Author: ali

  • Leyla Güven’den Avrupa liderlerine mektup

    Leyla Güven’den Avrupa liderlerine mektup

    DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, Türkiye’de artan otoriterleşmeye dikkat çekmek amacıyla Avrupa’nın önde gelen siyasi parti liderlerine mektup gönderdi.

    Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, DTK’nin mühürlenmesi, açılan soruşturma kapsamında 43 kişinin gözaltına alınması, HDP’li belediyelere kayyım atamaları ve Türkiye’de artan otoriterleşme eğilimlerine dikkat çekmek amacıyla Avrupa’nın önde gelen siyasi parti liderleri ve kurum temsilcilerine mektup gönderdi.
    BASKILARA DİKKAT ÇEKTİ
    Güven, mektubunda, “Türkiye’de giderek otoriterleşen siyasi iktidarın, sivil toplumun iradesinin yansıdığı DTK’ye yönelik kriminalize etme ve kapatma girişimlerinin ve siyasal alanın daraltılmasına yönelik müdahalelerin, Türkiye ile Avrupa ve bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerde yaratmakta olduğu tahribatın olası etkileri”ne dikkat çekerek, görüşlerini aktardı.
    MEKTUP GÖNDERİLEN KİŞİLER
    Mektup gönderilenler arasında Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Buric, AKPM Başkanı Rik Daems gibi isimler ile AKPM Grup Başkanları, AP Grup liderleri, Avrupa Konseyi ile BM İnsan Hakları Temsilcileri ve Parlamenterler Arası Birlik gibi Türkiye’nin müdahil olduğu kurumların temsilcileri bulunuyor.
  • Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı: Sorumluları cezalandırılsın

    Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı: Sorumluları cezalandırılsın

    HABER MERKEZİ – Sivas Katliamı yıldönümü dolayısıyla yaşamını yitiren 33 aydın, yazar, sanatçı anıldı. Sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile siyasi partiler, faillerin yargı önüne çıkartılarak, cezalandırılmasını istedi.

    Sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile siyasi partiler, 2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 aydın, yasar ve sanatçıyı eylem eve etkinliklerle andı. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Meclisi, katliamda yaşamını yitirenleri yaptığı yazılı açıklamayla andı.
    Açıklamada, Sivas Katliamı’nın devletin gözü önünde yapıldığı belirtilerek, katliama çanak tutulduğu belirtildi. Aradan geçen 27 yıla rağmen katliamın aydınlatılmadığını, faillerin cezalandırılmadığı anımsatılarak, “Sivas katliamı davası ise yıllar sonra zaman aşımı gerekçe gösterilerek düşürüldü. İnsanlık suçunda zamanaşımı söz konusu olamayacakken, 33 canımızın katilleri bu sayede ‘aklanmış’ oldu” denildi.
    SİVAS’I AKP’LİLER SAVUNDU 
    HDK açıklamasında 18 yıllık AKP döneminde Alevi halkına yönelik saldırıların arttığına dikkati çekilerek, “Cami Cemevi projesi ve benzeri tahrip edici politikalar ve uygulanmalarla Alevileri asimile etmeye çalışarak, dedelere maaş bağlanması gibi projelerle yeni Hızır Paşalar yaratma arayışlarını bugün de sürdürüyorlar. Sivas Katliamı’nda yer alan katillerin savunmasını yapan avukatların AKP’nin avukatları arasında olduğunu akla getirdiğimizde AKP’nin bakış açısını net bir şekilde görebiliriz” diye belirtildi.
    KATLİAMLAR SON BULANA KADAR
    Adalet istenilen açıklamada, katliamda yaşamını yitirenlerin katillerinin açıklanması, katliamları planlayan ve yönetenlerin yargılanarak, cezalandırılması istendi.  Katliamda yaşamını yitirenleri anan HDK, savaş ve katliam doğuran devlet ve yönetim yaklaşımlarının son bulması için mücadele kararlılığını yineledi.
  • Linç eylemlerinin insanlık suçu olarak tanımlanması için kanun teklifi

    Linç eylemlerinin insanlık suçu olarak tanımlanması için kanun teklifi

    ANKARA – HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sivas Katliamı’nın yıl dönümünde “linç eylemlerinin”, insanlık suçu olarak tanımlanması için Meclis’e kanun teklifi sundu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sivas Katliamı yıldönümünde Meclis’e kanun teklifi verdi. Teklif, “linç eylemlerinin”, insanlık suçu”olarak tanımlanmasını ve failler hakkında 10 yıldan az olmamak üzere ağırlaştırılmış hapis cezasının verilmesini düzenliyor.
    Gergerlioğlu, kanun teklifinin gerekçesinde “Eğer Maraş olayları olduğunda bir daha asla denseydi ve cezalar verilseydi Çorum olayları olmazdı. Eğer Çorum olaylarından sonra bir daha asla denseydi ve gereken cezalar verilseydi Sivas Katliamı olmazdı. Türkiye’de cezasızlık politikaları bir sonraki eylemin fitilini ateşlemektedir. Kamplaştırıcı ve kutuplaştırıcı siyaset dili insanların linç edilerek ölmelerine sebep olmaktadır” ifadelerini kullandı.
    ‘LİNÇ SUÇU TCK’DA MÜSTAKİL SUÇ OLMALI’
    Gerekçede, linç suçunun TCK’de müstakil bir suç olarak tanımlanması gerektiği de belirterek, şu ifadeler yer aldı: “Bu nedenle doktrin ve karşılaştırmalı hukuk incelenerek ülkemizin ve hukuk sistemimizin değerlerine uygun olacak bir düzenlemenin yapılması elzemdir. Bu bağlamda yapılacak düzenlemede doktrin ve karşılaştırmalı hukuk bağlamında linç suçunun özellikleri ve unsurları olan ‘bir kitlenin bir kişi veya gruba karşı’,’herhangi bir şiddet eylemini planlı veya plansız olarak gerçekleştirmesi’, ‘kamu adına hukuksuz şiddet kullanılması’ ve ‘yargısız ceza verilmenin amaçlanması’ hususlarına yer verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca doktrinde tartışmalı bir husus olan ve karşılaştırmalı hukukta farklılıklar arz eden diğer bir husus ise linç suçunun unsurlarından olan kitlenin tanımı ve kaç kişiden oluşacağı ile ilgilidir. Kitlenin karşılaştırmalı hukukta en az iki kişiden oluşması gerektiği kanaati var olmakla birlikte, örgütlü suç kapsamında en az üç kişiden ve son olarak en az on iki kişiden oluşması gerektiğiyle ilgili düzenlemeler de mevcuttur.”
    BİR DİĞER SORUN İSE ADALET
    Uygulamada yaşanan bir diğer sorunun ise ceza adaleti ile ilgili olduğu vurgulanan gerekçede, şunlar belirtildi; “Bilindiği üzere ceza adaleti, işlenen suçla orantılı uygun bir cezanın verilmesi ve böylece suçla orantılı bir yaptırımın uygulanması olarak tanımlanabilir. Bir kişiyi bir kişinin döverek yaralaması veya öldürmesi ile on kişinin beraberce aynı fiilleri yapması durumunda yargılama dışında bir farklılık olmamaktadır. Ancak bu durum ‘ceza doktrini’ ve ‘suç teorisi’ bakış açısıyla değerlendirildiğinde doğru bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla bahse konu iki linç olayı ile ilgili olarak eylemi gerçekleştiren şahısların yaptığı eylem ile yaptırım olarak verilen cezanın yetersiz olduğunu değerlendirmek mümkündür. Bu nedenle linç eyleminin ceza kanununda suç olarak tanınması ve yaptırımının ise bu suçun işlenmemesi sağlayacak oranda caydırıcı olması gerekmektedir.”
  • Katliamdan sonra istifa edip bir daha da Sivas’a gitmedi

    Katliamdan sonra istifa edip bir daha da Sivas’a gitmedi

    Ayşe Sürme

    DERSİM – Sivas Katliamı yaşandığında kentte öğretmenlik yapan Menşure Doğan, olay sonrasında istifa ederek ayrıldığı kente bir daha gitmedi. Doğan, 27 yıldır dinmeyen acıyı “Onlar cayır cayır yanarken, biz oturduğumuz yerde yandık” sözleriyle dile getirdi.

    Sivas’taki Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993 günü aralarında aydın, gazeteci ve sanatçıların bulunduğu 33 kişi yakılarak katledildi. Gerçekleştirilen katliam başta Alevi yurttaşlar olmak üzere milyonlarca insanı derinden yaraladı. Bu insanlardan biri de Menşure Doğan.
    Katliam yaşandığında Sivas’ta sınıf öğretmenliği yapan Doğan, yaşanan olay sonrası görevinden istifa edip, bir daha da bu kente gitmedi.
    Üzerinden 27 yıl geçen katliamın hafızasında ilk günkü gibi tazeliğini koruduğu Doğan, istifa ettiği mesleğinden daha öncesinde yaşanan başka bir katliamla, 1978 yılında Maraş Katliamı ile ayrı düşmüştü.
    Maraş Katliamı yaşandığında Dersim’de Fransızca öğretmenliği yapan Doğan, o dönem birçok ilde olduğu gibi Dersim’de yapılan protesto mitingine katıldığı gerekçesiyle sürgün edilince istifa etti. Oysa ki çocuğu hasta olduğu için yapılan mitinge katılmadığını anlatan Doğan, raporlu görülmesine rağmen diğer bazı öğretmenlerle birlikte hakkında dava açılınca çıktığı mahkemede eyleme katıldığını ifade etti. Doğan, niçin böyle söylediğinin nedenini ise “Protestolarda yoktum demedim. Çünkü yapılan insanlık suçuydu, ben de lanetliyordum. Öyleyse ben niye kendimi arkadaşlarımdan ayrı tutayım?”  sözleriyle açıkladı.
    Tutuklamalar, ihraçlar, görevden uzaklaştırmaların yaşandığı bu süreçte kendisi ile birçok öğretmen arkadaşı hakkında sürgün kararı verilmesi üzerine mesleğinden istifa eden Doğan, 14 yıl boyunca öğretmenlik yapmadı.
    SİVAS’TA ÖĞRENMELİĞE BAŞLADI 
    Doğan, 1992 yılında tekrar öğretmenlik yapmak için başvuru yaptığında ise Sivas’ın Kangal ilçesine atanıp, burada sınıf öğretmenliği yapmaya başladı.
    Kangal ilçesinin Alevilerin yoğunlukta yaşadığı bir yer olduğunu dile getiren Doğan,  “Aradan bir yıl geçtikten sonra tatile girmiştim. Duydum ki kente aydınlar, şairler, yazarlar, semah dönen emekçiler, gençlerimiz gelmiş. Pir Sultan Abdal şenliklerine katılmak için çocuklarımı ve eşimi de çağırdım. Eşim; ‘başka zaman gideriz, Dersim’e gidelim’ demişti. Eğer eşim memlekete dönelim demeseydi, otelde yer ayırtacaktım. O değerli insanlarla tanışmak nasip olmadı” diye belirtti.
    DEVLET SEYİRCİ KALDI
    Memlekete ulaştıklarında haberlerde Madımak Oteli’nde insanların yakılması haberini aldıklarını ifade eden Doğan, “Yakılan o insanlara devlet yardım yetmedi. 1974’te Kıbrıs’ta Rumlarla ve Türkler arasında askeri savaş yapılmıştı. Ecevit 4 saat içinde Kıbrıs’a askeri çıkartma yapmıştı. Gücüyle övünen devlet, o insanların yakılmasına 8 saat boyunca seyirci kaldı” ifadelerini kullandı.
    ‘DEVLET ÖZÜR DİLEMELİYDİ’
    Yaz tatili bittiğinde herkesin çalıştığı, yaşadıkları kentlere geri dönmeye başladığını söyleyen Doğan, kendisinin ise “Nereye dönüyorum, nereye gidiyorum, zulmün olduğu yere mi?” şeklinde sorgulamalara giriştiğini anlattı.
    Bu sorgulamalar sonucunda mesleğinden istifa etme kararı aldığını belirten Doğan, katliamın ruhunda yol açtığı kırılmayı “Hiç kimse tepki vermedi, film gibi seyredildi. Lanet olsun o zalimlere, verecekleri üç kuruşa diyerek öğretmenlikten istifa ettim. Geri dönmedim, gidemedim, gidemezdim. Onlar orada cayır cayır yandı, biz oturduğumuz yerde yandık. İnsan olan herkes ne hissettiyse onu hissettim. Bir daha da Sivas’a gitmedim. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaralandık. 38’in yaraları daha iyileşmemişti. Devlet, açıkça ‘bir avuç zalim karşısında üzgünüz, özür dileriz, güçsüz kaldık, bir şey yapamadık’ diyebilmeliydi. İnsanlık bunu gerektirirdi” sözleriyle dile getirdi.
     
  • İngiltere’nin Leicester şehrine karantina önlemleri geri getirildi: Vakaların artışına ne yol açtı?

    İngiltere’nin Leicester şehrine karantina önlemleri geri getirildi: Vakaların artışına ne yol açtı?

    İngiltere’nin Leicester şehri, Covid-19 vakalarının artması üzerine yeniden karantina önlemleri alınan ilk yerel bölge oldu.

    Ülkenin diğer bölgelerinde sokağa çıkma sınırlamaları hafifletilirken, Leicester’da yaşayanlara gerekmedikçe sokağa çıkmamaları çağrısı yapılıyor.

    Bugün acil ihtiyaç ürünleri satmayan dükkanlar yeniden kapatıldı. Sağlık Bakanı Matt Hancock, çoğu okulun da Perşembe kapatılacağını duyurdu.

    Cumartesi gününden itibaren ülke genelindeki barlar ve restoranların açılmasına yönelik karar da Leicester için geçerli olmayacak.

    Hancock, ülkedeki son bir haftada tespit edilen Covid-19 vakalarının 10’da 1’inin Leicester’de görüldüğünü açıkladı.

    Bu nasıl oldu? Ve bu durum İngiltere’de salgının ne kadar kontrol altında olduğuna dair bize ne anlatıyor?

    Leicester’daki yeni salgının nedeni ne?

    Şehirde koronavirüs salgınının yayıldığına dair ilk işaret 8 Haziran Pazartesi günü ortaya çıktı.

    Şehrin doğusunda anaokulu ve ilkokul olarak eğitim veren Humberstone Akademisi, koronavirüs test sonuçlarının pozitif gelmesi ile ilgili olarak kapandı. Okul, ertesi gün tekrar açılsa da yeniden kapatıldı.

    Okullar o zamandan beri açılmadı. Bunu izleyen iki haftada 900’den fazla koronavirüs vakası tespit edildi ki bu İngiltere’deki toplam vakaların 16’da 1’ini oluşturuyor.

    Şehrin doğusunun salgının merkezini oluşturduğu anlaşılıyor.

    Bu bölge sıra sıra evlerin olduğu caddelerden oluşuyor ve bu evlerde yaygın olarak pek çok jenerasyonun bir arada yaşadığı etnik azınlıklar yaşıyor.

    Leicester ülkedeki kültürel farklılıkları bir arada en fazla barındıran yerlerden biri. Şehirde yaşayanların yarısına yakını etnik azınlık mensubu vatandaşlar.

    Bütün bunlar rol oynuyor olabilir ancak sağlık yetkilileri başka nedenlerin de olduğunu söylüyor. İş yerlerinde virüs yayılımının arttığını gösteren işaretler var ki bu da gerektiği gibi sosyal mesafelenme kurallarına uyulmadığı anlamına gelebilir. Leicester ayrıca işçilerin geçiş güzergahında yer alan bir şehir.

    Kısacası, Leicester’a özgü olarak belirlenebilecek tek bir neden yok.

    Vakalar şehrin diğer bölgelerinde de artık görülmeye başlandı. Bu da yetkilileri harekete geçirdi.

    Daha önce mi harekete geçilmeliydi?

    Bu en önemli ve çoktan tartışılmaya başlanan soru. Şu an henüz erken sayılabilecek aşamada bile işaretlerin en azından birkaç haftadır orada olduğunu söylemek mümkün.

    Hafta sonu Leicester Belediye Başkanı Peter Soulsby, hükümetten ve ulusal test sisteminden yerel yetkililere veri akışının kısıtlı olduğunu söyledi.

    Pek çok kişinin İngiltere’deki sistemin zayıflığından korktukları tam da bu – ulusal test ve izleme sisteminin yerel ekiplerle iletişimi.

    Mayıs ayının sonunda hizmete giren bu sistemde 25.000 kişiden oluşan ekip kamudan gelen koronavirüsle ilgili çağrılara yanıt veriyor.

    Okullar, bakım evleri ve hapisaneler gibi çok sayıda kişiyi ilgilendiren durumlar otomatik olarak Halk Sağlığı Kurumu ve belediyelerin de aralarında bulunduğu yerel sağlık ekiplerine haber veriliyor.

    Ancak bireylerle ulusal ekipler ilgileniyor. Bu kişilere kimlerle yakın temasta bulundukları soruluyor ve kendilerini karantinaya almaları isteniyor.

    Bu vakalarla ilgili detaylı bilgiler belediyelerle paylaşılmıyor ya da en azından paylaşılan bilgiler istenildiği kadar detaylı değil. Bir halk sağlığı yetkilisi bana durumu, “Kavgada bir kolunuzun arkadan tutulmasına benziyor” söyleriyle anlatmıştı. Bu, bütün vakaların izledikleri gelişimi takip edememelerine yol açıyor.

    Sistemin diğer bir zayıf yanı da çeviri servislerindeki eksiklik gibi duruyor. Test ve izleme programının başındaki Barones Dido Harding bu konunun incelendiğini açıkladı.

    Hükümetin il ve ilçe belediyelerine farklı dillerde iletişimi geliştirmeleri için fon sağlayacağını açıklaması kayda değer. Bu, çeviri eksikliğinin izolasyon ve sosyal mesafelenme çağrılarına yerel halkın katılımını etkilemiş olduğunu akıllara getiriyor.

    Bir bölgeye karantina uygulanması her zaman ihtimal dahilindeydi. İngiltere’de her gün 1.000 civarında teyitli koronavirüs vakası bildiriliyor. Yetkililer gerçek rakamların daha da yüksek olabileceğini kaydediyor.

  • Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) Kültür ve Sanat Festivali bu yıl online olarak yapıldı

    Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) Kültür ve Sanat Festivali bu yıl online olarak yapıldı

    Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) Kültür ve Sanat Festivali, bu yıl online olarak Irkçılığa Hayır! Nefes alamıyorum! teması ile gerçekleştirildi. Aynı gün Gik-Der bahçesinde demokratik kurum temsilcileirnin, gazeteci ve yazararın katıldığı bir resepsiyon gerçekleştirildi.

    Aralarında Erdal Erzincan, İlkay Akkaya, Pınar Aydınlar, Lawje gibi sanatçıların ve grupların yanı sıra Can Dündar, Alp Altınörs, Barbaros Şansal gibi çok sayıda siyasetçinin, gazetecinin, akademisyenin, sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin katılımıyla yapılan festival geniş ilgi gördü. Festivalin sunuculuklarını oyuncu Ada Burke ve İbrahim Avcıl gerçekleştirdi. Sunucular, dünyada yükselen ırkçılığa karşı gerek sunumları gerekse de sorularıyla duyarlılık oluşturdular.

     

    Katılan sanatçılar ırkçılığa hayır diyerek başta Türkiye olmak üzere dünyanın içinde bulunduğu politik ortam ve Türkiye’nin bu politik ortamdan kaynaklı çıkmazları üzerine konuştular.

    Yaşamlarını Londra’da sürdüren sanatçılar Canan Sağar ve İbrahim Kırılmaz, çocukların özgürce koşup oynayabileceği, sanatçının sanatını özgürce yapabileceği ırkçılığın, faşizmin olmadığı bir dünya temennisi ile sahnelerini gerçekleştirdiler. Sağar, “bir taş nedeni ile cezaevine atılan çocukların asla oyun oynadıkları için, taş attıkları için cezaevlerine konulmamalı. Çocuklar özgürce sokaklarda ve caddelerde dolaşmalı. Daha güzel ve daha özgür bir dünya yaratmalıyız” dedi.

    Festivale katılan müzik gruplarından biri olan Vardiya, festivalin ana temasını selamlayarak dünyadaki ırkçılığa karşı da müzik yaptıklarını dile getirdi. Müziklerini her daim ırkçılığa ve faşizme karşı yapacaklarının altını çizdiler.

    Sanat hayatını Londra’da sürdüren Suna Alan “bugün türkülerimi barış ve kardeşlik için söylüyorum. Her türlü ırkçılığı lanetliyorum.” Açıklamasına bulunarak programına başladı.

    Türkiye’nin önde gelen heavy metal gruplarından Murder King, sağlık sorunları sebebi ile festivale katılamasalar da gönderdikleri video mesaj ile festivale katkı sundular. Mesajda “Londra’daki dinleyicilerini selamlayarak ırkçılığın san bulacağı bir dünyada bir an önce buluşabiliriz” denildi.

    Türkiye’nin muhalif gruplarından Bandista, özel bir video çalışması ile festivale katıldı. “Irkçılıkla mücadeleye devam” dedi.

    Festivalin sanatçılarından biri olan Pınar aydınlar, Gik-Der’i selamlayarak programına başladı. Pandemi sürecinin en çok emekçileri etkilediğinin altını çizen Aydınlar “göçmen işçilerle birlikteyiz, bugün okuyacağımız bütün eserler zalimin zulmüne karşı direnenler adına olacaktır.” Şeklinde konuştu. Ayrıca, bir eserini ölüm orucunda hayatlarını yitiren Grup Yorum üyelerine adadı.

    Festivalin müzik gruplarından olan Lawje “Biz bugün anadilimizden sizlere türkülerimizi okuyacağız. Biz Hakkari’li bir grubuz. Tüm grup arkadaşlarımla birlikte yaşadığımız coğrayfanın rüzgarıyla sesleneceğiz. Her renkten, her dilden insanlar var; ister siyah, ister sarı, ister beyaz. Biz bu dünyada hep birlikte yaşamak istiyoruz ama en iyi ve en güzelini, renk, dil ve din farkı olmadan. Hep birlikte iyi bir dünya yaratabiliriz. Birlikte güzel bir dünya kurabilmek üzere sizlere keyifli ve müzikli dakikalar diliyoruz. Her türlü ırkçılığa hayır.” dedikten sonra performanslarına devam etti.

    Daha sonra, festivalin sanatçı konuğu olan İlkay Akkaya, performansına sözü ve müziği merhum Tuncay Akdoğan’a ait olan Ağla Sevgili Yurdum şarkısı ile başladı. “Pandemi sebebiyle çok değişik koşullarda bir festival gerçekleştiriyoruz. Gönül isterdi ki oraya gelelim, birbirimizin enerjisini alarak yüz yüze şarkılarımızı, türkülerimizi söyleyelim. Fakat şu an koşullar bu şekilde. Uzaktan da olsa sizlerle türkülerimizi paylaşmak çok büyük mutluluk.” şeklinde konuştu ve ırkçılığa hayır diyerek türkülerini barış ve kardeşlik adına söyledi.

    Festivalin son konuğu Erdal Erzincan ise hiç söz söylememesine rağmen, her türlü ırkçılığa ve ayrımcılığa bağlaması ile karşı durdu. Oldukça yalın ve lezzetli bir performans gösteren bağlama virtüözü Erzincan, izleyicilerinin kalbinde ve ruhunda derin izler bıraktı.

    Festivale konuk olan sanatçılar, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı birlikte seslerini yükselttiler. Sunuculardan İbrahim Avcıl’ın sorularıyla konukları yönlendirdiği ilk konuklar Can Dündar ve İsrafil Erbil şunları söylediler:

    Sorulan soru üzerine önceki ve sonraki hayatını anlatan Dündar, Türkiye’deki baskıların kendilerine çok olumsuz yansıdığını ve hayatlarını değiştirmek zorunda kaldıklarını söyledi. Dündar, sözlerine şöyle devam etti: “Bu değişikliklerden dolayı bir sürgün, mülteci hayatına başladık. Fakat şunu söylemem gerek ki uzun süredir kendi ülkemizde de bir çok muhalif gibi sürgün hayatındaydık. Öte yandan Amerika’da Trump’a ve ırkçı politikalarına çok yoğun tepkiler olduğunu, nihayet beyazlar ve siyahların el ele verip ırkçılık karşıtı mücadele verdiğinin altını çizdi. Dündar, AKP iktidarı ile ilgili açıklamasını “AKP iktidarında bedel ödeyen hiç kimse, hiçbir muhalif yaptıklarından ve yapacaklarından hiç pişman değil. Bunlar en sonunda gidecekler.” diye bitirdi.

    Oyuncu ve hekim Ercan Kesal, Gik-Der’i selamlayarak dünyanın hepimizin evi olduğunu ve hepimizin birer göçmen olduğunu söyledi. Kesal, konuşmasına şöyle devam etti: “Yeryüzü bizden önce d vardı, bizden sonra da devam edecek. Bir büyük sofranın, tesadüfen yerini almış misafirlerinden başkası değiliz. Sadece yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan, olan bitene sessiz kaldıklarımızdan da sorumluyuz. Birbirimizi, bizi sayılar olarak gören yöneticilerin gözleri ile görmekten vazgeçmeliyiz.” Şeklinde konuştu.

    Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil konuk oldu. Erbil, Alevilerin kendi inançları gereği her zaman ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı olduklarını, insanı insandan ayırmaya hatta insanı doğadan ayırmaya sürekli karşı geldiklerini belirtti. “Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da, Dersim’de katledilen insanların acılarıyla ve bu katliamlarla, bu katliamları yapanlar hiçbir zaman yüzleşmemiştir. Yapanların yanına kâr kalmıştır. Ama şunu biliyoruz ki onların tarihe bırakacakları bir miras yoktur. Ezilenler, katliama uğrayanlar sokaklara çıktığımızda diyoruz ki biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakıyoruz. Peki ya siz?” diye sözlerine devam etti.

    Festivalde Gik-Der adına konuşan Helin Peköz, göç ve ırkçılığın günümüzün en temel sorunlarından biri olduğunu ve mutlaka örgütlü bir şekilde karşı konulması gerektiği çağrısında bulundu. Pekiz, “Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmenlerin sorunlarının önemli bir şekilde ele alınması gereklidir. Covid-19 salgını bizleri biraz da olsa düşünmeye sevk etti ve dayanışmamızı güçlendirdi. Dayanışmayı ırkçılığa ve faşizme karşı da derhal göstermeliyiz.” Açıklamasında bulundu.

    İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan iseTürkiye’deki siyasi atmosferin insan hakları bakımından vahim bir durumda olduğunu ama her şeye rağmen umutlu olduklarını dile getirdi. Türkdoğan, “Türkiye’deki durum nefret söylemleri üzerinden ilerliyor ve bu durum içinde ırkçılığı da barındırıyor. Türkiye’nin ulus devlet kaynaklı yapısal büyük sorunları var. Türkiye’de herkes devletleşmiştir ve Sünni Müslümanlığın taşıyıcısı durumundadır. Böyle olduğu için de Türkiye’de çok ciddi sorunlar var. Sistem ayrımcılığı besliyor ve güçlendiriyor.” Uyarısında bulundu.

    Festivale Türkiye’den katılan felsefeci Prof. Dr. Sinan Özbek, ırkçılığın kaynağının sömürgecilik olduğunun altını çizdi. “Irkçılık temel olarak 16. Yüzyılda ortaya çıkan, plantaj ekonomisi içinde ortaya çıkan, plantaj aristokrasisine ait bir ideolojidir. Irkçılığa en çok göçmenler, göçmen işçiler maruz kalır. Irkçı ideoloji, emekçi sınıfları bölmek için son derece önemli bir aparattır. Beyaz işçi, patronu ile kendisini aynı kimlikte, aidiyette hisseden ‘beyaz işçi’ kendisine aynı çıkarlara sahip olan yabancı işçi ile arasına mesafe koyar, hatta onu aşağılar.”

    Programa yaşamını Londra’da sürdüren felsefeci-akademisyen Alkan Karaçam, son dönemlerde Türkiye’deki ekonomik çıkmazlar sebebi ile Londra’ya göç eden Ankara Antlaşmalıların, burada çok şiddetli bir emek sömürüsüne maruz kaldığını belirtti. Karaçam “Londra’da özellikle Ankara Antlaşmalı göçmenler etnik emek sömürüsüne maruz kalıyor. Bireye, inancına, etnik kökenine ve konuştuğu dile yönelik bir kimlik atfediliyor ve emek sömürüsü görünmez kılınıyor.” açıklamasında bulundu.

    İngiliz gazeteci Steve Sweeney, Türkiye’de göz altına alınma sürecini anlatarak konuşmasına başladı. Sweeney, açıklamasında şunları söyledi: “Siyahi bir insanın öldürülmesinden yola çıkarak başlasa da, gelişen bütün tepkiler, bütün dünyada yükselen ırkçılığa karşı idi. Özellikle İngiltere’deki ana akım medya ırkçılığı körüklüyor ve sahip çıkıyor. Oysa dünyanın her yerinde ırkçılık yükseliyor; Türkiye’de, Filistin’de ve hatta yaşadığımız yer Britanya’da. Dünyanın en lanetli şeyi ırkçılık ama maalesef buralarda da yükseliyor.”

    Uzun süre yaşadıklarıyla Türkiye’de gündem olan modacı-tasarımcı Barbaros Şansal, konuşmasına kendisine yapılan linçi anlatarak başladı. Şansal “yaşadıklarım bir devlet linci idi, bu ne ilk ne de son olacak ama gelecek güzel günlerin bizim olacağına inanıyorum.” Açıklamasında bulundu. Festivale konuşmaları ile renk katan Şansal, Türkiye ve ırkçılık ile ilgili değerlendirmelerde bulundu: “Bütün dünyada ırkçılığı arttıran şey şiddettir. Şiddeti arttırıp çıkar sağlayark ırkçılığı canlı tutuyorlar. Türkiye’de, Amerika’daki ırkçı cinayete tepki verenler aynı zamanda tutarsız biçimde Kürtlerin yaşadıkları vahşetlere karşı sessiz kalıyorlar. Bu da iki yüzlülüğün ta kendisidir. Ermenileri, Alevileri, Yahudileri ve diğer bütün kadim kültürleri, inançları yok sayarak kendi egemenliklerini kurmak ve sürdürmek için nefreti körüklüyorlar.

    Aveg-Kon adına konuşan başkan Zeynep Birsel, dünyada yaşanan çığlık “nefes almak istiyorum” diyor. Bu çığlığı mutlaka duymalıyız. Irkçılık karşısında daha güçlü örgütlenmeliyiz uyarısı ile sözlerine başladı. Bunu mutlaka duymalıyız. Birsel konuşmasında, Avrupa da ki tüm göçmen örgütlerin ırkçılığa karşı ortak diren göstermelidir çağrısından da bulundu. Birsen konuşmasını, örgütlü bir güç olduğunuzda, çığlığınız da daha büyük olacaktır. Bu nedenle orta gücümüzü kullanarak sistemin değiştirebiliriz. Göçün ve ırkçılığın tarihi çok eskidir.  Yaşadığınız İngiltere de sanayi ile birlikte göç başladı. Bu göç ırkçılığı daha da güçlendirdi. Göç kapitalizmi yeniden güçlendirmek yapılan bir olgudur. Bizim temel sloganımız adalet yoksa batırışta yoktur. Diyerek tamamladı.

    HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, HDP’deki son gelişmeleri ve adalet yülüyüşünü anlatarak konuşmasına başladı. Çepni, “halkın iradesi ile seçilmiş belediye başkanlarımızı AKP-MHP faşizmi tarafında yok sayılıyor. Belediyelerimize yapılan bu saldırılar aslında onların sonunu getiriyor. Açlık ve sefaletten başka bir şey getirmeyen AKP- MHP iktidarı, bir bataklığın içinde yok olmaktadır. Covid-19 süresince dağıtılan tüm yardımlar sermayenin ve yandaşların malzemeleridir. Bu zor salgın koşullarında bile çıkar sağlama peşindedir. Bu durumda bile yandaş şirketlere para aktarıyor. Bir kez daha açık olarak görüldü ki kapitalizm insanlığa bir şey vermemektedir.” diye konuştu.

    Festivale konuk olan HDK Eş Başkanı Sedat Şenoğlu görüşlerini festival izleyicileri ile paylaştı. Demokrasi yürüyüşünün toplumun bütün kesimlerinde, demokrasiyi özleyen, adalet, özgürlük, iş ve aş isteyen herkeste yankı bulduğunu söyledi.

    Programda, HDP MYK üyesi Alp Altınörs diğer bir konuşmacıydı. Sermayenin eşitsizlik ve sömürü anlamına geldiğini, hiyerarşiler yarattığını söyleyen Altınörs konuşmasına şu şekilde devam etti: “Kapitalizm, sadece sermayenin işçi sınıfını sömürdüğü bir sistem değildir. Aynı zamanda hakim ulusların, ezilen ulusları da sömürdüğü bir sistemdir. Dolayısıyla buradan ırkçılık türer, ezen ulus şövenizmi türer, hakim ulus milliyetçiliği türer. Eş genel başkanlarımızın, belediye başkanlarımızın, atanan kayyımlar hepsi birer darbeydi. 24 Haziran seçimlerinde yeniden barajı aşarak bu darbeleri boşuna çıkardık dedi.

     

    Gik-Der Basın Merkezi

    Festival aşağıdaki link’ten sürekli olarak ücretsiz izlenebilecek..

    https://www.youtube.com/watch?v=Punn2nP1GjE

     

    https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=150903393173945&id=105176927746592

     

  • KCC’de Bektaş Ülger ve arkadaşları anıldı

    KCC’de Bektaş Ülger ve arkadaşları anıldı

    Kürt Halk Meclisi tarafından 2000 yılında yaşamını yitiren ARGK gerillası Bektaş Ülger (Hasan) anıldı.

    Londra KCC binasında düzenlenen anmaya Bektaş Ülger’in annesi Fatma Ülger ile bir grup Kürdistanlı katıldı. Salona, Ülger’in Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile çekilmiş fotoğrafın yanı sıra 30 Haziran 1996’da Dersim’de fedai eylem gerçekleştiren Zeynep Kınacı (Zilan), HPG Komuta Konseyi üyesi Kasım Engin, HPG’li Mazlum Tekdağ ve YJA-Star Komuta Konsey üyesi Filiz Arslan’ın (Leyla Agıri) posterleri yer aldı. Mumların yakıldığı anmada bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Burada yapılan konuşmalar da Kürt halkının özgürlük ve diriliş mücadelesinin büyük bedellerle gerçekleştiği vurgulanarak, şehitlerin anılarına bağlılık ifade edildi.