Author: ali

  • Britanya’da 8 boyutta ‘Özgür Toplum’ Konferansı düzenlendi

    Britanya’da 8 boyutta ‘Özgür Toplum’ Konferansı düzenlendi

    Londra’da düzenlenen Özgür Toplum Konferansı’nda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm paradigması çerçevesinde örgütlenme, hak-adalet, ekonomi, diplomasi ve özgür yurttaşlık gibi 8 boyuttan oluşan Halk Meclisi’nin inşa edilmesi kararlaştırıldı.

    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Kapitalist Modernite’ye karşı oluşturduğu Demokratik Konfederalizm Paradigması çerçevesinde  Kürtler örgütlenme modellerini ele aldığı ve tartıştığı 2 günlük bir konferans düzenledi.

    Londra KCC binasında düzenlenen ‘Özgür Toplum’ adlı konferans, delegelerin ortak kararı ile “Direniş ruhuyla demokratik ulusun boyutları temelinde özgürlüğümüzü büyütelim” şiarı ile gerçekleşti. Konferansa aralarında İskoçya, Galler ve Britanya Kürt Halk Meclisleri ile bileşenleri, PJAK, Kadın Meclisi, Civaka Azad ile Güney Kürdistan ve Rojava’daki yapıları temsil eden 74 delege katıldı. Konferansa ayrıca KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal ile KCDK-E Eşbaşkanı Yüksel Koç online olarak katıldı.

    Konferans, Devrim ve demokrasi mücadelesinde yaşamini yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Konferans divanında Britanya Kürt Halk Meclisi Ercan Akbal ve Elif Sarıcan ile Liverpool Halk Meclisi’nden Miraz Heval yer aldı. Konferans ağırlıklı olarak Kürtçe gerçekleşirken, Türkçe, İngilizce ve Kürtçenin diğer lehçelerinde çeviriler yapıldı.

    Gündem başlıklarının okunduğu konferansta ilk olarak KCDK-E’nin örgütlenme tartışmalarına ilişkin hazırladığı genel rapor okundu. Raporda, Demokratik Konfederalizm temelinde yürütülen Halk Meclisleri, Kooperatifler, akademiler ve kongre çalışmalarının belli bir düzeye ulaştığı vurgulanarak, “Çalışmalar bugüne kadar merkezi bir temelde yürütüldü. Genel bir bilinç ve örgütü düzeyi artık her yerelin kendi politikalarını belirleyecek ideolojik, politik, eylemsel ve kurumsal yapılara saliptir. Demokratik Konfederalizmin bir gereği olarak ta artık örgütlenme düzeyimiz yerele kaymalı ve genel kararlaşmalar en aza indirilerek tüm karar sistemi yerele aktarılmalıdır” denildi.

    Diplomasi, inanç, kadın ve diplomasi gibi alanların merkezi perspektif ile alındığı ifade edilen raporda, radikal demokrasiyi hayata geçirme temelinde bundan sonra bu alanlarda söz ve kararın yerele aktarıldığı vurgulandı.

    ‘TOPLUM POLİTİK ÖZNEYE DÖNÜŞMELİDİR’

    Kapitalist modernitenin yaşamın tüm alanlarında yarattığı yıkıcı etkilere değinilen raporda, örgütlemenin önündeki en büyük engelin, kapitalizmin maddiyatçı, köleleştirici ve toplum kırım yaratan özelliklere bağımlılığın olduğunun altı çizildi. Kapitalizmi seven sürekli maddiyat peşinde koşan bir toplumla özgür toplumun kurulamayacağı vurgulanan Konferansta, toplumu ideolojik politik bir hat eşliğinde politik özneye dönüştürmenin gerekliğine dikkat çekildi. Halk Meclislerinin işleyişi ve üyeleri açısından ciddi bir özeleştirinin yapıldığı konferansta, ideolojik öncünün rolünün akademik bir kadroya ulaşarak komün, akademi, kültür, kooperatif kuran devrimci bir halk yaratmak olduğu belirtildi.

    CIVAKA AZAD: 8 BOYUTU ÖRGÜTLEYECEĞİZ

    Raporun ardından Britanya Civaka Azad Koordinasyonu’nun raporu okundu. Halk Meclisleri ve kurumların üst bileşkesi konumundaki Civaka Azad, tüm alanlara dönük özeleştiri sundu. Britanya’da yaşayan Kürtlerin daha örgütlü ve bilinçli bir alan yaratması için rollerini oynayamadıklarını ifade edilen raporda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigması etrafında kapitalist moderniteye karşı ekolojik, demokratik, cinsiyet özgürlükçü anlayışın yaşam bulması temelinde yerelden genele yeniden örgütlenme yapılacağı vurgulandı.

    Konferansta siyasal süreç değerlendirilmesi ile birlikte, Demokratik Konfederalizm’in örgütlenme, kültür, eş yaşam, hak-adalet, diplomasi, ekonomi, öz savunma ve özgür yurttaşlık başlıklı 8 boyutu tartışılarak bu boyutların nasıl örgütleneceği ele alındı.

    BRİTANYA’DA KOMÜNLER MECLİSLER DÖNEMİ

    Delegeler, Britanya’da yaşayan Kürt ve Kürdistan halklarının örgütlenme çalışmalarını, örgütsüz tek bireyin kalmaması ilkesi demokratik temelde yeniden inşa edilmesi olarak ele almak gerektiğini vurguladı. . Demokratik toplum paradigması temelinde komünler, meclisler, akademiler, kongreler, kooperatiflerin kurulması gerektiğini vurgulayan delegeler, çalışmaların tam anlamıyla başarıya ulaşamamasını hem eleştirdi hem de özeleştirisini verdi.

    Özellikle Londra’da Kürtlerin yerel örgütler oluşturduğu ancak bu örgütlerin Halk Meclisleri’nde daha örgütlü bir sisteme kavuşmadığını ifade eden delegeler, Kürt halkının bir soykırım kıskacından geçtiği vurgulanarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tecriti kırılarak özgürlüğünün sağlanmasının temel gündemleri olduğunun altı çizildi.

    ‘İLKEL MİLLİYETÇİLER İHANET İÇİNDE’

    Britanya’nın ulus devletlerin ve faşistlerin sahası olduğuna dikkat çeken delegeler, silah ticaretinden kapitalizmin sömürge düzenine kadar bir çok ülkedeki çatışma ve kanın sorumlusunun Britanya olduğu vurgulandı. Kürdistan ve Filistin halklarının özgür geleceğinin Demokratik Konfederalizm sistemini inşa etmek olduğunu belirten Delegeleler,

    Britanya’da 8 boyutta ‘Özgür Toplum’ Konferansı düzenlendi
    Britanya’da 8 boyutta ‘Özgür Toplum’ Konferansı düzenlendi

    inşanın en temel ayaklarından birinin de enternasyonalist mücadele olduğunu söyledi.

    İlkel milliyetçilerin gerillaya karşı saldırılara destek vermesinin ‘ihanet’ olduğunu vurgulayan delegeler, Kürt halkının ihanet ve ajanlaştırmaya karşı özgür ve onurlu tavrını sert bir şekilde göstereceğini kaydetti. Kurumların sorunlarını demokratik bir şekilde ele alarak çözüm gücüne dönüştürmesi gerektiğini de belirten delegeler, her türlü iktidarcı anlayışların demokratik kişiliği

    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm Paradigması çerçevesinde Halk Meclisi’nin yeniden örgütlendirilerek, kapitalist moderniteye karşı  etrafından yeniden örgütlenme tartışmalarını yürüten delegeleler, Britanya’daki Kürtlerin Demokratik Konfederalizm paradigması etrafından  8 boyut üzerinde örgütlenmesi kararlaştırıldı.

    YÜKSEL KOÇ: RADİKAL DEMOKRASİYİ İNŞA EDİYORUZ

    Konferansın ilk gününde yapılan tartışmaların ardından bir konuşma yapan KCDK-E Eşbaşkanı Yüksel Koç, 8 boyutta ilke ve ideolojilerine göre örgütleneceklerini ifade ederek, vicdani ve ahlaki toplumu direniş ruhuyla örgütleyerek özgür toplumu inşa edeceklerini söyledi. Toplumun halkın ihtiyaç duyduğu her alanda örgütleneceklerini ifade eden Koç, her komisyonunun Halk Meclislerine bağlı bir şekilde radikal demokratik bir işleyiş ile sistemin kurulacağını belirtti. Koç, yeni sistemin özgürlüğü ifade ettiğini en önemlisi kadın özgürlükçü bir paradigma olduğunu kaydetti. .

    REMZİ KARTAL: ÖNDERLİK PARADİGMASI İLE ÖRGÜTLENECEĞİZ

    Konferans tartışmalarının ikinci gününde söz alan Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal,

    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Soykırım kıskacında’ olduğunu ifade ettiğini hatırlatarak, “Tarihi bir süreçten geçiyoruz. Kürtler yüz yıldır Ortadoğu’da bir çok devletle savaşıyor. Şeyh Sait, Koçgiri, Agiri, Dersim ve Mahabad, Mela Mustefa Berzani’den bu yana Kürtler isyanda ve soykırım kıskacında. Dört parça Kürdistan’da saldırıları nasıl püskürtebiliriz. Her dört parçada yaşayan halklar Önderlik paradigması etrafında kendini örgütler ve öz güce kavuşursa tüm bu saldırıları geriletebiliriz. Kapitalist sisteme karşı nasıl direndiğimiz ve nasıl zafer elde ettiğimiz bütün dünyaya Rojava devrimi ile gösterdik. Rojava’da demokratik cinsiyet özgürlükçü ve ekolojik paradigma yaşam buldu. Bu Önder Apo’nun yeni paradigması ile gerçekleşmiştir” dedi.

    Toplumu ve halkı örgütlemenin gerektiğini dile getiren Kartal, şunları söyledi: “Britanya ve Londra’da çok sayıda dernek ve kurum bulunuyor. Hangi renkten olursa olsun. Bizler bu renkleri yeni paradigma ekseninde örgütleyerek Halk Meclislerini oluşturmalı ve büyütmeliyiz. Aşağıdan yukarıya doğru bir sistem örüyoruz. Radikal demokrasi bizim perspektifimizi oluşturuyor. Özgür bir ülke için Önderlik Paradigması ile örgütlenmeliyiz.”

    Konferansta iki gün boyunca yapılan tartışmaların ardından son gündem karar tasarıları oldu. Britanya Kadın İnisiyatifi’nin ayrıca ara toplantılar oluşturduğu karar tasarıları okunurken, genel karar tasarıları ise tartışmaya sunuldu.

    Konferansta alınan kararların bazıları şöyle:

    Kürt Kültür Festivali’nin ulusal temelde Britanya’da bir kez yapılması.

    Yeniden inşa temelinde ekonomik özerklik komitesinin kurulması.

    Kooperatiflerin alt yapı çalışmalarının başlatılması.

    Kürt dilinin okullarda GCSE (Seçmeli ders) olarak verilmesi ve bunun için bir komisyon kurulması.

     

    Konferans yapılan kapanış konuşmalarının ardından “Biji serok Apo”, “Şehit namırın” sloganları ile sona erdi.

    DİREN DİCLE

  • Kutlu Adalı cinayeti

    Kutlu Adalı cinayeti

    Türkiye’nin kirli işlerini aklama merkezine dönüştürdüğü Kıbrıs’ın tarihi, Türk faşizminin tertipleri  ve cinayetleriyle dolu. Bunlardan en çok konuşulanı, gazeteci Kutlu Adalı’nın öldürülmesi… 

    Türk devletinin Kıbrıs’taki faşist organizasyonları eliyle katlettiği sayısız önemli isimden biri, gazeteci yazar Kutlu Adalı. Onun adını, Türk devlet faşizmi tarafından katledilmesi kadar St. Barnabas İncili’ne dair araştırmalarıyla da duymuştuk. Peki faili meçhul ilan edilen ve 20 yıldır aydınlatılmayan bu cinayet, nasıl ve kimler tarafından işlendi? Bunu anlayabilmek için önce Kıbrıs Türk’ünün Türk devletinden çektiği zulmü, ardından ise Kutlu Adalı’nın kimliğini irleyeceğiz.
    Türk devletinin müdahalesi sonucu ikiye bölünmesi üzerinden 20 Temmuz itibariyle 42 yıl geçen Kıbrıs adası, gerek stratejik konumu, gerekse de tarihi zenginliğiyle her zaman dış güçlerin ilgi odağı oldu. Ada, devletler tarafından adeta “yüzen ada” gibi kullanıldı. Yakın tarihte ise Osmanlı İmparatorluğu’yla başlayan, İngiliz sömürgeciliğiyle ve Türk müdahalesiyle devam eden uluslararası kriz, Kıbrıslıların üzerine kara bulut gibi çökmüş durumda.
    Çoğu kişi Kıbrıs’ta Türk devletinin sayısız kirli oyununun 1974’teki işgalle birlikte başladığını düşünür; oysa Türk devletinin çıkar oyunları, 1950’li yıllarda başlamıştır. İngiltere, Yunanistan, Vatikan, Amerika, İsrail gibi birçok gücün müdahaleleriyle zaten ciddi yaralar alan ada, Türk müdahelesiyle birlikte ise yok oluşa sürüklenmiştir. Özellikle Kıbrıs Türkleri, 1974’teki işgal harekatı ardından ciddi zarar görmüş, ambargo ve izolasyon altında yaşamak zorunda kalmıştır. Bunların yanına bir de Türk devletinin katliam ve asimilasyon politikası eklenmiştir.

    Mumcu, Adalı ve Buldan’ı Ağar öldürdü!

    ‘Katil en önce gelir’

    Peker, Mumcu’nun ölümüyle ilgili, “Uğur Mumcu şehit ediliyor, yanına ilk gelen kim; katil en önce gelir, Mehmet Ağar. Yüce Allah o insanın kanını bize nasip etmedi. Adam namuslu adam, bu günleri görmüş, namuslu adam. Rumlara Kıbrıs’ı satacağı yok. Aradan zaman geçti, döndüler üç dört gün sonra. Denk gelinemedi. Korkut abiyle konuştuk. Dedi sonra gideceğiz. Onlara bağlı başka bir ekip öldürmüş. Karşılaştık Korkut abiyle, ‘Halloldu o iş’ dedi” dedi.
     
    ‘Hepsini öldürdüler’

    Kürt iş insanlarının cinayetine dair Peker, Behçet Cantürk ve Savaş Buldan’ın katledilmesinde Ağar’ın rolünü şöyle anlattı: ”En son siyasete girip, hayali cumhurbaşkanlığı, hikâye böyle. Adam tüm geçmişi temizlemek için MGK’ya sunum yaptı. O zaman Tansu Hanım, onu ikna etti. Sonra başladılar hepsini öldürmeye başladı. Kendi geçmişini temizlemek için yaptı” diye konuştu.

    Bir dönemin hatıraları…

    Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler, uzun yıllar boyunca ortak bir yönetimle yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu, adaya işgalci bir zihniyetle hükmetmişti. Daha sonra ise Kıbrıs, Osmanlı’nın borçlarından dolayı İngiltere’ye kiralanmış ve bir İngiliz kolonisi haline gelmişti. Bu dönemin bugüne kadar uzanan hatıraları, Türkler ve Rumların maden ocaklarında İngiliz sömürgeciliğine karşı birlikte örgütledikleri grev ve eylemleri, hasat zamanı köylülerin dayanışmasını, iki toplumlu yerleşimlerin folklorik özelliklerini, kültürel bütünleşmeyi, oluşan ortak dili, binlerce evliliği, taşınmaz mal ortaklıklarını bugüne dek taşıyor. Tabii yalnız hatıra olarak… Adada bugün her açıdan bölünmüşlük hakim…

    Petrole ulaşan ‘gemi ada’

    1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri, Ortadoğu petrolleriydi. Bunun yanında Kıbrıs, Ortadoğu’daki karışıklıklara yakın olması  nedeniyle, ele geçirene müdahale olanağı sunuyordu. Özellikle Doğu Akdeniz’deki üslerini tek tek kaybeden İngiltere açısından Kıbrıs’ın önemi çok büyüktü.
    Türkiye ile Yunanistan, 1952 yılında NATO’ya üye olmuştu. Türkiye bu dönemde, Kıbrıs meselesi yüzünden Yunanistan’la karşı karşıya gelerek NATO üyeliğini tehlikeye atmak istemedi, bu nedenle mevcut statükonun korunmasından yana tavır takındı. Ayrıca NATO’nun da beslediği antikomünizm dalgası da iki devlette ağır basıyor ve politikayı daha çok bu histerik antikomünizm tayin ediyordu.

    Türkiye: Ada İngiltere’nindir!

    Yunanistan, 1954’te Birleşmiş Milletler’e, İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için başvurdu. O dönemde yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu savunarak İngiltere’nin yanında saf tuttu ve nihayetinde Yunanistan’ın başvurusu reddedildi.
    İngiliz hakimiyetinin son bulması için silahlı mücadele yürüten Kıbrıslı Rumların örgütü EOKA, 1957 başlarında ateşkes ilan etti. Aynı aylarda NATO da, Türkiye ile Yunanistan arasında arabuluculuk yapmak bahanesiyle adaya el attı. Bundan sonra tertiplerin ardı arkası kesilmeyecekti.

    Rauf Denktaş sahnede…

    27 Ekim 1957 tarihinde, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun başına, eski savcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi. 29 Kasım’da Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), ilk bildirilerini dağıtarak adını duyurdu. Bir yıl sonra EOKA da tekrar faaliyete geçerek saldırılarını arttırdı. TMT de Rumlara savaş ilan etti. TMT’nin hedef aldıkları arasında, Kıbrıs’ta barış ve bağımsızlığı savunan Türk emekçiler de bulunuyordu.

    Rum ve Türk demokratlar hedefte

    Bu dönemde barış savunucusu Kıbrıslı Rumlar ve Türkler, bir ortak miting düzenledi. Mitingin ardından TMT, sendikalı Türk işçileri katletmeye başladı. Aynı şey, Rumlar cephesinde de yaşanıyor, solcu Rum emekçiler, şoven Rumlarca katlediliyordu. Emperyalist planların hayata geçmesi için her şeyden önce adadaki emekçi halkların barıştan, kardeşlikten, bağımsızlıktan yana tutumunun kırılması gerekiyordu.
    1959 yılında güya adada barış ve huzurun tesisini önemseyen uluslararası güçler, Zürih-Londra Garanti ve İttifak Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşmayla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs Anayası’nın garantörleri olarak ilan edildi.

    ‘Bağlantısız’ Kıbrıs korkuttu

    Bu sırada dünyada gelişen sosyalist mücadele, Kıbrıs adasında da yankı buluyordu. Sovyetler Birliği yanlısı AKEL’in oy oranı giderek artıyordu. İki kutuplu dünyada “üçüncü yol” olma iddiasında olan ülkelerin oluşturduğu “Bağlantısızlar Hareketi”nin zirvesinde Kıbrıs, “kurucu üye” unvanını aldı. Bağlantısızlar Hareketi, Sovyetler Birliği’ne daha yakın duruyordu. Bu gelişmeler, hem Türkiye’yi hem de ada üzerine planları olan emperyalist ülkeleri korkuttu. Bu korku, adadaki oyunların daha da sertleşmesine neden olacaktı.
    1963 yılının Kasım ayınca Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, Anayasa’da 13 maddelik bir değişiklik yapmak istedi. Değişikliklerin çoğu, mevcut Anayasa’ya göre Türklere verilen hakları kısıtlayıcı nitelikteydi. Oysa mevcut Anayasa, adanın iki toplumlu yaşamına göre düzenlenmişti.

    TC’nin ‘bölücü’ müdahalesi

    1974’teki Türk işgalinin öncesinde adada, iki toplumu düşmanlaştırma ve koparma çalışmaları, iki yanlı olarak geliştirildi, halklar kışkırtıldı. 1974’de ise Türk devleti, “Ayşe tatile çıktı” parolasıyla bir çıkartma harekatı düzenleyerek adadaki iki toplumlu yaşama son ve en büyük darbeyi vurmuş oldu. 13 Şubat 1975’te Türkiye tarafından Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) kurduruldu ve başına Rauf Denktaş getirildi. Aynı yıl yapılan anlaşmalarla Güney’deki Türkler Kuzey’e, Kuzey’deki Rumlar Güney’e geçti. Ada, etnik kökene göre iki ayrı bölgeye ayrılmıştı.
    15 Kasım 1983’te ise Türkiye, bir adım daha ileri giderek “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (KKTC) adında bağımsız bir devlet ilan ettirdi. Böylece uluslararası alanda hiç kimsenin tanımadığı, iddiası kendinden menkul bir “cumhuriyet oyunu” sahneye konulmuş oldu. Bu öyle bir “bağımsızlık” ki, Türk askerleri 1974’ten bu yana adada halen işgal güçleri olarak varlıklarını sürdürüyor; Kıbrıs’ın Türk tarafı, adeta Türk devletinin arka bahçesi olarak işlev görüyor.
    1974’teki Türk işgali ardından adada, onlarca kez birleşme görüşmeleri yapıldı, ancak bir türlü anlaşmaya varılamadı. Çünkü görüşülen şey, aslında, Kıbrıslıların barış ve huzur içinde bir arada yaşaması değil, ada üzerinde çıkarları olan güçlerin planlarıydı.

    Rumlar AB’de, Türkler tanınmıyor bile!

    İki toplumun da oy verdiği 2003’teki Avrupa Birliği referandumuyla Kıbrıs, Rum yönetimi altında Avrupa Birliği’ne girdi. Adanın kuzeyi ise halen “işgal toprakları” statüsünü sürdürüyor.
    Kıbrıs’ı işgal eden Türk devleti adına dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit, yapılanın bir “barış harekatı” olduğunu söylemişti. Her konuşmasında da “adaya barış, kardeşlik, özgürlük getirmek için” yola çıktıklarını söyleyip durdu. 40 bin asker, zırhlı araçlar ve ağır silahlarla getirilen bu “barış ve kardeşlik”, binlerce insanın ölmesine, on binlercesinin sakat kalmasına, 200 bine yakın Rum’un ise topraklarından sürgün edilmesine yol açtı.

    Türk asimilasyonu adada

    Türk devleti, Türkiye ve Kürdistan’daki “asimilasyon” politikasının aynısını Kıbrıs’a da uyarladı elbette. Ada, hem kültürel hem siyasi hem de ekonomik olarak Türk devletine “katıldı.”

    Özelleştirme politikaları, üretimden koparma, kültürel asimilasyon, eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerde bağımlılaştırma, ambargo ve izolasyon… Bunların yanı sıra bağımlılaştırılmış medya organları… Türk devletinin Kıbrıs adasındaki görüntüsü, bunlardan ibaretti. Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde cumhuriyetin ilan edildiği 1983 yılından bu yana Türk devleti, ada insanına çektirmedik zulüm bırakmadı. Bu zulümler arasında, Türk devletinin politikalarına aykırı şeyler söyleyenlerin katledilmesi de vardı. Bu isimler arasından en fazla öne çıkan ise gazeteci, şair ve yazar Kutlu Adalı…

    Kutlu Adalı kimdir?

    Kutlu Adalı, 1935 yılında Lefkoşa’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Antalya’da tamamladı. 1954 yılında Kıbrıs’a geri dönen Adalı, bu yıllardan itibaren dergilerde yazmaya ve kitaplar yayımlamaya başladı. 1959’da Beşparmak Yayınevi’ni kurdu; Beşparmak dergisini çıkarmaya başladı. Söz, Ortam, Kıbrıs Postası ve Yeni Düzen gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Tüm bu çalışmaları sırasında her zaman şiir yazmaya da devam etti.

    Adalı, 1961-1972 yılları arasında Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğünü yaptı. Ancak daha sonra yolları ayrıldı ve Denktaş’a muhalif bir çizgi izlemeye, “Kıbrıslılık” bilincini öne çıkarmaya başladı. Kıbrıs Türk Barış Derneği ile Bağımsız ve Federal Bir Kıbrıs İçin Temas Grubu’nun kurucuları arasında yer aldı.
    Adalı, 6 Temmuz 1996 tarihinde, evinin önünde vurularak katledildi. Aradan geçen 20 yıla rağmen bu cinayet aydınlığa kavuşmadı. Cinayetle ilgili dava dosyası ise, 14 Mart 2009’da Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın talimatıyla kapatıldı.

    Demirel dönemi cinayetlerinden

    Kutlu Adalı’nın da katledildiği ve gazeteci katliamlarının Kıbrıs ve Türkiye’de en yoğun yaşandığı dönem, Süleyman Demirel’in Türk devletine başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemdir. Bu dönemde adada 37 gazeteci öldürüldü. Bu cinayetlerin 22’si, Demirel’in 7 farklı hükümette başbakanlık görevini üstlendiği 1965-1993 yılları arasında; 15’i Demirel’in cumhurbaşkanı olduğu 1993-2000 yılları arasında gerçekleştirildi. Adem Yavuz, Abdi İpekçi, Seracettin Müftüoğlu, Hafız Akdemir, Musa Anter, Uğur Mumcu, Seyfettin Tepe, Metin Göktepe, Kutlu Adalı… Birçok değerli gazeteci, bu dönemdeki cinayetlerle yaşamını yitirdi.

    KTSST ve Korgeneral Mendi

    Kutlu Adalı’nın katledildiği dönem, Kıbrıs Türk Sivil Savunma Teşkilatı’nın (KTSST) başkanlığını Korgeneral Galip Mendi’nin yürüttüğü dönemdir. Bu dönemde KTSST, karanlık bir teşkilattı. Adada kontrgerilla faaliyetlerini örgütlediği ve yönettiği iddia ediliyordu. Korgeneral Mendi, bu karanlık döneme rağmen (hatta belki bunun ödülü olarak!) 2000 yılında Kuzey Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olarak atandı. Kıbrıs halkının geniş kesimleri, bu atamaya şiddetli tepki gösterdi.


    Kıbrıs’ın Beyaz Torosları

    Kutlu Adalı da St. Barnabas Manastırı baskınıyla ilgili olarak Mendi’yi suçlamıştı. Katledilmesi, bu haberinin ardından oldu. Adalı, manastır baskınında KTSST’ye ait bir aracın kullanıldığını söylüyordu. Fakat meselenin üstü örtüldü. Korgeneral Mendi, bırakalım yargılanmayı, manastır baskınından ve sonrasındaki cinayetten dolayı hiç sorgulanmadı. Dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitti. AİHM heyetinin gelip sorguladığı Mendi, “bir teşkilat aracının PKK operasyonu için baskına katıldığını” söyleyerek, Adalı’nın haberini yıllar sonra teyit etmiş oldu.

    Mendi AİHM’e itiraf etti

    Bu sorgulamayı 2003 yılının Haziran ayında, Lefkoşa ara bölgesindeki Ledra Palace Oteli’nde gerçekleştiren AİHM yargıçlarına Mendi, dava tutanaklarının 23, 24 ve 25. sayfalarına göre, şöyle söyledi: “Tabii Saint Barnabas olayı, Kutlu Adalı Bey’in vefatından yanılmıyorsam üç ya da dört ay önce basına yansıyan, size göre bir ‘olay’dı, bana göre bir faaliyetti. O olay ile ilgilli sadece bildiğim bazı şeyleri söylemek istiyorum. Saint Barnabas olayı ile Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı’nı ilişkilendirme çalışmaları oldu. Hatta Kutlu Adalı Bey’in öldürülmesini ve Saint Barnabas’taki faaliyet ile ilişkilendiren kişiler oldu. Saint Barnabas, o dönem Barış Kuvvetleri Komutanlığı’mızın yaptığı huzura yönelik, teröre yönelik faaliyetlerden bir tanesiydi.”

    Türkiye AİHM’de mahkum oldu

    Mendi, ifadesinde kontrgerilla faaliyetleri yürüttüklerini açıkça ifade ediyordu. Bu dava sonucunda Türkiye, AİHM tarafından, cinayette adı anılan Mendi’yi hiç sorgulamadığı gerekçesiyle, 95 bin Euro para cezasına çarptırıldı. Bunun 20 bin Euro’su manevi tazminat, 75 bin Euro’su ise mahkeme gideriydi. Mahkeme ayrıca, Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bir toplantıya katılmasını engellediği için de oy birliğiyle Türkiye’yi suçlu buldu.

    Teyitli olay örgüsü

    Eldeki teyit edilmiş bilgiler, şöyle bir olay örgüsü ortaya çıkarıyordu:
    KTSST mensubu 15 silahlı ve maskeli kişi, 14 Mart 1996 akşamı, bir beyaz Toros, bir kırmızı Isuzu Jeep ve bir Vitara otomobille St. Barnabas Manastırı İkon ve Arkeoloji Müzesi’ne geldi. ‹ç nöbetçiyi saf dışı edip bir odaya kilitledikten sonra milyonlarca liralık ikonaların korunduğu tarihi müzeye girdiler. Müze dışında bulunan St. Barnabas’ın mezarını da kazarak 12 basamak aşağıya indiler ve dünyaca ünlü St. Barnabas İncili’ni çaldılar. Ardından müzeyi terk ettiler. (St. Barnabas İncili, Aziz Barnabas tarafından yazılmış ve İncil’de İsa’nın ilahlığı reddedilmişti. Bu nedenle Roma Katolik Kilisesi, bu İncil’i yasakladı. MS 325’e kadar İskenderiye’de saklanan İncil’in hem aslı hem de kopyaları yıllarca elden ele dolaştı. Asıl adı Joseph olan ve Kıbrıs’ın Salamis kentinde doğan Barnabas’ın ölümünden sonra ise İncil, adına yaptırılan Magosa’daki manastıra gömüldü.)
    Bir iddiaya göre ise 1974’teki Türk işgali sırasında bir binbaşı, Rumlara ait ev, işyeri ve kuyumculardan çaldığı altın, elmas, pırlanta gibi “ganimetleri” St. Barnabas Manastırı’ndaki bir yere gömmüş, savaş ardından gelip almayı amaçlamıştı. Savaştan sonra generalliğe terfi edip emekli olan bu asker, aradan 21 yıl geçtikten sonra güvendiği bazı kişilere bu bilgiyi vermiş ve silahlı baskın bu nedenle gerçekleştirilmişti.

    Mendi ‘bizzat’ tehdit etti

    Kutlu Adalı, bir gazeteci olarak soygunun peşine düştü. Özellikle 23 Mart tarihli yazısı zehir zemberekti. Yazıda “generalin ganimetlerinden” bahsediyordu. bu yazı ardından tehditler art arda gelmeye başladı. Çok sonraları, 2003’te İlkay Adalı, o günlerde bizzat Galip Mendi’nin Yeni Düzen gazetesini arayarak tehdit ettiğini söyledi.

    Kutlu Adalı’nın katledilmesine ilişkin Kıbrıs Türk Kesimi Meclisi’nde bir araştırma komisyonu kurulmuş; ancak bu komisyon, cinayetin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen bir sonuca ulaşamamıştı. AİHM’deki kısmi ilerleme de İlkay Adalı’nın insan üstü gayretleri sayesinde olmuştu.

    Kıbrıs’ın ‘Beyaz Torosları’

    Her ne kadar kanıtlanamamış olsa da, Adalı’nın Türkiye’de sayısız cinayette rolü olan tanınmış faşistlerden Abdullah Çatlı tarafından öldürülüğü, geniş kesimlerce ifade ediliyor. Bu iddia, konuya değinen Türkiye veya Kıbrıs kaynaklı birçok kitapta da dile getirildi.
    Adalı’nın katledildiği dönemde Mehmet Özbay sahte kimliğiyle dolaşan ve daha sonra meşhur Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı’nın ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Kıbrıs’ta bulunması tesadüf müydü? Çatlı’nın bu dönemde Kıbrıs’ta, Ömer Lütfü Topal’a ait bir otelde İsrailli bir kadınla birlikte olması, tesadüf müydü?

    Fikri Sağlar’ın sözleri

    Susurluk kazası ardından kurulan TBMM Araştırma Komisyonu’nda görev yapan Fikri Sağlar’ın söyledikleri de, cinayeti Çatlı’nın işlediği şüphesini güçlendiriyor. Sağlar, şöyle söylemişti: “1996 yılı Mart ayında St. Barnabas Manastırı İkon ve Arkeoloji Müzesi soyuldu, Barnabas İncili de çalındı. Soygunu araştıran Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı, olay gecesi manastıra gelen araç plakalarından, derin çete bağlantılarına ulaştı. Sonra tehdit edilip Uzi marka bir silahla öldürüldü. Biz Susurluk Komisyonu’nda Adalı’nın öldürüldüğü 7 Temmuz 1996 günü, Abdullah Çatlı’nın da Kıbrıs’ta olduğunu ve Mehmet Özbay kimliğiyle adaya giriş yaptığını belirledik. Kutlu Adalı’nın eşiyle de görüştüm, TBMM’ye önergeler verdim. Cinayetin faili bulunamadı ve Türkiye AİHM’den 95 bin Euro tazminata mahkum oldu.”

    ‘Arşivinden ve hatıralarından da korktular’

    Kutlu Adalı’nın katledilmesinin 20. yılında, Kıbrıslı gazeteciyi, cinayeti ve soruşturma sürecini, yakın arkadaşı müzisyen ve insan hakları savunucusu Hamza Irkad ve Kıbrıs’ın bütünlüğü için çalışan önemli isimlerden Derman Saraçoğlu’na sorduk. İlkay Adalı’nın cinayetten bir süre sonra anlattıklarını da olayın aydınlatılmasına sunduğu katkı açısından hatırlatıyoruz.

    Sözlerine, “Kutlu Adalı mükemmel bir insandı” diyerek başlayan İlkay Adalı, şöyle devam etti: “Çok iyi bir eş ve çok iyi bir babaydı. Çocuklarına çok düşkündü. Çok yoğun çalışıyordu. Ailesiyle birlikte dört yaşındayken Antalya’ya göç etmişlerdi. Ailesi bir süre sonra geri döndü. Kutlu da 18 yaşında tekrar Kıbrıs’a geldi. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nu kurdular. Nacak gazetesinde yazı işleri müdür olarak çalıştı. Cemaat Meclisi’nde basın irtibat sorumlusu oldu. Genel sekreterelik ve müsteşarlık yaptı. Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğüne kadar yükseldi.”

    Telefonda karşı tarafı bekliyordu…

    Adalı’nın “tam bir mücadele insanı” olduğunu ve bir süre sonra haksızlıklara boyun eğmeyerek yazmaya başladığını anlatan İlkay Adalı, olay gününü ise şu sözlerle anlattı: “Olay günü İstanbul’a gitmiştik. O, evde yalnızdı. Kız kardeşine yemeğe gidecekti. Telefon ettim. Telefonu açtı ve bir süre konuşmadı. Nedenini sorduğumda tehdit edildiğini ve bu yüzden telefonda önce karşı tarafın konuşmasını beklediğini anlattı. Konuşmamızdan kısa bir süre sonra da vuruldu.”

    ‘Yapmayın’ dedi, ‘Hak ettin bunu’ dediler
    Eşinin Çatlı tarafından vurulduğu iddiasını da dile getiren İlkay Adalı, bir taksi firmasının da Çatlı’nın havaalanına gittiğini doğruladığını, yani Çatlı’nın cinayet günü Kıbrıs’ta olduğunun net olduğunu belirtti. Eşinin 23 Mart tarihli yazısında değindiklerine de dikkat çeken İlkay Adalı, şöyle devam etti: “Kutlu’nun öldürüldüğü gece, emekli polis Altay Sayıl onu ziyarete gelmiş. Sürekli Kutlu’ya belge getirirdi, polisle ilgili. Kutlu da bunları yazardı. Çok samimiydiler. Arabasını da her zaman Kutlu’nun vurulduğu yere koyardı, bize geldiği belli olmasın diye. Kutlu oraya kadar yürüdü, pusu kurdular. Boğuşma olduğunu şahitler söyledi. Kutlu, ‘Yapmayın’ demiş, onlar ‘Hak ettin bunu!’ demiş.”

    Irkad: Sömürgeciliğin cinayeti

    Kutlu Adalı’yı yakından tanıyan müzisyen ve insan hakları gazetecisi Hamza Irkad ise, gazetemize yaptığı açıklamada, şunları söyledi: “Kutlu Adalı’nın Türkiye’deki birçok politikacı, yazar, aydın ve demokratla da yakın ilişkileri vardı. Mesela Deniz Baykal, siyasi olarak aynı düşüncelerde olmasalar da, çocukluk ve sınıf arkadaşıdır. Kutlu Adalı’nın, her ne kadar St. Barnabas olayına yönelik yazılarından dolayı katledildiği düşünülse de, altında başka politik nedenlerin de bulunduğu açıktır. Zaten kendisi de St. Barnabas olaylarını irdelerken olayın sömürgecilik bağlamında geliştiğini ve sömürge ile sömürgeci arasındaki ilişkilere bağlı olduğunu ortaya koymuştur.”

    ‘Çatlı öldürdü’

    Cinayetle ilgili tüm delillerin, araştırmaların kısa süre içinde “tozlu raflara kaldırıldığını” ve cinayetin “faili meçhul” olarak tanımlandığını kaydeden Irkad, şöyle devam etti: “Mevcut deliller, faili meçhul olmadığını, cinayetin içinde Özel Harp Dairesi ve Sivil Savunma’nın olduğunu göstermektedir. St. Barnabas olayıyla ilgili yazılarından dolayı o dönemde Kıbrıs’ta görevli olarak bulunan Galip Mendi tarafından resmen tehdit edildiği de biliniyor. Adalı’nın katledildiği gece bulunan tetikçilerden birinin Susurluk’ta hayatını kaybeden Abdullah Çatlı olduğu da su yüzün çıktı. Susurluk’ta ortaya çıkan deliller, suç unsuru mermilerin çıktığı Uzi marka silah başta olmak üzere başka bütün enstrümanlar, bunun kanıtlarını oluşturuyor.”

    ‘Başarılı da oldu…’

    Yapılanların Kıbrıs’taki sömürgeciliğe ve Türk devleti işgaline karşı oluşan halk muhalefetini susturmaya ve baskı altına almaya yönelik olduğunu belirten Irkad, ekledi: “Bu, başarılı da oldu. TC yönetimi tarafından Kıbrıs, tamamen kirli işlere yönelik kullanılan, kirli işlerden kazanılan paranın aklandığı bir merkeze dönüştürüldü. Kıbrıs, Türk şovenizminin ve faşizminin beslendiği bir merkez olarak kullanıldı. Adanın bir faşist üretim merkezine dönüştüğü ortadadır.”
    Ortadoğu’daki son gelişmelerle birlikte Kıbrıs’ın öneminin büyüdüğünün de altını çizen Irkad, Kıbrıs halklarının çözüm arayışlarının da bu nedenle halen kirli oyunlarla engellendiğini söyledi.

    ‘St. Barnabas’la düşünmek yetmez’

    Yıllar boyunca Kıbrıs’ın bütünlüğü için çalışmalar yapan, bu amaçla çeşitli komitelerde yönetici konumunda bulunan, Kıbrıs’ın iki yakasındaki sol partiler ve sendikalarca tanınan bir isim olan, bir dönem gazetecilik de yapmış Derman Saraçoğlu da, Kutlu Adalı’nın katledilmesinin St. Barnabas olayı yazılarıyla sınırlı düşünülemeyeceğini belirtti.
    “Cinayetin sebebi çok daha derinlerde” diyen Saraçoğlu, devam etti: “Kutlu Adalı, 60’lı yıllarda, Kıbrıs’taki BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) faşizmi döneminde uzun yıllar Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğü görevinde bulunmuş bir kişiydi. Adalı, Kıbrıs’ta Denktaş merkezli TMT ve Türkiye kaynaklı Özel Harp Dairesi ilişkilerinin canlı tanıklarından biriydi. Aynı zamanda bütün o süreçleri kapsayan geniş bir arşive de sahipti. Kıbrıs’taki, özellikle Türk toplumu içindeki pek çok antidemokratik uygulamanın ve ayrılıkçılığın, adanın bölünmesine yönelik Ankara-Denktaş planlarının ve icraatlarının tanıklarındandı.”

    ‘Makaleleri ilgiyle takip ediliyordu’

    Aynı sürecin başka tanıkları da olduğunu ama Adalı’nın özellikle hedef seçildiğini belirten Saraçoğlu, bunun gerekçesini ise şöyle açıkladı: “Kutlu Adalı, o süreçlerin diğer tanıklarından çok farklı bir tutum almıştı. Önce özel kalem müdürlüğünden, ardından da Muhacerat Dairesi müdürlüğünden ayrıldıktan sonra, gazetelere yazdığı makaleler aracılığıyla, Kıbrıs Türk toplumuyla çok önemli, can alıcı konuları paylaşmaya başladı. Gerek geçmiş tanıklıkları gerekse de Kıbrıslı Türklerin içine itildiği girdabın nedenleri üzerine makaleler yazıyor, Yeni Düzen gazetesi aracılığıyla toplumla paylaşıyordu. Aydın, demokrat, yurtsever kimliğiyle Kutlu Adalı, hiçbir siyasi partiye üyeliği de olmamasına rağmen, toplumumuzda ilgiyle takip ediliyordu. Ağırlıkla Ankara-Lefkoşa ilişkilerindeki çarpıklığı gündeme getiriyordu. Kıbrıs’a Türkiye’den nüfus taşınmasına karşı çıkıyor, sonuçlarını irdeliyor, Kıbrıslı Türklerin başına gelecekleri birer birer anlatıyordu.”

    Onurlu bir aydın itirazı

    Adalı’nın son makalelerinden birinin “Havuç ve Sopa” başlığını taşıdığını aktaran Saraçoğlu, devam etti: “Bu makalesinde Ankara egemenlerinin Kıbrıs Türk toplumuyla olan tek taraflı, hükmedici ilişkisini mahkum ediyordu. Bu yönde onurlu bir aydın itirazı ile yazıyordu makalelerini. Kıbrıs Türk toplumunun ada üzerinde varlığını koruyabilmesinin tek yolunun Ankara ile arasındaki bu onursuz ilişkiye karşı çıkmak ve Kıbrıslılar arasında barışı savunmak olduğunu söylüyordu. Ve bu ‘çok tehlikeli, milli davaya zararlı’ fikirleri topluma yaymakta olan şahıs, davanın avukatı Rauf Raif Denktaş’ın eski kalem müdürüydü! Arşivi biliniyordu. Henüz ifşa etmemiş olduğu pek çok bilgiye sahip olduğunu da en iyi onu sokak ortasında, Uzi makineli silahlarla kurşunlatanlar bilmekteydi. Özel Harp Dairesi çeteleri ve yerli işbirlikçilerinin ayak izleri, Kutlu Adalı’nın katledildiği sokağın başında duruyor. Adalı’nın öldürülmesiyle birkaç kuş birlikte vurulmuştu o günlerde. Yurtsever güçlere sembolik bir hedef seçilerek gözdağı verilmek istenmiş, toplum sindirilmek istenmiş ve Adalı’nın makalelerinden, kimileri için potansiyel tehlike oluşturan arşivinden ve hatılarından kurtulunmak istenmişti.”

    Not: Muhabirimiz Erem Kansoy’un Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili bu çalışması daha önce YENİ ÖZGÜRPOLİTİKA’da yayınlanmıştı.

    EREM KANSOY

     

  • Londra’da Mayıs şehitleri anıldı

    Londra’da Mayıs şehitleri anıldı

    Londra Şehit Aileleri Komisyonu tarafından Mayıs Şehitleri anısına kitlesel bir anma etkinliği gerçekleştirerek, “Yolumuzu aydınlatıyorlar” mesajı verildi

    Londra Şehit Aileleri Komisyonu tarafından 18 Mayıs 1977’de katledilen Haki Karer 18 Mayıs 1973’te işkence ile katledilen İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır Cezaevi’nde bedenlerini ateşe vererek yaşamlarını yitiren Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner ve HPG’li Sinan Dersim şahsımda Mayıs Ayı şehitleri anıldı.

    KCC binasında gerçekleşen anma bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Ardından Mayıs Ayı şehitleri anısına hazırlanan sinevizyon gösterimi yapıldı. Sinevizyon sırasında sık sık, “Şehit namırın”, “Biji serok Apo”, “Kürdistan faşizme mezar olacak” şeklinde sloganlar atıldı.

    Anma da bir konuşma yapan Şehit Aileleri Komisyonu Sözcüsü Ali Boyraz, özgürlük ve demokrasi mücadele şehitlerinin yollarını aydınlattığını ifade ederek, “Kaypakkaya’dan Denizlere Haki Karerlerden Dörtlere kadar devrim şehitlerimiz şahsında tüm Mayıs ay şehitlerini bir kez daha saygıyla selamlıyoruz. Onların ruhu ile faşizme işgalcilipe karşı mücadele milyonların iradesiyle sürüyor” dedi.

    Şehitler hareketi olduklarını ifade eden Boyraz, “Haki arkadaş enternasyonalist mücadelenin bir neferi bir şehididir. Haki Yoldaş şehit düştükten bir yıl sonra Halil Çavgun arkadaş onun afişini asarken vuruldu ve şehit düştü. Bizim şehitlere bağlılığımız burdan geliyor. Onların ideallerini gerçekleştirme sözünü yineliyoruz” diye kaydetti.

  • Londra’da işgale karşı kitlesel yürüyüş 

    Londra’da işgale karşı kitlesel yürüyüş 

    Londra’da Kürtler ve dostları Türk devletinin faşist politikaları ve işgal girişimlerine karşı bir yürüyüş gerçekleştirerek, “Özgürlüğün anahtarı Kürdistan dağlarıdır. Dağlar biziz” mesajı verdi.

    Türk devletinin medya savunma alanlarına yönelik işgal girişimine karşı Kürt Halk Meclisi’nin  çağrısı ile Kürtler ve dostları Londra Civic Centre önünde bir araya geldi. Halkların Devrimci Birleşik Hareketi (HDBH) bileşenlerinin destek verdiği eylemde, YPG, YPJ bayrakları, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan flamaları ile ‘Terörist Erdoğan’ dövizleri taşındı.

    Eylem boyunca sık sık, “Kahrolsun faşizm”, “Biji gerilla”, “Biji PKK”, “Biji serok Apo”, “Katil Erdoğan” sloganları atıldı.

    Burada ilk olarak söz alan Kürt Halk Meclisi Eşbaşkanı Ercan Akbal, Kürt halkının temel değeri olan gerilla alanlarına yönelik işgal girişimine sert tepki göstererek, “Türk devleti bilsin ki gerilla halkın ta kendisidir. Soykırımcı politikalar asla başarıya ulaşmayacaktır. Bu halk Erdoğan faşizmini yerle bir ederek bozguna uğratacaktır. Nasıl ki Zap’ta Gare’de bozguna uğradığnız bugün de özgürlük ruhuyla savaşan gerillaya karşı bir kez daha yenileceksiniz” diye kaydetti.

    Kurdish Solidarity Campaign’den Nick Matheou’da Kürt halkının en yüce dostunun dağlar olduğunu vurgulayarak, “Kürt halkının dağları karşısında faşizm ezilecek. Özgürlüğün anahtarı Kürdistan dağlarındadır” dedi.

    Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HDBH) adına Heval Ufuk ise faşizme ve işgalciliğe karşı birlikte mücadelenin önemine dikkat çekerek, sömürgeci faşist Türk devletinin gerillanın direnişi ile yenileceğini ifade etti. KCDK-E Başur adına bir konuşma yapan Şiwan Başur ise işgalciliğin Kürdistan topraklarından sökülüp atılması gerektiğini vurguladı.

    Yapılan konuşmaların ardından kitle kortej halinde KCC binasının bulunduğu Haringey’e doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca alkış ve zılgıtlar eşliğinde Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’a öfke ve tepki gösterildi. Yürüyüşe yol boyunca yoğun ilgi gösterilmesi dikkat çekti.

  • İngiltere Başbakanlık binası önünde ‘işgal’ protestosu

    İngiltere Başbakanlık binası önünde ‘işgal’ protestosu

    Londra’da Başbakanlık binası önünde bir araya gelen Kürtler, Türk devletinin Güney Kürdistan ve Kuzey-Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırılarını protesto etti.

    Britanya Kürt Halk Meclisi ve Kürt Kadın İnisiyatifi üyeleri Başbakanlık binası önünde bir araya geldi. Sık sık, “Biji serok Apo”, “Kahrolsun faşizm”, “İşgalci TC Kürdistan’dan defol”, “Tetörist Erdoğan”, “Katil Erdoğan” sloganlarının atıldığı eylemde, AKP-MHP faşizmine tepki gösteren pankart ve dövizler taşındı. YPG ve YPJ bayrakları ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterlerinin taşındığı eyleme çevredekiler yoğun ilgi gösterdi.

    Eylem de yapılan konuşmalarda, faşist Türk devleti, tüm ordusuyla, basınıyla ve iktidar bloku tüm siyasi partileriyle Kürt halkının kazanımlarına saldırdığı vurgulandı.
    İngiltere’nin Türkiye ile olan kanlı silah ticaretini derhal durdurması ve Türk devletinin Kürdistan’a yönelik işgal saldırılarına karşı İngiliz hükümetinin tavır koyması gerektiği belirtilen eylemde, “Utan Borris” şeklinde slogan atıldı.

  • Hasta Tutsak Ali Osman Köse İçin Stant Açıldı

    Hasta Tutsak Ali Osman Köse İçin Stant Açıldı

    İngiltere Halk Cephesi Hasta Tutsak Ali Osman Köse İçin Stant Açtı

    8 Mayıs cumartesi  günü Londra’da  Woodgreen kütüphanesi önünde hasta tutsak Ali Osman Köse için bildiri dağıtımı yapıldı.

    1 saat süren stant çalışmasında 150 yakın bildiri dağıtımı yapıldı.

    Ömrünün Yarıdan Fazlası…
    Ali Osman Köse
    Ali Osman Köse

    Ali Osman Köse, 26 yıldır müebbet cezasını yatıyor.

    Aslında tutsaklığının tümü 26 yılla sınırlı değil.
    1980-1990 arasını, cunta yıllarını da yine uzun bir tutsaklık olarak geçirdi. 10 yıl kaldı o dönemde hapishanede.
    yani aradaki kısa süreli gözaltılar, tutukluluklar sayılmazsa, toplamda, 37 yıllık bir tutsaklık hayatı var Ali Osman Köse’nin.
    Yani ÖMRÜNÜN YARIDAN FAZLASI.
    26 Yıl Önce Neyse O!
    Hücrede fiziksel olarak da, irade olarak da her şey seni yenmek, seni yere sermek için planlanmıştır. Tecritin amacı budur.
    Tutsak açısından ise hücre yaşamı, direnmek, tecriti yere sermek üzerine şekillendirilmiştir.
    İşte o, Ali Osman Köse, 26 yılın sonunda, 26 yıllık hücre zulmünün sonunda, 26 yıllık tecrit yalnızlığının sonunda, hala düşünceleriyle yaşıyor. Hapishaneye girdiği günkü ideolojisini, ideallerini savunmaya devam ediyor.
    öiBu da gösteriyor ki, politik olarak yere serilen, tutsak değil, tecrit politikasıdır.
    Fakat… fiziki kanunlar da hükmünü sürdürmektedir.
    Uzun tutsaklık, 26 yıllık tecrit ve artı 63 yaş, ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getirdi.
    63 Yaşında… Hücresi 10 Metrekare
    Ali Osman Köse’nin tutsaklığı Türkiye tarihidir bir bakıma.
    Hapishanede Cuntaları gördü.
    Kendisinin bile hatırlayamayacağı kadar iktidar değişikliği gördü.
    Üç ölüm orucu direnişinin üçünü de hapishanelerde yaşadı.
    Bütün bu baskılardan, işkencelerden, tecritten fiziki olarak hasarlar kaldı. Hücreleri yapıp tutksakları katliamla F Tipi hapishanelere atanlarn da kuşku yok ki, bunu amaçlıyorlardı.
    Ali Osman Köse 63 yaşında.
    Hücresi 10 metrekare.
    Ali Osman Köse, uzun yıllar içinde bir çok hastalıkla mücadele etti.
    Şu anda en temel sorunu yüksek tansiyon.
    Bu yılın Temmuz ayında bir bilinç kaybı yaşadı.
    O günden sonra sağlık durumu düzelmedi.
    Tahliyesi Hak, Talebi Meşrudur!
    Ali Osman Köse, 1980 öncesinden bu yana mücadele içinde.
    “Bir ömür boyu devrimciliğin” temsilcilerinden biri. Mücadele tutsaklık dışında da çok bedel ödedi.
    Eşini verdi. Eşi Fatma Tokay Köse ile, 1993 yılında evlendi.
    Fatma Tokay Köse, F Tipi hapishanelere ve tecrit politikasına karşı sürdürülen ölüm orucunun 395. gününde, 5 gün süren zorla müdahale işkencesi ile katledildi.
    Ali Osman, 31 Ağustos 2002’de eşini kaybetmenin acısı ve öfkesini ekledi yüreğine.
    2019 yılı rakamlarına göre,
    457’si ağır olmak üzere 1333 hasta tutsak var.
    Daha kısa süre önce 73 yaşındaki bir hasta tutsak daha hapishanede katledildi.
    AKP’nin hasta tutsaklara yönelik politikası, “SESSİZ İMHA “ politikasıdır.
    Ama şimdi Ali Osman için insanlar seslerini yükseltiyorlar. Bu ses tüm hasta tutsaklar için aslında..
    Ali Osman Köse, 27 yıllık tutsaklığında, 26 yıl.llık hücre yaşamında ah demedi, aman dilemedi, af dilemedi. Şimdi onun adına haklı ve meşru bir talep var: Tahliye edilmesi.
    Bir hasta tutsak olarak tahliye edilmesi tıbbı bir zorunluluk, yasal bir hak!
  • 27 yıldır cezaevinde bulunan şair İlhan Sami Çomak’ın yeni otobiyografik kitabı çıktı

    27 yıldır cezaevinde bulunan şair İlhan Sami Çomak’ın yeni otobiyografik kitabı çıktı

    Şair ve yazar İlhan Sami Çomak’ın çocukluğunu, tutuklanma hikâyesini ve cezaevi yıllarını anlatışının yanı sıra şiirini, şiirinin arkasında yatanları, hayata bakışını ve bir ömür süren adalet arayışını da anlattığı ‘Karınca Yuvasını Dağıtmamak’ isimli otobiyografisi İletişim Yayınları’ndan çıktı.

    “… adalet hayatıma çelme taktı, yere düştüm, yere çok kötü düştüm ve doğrulup kalkmak yıllarımı aldı ama beni zehirleyecek hislerden, insan olmanın güzel yönlerini hatırımdan çıkarmayarak, bir şekilde sakınmayı bildim.” 

    Şairin öz yaşam öyküsünü anlattığı kitabı Karınca Yuvasını Dağıtmamak dışında da onlarca düzyazı ve makalesinin yanı sıra sekiz de şiir kitabı bulunmaktadır. Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülü bulunan Çomak’ın şiirleri İngilizce, Norveççe, Rusça ve Galce dillerinde de çevirilip yayınlanmıştır. Çomak, Türkiye Pen üyesi olmasının yanı sıra Kürt Pen (PENa Kurd), Norveç Pen ile Galler PenCymru Yaşam Boyu Onur Üyesi ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir.

    Daha fazla bilgi için: https://bit.ly/3nWqRgT

    İlhan Sami Çomak kimdir? 

    1973 Bingöl-Karlıova doğumlu İlhan Sami Çomak 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Coğrafya Bölümü’nde öğrenciyken 22 yaşında ”örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. Gözaltında ve daha sonra da tutukluluk sürecinde büyük işkenceler gördüğünü ve işkence altında hazırlanmış olan tutanaklarla yargılandığını iddia ettiği dava sonucunda 2000 yılında  DGM (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) Çomak’a idam cezası verdi. Ancak idam cezasının kalkması sebebiyle cezası müebbet hapse çevrildi.  Yargıtay’daki onama kararının ardından tüm iç hukuk yolları tükenmiş olduğu için AİHM ‘e (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) başvuru yapan Çomak hakkında AİHM, 2007 yılında Çomak için ”adil yargılama yapılmamıştır” kararı verdi. Defalarca tutuksuz yargılanmak için başvuruda bulundu ancak başvuru talepleri kabul edilmedi. AİHM’in yeniden yargılama kararından 6 yıl sonra 2013’te ikinci kez yargılanmaya başladı. Ancak, Çomak’ın cezası 2016’da Yargıtay tarafından somut hiçbir delil bulunamamasına rağmen bir kez daha onandı. İlhan Sami Çomak bugün itibariyle aralıksız 27 yıldır cezaevinde ve 27 yıldır düzyazı ve şiirlerini yazmaya devam ediyor.