Category: Haber

  • Av. Muharrem Erbey: Yargı Siyasetin Kıskacında

    Av. Muharrem Erbey: Yargı Siyasetin Kıskacında

    Uzman bilirkişi raporu sunmuş olduğu mahkemeye katılmak üzere Londra’ ya gelen insan hakları savunucusu Av. Muharrem Erbey, Diyarbakır Sur’da yapılmak istenen kentsel dönüşümü, Tahir Elçi cinayetini ve Kürdistan’da yaşanan son gelişmeleri konuştuk. Son günlerde tekrar gündeme gelen Çözüm Süreci iddialarının “fısıltı”dan öteye gidemediğini aktaran Muharrem Erbey, yargının egemen siyasal iktidarın kıskacı altında olduğuna dikkat çekti.

    Dilan Almaz-Telgraf

    -Öncelikle yıkımın başlamış olduğu Sur’da durum nedir? Devletin Sur’da amaçladığı nedir ve toplumsal muhalefet hangi pozisyonda?

    Sur’da yaşananlar devasa bir trajedi. Çatışmalar sonrasında mahalleler, ibadet yerleri, yerleşim yerleri topyekûn tahrip edildi, yok edildi. Onların onarılması bir şekilde eski haline döndürülmesi gerekirken, şimdi tamamen yok ediliyor. Onun yerine betonarme yapılar yapılıyor. Bu yapıların dışı bazalt taşlarla kaplanarak insanlara “bazalt taştan ev yaptım” imajı verilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla hem orada Diyarbakır’ı Tanıma Vakfı hem kentin sivil toplum dinamiği hem de orada yaşayan insanlar aslına uygun orijinal evlerini istiyor. Ama maalesef kamulaştırma kanunu Bakanlar Kurulu’ndan geçti ve oraya ilişkin acele kamulaştırma yasası mevzuatı çıktı. İnsanlara bu doğrultuda 3 şık sunulmaya başlandı. Ya çok düşük bir meblağa devlete satmak ya başka bir yerde TOKİ(Toplu Konut İdaresi)’den ev almak ya da devlet 50 bin liraya alacak vatandaşa 500 bin liraya satacak. Orada yaşayan insanların büyük çoğunluğu yoksul, göç mağduru insanlar dolayısıyla çok zor şartlarda sahip oldukları evler yıkıldı. Toplum tepkili ama orada yaşananların birçoğundan da habersiz. Giriş çıkışlar kontrol altında. Vatandaşlar Suriçi’ne giremiyor, sadece orada yıkımı gerçekleştiren çalışanlar girebiliyor. Devasa kamyonlarla oradaki enkazları alıp Dicle Nehri’nin kenarına döküyorlar. Kent dinamiğiyle, kentte yaşayan insanlarla konuşmadan onlarla ortaklaşmadan antik bir kent olan, dünyanın en güzel tarihi alanlarından ve sit alanı olması gereken yerlerden birisi olan Sur şu anda olağanüstü kanunlarla sözde yeniden yapılanıyor. 

    -Peki hukuken itiraz yolu açık mı?

    Bizzat ben Danıştay’a başvurdum. Yıkımın durdurulmasını talep ettim. OHAL’den kaynaklı reddedildi. Tümüyle yargısal bir kıskaç yaşanıyor. Yargı iktidarın talepleri doğrultusunda karar veriyor.

    -Başbakan’ın geçtiğimiz günlerde bir açıklaması oldu. OHAL Komisyonu kurulacağını ve oralara itiraz başvurularının yapılabileceğini söyledi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu komisyonlar adaletin temininin sağlayabilir mi?

    O açıklama tamamen toplumu oyalamak için. Doğru bir yöntem değil. Yargı var zaten komisyona neden ihtiyaç duyuluyor ki? Bu itirazları bağımsız yargı değerlendirmeli. Bu komisyona insanları oyalamak için bir mekanizma kurmak adına ihtiyaç duyuldu. Mantık olarak belki iyi ama uygulamada boş. Komisyonlardan önce yargı var, kaymakamlık, valilik, konut dokunulmazlığı hakları var. Dolayısıyla doğru olmayan bir kurum ortaya çıkarıp, insanları orada bekletmenin bir amacı yok.

    -Sur’da kimi aileler yapmış oldukları anlaşma gereği evlerini boşalttılar, bir kısım ise orada kaldı ve ısrarla evlerini yıktırmayacaklarını söylüyorlar. Sur’un Yıkımına Hayır Platformu kuruldu, toplumsal muhalefetin diri tutmaya dönük çabalar var. Bu bağlamda devletin sahip olduğu yasal argümanları da düşünecek olursak, Sur’un akıbeti sizce ne olacak? Yıkım herşeye rağmen devam edecek mi?

    Zaten herşey devletin himayesinde. İnsanlar yanımıza geliyorlar, itiraz etmek istiyorlar ama nereye, hangi yargıya başvuracaksınız ki? Ayrıca bir çoğu tapu sahibi değil. Tapu olmayınca dava da açılamıyor. Tapusunun olmaması büyük dert. Yurttaş zaten yeterince zor durumda .Dolayısıyla devlet zorla yurttaşı birşeylere mecbur bırakıyor. Yurttaş da ‘Yasa işlemiyor, kanun yok’ diyerek uğraşmayı bırakıyor.

    -Peki sivil toplum örgütleri?

    Yok ki sivil toplum örgütü. Kimse kalmadı zaten. Sokağa çıkamıyorsunuz, basın açıklaması yapamıyorsunuz. Kurum içerisinde basın açıklaması yapıyorsunuz. Bunu gören-duyan olmuyor medya desen hepsini susturdular. Dolayısıyla sivil toplumun da sesi duyulmuyor. Maalesef Sur konusunda toplumsal muhalefet yeterli olmayacak.

    -Peki, tutuklu olan seçilmişlerle ilgili durum nedir? Kayyum atanan yerlerde devlet, siyasi arka plandan ziyade kültürü de yok etmeye çalışıyor. Kürtçe’ye dönük ciddi tahammülsüzlükler var…

    Zaten kayyumlardan başka bir şey beklenmezdi. Kayyum kim? Merkezi hükümet tarafından atanmış. Dolayısıyla kayyum da AKP tarafından yönetilen merkezi hükümet kararları doğrultusunda, egemen siyasal iktidarın beklentileri doğrultusunda kararlar alıyor. Pek tabii ki, belediyecilerin legal alandaki tüm kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yürütüyorlar. İşte çocuklar için açılan kurumlar, tiyatrolar, kültürel faaliyet yürüten kurumların üzeri bir kalemde çizildi. Hukuku bırakın, vicdana sığmayacak şeyler.

    -Tahir Elçi dosyasına dair son durum nedir? Yargı aydınlatmamak da kararlı gibi, Elçi’nin dostları ve meslektaşları olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Davayı ben takip etmiyorum ama takip eden arkadaşlarla zaman zaman görüşüyorum. Dosyada henüz bir arpa boyu yol gidilmiş değil. Olayla ilgili çok ciddi bir inceleme yapılmadı, delillerin karartılması için herşey denendi. Dolasıyıla sağlıklı bir sonucun çıkmasını beklemiyoruz. Tahir Elçi cinayeti davasıyla ilgili asla faillerin yargılanmayacağı, soruşturulmayacağı konusunda ben de, eşi Türkan Elçi de, Diyarbakır Barosu da hepimiz çok iyi biliyoruz ki diğer faili meçhul cinayetler gibi bu suikastte kesinlikle aydınlatılmayacak. Yaşananlar bize bunu gösteriyor.

    -Hep şuna tanık olduk: Devlet bir dönem farklı maskeler takarak, faili meçhul cinayetler işledi ama uzun yıllar sonra kendisini aklamaya dönük girişimlerde bulundu. Elçi cinayetinde de böylesi bir gelişme ilerleyen yıllarda yaşanabilir mi?

    Zannetmiyorum. Orada gazeteciler, polis memurları ve tesadüfen oradan geçen eylemciler vardı. Kameralar açık ve görünüyor. 2 eylemcinin de kurşunları bitiyor ve silahlarını atıyorlar ve 3 polis sağ tarafa dönüp İnce Minare’ye doğru ateş açıyorlar ve sonra Tahir Elçi düşüyor. Dolayısıyla başka birinin orada ateş etmesi düşünülemez. O memurlar sanık dahi olmadılar. Orada bulunan memurlardan birisiyle Emniyet Müdürlüğü’nde karşılaştım. Uzun yıllardır basın açıklamalarımızı kayıt altına alan polislerden birisiydi. O’na dedim ki oradan bir vatandaş geçseydi, şimdiye dek 50 defa tutuklanmıştı. Sen nasıl sanık olmadın? Dedim. O’ da “O sokakta bizim dışımızda kişiler de vardı, gerçekten ben yapmadım ve Tahir Elçi’nin vurulduğu mermi tabanca mermisi değildi” dedi. Bende o zaman bu niye raporlara yansımıyor dedim. O da “Yansımaz” şeklinde bir beyanda bulundu. Karanlık her yerde bir şekilde devam ediyor. Maalesef Tahir Elçi cinayeti de bir dönem sonra diğer cinayetler gibi tozlu raflara kaldırılacak.

    -Cumhurbaşkanı Başdanışmanı “Bölge halkı çok zulüm gördü, telafi edilmeli” şeklinde bir açıklaması oldu. Uzun zamandır da Çözüm Süreci’ne dönüleceği konuşuluyordu. Bölge halkı bu konuda ne düşünüyor sizce? Gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?

    Bu aslında fısıltı halinde dolaşıyor ama karşılığı yok. Belkide böyle yaparak insanları umutlandırıp, sessiz kalmalarını sağlamaya çalışıyorlardır. Bölge illerinde ileri gelen 300 aşiret liderinin içerisinde olduğu, temsilcilerle oturup konuşulacağı yönünde konuşmalar döndü. Kimileri de HDP ile görüşüleceği PKK’ nin yer almayacağını söylüyor. Bölge halkı sorunun çözümünden yana. Bu sorunla ilgili çözüm mercii neresi ise, sonuç verecek mekanizmalar neresi ise orayla görüşmek lazım. Siyasetçiler, belediyeler var. Halkın “irademdir” dediği mekanizmalar var. Dolayısıyla onlarla konuşulması, en doğru yöntemdir. Tabii kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları ile de görüşülmeli, hiç kimse dışında tutulmadan herkesle tartışarak süreci hayata geçirmek lazım. Hem HDP ile çözmekten bahsediyorlar hem de HDP’nin genel başkanlarını tutukluyorlar. Sürece başlamak için önce siyasetçilerin bırakılması lazım.

    -Siyasetçilerin bırakılmasından bahsetmişken; nedir yargılanmalardaki son durum, uzun tutukluluk halleri devam mı edecek?

    Selahattin Demirtaş’ın ilk yargılama tarihi 6 Eylül olarak geçtiğimiz günlerde belirlendi. HDP’liler şu an siyaset yaptıkları için yargılanıyor. Şiddete teşvik ettiği için değil, “Kürt Sorunu şiddetle çözülmez” dediği için yargılanıyorlar. AK Parti gibi düşünmediği için, farklı bir yaşam konfigirasyonu üzerinde durdukları için Demirtaş ve arkadaşları yargılanıyor. Tamamı egemen siyasal iktidarın talebiyle oluyor. İdris Baluken tutuklandı ve Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile tahliye edilmişti. Hemen akabinde O’nu tahliye eden hakimi görevden aldılar. Şu an yargının üzerinde siyasal bir baskı var. Seçimle yapamadıklarını bir şekilde böylesi kıskaçlarla yapıyorlar.

    -Peki, OHAL sürecek mi?

    OHAL kesinlikle devam edecek ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’da söylüyor sürekli. Erdoğan AKP’ye yeniden başkan seçildikten sonra tüm il, ilçe teşkilatlarını seçime hazır hale getirmek istiyor ve OHAL ile de kendisine muhalif herkesi krimine edip seçimden 400 milletvekili almayı planlıyor. Türkiye’de şu an kimse konuşamıyor bile. Uluslararası arenada Türkiye’nin meşruiyeti iyice tartışılır hale geldi. OHAL sonrası ne olur bilemiyoruz. Ne yasa, ne mevzuat takip edemiyoruz. Her gün onlarca değişiklik oluyor. Basın özet şeklinde haber yaparsa, ne olduğunu okuyabiliyoruz. OHAL’in bitmesi gerekiyor ki, ne kadar tahribat yaşandığının fizibilitesini yapabilelim.

  • İngiltere’deki Akademisyenlerden Gülmen ve Özakça’ya Destek

    İngiltere’deki Akademisyenlerden Gülmen ve Özakça’ya Destek

    KHK ile ihraç edilen ve görevlerine geri dönmek için açlık grevi başlattıktan sonra tutuklanan ve eylemlerine cezaevinde de devam eden akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça’ya destek için İngiltere’de bulunan akademisyenler basın açıklaması yaptılar.

     

    Cumartesi günü BBC televizyonu önünde toplanan destekçi akademisyenlere kurum temsilcileri de destek verdi. Birleşik Krallık’tan Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atan akademisyenler tarafından organize edilen eylemde uluslararası kamuoyuna duyarlılık çağrısı yapıldı.

    BBC televizyonu önünde toplanan grup üzerinde ‘Adalet için açlık grevi 87’inci gününde, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça yalnız değildir’ yazılı pankart açarak basın açıklaması yaptılar. Grup adına açıklamayı yapan Profesor Mehmet Uğur, açlık grevinde olan Gülme ve Özakça’nın taleplerinin sadece işlerine geri dönmek olduğunu ifade etti.

    ‘‘Gülmen ve Özakça’nın da içinde bulunduğu 7000 bin akademisyen, 150,000 memur ihraç edildi. Olağanüstü hal Türkiye’sinde Nuriye Gülmen barışçıl direnişin sembolü oldu. Gülmen ve Özakça açlık grevlerinin 75’inci gününde terör suçlamasıyla tutuklandılar.’’

    Duyarlılık Çağrısı

    ‘‘Biz, Barış İçin Akademisyenler Bildirisinin Birleşik Krallık imzacıları olarak, Londra’da yaşayan Kürt, Alevi ve Türk toplumunun desteğiyle Birleşik Krallık hükümeti, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlere çağrımız, Gülmen ve Özakça’nın taleplerinin kabul edilmesi ve ihraç edilen akademisyenlerin işlerine geri dönebilmesi için Türkiye’ye baskı yapmalarıdır.’’

    Okunan açıklamadan sonra, grup Oxford istasyonuna kadar bir yürüyüş gerçekleştirdi. Grup daha sonra dağıldı. 

    Açlık grevinde 90’ıncı günü geride bırakan Gülmen ve Özakça’nın sağlık durumunlarının kötüye doğru gittiği avukatları tarafından açıklandı.

     

    Britanyalı Akademisyenlerden Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek çağrısı

     

  • Başbakan May’in Rakiplerinden Birisi Sarı, Kırmızı Yeşil Puşili Derek

    Başbakan May’in Rakiplerinden Birisi Sarı, Kırmızı Yeşil Puşili Derek

    Uzun yıllardır Kürt halkı ile dayanışma içerisinde olan Derek Wall, başbakan Theresa May’in seçim bölgesi olan Maidenhead’ten Yeşiller Partisi milletvekili adayı.

     

     

     

    Perşembe günü yapılacak genel seçimlerde Yeşiller Partisi adına yarışan Derek Wall tüm seçi kampanyası boyunca boynundaki Kürt renkleri yeşil, kırmızı ve sarı puşisini çıkarmadı. Başbakan Theresa May’in de hazır bulunduğu seçim toplantısında bile puşisini çıkarmayan Wall, başbakana yönelttiği Türkiye’ye silah ticareti eleştirisi May’in suratının asılmasına neden oldu.

    Uzun yıllardır Yeşiller Partisi içerisinde üst düzeyde siyaset yapan Derek Wall hem yazar hem de akademisyen. Eko-sosyalist olarak ta bilinen Wall hem çevreci hem de sosyalist aktiviteleriyle biliniyor. Ekososyalizm üzerine kitabı da olan Wall Morning Star gazetesinde köşe yazarlığı da yapıyor.

    Derek Wall

    Seçim kampanyası kapsamında başbakan May de içinde olmak üzere tüm partilerin adayları birlikte seçmenlerin karşısına çıktılar. Panelde konuşan Derek Wall başbakan May’i Türkiye ile yaptığı silah ticareti üzerinden eleştirdi.

    ‘‘Ben yıllardır Kürt halkı ile büyük bir dayanışma içerisindeyim. Kürtler DAİŞ’e karşı büyük mücadele veriyor. May bu konuda çok başarısız. Şuan DAİŞ’e karşı savaşan Kürtleri bombalayan Türk devleti ile yapılan silah ticareti beni şoke etti.’’

    Derek Wall’ın bu sözlerinden sonra başbakan May’in suratı asıldı.

  • Kürdistanlı Gençler Spor ve Kültür Etkinliği Düzenledi

    Kürdistanlı Gençler Spor ve Kültür Etkinliği Düzenledi

    Londra merkezli çalışmalarını yürüten Ciwanên Azad UK (Özgür Gençlik) ‘Mayıs ayı şehitleri kültür spor etkinliği’ düzenledi. Pazar günü Wood Green bölgesinde yapılan etkinliğe çok sayıda genç katıldı.

     

    Her yıl geleneksel olarak yapılan etkinlik bu 4 Haziran Pazar günü Woodgreen’de bulunan New River Sport and Fitness Centre’da gerçekleşti. Bu yılki etkinlik yaşamlarını yitiren devrimciler Çekdar Botan, Lecwan Munzur, Tijda Ekecik, Dean Evans, Erik Scurfield ve Ryan Lock’a adandı.

    Etkinlik kapsamında düzenlenecek futbol turnuvasına 19 takım katıldı. Turnuvayı Muş Spor adlı futbol takımı kazanarak kupayı aldı. Farklı sportif faaliyetlerin yanında çocuk oyunları, yüz boyama, müzik ve halk dansları gösterisi yapıldı.

    Sabah başlayan etkinlik akşam saatlerinde çekilen halaylarla son buldu.

     

  • Kahvaltılarda Altın Dağıtmak Varken, Kim Ne Etsin Genel Seçimleri!

    Kahvaltılarda Altın Dağıtmak Varken, Kim Ne Etsin Genel Seçimleri!

    Birleşik Krallık, yarın tarihinin en önemli seçimlerinden birisine tanıklık edecek. Avrupa genelinde olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da göçmen karşıtlığı ve ırkçılık yükselişte. Art arda terör olaylarının da bu yükselişi daha da perçinlediği böylesi bir dönemde Birleşik Krallık vatandaşları da sandık başına gidiyor. Yazımızın konusu aslında Türkiyeli toplumun bu seçimlere yaklaşımı ve ne kadar ilgili olduğu, daha doğrusu ne kadar ilgisiz olduğu. Ama bundan önce 8 Haziran seçimlerinin neden bu kadar önemli olduğuna ve seçimlere bir gün kala genel fotoğrafa bakalım.

    Aladdin Sinayiç

    Bu seçimler Avrupa Birliği’nin geleceğinden tutalım, Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın da gelecek rotasını belirleyecek. Emekliden tutalım, emekçiye kadar, göçmenden evsizlere kadar, üniversite öğrencisinden ilkokul öğrencisine kadar, en zengininden en fakirine kadar bir bütün tüm toplumu etkileyecek bir seçim sonucundan bahsediyoruz.

    Herşey Ocak 2013’te bir seçim yatırımı olarak başbakan David Cameron’un Avrupa Birliğini referanduma götüreceği vaadiyle başladı.

    Bu söz Mayıs 2015 genel seçimlerinde Muhafazakar Parti’nin tek başına iktidar olmasını sağladı.

    Haziran 2016’da yapılan AB referandumunda Birleşik Krallık %51.9 oy oranıyla çıkma kararı aldı. Ama İskoçya ve Kuzey İrlanda yüksek bir oy ile kalma kararı vermişti.

    Referandum vaadi David Cameron’a başbakanlık koltuğu kazandırmış, olsa da referandumun sonucu onu koltuğundan etmeye yetti. Cameron’un yerine Birleşik Krallık tarihine Demir Kadın olarak geçen eski başbakan Margaret Thatcher’in ruh ikizi sayılabilecek Theresa May başbakanlık koltuğuna oturdu.

    Ve kriz daha da derinleşti. Yalanlar, u dönüşleri, kandırmalar, tutulmayan sözler havada uçuşurken, ırkçılık, göçmen karşıtlığı, nefret suçları, ekonomik kriz daha da büyüdü, İskoçya’nın yeniden bağımsızlık referandumu yapma kararı, Kuzey İrlanda’nın geleceği üzerine tuz biber oldu. Bunların altında ezilen hükümet kurnazlık yaparak keskin bir manevra ile 18 Nisan’da kimsenin beklemediği bir erken seçim kararı aldı.

    Ülke genelinde bunlar yaşanırken, Ana Muhalefette olan İşçi Partisinde sular hiç durulmuyordu. Mayıs 2015 genel seçimlerinde İşçi Partisinin yaşadığı başarısızlık Ed Milliband’ı genel başkanlık koltuğundan etmişti. Eylül 2015’te yapılan kongrede Jeremy Corbyn oyların yüzde 60’ını alarak partide büyük bir depreme neden olmuştu.

    Corbyn genel başkanlığa aday olabilmek için ihtiyaç duyduğu 35 milletvekilinin imzasını, başvuru süresinin bitmesine iki dakika kala tamamlayabilmişti. Hatta imza verenler arasında genel başkanlık yarışında rakip olan milletvekilleri de vardı ve bu rakipler alay edercesine, ‘sadece adaylarda renklilik olsun diye imza verdik’ demişlerdi.

    O zamandan bu yana Birleşik Krallığın en çok konuşulan politikacısı olan Corbyn hem kendi partisi içerisindekilerin, hem medyanın, hem de muhalif partilerin saldırı hedefi olmaktan kurtulamadı. Peki Jeremy Corbyn neden bu kadar hedef tahtasına oturtulmuştu?

    Çünkü Jeremy Corbyn hiçbirisine benzemiyordu. 1983’ten bu yana parlamentoda olan Corbyn, hep muhalif kişiliği ile ön plana çıkmıştı. Parlamentonun en az harcama yapan milletvekili, altındaki bisikleti ve başındaki kasketi ile Finsbury Park’ın oralarda her an karşınıza çıkabilecek, göçmen toplumların yaptıkları tüm etkinliklerde göreceğiniz, savaş karşıtı, ırkçılık karşıtı tüm eylemlerde en önde yürüyen, gerektiğinde kendi partisinin sağ politikalarına bile karşı durabilecek, giysilerini ünlü mağazalardan değil Finsburry etrafındaki yerel konfeksiyonlardan alan, hatta 1 pound shoplarında karşınıza çıkabilecek, yardım kesintinizde, ev ihtiyacınızda sizin adınıza gerekli yerlere mektup yazacak, mütevazi yaşamı ile bizden birisidir Jeremy Corbyn.

    Bu yüzden merkez medya, zengin takım ve üst sınıf politikacılar hep nefret etti bu adamdan. Bizden nefret ettikleri gibi, bizim gibi olan Corbyn’den de nefret ettiler ve hep saldırdılar.

    Tüm bu saldırılara rağmen Corbyn ülke siyasetine yeni bir heyecan getirdi. Gençler başta olmak üzere, siyasetten umudunu kesmiş yüzbinlere yeniden umut oldu.

    Ve herkesin alay ettiği kişi şuan ülkenin başbakanı olmaya bir nefes kadar yakın. Bu hafta yapılan anketlerde Muhafazakar Parti’nin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu yitirdiğini, İşçi Partisi ile arasında sadece 1-2 puan fark kaldığını gösteriyor.

    Peki bu kadar hassas bir süreçten geçerken ve seçim sonucu en çok biz göçmen toplumları etkileyecekken bizim toplum kurumları, temsilcileri neler yapıyor, ne kadar ilgililer?

    Maalesef bizim kurumların ne dünyadan, ne de yaşadığı ülkeden haberi yok, öyle bir yoğunlaşması yok! Dernekler kahvaltı yapıp altın dağıtma, piknik yapma, festival yapma yarışındalar. Hitap ettikleri üyelerini ülke siyaseti hakkında bilgilendirme, yön verme ve eğitme gibi bir dertleri yok.

    Geçtiğimiz hafta ‘Toplumumuz ne düşünüyor’ diye bir haber yapalım dedik. Görüş sorduğum 15 tane kurumdan sadece 4 tane (Londra Kürt Halk Meclisi, Britanya Alevi Federasyonu, Halkevi ve Tohum Kültür Merkezi) kurum görüş bildirdi. Geri kalanlar maalesef görüş bildir-e-medi. Çünkü söyleyebilecek bir sözleri bile yok. Takip etmiyorlar, ne olduğunu bilmiyorlar, ülke siyasetinden kopmuşlar ve gündemlerinde seçimler yok. Kahvaltı yapacaklar, altın dağıtacaklar, piknik yapacaklar, içi boş festivaller yapacaklar… zamanlarını, enerjilerini bunlara harcayacaklar!

    Bu derneklerin pratikleri tamamen farklı bir yazının konusu, ancak şu belirlemeyi yapmadan geçemeyeceğim. Şuan bu derneklerin yaptığı en iyi ve tek şey toplumu apolitikleştirmekten başka hiçbir şey değil! Yazık ediyorlar, o binalara ödedikleri kiralara yazık ediyorlar, harcadıkları enerjiye yazık ediyorlar, topluma yazık ediyorlar!

    Bu derneklerin yüzde doksanını görüş bildiremeyecek kadar kopmuşken, görüş belirten yukarıda bahsettiğim 4 kurumun da seçimlere yaklaşımı yine sorunlu.

    Jeremy Corbyn uzun yıllardır Türkiye’deki hukuksuzlukları ve insan hakları ihlallerini her fırsatta en yüksek sesle dile getiren bir siyasetçidir. Daha bir hafta önce Jeremy Corbyn Türkiye ile ilgili çok net açıklamalarda bulundu, iktidar olmaları halinde ilişkilerinin silah ticareti ve ekonomi odaklı değil, insan hakları ve demokrasi odaklı olacağını belirterek, Türkiye konusunda sert bir politika izleyeceğini ifade etti.

    Hem HDK İngiltere, hem de Londra Kürt Halk Meclisi uzun uzadıya Muhafazakar Parti’nin Türk devleti ile silah ticareti üzerinden yürüttüğü ilişkiyi eleştirirken, seçimlerde kimin desteklenmesi gerektiği ile ilgili topluma net bir mesaj veremiyorlar. Net bir tutum yok ortada! Durum böyleyken ‘demokrat adayları destekleyelim’ çağrısı hiç bir anlam ifade etmiyor.

    Aynı şekilde Britanya Alevi Federasyonu’nda da çok muğlak bir yaklaşım var. ‘Halkımızdan ricamız Alevi Sekreterya’sına destek verecek olan bölge milletvekillerimizi desteklemeleri’ çok yetersiz bir yaklaşım. Alevi sekretaryasında hem Muhafazakar Parti’den, hem de İşçi Partisi’nden milletvekilleri var. Nasıl yapacağız, Alevi sekreteryasına destek veren o birkaç milletvekilinin bulunduğu bölgeler dışında, toplum ne yapacak?

    O gün Kürt Toplum Merkezinde konuşan Yeşiller Partisi İslington Milletvekili adayı Caroline Russel bile İşçi Partisine oy verme çağrısı yaptı. Bir siyasi parti mevcut hassasiyetten kaynaklı rakip bir partiye oy verme çağrısı yapabiliyor, ancak bizim kurumlar halen kaygılı net bir açıklama yapabilmek için…

    Tablo çok net: Ya göçmen karşıtı, zengin kesimin temsilcisi Muhafazakar Partisi, ya da emekçinin, göçmenin dostu İşçi Partisi…

    Yarış bu ikisinin arasında, durum çok kritik!

    Dünya genelinde sağ bu kadar yükselmişken, ortalık Trump ve Erdoğan gibi kafalarla dolmuşken, Birleşik Krallık başbakanlığına solcu birisini oturtmaya bu kadar yakınken kurumlarımızın seçimlere yaklaşımı içler acısı!

    Son not: Bunları söylerken elbet İşçi Partisi’nin Tony Blair dönemindeki geçmiş pratiğini de unutmuyorum. Kalbimiz Yeşiller Partisi ve benzeri bazı partilerden yana olsa da şuan Muhafazakarların tekrardan iktidara gelmesini engellemek için İşçi Partisi ve lideri Jeremy Corbyn’e destek olma zamanı.

     

     

  • “Rap Müzik İle Kadın Özgürlüğünün Sesi Olabiliriz”

    “Rap Müzik İle Kadın Özgürlüğünün Sesi Olabiliriz”

    Kimisine göre isyanın sözlere ve müziğe nakşedilmesi, kimisine göre de müzikten öte birşey. Rap müziği ile ilgili çok farklı yaklaşımlar olsa da, gençlerin sınır tanımadan öfkesini ve isyanını dile getiriş tarzı da diyebiliriz. Çoğu zaman sözlerinde küfür olması aslında bu öfkenin bir yansıması.

     

    Övgü Kaya-Telgraf

    Rap’in “Rhytm And Poem” (Ritim ve Şiir ya da Ritmik Şiir) veya “Rhytmic African Poetry” (Ritmik Afrika Şiiri) sözcüklerinin kısaltması olduğu görüşü yaygın olsa da aslında rap kelimesi, Oxford sözlüğüne göre İngilizce sözlük anlamı olarak “ağır eleştiri” anlamına gelmektedir.

    Rap daha çok 1970’li yıllarda Afrikalı gençler ile özdeşleşse de şuan dünyanın dört bir yanında geçlerin yoğun ilgi gösterdiği bir müzik tarzı. Janset te bu gençlerden birisi. Londra’da doğup, büyümüş başarılı bir müzisyen olan Janset Sayar ile sanat ve müzik hakkında keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

    Janset

    Türkiye’ye sık sık gidiyor musunuz? Radikal bir karar alıp, orada yaşayabilir misiniz?

    2 yaşımdan bu yana sık sık gidiyorum İstanbul’a ama ergenlik dönemimde 6 yıl kadar gitmedim. Sonrasında yetişkin bir birey olarak tek başıma gittiğimde İstanbul’a aşık oldum. Aslında sadece müzik yazmak için bir süre yaşamak istedim ama koşullar uygun olmadı. Londra’da doğdum, büyüdüm ve bütün hayatım burada. Yaşadığın yeri terk etmek hayli zor bu yüzden bu kararı veremem ama bağımı asla koparmak istemem. Türkiye’deki kültürü, oradaki dostlukları seviyorum. İstanbul’da bu durum (dostluklar, bağlar) biraz daha farklı, insanlar için daha kıymetli. Burada bunları yakalamak zor.

    Türkiye’den ve Londra’dan çok fazla arkadaşınız var. Aralarındaki farklar sizin için nelerdir ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Aslında benim burada çok fazla Türk arkadaşım yok, son senelerde yeni yeni tanışmaya başladık. Benim gözümde bariz bir fark yok, daha ziyade insanlığa önem veriyorum. Ayrıca müzikle hitap ettiğim için değerlendirme noktası bambaşka oluyor. Londra’da büyüyen ve Türkiye’de büyüyen Türk gençleri arasında ise gördüğüm; hayata bakışları bambaşka. Burada birden fazla kültür etkisi altında büyüyoruz ve genel anlamda değerlendirirken birçok şeyi, kendi hayatımıza odaklanıyoruz. Ailenin ve dış faktörlerin dışında. Sanırım biraz daha benciliz. Türkiye’deki gençlerin daha ince düşündüğüne rastlıyorum. Aile, dostlar ve yakın çevre onlar için daha önemli olabiliyor. Tabii bunun bir dengesi olmasını isterdim. Ayrıca kendimizi açıklamaktan imtina etmiyoruz biz burada. Hayatımızda yanlış anlaşılmaya pek yer bırakmıyoruz.

    Rap müzik yapıyorsunuz. Toplumda “Rap müzik erkeklere yöneliktir” gibi bir yakıştırma var. Bir kadın olarak; sektör hakkında ne düşünüyorsunuz?

    İnsanlar sizin kadın olduğunuz için Rap müzik yapamayacağınıza inanıyor. Çocukken kızlar bundan korkuyor, bir kitleye ulaşamayacaklarına inandıkları için bu müzik tarzını sevse bile yaklaşmıyor. Ben bir beklentiye gitmeden Rap müzik yapmaya başladım. Kendimi, hislerimi ve düşüncelerimi ifade edebileceğim en iyi yolun bu olduğuna karar verdim. Rap yapmak; şarkı söylemenin ve hatta yazmanın da dışında bambaşka bir enerjiye sahip. Bu aslında bir noktada özgürlük savunması. Kendimizi savunmanın, ifade etmenin en özgür yanı. Düşünceleri ve hisleri aktarma olayını müzik ile birleştiriyoruz. Şimdi sektörde daha fazla kadın rapper var, daha fazla da olmalı. Kadınlar olarak bu tarzı iyi yansıttığımız sürece aykırı olmanın ötesinde; başka sesleri de duyurabilir, kadın özgürlüğünün sesi olabiliriz. Ayrıca Londra’daki tek Türk kadın rapper olduğumu sanıyorum çünkü henüz görmedim.

    Janset

    Sarkopenya, 9canlı gibi ünlü Türk Rapper’lar ile çalışmalar yaptınız. Hatta “Kandırılamaz” isimli yeni, yarı Türkçe, yarı İngilizce bir video klibiniz yayınlandı. Türkiye’de yapılan rap müziğin kalitesi sizi tatmin ediyor mu?

    Aslında biraz ediyor ama asla tamamen tatmin olduğumu söyleyemem. Daha iyi bir noktada olabilir, olması gerekir. Yapılan tüm eserler neredeyse birbirinin aynısı, yeni şeyler duymak güç. İki dille bir rap yapmak uzun zamandır yapılmayan, unutulmuş bir şeydi. İki farklı kültürü bir eserde birleştirmek çok daha fazla şeyi ifade etmeye eşdeğer. Bundan dolayı gurur duyuyorum.

    Londra’da zaten sürekli etkinliklerin içinde yer alıyorsunuz. Türklere yönelik bir etkinlik planınız var mı?

    Tabii ki var! Yener Çevik, Sansar Salvo ve TekMill gibi büyük isimlerle birlikte bu yılın sonuna doğru bir festival organize ediyoruz.

    Janset Sayar kimdir?

    Babası Çeçen, Annesi Çerkez olan Janset, 1989 yılında Londra’da dünyaya geldi. London Metropolitan Üniversitesi’nde İşletme ve Hukuk eğitimi aldı. Müzik hayatına ilk olarak 14 yaşında şiir yazarak başladı ve şiirlerini müzikle birleştirmeye başladı. Müzik hayatına devam etmenin yanı sıra 2013 yılından bu yana TFL’de çalışma hayatına devam ediyor.

  • Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Her yıl düzenlenen Britanya Alevi Festivali kapsamında 9 Haziran Cuma günü Londra’da bulunan Stoke Newington Town Hall’da edebiyat öğretmeni Emel Yürükel’in yazdığı ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’ tiyatro oyunu sahnelenecek. Yoğun çalışmaların sürdüğü tiyatro oyunu gösterimine ilişkin gazetemizin sorularını yanıtlayan reji asistanı ve Harman Semah ekibinin de üyesi Belgin Çetin tiyatro oyunu ile amaçlarının semahları ve yolu anlatmak olduğunu söyledi.

     

    Tiyatro oyunu kapsamında kendilerine Emel Yürükel’in eşi Saffet Yürükel’in de semah ve tiyatro çalıştırdığını söyleyen Çetin, bu yıl farklı bir formla insanlara ulaşmak istediklerinin altınız çizerek, şunları ekledi: “Harman Semah ekibi olarak her yıl Britanya Alevi Festivali’nde semahlarımızı dönüyorduk ancak artık bir değişiklik yapmak gerektiğini düşündük ve farklı bir formda insanlarımıza ulaşmak istedik. Bu yola çıkarken, amacımız semahlarımızı ve yolumuzu anlatmak oldu. İnsanlarımızın içindeki halihazırda olan bu yol aşkını tekrar uyandırmaktı hedefimiz. Bunu en iyi nasıl yaparız diye düşündük ve ekipçe bir fikir alışverişine girdik. Sonuç olarak Bade-i Aşk- Yunus’un Dilinden 7 Ulu Ozan’ tiyatro oyunu ortaya çıktı.”

    Tiyatro oyunu gösterimi fikri ardından hemen bir görev dağılımı yaptıklarını söyleyen Çetin, Özcan Kaya ve Esma Güneş ile birlikte asistanlık görevini aldıklarını belirtti. 40 kişiyi koordine etmenin oldukça zor bir görev olduğunu aktaran Çetin, “Harman Semah ekibindeki herkes gönüllü olarak farklı farklı görevler üstlendi. Bu projeyi hayata geçirebilmek için sponsorlara ihtiyacımız oldu ve sağolsunlar çevremizde bize destek çıkan işyerleri ve bireyler oldu. Ana sponsorumuz Morgan Has Avukatlık Bürosu oldu. Büyük katkıda bulundular ve bu Harman Semah ekibi için çok önemli bir kazançtı. Yine çalışmamızı iş yerlerinde Türkiyeli olmayan arkadaşlarına anlatan bazı ekip arkadaşlarımız, onlardan dahi oyun için destek aldı. Ayrıca Britanya Alevi Federasyon Başkanımız İsrafil Erbil de uzun zamandır böyle bir projenin olmasını istediğini dile getirmişti ve onun desteğini de alarak, başlamış olduk çalışmalarımıza” diye konuştu.

    ‘Ozanlardan ilham alıyoruz’

    Oyunun içeriğine ilişkin bilgi veren Belgin Çetin şunlara dikkat çekti: “Tabii ki 600 yıllık bir tarihi tek bir oyunda anlatamayacağımız için, 7 ulu ozanlarımızın hayatlarından kısa alıntılarla bu tiyatroyu hazırladık. Ozanlarımızın mücadeleleri, felsefeleri ve fedakarlıkları ilham vermiştir bize her zaman. Ulularımızın önemini insanlarımıza hatırlatmak istedik. Bu oyun geçmişimizde kimler vardı ve onlar yol için ne yaptı, onu göz önüne getiriyor. Ne yaptı bu ulular ki hala bugünümüzde isimleri, şiirleri ve sözleri zikir ediliyor? Bunu az da olsa anlatabilmek istedik.”

    Çetin, oyunun en temel bölümlerinden birinin de “semah” olduğunu vurgulayarak semahın önemini şu cümlelerle anlattı: “Semahın yolumuzdaki önemi ve anlamını anlatmak kolay değil. Semah nedir? diye sorulacak olursa, benim fikrimi sorarsanız ilk cevabım şu olur: Cem’de 12 hizmetlerden bir tanesidir. Ayrıca, vücudun ve ruhun kendisini Hakka en çok yakın hissettiği anlardan birisidir’derim. Semah yeryüzündeki insanlar, hayvanlar, bitkiler ve tüm varlıklar arasındaki ahengi sembolize eden bir yürüme biçimidir derim. Semahta canlar yürürken birbirlerine hiç değmezler çünkü ne kadar yakın olsalar da, ne kadar çarpışacaklarmış gibi görünseler de, kimse kimseye dokunmaz.”

    ‘İnsanların dikkatini çekebilmek için tiyatro hazırladık’

    Oyunun diğer bir büyük özelliğinin de müzik olduğunu söyleyen Çetin, ”Alevi inancında müziğin yeri zaten çok özeldir. Nefesler, deyişler, şah-beyitler ve semahlar bizim dinimizi ve inançlarımızı yüzyıllardır yaşatılması için ve dilden dile taşınılması için bir araç olmuştur. İnanılmaz bir müzik ekibi birleşti bu proje için. Emeği ve hakkı ödenilmez müzisyen arkadaşların, başta Dursun Can Çakın ve Erdal Ünsalan hocalarımız çok büyük katkıda bulundu bu iş için. Daha nice adını şimdi sayamadığım yetenekli çok sayıda müzisyenler de buna dahil oldu” dedi.

    Sonuç olarak tüm bu derinlikleri park alanında ve Cemlerde anlatamayacakları için bu projeye başladıklarını ifade eden Belgin Çetin, sözlerini şöyle bitirdi:“İnsanların dikkatini yüzde yüz bize verebileceği düşündüğümüz için böyle sunmak istedik. Umarız bizi izlemeye gelen arkadaşlar çok keyif ve ilham alırlar. Biz bu oyunu ‘Harman Semah ekibi’ olarak hazırlarken inanılmaz keyif aldık çünkü. Bu projeyi yürüten Saffet Yürükel hocamız aylar boyunca çok büyük emek harcadı. Ekipteki tüm canlar da can ile baş ile çalıştı. Çocuklar okuldan, yetişkinler ise işlerinden koşa koşa provalara yetişmek için büyük çaba sarf ettiler. Her can kendi imkanlarını zorlayarak zaman ayırdı. Cem evinde saatlerce provalar alındı.Yöre dernekleri de bize kapılarını açtı. Özellikle Britanya Alevi Federasyonu’na, Londra Cemevi’ne ve Bozca-Der’e teşekkür ederiz. Londra Cem Evi başkanımız Tugay Hurman ve yönetimde olan arkadaşlar da her daim sonsuz desteklerini sundular; teşekkür ediyoruz. Sheffield Cemevi başkanımız İsmail Aslan’a oyunumuzun içerisinde bulunup bizlere destek verdiği, yanımızda olduğu için ayrıca teşekkür etmek isterim.”

    Büyük emeklerle hazırlanan ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’adlı tiyatro oyunu için bilet almak isteyenler Cem Evi’nden temin edebilirler.

    (Oyununun önsözü)

    ”Yedi Ulu Ozan, yüzyıllar öncesinden seslenir bize Yunus’un diliyle… Miskin Yunus yine yollardadır. Ancak bu yolculuk yüz yıllar arasınadır. Kah Pir Sultan’a gider, kah Şah Hatayi’ye… Fuzuli’de dinlenir, Nesimi’de demlenir. Yemini’nin sözü ile Kul Himmet’in teli ile efkarlanır. Nihayet Virani’de yolculuğunu sonlandırır. Yedi ulu, yedi gönül, yedi irfan, yedi derya… Bize de bu deryadan birer damla anlatmak düştü. Her bir damla deryanın özünü taşımakta, deryadan haber vermekte ve de yine deryaya dönmekte.” Emel Yürükel.

    Londra Harman Semah Ekibi