele alınması gerektiğini vurgulayan Roni, saldırılara karşı çıkıp, dilleri hakkettiği yere getirilmesinin ardından bu günün bayram olarak kutlanılması talebinde bulundu. Kürtçeye dönük saldırılara cezaevinde şahit olduğuna değinen Roni, “O zaman Türkçe konuş çok konuş dayatması ile insanlar işkenceden geçiliyordu. Şimdi birçok yerde insanlar Kürtçe konuştuğu için ceza alıyor. Öldürülüyor” dedi.

     

    DARBE İLE KÜRTÇE AKADEMİNİN ALAKASI NE?

    KHK ile kapatılan Ehmedê Xanî Akademesi Eşbaşkanı İbrahim Halil Taş da, akademinin 21 Şubat 2012 yılında açıldığını ve 1 Ocak 2017 yılında KHK ile kapatıldığını hatırlattı. Akademi bünyesinde Kürtçe eğitim verdiklerini belirten Taş,  büyük bir coşku ile açtıkları akademinin gerekçe gösterilmeden kapısına kilit vurulduğuna işaret ederek, “Darbe bahane edilerek akademi kapatıldı. Akademi ile darbenin alakası nedir” diye sordu.

     

    ‘BASKILARIN AMACI ASİMİLASYON’

    Kürtlerin yoğun olarak dile sahip çıktığı bir dönemde Kürtçe ders veren kurumların kapatıldığını söyleyen Taş, bununla da asimilasyonun amaçlandığının altını çizdi. Anadil gününün tüm dünyada yok olmak ile yüz yüze kalmış dillerin direnişine ve kendini daha da ilerlemesine şahit olacağı bir gün olması gerektiğini belirten Taş, Kürt dili için de mücadeleyi büyütme çağrısı yaptı. Kürtçeye yönelik saldırıların yoğun olduğunu ancak buna karşın geri adım atılmadığını vurgulayan Taş, Kürt Dil ve Kültür Ağı, Kürt Dil Platformu ve MED-DER gibi kurum ve kuruluşlar Kürtçenin gelişimi ve asimile edilmenin önüne geçmek için çalışma yürüttüğünü söyledi.  Otoasimilasyona dikkat çeken Taş, devletlerin gözaltı, tutuklama yapabileceğini ancak insanların evine giremeyeceğini söyledi. En büyük eğitimin evde verilebileceğine dile getiren Taş, anne ve babalara çocuklarına Kürtçe eğitimi vermesi gerektiğine vurgu yaptı.

     

  • Ahmet Aslan ve Levent Güneş Londra’da

    Ahmet Aslan ve Levent Güneş Londra’da

    Uzun bir aradan sonra Anodolu müziğinin özgün sesi Ahmet Aslan ve Levent Güneş  23 Şubat tarihinde Londralı müzikseverlerle olacak. Independent Music tarafından organize edilen konser, Kuzey Londra’da Islington Assembly Hall salonu sahnesinde gerçekleşecek. Sanatçı Ahmet Aslan 2019’da çıkardığı ‘Budala Aurası’ isimli albümünden ve sanatçı Levent Güneş de yine 2019’da çıkardığı ‘Geldim Sevdim Göçtüm’ isimli albümlerinden de eserler seslendirecekler.

    Konser kapsamında Cem Tuncer (bas), Serkan Çakmak (kaval), Erdal Yapıcı (kopuz-gitar) ve Louis Erkin Yalaz (davul) konuk müzisyen olarak sahnede yer alacaklar.

    Bilet fiyatları £25.

    Konser adresi: Islington Assembly Hall, Upper Street, Islington, London, N1 2UD 

    AHMET ASLAN: Seslendirmiş olduğu parçalar ile büyük bir hayran kitlesine ulaşan usta sanatçı Ahmet Aslan aslen Dersim Hozat’lıdır ve Hozat’ın Taux köyünde dünyaya gelmiştir. 1993 – 1996 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuarı’nda okudu. 1996’dan beri Almanya’da yaşıyor. 2008-2012 yılları arasında Rotterdam’da lisans eğitimi aldığı Dünya Müzik Akademisi’nde okudu. 2003 yılında ilk solo albümünü “Va û Waxt (Rüzgar ve Zaman)”, ardından 2007 yılında ikinci albümü Veyvé Milaketu (Meleklerin Dansı) ve son olarak 2019’da Budala Aurası isimli albümünü  çıkardı.

     

    LEVENT GÜNEŞ: Yakın zamanda Londra’ya yerleşen, halk ozanı kültürünü günümüz enstrümanlarıyla ayakta tutmaya çalışan başarılı müzisyen Levent Güneş, genellikle kendi bestelerini etnik unsurların çizgilerini yansıtacak formlarda yapmıştır. Bağlama ile müziğe başlayan Güneş, vurmalı çalgılar, üflemeli çalgılar ve kopuz enstrümanlarında kendini geliştirdi. 1994 yılından beri müzik yapan Levent Güneş, 2010 yılından beri besteci, aranjör olarak KALAN müzik şirketi ile çalışıyor.  Güneş, çeşitli sanatçıların albüm, proje ve konserlerinde yer aldı. Bunlardan ‘Petag Dersim Ermeni Halk Şarkıları’ albümü yönetmeni, aranjörü ve solisti iken, ‘Pelguzar’ albümüne aranjörlük yaptı ve enstrüman çaldı. ‘Kızılbaş II’ albümünden Peyman eserinin bestecisi, aranjör ve solisti iken, yine ‘Alevilere Kalan I’ albümünde Yola Girme Sen eserinin solistliğini ve aranjörlüğünü üstlendi. Levent Güneş’in solo albümü ‘Geldim Sevdim Göçtüm’ 2019’da Kalan etiketiyle çıktı. Güneş ayrıca Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Ekşi Elmalar ve Çınar Ağacı gibi unutulmaz yapımların müziklerini bestelemiş ve yorumlamıştır.

  • Londra’da ‘Sêrê Sale’ kutlandı

    Londra’da ‘Sêrê Sale’ kutlandı

    Diren Dicle


    Londra’da yaşayan Kürt Kızılbaşlar tarafından tarihi ve geleneksel Sêrê Sale (Yeni yıl) kutlaması yapıldı. Xızır ile birlikte yapılan kutlama da, Aleviler de dayanışmanın ve paylaşımın önemine değinildi.

    İç Toraslar’da yaşayan Kürt-Kızılbaşlar tarafından geleneksel olarak kutlanan Sêrê Sale (Yeni Yıl) etkinliği Kırkısraklılar Kongre Salonu’nda gerçekleşti. El-Com (Elbistanlılar Derneği), Kırkısraklılar ve Kürecikliler Derneği tarafından düzenlenen etkinliğe çok sayıda kişi katılırken, özellikle Hızır orucunun ertesinde yapılan etkinlik dolayısıyla lokma ve yemekler hazırlandı. Geleneksel Kürtçe manilerin okunduğu gecede, “Sere sale, bine sale, Xızır hate ve male. Xere bidin Kale” (Sene bitti sene başı geldi Hızır eve misafir geldi Dedeye bir hayır verin) denilerek yardım toplandı. Gece de ilk olarak Kırkısraklılar Halk Oyunları ekibi tarafından bir folklor gösterisi düzenledi.

    XIZIR KİMDİR?

    Gösterimin ardından bir konuşma yapan yazar Ali Haydar Ülger Alevilikle Xızır’ı anlatan şiirsel bir anlatımda bulundu. Xızır’ın ne olduğunu soran Ülger, “Xızır el uzatılmazsa açlıktan ölecek milyonlarca çocuk varken toklara lokma dağıtmak mıdır? Xızır evimizi açmazsak soğuktan donacak açlıktan ölecek denizler de boğulacak binlerce göçmen ve mültecimidir? İnsanlar yetiş ya imdat diye çığlık atarken acaba yatağında rahat uyumak mıdır? Yoksa ses çıkarılmazsa zulümle yaşamaya maruz kalmış insanlık mahsun ve mazlumlar yetis ya Hızır darken programlanmış etkinlikler ve faailiyet raporlarını doldurmak mıdır? Xızır gerçekten nedir? Xızır kimdir? İnsanların carına yetişecek kim? Yada kime yetişmeli nasıl yetişmeli? Yoksa basit bir program mıdır?” diye sordu.

    XIZIR PAYLAŞIMIN SEMBOLÜDÜR

    Xızır’ın Aleviler için kutsallık arz eden mitolojik bir figure olduğunu belirten Ülger, şunları söyledi: “Özü ve anlamı ise derin bir insani dayanışma sembolüdür. İnsancıl olmanın ve paylaşmanın inançsal temelidir. Onun adına neler mi yapılır? Saz çalınır nefesler dile gelinir. Deyişler sözlenir. Kömbeler, börekler, çörekler, tavuklar, kaburgalar ve lokmalar paylaşılır. Yakarışlar yapılır. Cem olunur. İşte tüm bunlar üzerine Yetiş Ya Hızır denilerek hakka seslenilir. Hızır umutsuzlara umuttur. Hızır haktır. Hızır yalnızların gariplerin yoldaşıdır. Merhamettir. Açlığa tokluk olandır. O kimsesizlerin kimsesidir. Sevdasıza sevda muhabbetsize muhabbettir. O gönül adıdır.”

    DİL ÖLÜRSE GÖZÜMÜZ AÇIK GİDER

    Ülger’in ardından söz alan yazar Ahmet Güven ise Kürtlerin dilini, kimliğini ve geleneklerini unutmaması gerektiğini söyleyerek, “Dil ölürse gözümüz açık gider. Yeni yıl Mezopotamya Alevilerin Şubat ta kutlar. Sanat ve kültürümüz ölmemeli. Kürt Alevilerin özel ve önemli bir günüdür Sersal” dedi. Güven, ardından Kürtçe mani ve öyküler ile geceye renk kattı.

    KÜRTÇE SEÇMELİ DERS OLMALI

    Kürecikliler Derneği Başkanı Mustafa Doğan’da dilin önemine vurgu yaparak, “Yaşadığımız topraklar da dilimiz ve kültürümüz asimile edilmeye çalışılmıştır. Birileri kendi kültürlerini dayattılar. Biz o kültürleri her ne kadar öğrendikse de kendi kültürümüzden uzaklaşmaya başladık. Yeni nesillere maalesef aktaramadık. Bugün geldiğimiz ülkeler de bize illa şu dili öğrenin diye dayatma da bulunmuyor. Bizler bir toplumsal çalışma yaratmalıyız. Bazı Avrupa ülkelerin de seçmeli Kürtçe dersler veriliyor. Biz de bunun için çalışmalara başladık ve bunu burada da gerçekleştirmeliyiz. Aileler de kendi kültürlerini dillerini koruyup geliştirmelidir” diye kaydetti.

    Yapılan konuşmaların ardından lokmalar dağıtılırken, sanatçı Haydar Erdoğan yöresel ezgiler seslendirdi. Son olarak sahne alan Koma Zelal’in söylediği Kürtçe hareketli şarkılar eşliğinde katılanlar halaya durarak, Sere Sale’yi kutladı.

  • Gik-Der yeni yönetimini belirledi

    Gik-Der yeni yönetimini belirledi

    Diren Dicle


    Göçmen İşçiler Kültür Derneği (GİK-DER) 29’uncu Olağan Kongresini gerçekleştirirken, eşbaşkanlığa ise Paula Lamont ve İbrahim Avcıl seçildi.

    Londra’da çalışmalarını sürdüren Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) 29’uncu Olağan Kongresi’ni dernek binasında gerçekleştirdi. Kongreye Gik-Der üyeleri ve delegelerinin yanı sıra demokratik kitle örgütü temsilcileri katıldı. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan kongre de ilk olarak Divan seçimi yapıldı. Divan oluşumunun ardından kongre de aday olmayacağını açıklayan Gik-Der eşbaşkanı Helin Honca, derneğin bir yıllık çalışma raporunu okudu. Honca, Gik-Der’in Britanya da bulunan Türkiyeli ve Kürdistanlı toplumun önemli kurumlarından birisi olduğunu söyleyerek, özellikle Kürdistan’da yaşanan savaş ve işgale dikkat çekti. Honca, Sosyalizmin halkların umudu olduğunu vurgularken, emek ve demokrasi mücadelesine değindi. Honca, daha fazla özgürlük ve demokrasi mücadelesine çağrı yaparak, herkesi mücadeleyi sahiplenmeye çağırdı.

    Honca’nın ardından Dr. İbrahim Okçuoğlu güncel siyasal gelişmelere dönük bir sunum gerçekleştirdi. Sunumun ardından Gik-Der’in faaliyetlerini konu alan bir sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi.

    Faaliyet raporu ve mali raporları okunarak delegelerin onayına sunuldu. Ardından da her başlık için üye ve katılımcılar tarafından değerlendirmeler yapılırken, raporlar oy birliği ile kabul edildi.

    DAYANIŞMA MESAJLARI

    Kongereye, Day-Mer ve Tilkililer Dernek temsilcileri de katılarak birer konuşma ile dayanışma mesajlarını iletti. Yine Fransa da calışmalarını sürdüren ACTIT ve Gik-Der’in de üyesi olduğu Avrupa çapında faaliyet yürüten Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu Aveg-Kon da kongreye yazılı birer dayanışma ve kutlama mesaj gönderdi.

    LAMONT VE AVCIL EŞBAŞKAN SEÇİLDİ

    Kongre de, Gik-Der bünyesinde faaliyet yürüten dövüş kulübü SOLSTAR’ın Britanya polisi tarafından krimanilize edilerek, dikkat edilmesi gereken ‘aşırı örgütler’ listesinde yer almasına tepki gösterilerek, kınandı. Tüzük üzerine gerçekleşen tartışmaların ardından Gik-Der’in yeni yönetim kurulu kongre tarafından seçildi. Kongreden sonra yapılan ilk yönetim kurulu toplantısında  ise Paula Lamont ve İbrahim Avcıl eşbaşkanlığa seçildi.