Sözümüzü söyleyeceğimiz tek yer artık SOKAKLAR!..
Duyarlılığın tek ölçütü SOKAKLAR!..
İNSANLIK ARTIK SOKAKLARLA TEST EDİLİYOR!…
SÖZ BİTTİ…!
Author: ali
-

SÖZ BİTTİ…!
-

Rojava’nın bize, bizim Rojava’ya…
Rojava’nın Kobanê Kantonu, günlerdir ağır silahlara sahip DAİŞ (IŞİD)* çetelerinin saldırısı altında. Saldırının hedefindeki ise Rojava devrimi!..
Kobanê, Rojava’nın 3 Kantonundan biri ve iki kanton arasındaki orta bölümde yer alan, stratejik öneme sahip bir nokta. DAİŞ çeteleri, devrimin merkezi durumunda olan Kobanê’yi ele geçirerek, burayı askeri ve lojistik üs haline getirmek, Rojava kantonlarının birbirleriyle bağlantısını keserek Rojava devrimini boğmak istemektedir.
Rojava devrimi, başından beri emperyalistlerin ve bölgedeki gerici – faşist devletlerin Ortadoğu’daki planlarını altüst eden bir devrim olarak ya yıkılması ya da biat etmesi istenen bir devrim oldu. Türk devleti dahil bazı sömürgeci güçlerin “görüşmeler” yapmaları da bundandı. Hatta emperyalizme biat etmiş Güney Kürdistan yönetimi de bunun için kullanıldı. Biat etmeyi kabul etmeyen Rojava’nın etrafına Güney Kürdistan ve Türk devleti tarafından hendekler kazılarak, duvarlar, tel örgüler çekilerek yalnızlaştırılmaya da çalışıldı. Rojava halkının kendi yönetimini, sermayeye biat etmesi için basınç uygulaması beklendi. Onlarca çocuğun ilaçsızlıktan yaşamını yitirmesine rağmen tüm bunlar sonuçsuz kaldı. Ardından DAİŞ çeteleri devreye sokuldu.
Suriye’de Esat karşıtlığı nedeniyle başta ABD; İngiltere ve Fransa olmak üzere bölge gerici ve faşist devletleri tarafından askeri ve lojistik olarak beslenen çeteler, Musul’dan başlayarak Kürdistan topraklarına yönelik saldırılarla Rojava’yı kuşatma altına almaya çalıştı. Kobanê’ye ilk saldırısında başarılı olamayan çeteler, yüzlerini Şengal’e çevirdiler. Soykırım yaşayan Ezidi Kürtlerin imdadına ise yine Rojava’nın askeri gücü YPG, YPJ, Kuzey Kürdistan gerillası HPG ve enternasyonal mücadele yoldaşları MLKP’li savaşçılar yetişti.
Rojava ve dostları artık bölgedeki direnişçi kuvvetlerin tek seçenekleri haline gelmişti. Yıllarca Türk devleti tarafından kullanılan Türkmenler dahil her milliyet ve inanıştan insanlar, silahları ile birlikte YPG saflarına katılmaya başlamıştı. Güney Kürdistanlı halktan ve Peşmergelerden de katılımlar alan YPG bölgesel bir alternatif güç olarak gelişmeye başladı. Böylelikle gerek DAİŞ çetelerinin ve gerekse de emperyalistlerin ve bölge gerici-faşist devletlerin planları alt üst olmakla karşı karşıyaydı. Bu nedenle, özellikle Türk devletinin özel desteği ile DAİŞ çeteleri bir kez daha yönünü Kobanê’ye çevirdi. Kobanê, şimdiye kadar yapılan saldırıların en şiddetlisini yaşamakta. Kobanê halkı sadece DAİŞ çetelerine karşı değil aynı zamanda emperyalizme ve Türk sömürgeciliğine karşı ölüm kalım savaşı veriyor…
Emperyalist devletlerin bölgeye yaptıkları operasyon ve “silah yardımı” asla Rojava’nın, ezilen ve sömürülen yığınların umut kapısı olamaz/olmadı. Birincisi, “operasyon” yapıldığı söylenen yerler DAİŞ’in kontrolündeki ve fakat askeri gücün olmadığı, esas olarak sivillerin yaşadığı bölgeler. Emperyalistler, “DAİŞ’i hedefledikleri” gerekçesi ile Kobanê’yi bile bombaladı. Ve bunu, burjuva medya aracılığıyla allandıra ballandıra DAİŞ’i durdurmak için yaptıkları pompalanıyor.
“Silah yardımları” ise tam bir muamma. DAİŞ’e karşı direnen tek güç olan YPG ve HPG’yi dışta tutan emperyalistler silah yardımını kime yapıyorlar?.. Tüm gücünü yitirmiş ÖSO’ya yapmış oldukları düşünülemeyeceğine göre “kime?” sorusu açıktadır.
Keza emperyalistler, hangi hakla bir başka ülkenin sınırlarını ihlal ederek “operasyon” yapma hakkını kendilerinde buluyorlar?.. Bu saldırıların, besledikleri DAİŞ çetelerinin El-Kaide gibi prestijlerini sarsacak eylemler yapmaları nedeniyle haddini bildirmekle sınırlı kalacağını kim garanti edebilir?.. Rojava’yı bir kez daha biat etmeye ya da bitirmeye yönelik “yanlışlıkla vurma”yacağını kim garanti edebilir?..
Sonuç olarak; Rojava’nın kaybetmesi sadece bir alanın kaybı olmayacaktır. Başta dört parçadaki Kürdistan coğrafyası olmak üzere bölgedeki ve Türkiye’deki -bırakın devrimci ve sosyalist hareketi- demokrasi mücadelesinin kaybı olacaktır. Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin temel gücü haline gelmiş olan Kürt özgürlük mücadelesinin kazandırdığı bu devrimin yıkımı demek, ideolojik olarak iktidarda bulunan DAİŞ çetelerinin yolunun açılması demektir.
Bu nedenle, Rojava’nın bize bizim Rojava’ya ihtiyacımız var!..
Son hafta içerisinde Londra’da Kürt kadınlarının Parlamento binasına kendilerini zincirlemesi ile başlayan militan karşı duruşla ateşlenen kitle hareketi, hızla büyüyerek binleri sokaklara çıkarmayı başardı. Bu mücadele hattını büyütmek zorundayız. Durumu değiştirici eylem ve etkinliklerle yol almalı, yerli-göçmen işçi ve emekçileri sürecin bir parçası haline getirebilmenin yollarını aramalıyız.
Bu amaçla;
Irkçı-faşistler, DAİŞ çetelerine Avrupa’dan katılımları kullanarak göçmen karşıtlığını, ırkçı-faşist saldırıları tetiklemektedirler. Yapılacak eylem ve etkinliklerimizde, ırkçı-faşistlerle DAİŞ çetelerinin ortak paydaları vurgulanmalı, geniş yığınlarda yaratılmak istenen yanılsamalara karşı aydınlatma çalışmaları yürütülmelidir.
Emperyalist devletlerin “DAİŞ’e yönelik operasyonları”nın iç yüzü kitlelere taşınmalı, karşı durulmalıdır. Eğer yardım yapılacaksa direnen güçlere askeri yardım yapmaları istenmelidir.
Yerli ilerici, devrimci, demokrat, sosyalist grup ve örgütlenmelerdeki emperyalist müdahaleden ve Rojava devrimi hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklı tepkisizliğe ve seyirciliğe karşı bilgilendirme çalışmaları / toplantıları yapılmalı, enternasyonal mücadele birliğinin oluşturulması önemsenmelidir.
Avrupa’da, DAİŞ çetelerinin eylem yapma ihtimali gerekçe gösterilerek çıkarılmaya çalışılan ırkçı, faşist, baskıcı ve politik hak ve özgürlükleri sınırlayan “anti-terör” yasalarına karşı durulmalıdır.
AKP iktidarının gündeme getirdiği “güvenlikli tampon bölge” planı, Kürdistan devrimini boğma amaçlı uluslararası güçlerce de meşrulaştırılan alan bir yaratma girişimidir. Ve mutlaka karşı durulmalıdır…
*IŞİD, yeni adlarıyla İslam Devleti (İD) ve son zamanlarda Arapça DAİŞ (Dewla ul-İslamiya fi al-Irak wal-Şam) kısaltma adı kullanılmaktadır. DAİŞ kısaltması, çeteler tarafından çağrıştırdığı negatif konseptler nedeniyle aşağılayıcı buldukları bir tanımlamadır.
-

Hepimiz suçluyuz…!
Günlerdir, uyguladığı vahşet ve kölelik sistemi ile gündemden düşmeyen IŞİD (yeni adıyla İslam Devleti -İD) saflarında çok sayıda Türk, Kürt ve Alevi inancından ailelere mensup gençler olduğu ortaya çıkmaya başladı.
Ezidi Kürtler başta olmak üzere Arap, Türkmen, Ermeni, Süryani, Hıristiyan, Alevi ve Şiilere yönelik toplu katliamlar düzenleyen, kadın ve çocukların da içinde olduğu binlerce insanı kafalarını bedenlerinden ayırarak, taşlatarak, çarmıha gererek katleden böylesi bir çete içerisinde nedense Alevi ve Kürtlerin olabileceği pek beklenmiyordu.
Fakat tek tek açığa çıkan örnekler, bu inanışın yanlışlığını ortaya çıkarmaya başladı. Umut ediyorum ki bu gerçekler, niyetimiz ne olursa olsun suskunluğumuz, tepkisizliğimizle seyirci durumda kalan bizlere sorumluluklarımızı hatırlatır…
Hoş görün, biraz tepkiliyim… Okuduğum her haber, aldığım her bilgi, gördüğüm her foto beni insanlığımdan utandırıyor. Bir şey yapamıyor olmanın sıkıntısını yaşıyorum… Kampanyalar içerisinde yer almak, sokak eylemleri ve etkinliklerine katılmış olmak, yazmak vb bu duyguyu bertaraf edemiyor… Üstüne, sınırlı sayıda insanın duyarlılıkları da eklenince “insanlık nerede?” tepkisine dönüşüyor.
Kuşkusuz bazılarımız beni anlayacak, fakat çoğunluğumuz anlamayı seçmeyecek. Mevcut duruşumuzu izah edecek gerekçelere sarılacağız. Ama inanıyorum / inanmalısınız ki hiç bir gerekçe insanlığın sınandığı bu süreç karşısında izleyiciliğe denk düşen tutumları affetmez..
Bunu bir örnekle somutlamak gerekirse, sanırım Dersim’li Mahir’in hikayesi bunu en iyi anlatan olacaktır.
Dersimli, Alevi bir ailenin çocuğu olan Mahir Aslan, 8 ay önce IŞİD saflarında çarpışırken öldü. 33 yaşındaki Mahir Aslan’ın babası Hıdır Aslan 44 yıl önce Almanya’ya göç etmiş. Almanya’nın Frankfurt kentinde yaşayan Mahir Aslan 5 yıl önce IŞİD’e destek veren Selefiler ile tanışmış ve 2 yıl önce ise Alman eşi Laura ve yeni doğmuş kız çocuğuyla birlikte Suriye’ye gitmişti. Aslan, YPG güçleriyle girdiği bir çatışma sonucu hayatını kaybetmişti.
1938 Dersim katliamını yaşamış olan Kürt ve Alevi bir aileye sahip bir gencin (artık bir değil onlarca olduğunu biliyoruz) kendi katillerinin saflarına katılması neden?.. Babasının anlatımıyla “siz Aleviler kafirsiniz” diyerek kendi tarihine yabancılaşan, yapılan katliamı onaylamış olması neden?.. “Beyni yıkanmış” açıklaması yeterlimi?.. Bunda bizlerin, ailelerin, tarihinde katliamlar, yıkımlar yaşamış halkın sessizliğinin, suskunluğunun, seyirciliğinin, tepkisizliğinin payı yok mu?..
Düşünüyorum; “Acaba Hıdır Aslan kardeşimiz başta Dersim katliamı olmak üzere ezilen ve sömürülen halklara yönelik katliamlar karşısında aktif, hesap sorucu bir ortamın parçası olabilseydi aynı sonuç yaşanır mıydı?..”
Hiç kaçışı yok hepimiz suçluyuz!.. Duruşumuz, sorgulayıcılığımız yada izleyiciliğimizle yeni kuşaklara örnek oluyoruz…
Peki, ne yapabiliriz?..
Sürdürülen kampanyaların (Sosyalist Kadınlar Birliği-SKB ve Demokratik Güç Birliği Platformu-DGBP tarafından sürdürülen) aktif bileşenleri olabiliriz.
Hamburg’da çocukları IŞİD’e katılmış Alevi ailelerin oluşturduğu “IŞİD’e Vercek Çocuğumuz Yok” inisiyatifi benzeri çalışmalar yürütebilir, olayı yaşayan ailelerin dinlenmesi sağlanarak aileler için uyarıcı çalışmalar örgütleyebiliriz …
IŞİD vahşetini, soykırımını yaşamış/yaşamakta olan halkla ekonomik dayanışmamızı sürdürebilir, yaşam ve özgürlük haklarına sahip çıkabiliriz. Uluslararası güçlerin ve kuruluşların iki yüzlü politikalarına karşı güçlerimizi ve sesimizi büyütebiliriz.
Sorumluluk sahibi kuruluşlara, parlamento, elçilik ve milletvekillerine mektuplar yazabilir, protesto gösterileri ile onları halkın haklı basıncı altında tutabiliriz. Özellikle de, en önemli gücümüz olan sokağın gücü ile soykırım mağdurlarının sesi, soluğu, hayat damarı olabiliriz.. Saymakla bitmeyecek kadar çok sayıda yapılacaklar olduğu gerçeğini aklımızdan çıkarmayalım!..
Ve yeterki isteyelim!…
-

Kampanyaları Sahiplenelim…
SKB ve Demokratik Güç Birliği’nin sürdürdükleri kampanyalar hepimizindir… SAHİPLENELİM!…
Ezidi Kürtlerin yaşadığı soykırım vahşeti dünyayı sarsarken seyirciliğini sürdüren ABD ve AB emperyalistleri; HPG ve YPG güçlerinin IŞİD’in ele geçirdiği kentleri kurtarmaya başlaması ve kurtarılan bölgelerdeki halkın silahlanarak HPG ve YPG saflarında direnişe katılması ile birlikte nedense birden “yardım” yapmak akıllarına geldi.
“Peşmergeye silah gönderme” kararlarından ABD’nin IŞİD üslerini bombalaması haberlerine kadar birçok şaşaalı haberler servis edildi. 4-5 Eylül günlerinde Büyük Britanya’nın Galler bölgesinde toplanan emperyalizmin askeri örgütü NATO, Ukrayna üzerinde Rusya ile gelinen savaş olasılıklarını tartışmak üzere toplanmışken araya IŞİD meselesini de sıkıştırarak adeta en temel tartışma gündemi IŞİD’e karşı geliştirilecek tutummuş gibi bir hava estirdiler. Obama ve Cameron’un bu konuda özel görüşmeler yaptıklarından, ABD dışişleri bakanı Kerry’in IŞİD’e karşı birlik çağrılarına kadar pek çok haber ile NATO’nun IŞİD vahşetine çözüm üreteceğine dair yanılsatıcı haberler yayınlattılar.
Oysa NATO, bu konuya dair sadece Irak’a yönelik güvenlik desteği için koordinasyon içinde olma kararı dışında elle tutulacak hiç bir karar almadı. Çünkü NATO, efendilerinin çıkarları için savaşmakla yükümlüydü. Ne zaman IŞİD efendileri için de tehdit oluşturur, hiç kuşkusuz o zaman harekete geçebilirdi. Şimdilik kamuoyu baskısı nedeniyle IŞİD’in kulağını çekmenin ötesine geçmek gerekmezdi.
Tüm bu gerçeğe karşın, yapılan haberler aracılığıyla kamuoyunu rehavete sokma planı işledi. Zaten seyirci halinde olan yığınlar, yeni bir beklentiye sokuldu.
Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) ve Londra Demokratik Güç Birliği’nin sürdürdükleri kampanyalar bu nedenle her zamankinden çok daha önemli hale geldi.
Özellikle SKB’nin iki ayak üzerinden sürdürdüğü kampanyanın, toplumsal dinamikleri harekete geçirmek bakımından çok özel bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Sosyalist kadınların, yerli-göçmen kitle hareketi ve örgütlerinde, kadın ve kadın örgütlerinde yaşanan seyirciliği ve tepkisizliği silkeleme hareketi olarak tanımladıkları kampanya, uzun vadeli bir kavganın ön hazırlıklarının oluşturulması bakımından da önemi gayet açık.
Birincisi; kampanyanın aydınlatma ve birleşik bir hareketi yaratma perspektifi; dayanışma ve mücadelenin, geleceğini örgütleyebilmek bakımından önemli. Savaşa, karanlığa ve köleliğe karşı (yerli-göçmen) birleşebilecek bir kadın hareketinin koşullarını zorlamak, çalışmanın başarısı ve sürekliliği bakımından oldukça önemli.
İkincisi; dağlarda ve kamplarda bulunan soykırım mağdurları için yüzünü sokağa dönen bir çalışma modeli ile toplanan yardımlar başta olmak üzere somut talepler etrafında yığınları buluşturma çalışması bakımından da önemsenmesi gereken bir kampanya.
Keza, emperyalist-kapitalist sistemin iki yüzlü örgütlerine ve emperyalist birlik BM’ye yönelik eylemler eşliğinde gitmeyi de planlayan kadınlar, bu çalışma yöntemi ve araçları ile bir yandan yıllarca propaganda ve ajitasyonlarla ikna edilememiş yığınları kendi pratiklerinde eğitirken diğer yandan bu kurumlar üzerinde toplumsal basınç yaratmayı da sağlayacaklar.
En geniş halk yığınlarına; kendi parlamentolarına ve vekillerine mektup göndermelerini, vahşeti durdurmak için çeşitli talepleri (talepler haber sayfamızda) iletmelerini de isteyecek olan kadınlar, somut ürünlere dönüşebilecek bir kampanya ile yol alıyorlar.
Gerek SKB’nin ve gerekse de LDGBP’nin sürdürdüğü kampanyalar, kadını erkeği ile tüm ilerici, devrimci, demokrat, yurtsever, sosyalist kuvvetlerin sahiplenmesi, sorumluluk üstlenmesi gereken kampanyalar.
Sürdürülmekte olan kampanyaların başarısı; örgütlü-örgütsüz, kadını-erkeği tüm kuvvetlerin sorumluluk paylaşımı ile mümkün olacağı gerçeği ise asla akıllardan çıkarılmamalıdır!..
-
Alevilik Nedir? II Alevilik İslam’ın İçinde Değildir
Alevilik ayrı bir dindir. Devletin Aleviliği asimile etmek için 1993 Sivas katliamından sonra bir grup Türkçü ve İslamcı unsura görev verdiğini daha önce belirtmiştik. O dönem iki önemli etkenden bahsedilebilinir. Birinci etken Kürt özgürlük mücadelesinin yükselişi milletleşme süreci önünde bölücü olarak görüldüğü bir dönemdir. İkinci etken, tehlikeli olarak görülen demokrasi mücadelesidir. Alevilerin açısında bakıldığında bunun iki önemi vardır. Birincisi, Alevilerin önemli bir bölümü Kürt’tür. Kendi kimlikleriyle var olmak isteyen Kürt Aleviler, 1921’de Koçgiri’de, 1938’de Dersim’de katliam ve kırıma uğramışlardır. İkincisi, Aleviliğin tarihsel gelişiminde toplumu ileri götüren ideolojilere ya önderlik edilmiştir ya da desteklenmiştir. Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine katkıları yadsınamaz bir gerçektir. Sivas katliamından sonra yükselen Alevi muhalefetine karşı devlet yeni bir konsept geliştirmiştir. Bu bölümde o dönem yapılan çalışmalar ve o çalışmaların tarihsel geçmişi incelenecektir. Ardından ‘’Alevilik İslamın içindedir’’ söylemiyle Aleviliği içerden yıkmaktan başka bir anlam ifade etmediği açıklanmaya çalışılacaktır.Önce o dönem yapılan çalışmalara bakıldığında, 1916 yılında Baha Said’e verilen görevi 1993 yılında Orhan Türkdoğan almıştır. Türkdoğan’ın( 2006) Alevi Bektaşi kimliği üzerine yapıtığı sosyo- antropolojik araştımada Aleviliği Türk unsura dayalı milletleşme sürecinde ‘’merkez- çevre diagramı’’ çerçevesinde ele almakta ve Ortadoks İslam’ın Alevileri dışlaması yerine İslam içinde eritmesi önerilmektedir.
Türkdoğan (2006), kitabın girişinde devletin yapmış olduğu kırımı gizlemek için 1921 Koçgıri 1938 Dersim’i dış güçlerin örgütlediği bir ayaklanma olarak gösterip tarihi çarpıtmaktadır. Oysa tek dil, tek din ve tek millet projesinin bir ürünü olarak 1921’de Koçgiri’de ve 1938’de Dersim’de katliam ve kırım yapılmıştır. Doğal olarak insanlar bu katliamlara ve kırımlara karşı kendilerini savunmak için mücadele vermişlerdir. Türkdoğan’ın tarihi çarpıtmasını anlamak zor değildir. . Milliyetçi ve ırkçı ideolojiler bir ‘’dış güç’’ söylemine ihtiyaç duymadan edemezler. Onlara göre devleti yıkmak isteyen ve büyümelerini istemeyen ‘’dış güçler’’ hep vardır. Dolayısıyla her türlü şiddetin, asimilasyonun, haksızlığın ve eşitsizliğin üstünü örtmek için, demokratik hak ve taleplerin önüne geçmek için ‘’dış güçler’’ söylemi milliyetçi ve ırkçı ideolojilerin can simidi olmuştur.
Türkdoğan (2006), tarihi çarpıtmakla kalmıyor, Aleviliğin tarihsel gelişiminde yaratılan ve sahiplenilen değerleri de gözden düşürmeye çalışmaktadır. 1240 yılında gelişen toplumsal ve siyasal yanı ağır basan Babai isyanını da dış güçlere bağlamaktadır. Ancak tarihi az çok bilen o dönem köylülerin ve göçerlerin ortak kullandıkları toprakların özel mülkiyet lehine bozulması, ekilen toprakların ve otlakların daralması, ağır vergilerin ve baskıların artması sonucu isyanın başladığını bilir. Babai hareketinin, Selçuklu’nun adaletsiz ve baskıcı iktidarını yıkarak yerine eşitlikçi ve adaletli bir düzen kumayı hedeflediği inkar edilebilir mi?
Türkdoğan işin özünü karartmak istemektedir. Amasya tarihçisi Hüsamettin Efendi’ye göre derki;
’’… Baba İshak, Trabzon’daki Komnenes hanedanına mensup bir kumandandır. Amacı da, kaybettikleri yerlerde bir Rum İmparatorluğu kurmaktır. Asıl adı İzak’tır. Yine bazı görüşlere inanmak gerekirse, Şeyh Bedreddin’in de Babailerle ilgisi olduğu ileri sürülmektedir.’’( Türkdoğan, 2006,s-14 )
Babai isyanı büyük bir halk hareketidir. Toplumsal ve siyasi etkileri yüzlerce yıl sürmüştür. Dolayısıyla Bedreddin ve arkadaşlarını etkilememesi düşünülemez. Türkdoğan (2006), Bedreddin isyanının önderlerinden Börklüce Mustafa’yı Rum ve Torlak Kemal’i Yahudi deyip, Türk düşmanı göstermeye çalışmaktadır. Türkdoğan’ın savının tersine onlar da siyasal, dinsel ve ekonomik baskıları artan Osmanlı’yı yıkıp yerine eşitlikçi ve adaletli bir düzen kurmak istemişlerdir. Türkdoğan o kadar kinlenmiştir ki, eserini Türk- İslam sentezi olarak eleştirenlere ‘’Torlak’çı zihniyet’’ diye saldırmaktadır. Şeriat ile yönetilen Selçuklu ve Osmanlı’nın katliamcı ve talancı yönetimine toz kondurmamaktadır.
Belirtmekte fayda vardır, Alevilik’de insanların hangi milletten oldukları önemli değildir. Önemli olan insandır. Bir Türk ırkçısı ve milliyetçisi olan Türkdoğan’ın bunu anlaması zordur. Alevilik’de insan varlığı bütün ırkların ve milletlerin üstündedir.Türkdoğan, saygı duyduğu Ziya Gökalp’in Kürt, takipçisi olduğu Baha Said’in Çerkez olduğu gibi, hayranı olduğu İTF‘nın liderlerinden Talat Paşa Yahudi kökenli olamaz mı? Anlaşılan Türkdoğan, Türkçü olanları ‘’iyi’’ olmayanları milletleri ile beraber düşman görmektedir.
Türkdoğan araştırmasını iki önerme üzerinde kurmuştur;
‘’1. Alevi- sünni farklılaşması –tarihi süreç içinde-iç ve dış etkenlerin oluşturduğu bir olgudur.
- Bu nedenle, her iki bakış açısı, yeniden yapılanma süreciyle köklerine yönelerek sosyal bir bütünleşmeye dönüşebilir.’’ (Türkdoğan 2006, s.43)
Türkdoğan, Baha Said gibi Aleviliği Türk milletinin İslam’a yaklaşım biçimi olarak ele almakta ve Aleviliği Şaman -Türk geleneğine dayandırmaktadır. Çözüm yolu olarak her iki inanç sisteminin tarihi köklerine dönerek İslam’da bütünleşebileceğini belirtmektedir.
Söylediklerine kendisi de inanmamış olacak ki niyetini ele veriyor.
‘’Alevi-Sünni bütünleşmesi için ‘’İslâm’’ın sistematiğinde hiçbir ayrılık noktasına rastlamak mümkün değildir. İslâm, ayrılıkları birleştiren, bütünleştiren, ‘’bir’’de ‘’çok’’luk, ‘’çok’’ta ‘’bir’’lik arayan bir dindir. Alevi – Sünni dikotomisini tarihi seyrine bırakamayız. Böyle geldi böyle gitsin diyemeyiz. Aksi takdirde, tarihi seyri için de merkez-çevre diyagramı sonucu büyük felaketlerin yanında, sosyolojik anlamda milletleşme sürecinde büyük yaralar almasına sebep olabiliriz.’’ ( Türkdoğan 2006, s.637)
Resmi ideolojinin bakış açısı olan bu mantığı anlamak zor değildir. Alevilerin ve Aleviliğin varlığı tehlikeli görülmektedir. Tarihsel seyrine bırakmak yerine İslamlaştırılması önerilmektedir.
Türkdoğan(2006), ziyaret ettiği hiç bir Ocak’da, hiç bir Alevi-Bektaşi kurumunda İslam dininin kutsal kitabı Kur’an’ı görmemiştir. Bu durumu geleneksel Aleviliğin sürüp gitmesine bağlamaktadır. Aslında Türkdoğan, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde uygulanan asimilasyon politikalarının başarıya ulaşmamasından yakınmaktadır. Ona göre asimilasyonun başarıya ulaşması için Alevilere Kur’an götürülmeli ve Alevilik olgusunun eritilmesi gerekmektedir. Peki bu nasıl olacak?
Türkdoğan (2006), Alevilere Türk ve İslam olduklarını öğretmek için Diyanet İşleri Başkanlığında toplantıların yapılmasını , Sünni ve Alevi din adamlarının biraraya getirilmesini ve bu siyasetin görsel ve yazılı medya aracılığı ile kitlelere ulaştırılmasını önermektedir. Kürt ve sol düşmanlığı temelinde politika yapılmasını görev bilen Türkdoğan’a göre sosyalist örgütler ve Kürt özgürlük mücadelesi verenler ulus-devlet olmanın yollarını kesmeye çalışmaktadır.
İlginçtir 1994-1995 yılları arasında İran devletinden ilginç bir öneri gelir. İranlı Molla Şeriat Medari, Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’e sunduğu öneri şöyle;
‘’ Sayın başkan Türkiye Alevileri ateistleşiyor. Ya siz ilgilenin Sünnileştirin, ya da bize bırakın şiileştirelim’’ ( Akt.,Yıldırım 2000, s.176)
Medari durduk yere bu öneriyi yapmış olamaz. Bu önerinin iki nedeni olabilir; Birincisi İran devleti, Alevilerle ortak özellikler taşıyan Yaresanları müslümanlaştırmak için baskı ve zulüm yapmaktadır. İkincisi 16. yüzyılın başında Şii Safevilerin ve Sünni Osmanlının baskısı sonucu Alevilik’de bir kırılma yaratılmıştı ancak bitirilememişti. Bu sefer bitirilmek isteniyordu ama nasıl? Onun önerisinde anlaşılan Alevilerin Sünni veya Şii olması önemli değildi, önemli olan Alevilerin İslam içinde eritilmesidir.
O dönem Başbakan Tansu Çiller için de bir ‘’Alevilik raporu’’ hazırlanır. Diyanet İşleri Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin tarafından hazırlanan raporda bakın ne diyor;
‘’ Solcu bir takım Alevici yazar ve aydın kötü niyetli olarak Alevilerin ibadetlerinin ayrı olduğunu belirterek abdest, namaz, oruç, hac, zekat, gibi Müslümanlığa ait ibadetlerin Alevilik’te olmadığını belirtiyor. Oysa Alevilik Müslümanlık’tan ayrı değildir. Öngörülen ibadetler de Sünniler için de Aleviler için de aynıdır’’. (Akt.,Yıldırım 2000, s.179)
Raporun mesajı açık;
‘’ Aleviler, Alevi kimliklerini korudukça topluma entegre olamaz, yani Sünnileşemez yani asimile olmazlar. Öyleyse onları topluma kazanmanın yolu solcularla aralarına nifak tohumları atmaktır’’. (Yıldırım 2000, s.180)
Bütün bu çalışmalar bittikten sonra İzzettin Doğan’a görev verilir,1995 yılında CEM Vakfı (Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı) kurulmuş olur.
İzzettin Doğan, başını çektiği CEM Vakfı’nın amaçlarını şöyle açıklamaktadır;
‘’…Türkiye’ de olduğu gibi Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerinde de CEM VAKFI, Alevi- İslam İnancını çocuklarına ulaştırmak isteyen ‘’kamil’’ insanlardan kurulu, çekirdek kadrolarla topluma seslenmeye devam edecektir.’’ (Doğan 1996, s.3)
Bir insanın dini Alevilik ise Alevidir, İslam ise İslamdır. Önemli olan bu farklılığa saygı göstermektedir. ‘’Alevi –İslamcılar’’ için‘’Alevilik, İslam’ın içindedir’’.
İzzettin Doğan 1980’de askeri cuntanın kurduğu faşist MDP (Milliyetçi Demokrat Parti)’nin kuruyucu üyesidir. Hiç bir zaman Alevilerin yanında olmamıştır. Ancak Alevi katliamı yapan ırkçı-dinci unsurlarla her zaman ilişkide olmuştur. Sivas katliamından sonra devlet eliyle ‘’Alevi lideri’’ olarak boy gösterilmesi boşuna değildir.
Yine CEM Vakfı’ndan Niyazi Öktem (1996) Aleviliğe nasıl baktıklarını açıklarken, Anadolu Aleviliğini İslam’ın bir yorum tarzı olarak ele almaktadır. Sağduyulu, para sahibi, güçlü Aleviler ile bilimsel çalışmalar yapan sünni dostları bir araya gelerek Cem Vakfı’nın kurulduğunu belirtmektedir. Devlet katında ve Türk kamuoyunda Aleviliğin saygınlık kazandığına vurgu yapan Öktem belirleyici ögenin Müslümanlık olduğunu savunmaktadır.
Şimdi Öktem’e şu soruları sormak gerekir;
Devlet, Alevileri resmi planda tanıdı mı? Hayır. Cem evleri ibadethane olarak tanındı mı? Hayır. Zorunlu din dersleri kaldırıldı mı? Hayır. Alevi köylerine ve mahallelerine zorla cami yapılmaktan vaz mı geçildi? Hayır. Peki siz hangi saygınlıktan bahsediyorsunuz? Herhalde Öktem ırkçı-dinci unsurlarla aşure yemeyi, Kürt ve sol değerlere saldırmayı saygınlık saymaktadır.
‘’ Biz Aleviliği Stalin, Marx veya Lenin’le birbirine müsahip kılma saçmalığı içinde olamayız. İnsan sevgisi içerisinde olan Anadolu Aleviliği bölücü hareketler içinde olamaz.’’ (Öktem 1996, s.44)
CEM Vakfı, Alevileri müslümanlaştırmak aynı zamanda Kürt Alevileri Türkleştirmek için Kürt ve Sol düşmanlığı üzerine kurulmuştur.
Şimdi devletin, Aleviliğe karşı izlediği siyasetin İttihat ve Terakki’ye dayanan tarihsel geçmişine bakalım;
Ahmet Güven
-
Alevilik Nedir? I Araştırma Bulguları
Bu araştırma şunu göstermiştir; Alevilik ile İslam iki ayrı din ve iki ayrı sistemdir. ‘’ Alevilik İslam’ın içindedir‘’ söylemi devletin bir politikasıdır ve Aleviliği içerden yıkmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.
Devletin 1916 yılında Baha Said’e verdiği görevi 1993-1995 yılları arasında Orhan Türkdoğan almıştır. Türkdoğan (2006) Alevi ve Sünni bütünleşmesini Allah, Kur’an ve Peygamber olarak görmektedir. Ancak araştırmasında hiç bir Alevi ocağında Kur’an’a rastlamamıştır.Alevi sözcüğü literatüre 20.yüz yılın başlarında girmiştir. Biz de bu genel kabulden yola çıkarak çalışmamızın adını Alevilik Nedir? koyduk. Ondan önce Kızılbaşlık olarak anılmaktadır.
Yürükoğlu (2011), Aleviliğin iki kaynağı olduğunu belirtmektedir. Buna göre birinci kaynak Şiilik (Ali evine bağlılık mezhebi), İkincisi ise sufizmdir. Her dinde kolları olan sufizmin önemini özellikle belirtir. Ona göre Bektaşiliği diğer düşüncelerden ayıran öge sufizmdir. Sufizm, İslam’dan bin beş yüz yıl önce ortaya çıkmış ve en karakteristik özelliği panteizm anlayışıdır. Yani Tanrı – evren ve insan bir bütündür.Yürükoğlu’nun Aleviliğin kaynakları olarak gösterdiği sufizm önemli bir tespittir. Zamanın düşünce sistemine damgasını vurmuş sufizmde yani mistizmde tüm dinler içinde adaletsizliğe karşı mücadele verilmiştir. Ancak diğer kaynak olarak gösterdiği Şiilik (Ali evine bağlılık mezhebi) Aleviliğe kaynak değildir.
Bu konuyu açmakta fayda var. Ali kültü Aleviliğe 16. yüz yılda geçmiştir. Ondan önce Ali kültü ne Baba İshak’da vardır, ne de Hacı Bektaş ‘da vardır. (Çubukçu 1997)
Abdülbaki Gölpınarlı’nın ( 1958) hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Vilayetname’sine bakıldığında bir zorlamayla Hacı Bektaş, Ali soyuna bağlanır. Ancak Vilayetname ’de 12 imamlara ve Kerbela olayına rastlanmaz. (Çubukçu 1997). Ölümünden çok sonra yazılan Vilayetname ’de her ne kadar Ali soyundan ve namaz kılan biri olarak gösterilse de bunun bir zorlama olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Vilayetname’ ye bakıldığında mistizmin merkezi Kapadokya’da Hıristiyanlarla iyi ilişkiler kurduğu ve Müslüman softaları yerdiği menkıbelerde vardır.
Konunun anlaşılması açısından 16. yüzyılın ilk yarısına bakmakta fayda var. Bu dönem bu günkü Aleviliğin Kızılbaşlık olarak anıldığı dönemdir. 1511 yılında Antalya Tekeli’den Kızılbaşlar Şahkulu önderliğinde Osmanlıya karşı başkaldırdılar. İsyan bastırılır ve Kızılbaş kimlikli insanlar kılıçtan geçirilir. Kurtulanlar Şah İsmail’e sığınırlar. İkinci Beyazıd’ı ‘’derviş’’ olarak gören ve ‘’baba’’ diyen Şah İsmail isyancılara karşı acımasız davranır.
Beyazıd Sünni ve Şah İsmail Kızılbaş olarak bilinir ama ikisi de Kızlbaşlara düşman.
Aydın Çubukçu (1997) meselenin sınıfsal boyutuna dikkat çeker ve Hoca Sacettin Efendi tarihinde olayı anlatırken İsyancılar Şah İsmail’e şöyle diyor;
‘’ Beyazıd’ın yönetimi altında Anadolu insanı inim inim inliyor. Vergilerden, yöneticilerin zulmünden takatımız kalmadı, perişan olduk. Çok yoksul olduk bu nedenle ayaklandık’’ ( Çubukçu 1997, Akt.,Yıldırım 2000, s.216)
Şah İsmail ise ‘’orda ayaklandılarsa burada da ayaklanırlar’’ diye isyancıları kılıçtan geçiriyor.
İsmail Belikçi (2005) ise olayın inançsal boyutuna dikkat çeker. İsyancıların namaz kılmadıkları ve Kur’an okumadıkları için katledildiklerini belirtmektedir.
Araştırmamız sonucunda iki bulguya ulaşılmıştır. Birincisi Alevilik İslam’ın içinde değildir, İslam dini dayatılmaktadır. İkinci bulgumuz Alevilik bir dindir ama tek tanrılı dinlere benzemez. Gelecek bölümde bulgularımızı Alevilik İslamın içinde değildir ve Alevilik bir dindir başlıkları altında tartışacağız….
DEVAM EDECEK
Ahmet Güven
-

Seferberlik zamanı…
Başlığı abartılı bulanlar vardır / olacaktır. Son yıllarda artan katliam, işkence ve vahşet sahneleri ve bu saldırılar karşısındaki sınırlı tepki ve mücadeleler umutsuzluğa ve dolayısıyla kanıksayıcılığa neden olmaktadır.”Bir şeyler yapılmalı” fikri birçoklarımızın aklından geçse de beklemecilik ve seyircilik devam etmektedir. Sanal medya ise adeta iç boşaltma aracımız olmakta.
Gerici-faşist IŞİD çeteleri aracılığı ile Ortadoğu halkları üzerinden dünyaya “güçlü” emperyalist şemsiyeye ihtiyaç olduğu fikrini taşımak isteyen başta ABD olmak üzere AB emperyalistlerinin önce Rojava’ya yapılan saldırının sonucunu, sonra Ezidi Kürtlere yapılan saldırının sonucunu bekledikten sonra aniden(!) “yardım” tartışmaları başlatmış olmaları anlaşılır bir durumdur. Planladıkları politika ile de uyumludur. Fakat ezilen ve sömürülen güçlerin ve onların öncü kuvvetlerinin atıl duruşları asla kabul edilemeyecek bir durumdur.
Avrupa’nın pek çok coğrafyasında haftalardır devam eden çadır eylemlerinden sokak gösterilerine, işgal eylemlerinden stant eylemlerine kadar pek çok etkinliğe rağmen Londra’da hala sınırlı yapılan eylem ve etkinlikler hepimizi düşündürebilmeli. Hiç kimse bu sorumluluğu bir başkasına havale etmeden kendisi, ait olduğu örgütlenmesi ile ilişkilendirerek tartışabilmelidir. Aksi takdirde mevcut atıllığı, seyirciliği aşma şansına sahip olamayız.
Bugün, mevcut durumu bozacak bir adım atılmış bulunuyor. Londra Demokratik Güç Birliği Platformu ve Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) yaptıkları basın açıklamaları ve eylemlerle 1 Eylül’den başlamak üzere 1 aylık kampanya başlattıklarını duyurdular. DGBP bileşenleri mali kampanya başlatırken SKB ise mali kampanya ile birlikte aydınlatma ve her ulustan, renkten ve inançtan kadınların birleşik mücadelesini örmeye dönük bir kampanya başlatmış bulunuyor. Tüm kadın örgütlerini ve kadınları kampanyayı birlikte yürütmeye çağıran SKB, aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini uygulamakla yükümlü bulunan Birleşmiş Milletler (BM) üzerinde de basınç uygulamayı hedefliyor.
Bu kampanyalar, eğer gereği gibi sahiplenilebilir ve yürütülebilirse toplumsal bir silkelenme yaşanabilir ve seyirciliği bozabiliriz.
Sokak stantları oldukça önemli bir çalışma aracı. Fakat sokak ajitasyonları eşliğinde her gün yapacağımız işyerleri ve ev ziyaretleri kampanyanın duyurulması ve en geniş yığınların birleşik hareketini sağlamamız bakımından çok daha önemli araçlardan biridir. Yani bu kampanyalar salt sokak stantları ve tanıdığımız insanlara ya da örgütlenmelere yapacağımız ziyaretlerle sınırlı kalmamalı. Tam bir seferberlik ruhu ve planlaması ile kampanyalara sarılabilmeliyiz.
Hangi kurum, hangi kişinin yaptığına bakılmaksızın bu konuda atılacak her adım oldukça önemlidir. Bu, sadece açlık ve susuzlukla dağlarda ölüm kalım savaşı veren insanlarımız ve çocuklarımız için değil, aynı zamanda Ortadoğu’da yeni bir alternatif olarak doğan ve başta Kürdistan toprakları olmak üzere Ortadoğu halkları ve ülkemiz için de önemli stratejik bir nokta haline gelen Rojava devriminin sahiplenilmesi ve korunması için de oldukça önemlidir.
Ülke toprakları, daha önce defalarca altını çizdiğimiz gibi oldukça önemli bir sürecin eşiğindedir. Bir yandan “çözüm süreci” olarak tartışılır ve kimi hazırlıklar yapılırken diğer yandan tüm alt yapı inşası (kalekollar, paralı uzman komando birlikleri vb) ile bitirme planları yapılmakta. Bu nedenle, yapılan her saldırı karşısında gösterilecek refleksler, alınacak tutumlar adeta ilerlenecek yolu belirleyecektir.
Kısacası hepimiz; tüm ilerici, devrimci, demokrat, sosyalist, yurtsever kurum ve örgütlenmeler, bireyler sorumluluk altındadır. Kürt özgürlük mücadelesinin yenilgisi demek, eşitlik, özgürlük ve adalet hayalleri üzerine serpilecek ölü toprak demektir. Ve öyle bir ölü toprak olacaktır ki bu, 12 Eylül karanlığının çökerttiklerinden çok daha ağır olacaktır. Buna asla izin veremeyiz / vermemeliyiz…!