Category: Hatice Güden

  • Rojava devrimine yönelik saldırıda, taktik değişikliği

    Rojava devrimine yönelik saldırıda, taktik değişikliği

    Rojava devrimi ve Kobanê’nin başından beri sadece DAİŞ çetelerinin kuşatması altında olmadığını, emperyalistlerin ve bölgedeki gerici, faşist ve işbirlikçi devletlerin askeri, politik, ideolojik, ekonomik ve diplomatik kuşatması altında olduğunu defalarca yazdık.

    Bu değerlendirmemizi yeterince anlatabilmişmiyiz bilemiyorum. Ama sanırım son gelişmeler, yani ABD başta olmak üzere emperyalist devletlerin ve bölgedeki işbirlikçilerinin DAİŞ çetelerine yönelik başlattıkları askeri operasyonlar, YPG’ye silah yardımları, Türk devletinin ‘yardım’ koridoru açması, Barzani’nin Peşmerge yollaması vb yukarıdaki değerlendirmelerimizi akla oturtamamış olabilir.

    Bu nedenle, bu makalemi buna yoğunlaştırmam sanırım yerinde olacaktır.

    Öncelikle Rojava devrimi, Ortadoğu’da yaşayan ezilen ve sömürülen halklar bakımından eşitlik ve özgürlüğe açılmış bir kapıydı. Bu nedenle emperyalistleri ve bölge sermaye devletlerini oldukça rahatsız etmekteydi. İşbirlikçi Güney Kürdistan yönetimi bile rahatsızdı. Suriye’yi iç savaşa sürükleyen ve Esat rejimine yönelik saldırı politikasını örgütleyen emperyalistler ve işbirlikçilerinin Esat rejimine rağmen kurulan bu devrime “Suriye’nin parçalanması yanlısı değiliz” açıklamaları dışında söz söyleme, açıktan müdahale etme şansları da olmuyordu. Daha da ötesi Rojava devriminin temsilcisi, PYD Eş Başkanı Salih Muslim ile defalarca ‘ortak hareket’ edebilmek bakımından görüşmeler de yapılmıştı.

    Fakat ‘ortak hareket’ edebilmenin yolları bulunamamıştı. Yani Rojava’nın emperyalistlere ve işbirlikçi bölge devletlerine biat etmesi sağlanamamıştı. Üstelik Rojava devriminin Kürdistan’ın dört parçasında yarattığı etki artmaktaydı. Güney Kürdistan yönetiminin rahatsızlığı da bundandı. Bu nedenle, Rojava devriminin boğulması için sınır hatlarına hendekler açarak, ambargo uygulayarak elinden geleni yapmıştı. Bir yandan kendi halkına ihanet ederken diğer taraftan dört parçadaki Kürtler üzerindeki siyasal otorite gücünü kaybetmemek için Güney Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin açıklamalar da yapmaktaydı. Oysa ABD bunu uygun bulmuyordu. Dolayısıyla ABD hem Güney Kürdistan yönetimine haddini bildirmek ve hem de Rojava devrimini ortadan kaldırmak için DAİŞ çetelerini devreye soktu.

    Bu aşamadan sonra başta ABD olmak üzere diğer emperyalist kuvvetler ve Türk devleti Musul saldırısını, Şengal’deki Ezidi katliamını ve Telafer’de Türkmen katliamını rahatlıkla seyretmiş, kısa sürede Musul’u ve Şengal’i ele geçiren DAİŞ çetelerinin Kobanê üzerinden Rojava devrimini de aynı hızla yerle bir edebileceğini ummuşlardı. Fakat, ummadıkları bir direnişle karşılaşmışlardı.

    Teknolojik olarak oldukça zayıf savaş silahlarına sahip, içerisinde MLKP’li kuvvetlerinde bulunduğu YPG-YPJ güçleri ve Kobanê halkı beklenmeyen bir direniş göstermekteydi. Arin Mirkan gibi öncü kadınlar, silahlarının yetmediği yerde bedenlerine bağladıkları bombalarla DAİŞ çetelerinin başına patlıyorlardı. Dünya halkları, ortaçağ vahşeti uygulayan DAİŞ çetelerine karşı bu kahramanca direnişi hayranlıkla izliyor ve artık kendi hükümetlerine “neden izliyor ve susuyorsunuz?” soruları soruyorlardı.

    Kuzey Kürdistan başta olmak üzere Avrupa topraklarında ve dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkan Kürt halkı ve dostları; sessizliği, görmezden gelmeyi ve gizli ortaklıkları deşifre ederek dünya halklarının sorularına yanıt oldular ve harekete geçirdiler. Emperyalistler, artık bu uluslararasılaşan uyanış ve direniş karşısında mevcut politikasını sürdüremez hale geldi. Üstelik DAİŞ çeteleri, bölgede edindikleri güçle El Kaide misali efendisinin bacağını da ısırmaya başlamıştı. Bu nedenle yeni bir taktikle planlarını hayata geçireceklerdi. Bir yandan uluslararasılaşan direniş yanlısı eylemlerin basıncını ötelemek için pazarlıklı bir biçimde DAİŞ çetelerine yönelik hava operasyonları yaparlarken diğer yandan Rojava devrimini içten baltalamak için Barzani yönetimini Rojava’da etkin hale getirmeye çalışıyorlar. Böylelikle Kantonlarda çok başlı askeri ve politik bir güç yaratma yoluna giderek Rojava’nın devrimci dinamiğini kırmaya çalışmaktalar.

    ABD’nin bu planı, kısa sürede Türk devletinin de planı haline geldi. Vurarak öldüremediklerini parçalayarak öldürme planı ile ‘yardım’ koridorunu açtılar.

    Bu plan, Barzani için de en uygun planlardan biriydi. Rojava Kantonlarının başarılı olması demek PKK’nin Güney Kürdistan’da itibarının artması ve Barzani’nin iktidar tekelinin kırılması demekti. Direnişi ile dünya halkları nezdinde büyük bir itibar kazanan Rojava/ Kobanê’nin göz göre göre boğazlanmasına Barzani yönetiminin seyirci kalması ise Barzani politikasının dört parçadaki Kürtler içinden silinmesi demekti. Bu nedenle Duhok’ta yapılan ortak askeri ve siyasi yönetim anlaşması ile birlikte Barzani yönetimi de direnişe destek (henüz sembolik düzeyde) vermeye başladı.

    Sonuç olarak; Kobanê direnişi sermaye güçlerini köşeye sıkıştırmış, taktik değişikliğine zorlamıştır. Rojava devrimine yönelik tehdit hala devam etmektedir. Afrin Kantonunun El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra tarafından kuşatılmaya başlamış olması ise tehdidin bir başka boyutudur.

    YPG/YPJ’ye yön veren iradenin asla teslim olmamak olduğu pratikle sabittir. Fakat savaşın askeri ve politik bir güçle yürüdüğü de sır değildir. Kobanê direnişinin yanı sıra Kuzey Kürdistan, Avrupa ve dünya topraklarında sürdürülen dayanışma eylemlerinin yarattığı politik basıncın önemi açıktır.

    Dolayısıyla, Avrupa’da sürdüreceğimiz dayanışma eylemleri Rojava devrimin geleceği bakımından hala oldukça önemli bir yerdedir. Dayanışma eylemlerinin çapındaki her düşme, emperyalistlerin ve sermaye devletlerinin elini güçlendirecek, pazarlık gücünü arttıracaktır.

    Bu nedenle; dünyanın tüm ilerici, devrimci güçleri ve kadınları Kobanê’ye ve Rojava devrimine sahip çıkmalı, dayanışma eylemlerini kesintisizce sürdürebilmelidirler.

  • Gördüler, duydular, konuşuyorlar… Şimdi sıra; yardım koridorunun açılmasında…

    Gördüler, duydular, konuşuyorlar… Şimdi sıra; yardım koridorunun açılmasında…

    Haftalardır süren Kobanê ile dayanışma eylemlerimiz nihayet sonuç vermeye başladı. Kör, sağır, dilsizleri oynayan ve kısa sürede Kobanê’nin düşeceği hayallerini kuran emperyalistler, yanıldıklarını anladılar ve muhteşem direniş karşısında şaşkınlıklarını itiraf etmeye başladılar.

    Avrupa Birliği (AB); “Kobanê sakinleri uluslararası topluma temel haklarını ve değerlerini savunmak için tüm yöntemleri kullanma kararlığını, zulme karşı direnmeyi gösterdiler.” diyerek şaşkınlıklarını ifade ederken, Kobanê’den göç ederek değişik coğrafyalara dağılan Koban’lilere ise yardım gönderme zorunluluğu hissetmeye(!) başladılar. 3.9 milyon Euro yardım yapmayı kararlaştırdıklarını belirten AB emperyalistleri, Türk devletinin yardım koridoru açması gereğini de ifade ediyorlar. Keza Birleşmiş Milletler (BM) de benzer bir yaklaşımla Türk devletinin yardım koridoru açması tavsiyesinde bulunuyor. ABD’de ise resmi sitede Kobane’ye silah yardımı için imza kampanyası açılmış(!). Kürdistan’ın dört parçasından birini işgal eden İran devleti ise Türk devletinin İran’ın yardım gönderebilmesi için sınırları açmadığını belirtiyor…

    Evet, haftalardır kör, sağır ve dilsizleri oynayan birçok emperyalist ülke ve bölge gerici yönetimleri; ansızın görmeye, duymaya, konuşmaya başladılar. Fakat hala elde tutulacak bir şey yok. Görmeyi, duymayı, konuşmayı sağlatan ise onların ‘yüce gönülleri’ değildi. Ellerindeki pek çok istihbarat örgütü ve mekanizmaları ile onların elde ettikleri bilgiler bizlerden çok daha fazlaydı. Fakat akıllarının alamayacağı / alamadığı bir şey vardı; ÖLÜMÜNE DİRENİŞ!.. Ve bu direniş, ne sadece Kobanê savaşçılarının görkemli direnişiydi ve ne de Kuzey Kürdistan’da yaşanan 90’lı yılları da aşan ayaklanmaydı. Uzun yıllardan sonra, Kürdistan’ın dört parçası ilk defa bu denli kendi coğrafyalarında ve dünyanın dört bir yanında el ele vererek Kobanê için savaş siperlerine, sokaklara dökülmüşlerdi. Adeta yalnızdılar, ama küresel bir direnişle ayaktaydılar.

    Ağır savaş silahlarına sahip faşist DAİŞ çeteleri ve bu çetelere lojistik destek sağlayan, para ve silah yardımında bulunan daha da ötesi içerisinde askeri güçleri de bulunan (çeteler içerisinde Türk devletinin kirli savaş piyonları “özel tim”lerin de yer aldıkları belgelendi) bölge gerici ve faşist devletleri karşısında ellerindeki sınırlı imkan ve savaş silahları ile direnen Kobanê halkının bu kadar uzun süre direnebileceğini sermaye devletlerinin hiç biri beklememişti. Kürt ulusunun bölünmüşlüğünden medet uman emperyalist – kapitalistler direnişin bu çapta yaygınlaşacağını ummamışlardı…

    Haftalardır yerli halkın ve örgütlerinin desteğini alamamış olmasına karşın sokaklarda olan, her gün her gece birden fazla eylemlerle seslerini, çığlıklarını duyurmaya çalışan Kürt halkı ve dostları; geçtiğimiz Cumartesi günü Avrupa sokaklarını yüz binlerle doldurdular… Londra, Paris ve İsviçre’nin Basel kentinde 10 binler sokaklara çıkarken Almanya’nın Düsseldorf kentindee ise 100 binler sokaklara çıktı… Kürdün bulunduğu her ülke, her kent sokaklara akmıştı…

    Haftalardır sürdürülen sokak gösterileri, açlık grevleri, imza kampanyaları, işgaller gibi pek çok kitlesel eylem ve araçlarla seslerini ve taleplerini yükselten Kürt ulusu ve dostları, Avrupa burjuvazisine olduğu gibi yerli halkın ilerici, devrimci, demokrat kuvvetlerine de seslerini duyurabildiler. Artık eylemlerimiz, yerli dostlarımızın da desteğini almaya başladı…

    Avrupa burjuvazisi ve medyası, artık kör, sağır ve dilsizleri oynayamaz hale geldi. Olası Kobanê yıkımı artık onların da korkulu rüyası olmaya başladı. Şimdi sokakları dolduran yüz binlere “suçlu” adresi göstererek kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar…

    Bu defa başaramayacaklar!.. Kürt ulusu ve dostları, bugünlere kolay gelmediler. ABD, AB, Türkiye,… hepsinin aynı gemide olduklarını biliyorlar… Emperyalistlerin, istedikleri yerlere silahları nasıl taşıdıklarına tanıklar… ABD, 1973’te İsrail siyonist devletini Arap ordularının kuşatmasından Golda Meir’in bir telefonuyla, hava köprüsü kurarak ‘kurtarmış’tı. “Türkiye izin vermiyor”, “sınırları açmıyor”a sığınamazlar!.. Sömürgeci Türk devletinin bu cesareti kendilerinden aldıklarını biliyorlar.

    İşte bundandır ki; emperyalistlerin, özellikle de AB emperyalizminin on yıllardır yaptıkları “demokrasi”cilik oyunu, Kürt ulusunun ve dostlarının umutlarını ve militan mücadele kararlılıklarını elimine edemez, hareketi sönümlendiremez!..

    Kürt ulusu ve dostları biliyorlar ki Kobanê saldırısı, salt Kobanê ile sınırlanacak bir saldırı değildir. Ortadoğu halklarının tek ve ilk özgür yaşam ışığı Rojava’yı ortadan kaldırarak bir yandan Ortadoğu halklarının özgürlük umutlarını kurşuna dizerlerken öte yandan tek devrimci odak olarak Ortadoğu’da belli bir güce ulaşan ve emperyalist planları tehdit eden Kürt özgürlük hareketini bitirme saldırısıdır.

    Bu saldırıya karşı direniş, sonuç alıncaya dek devam edecektir. Bundan hiç kuşkum yok!.. Şimdi yardım koridorunun açılması için sokakları kuşatmaya!..

  • SÖZ BİTTİ…!

    SÖZ BİTTİ…!

    Sözümüzü söyleyeceğimiz tek yer artık SOKAKLAR!..
    Duyarlılığın tek ölçütü SOKAKLAR!..
    İNSANLIK ARTIK SOKAKLARLA TEST EDİLİYOR!…
    SÖZ BİTTİ…!

  • Rojava’nın bize, bizim Rojava’ya…

    Rojava’nın bize, bizim Rojava’ya…

    Rojava’nın Kobanê Kantonu, günlerdir ağır silahlara sahip DAİŞ (IŞİD)* çetelerinin saldırısı altında. Saldırının hedefindeki ise Rojava devrimi!..

    Kobanê, Rojava’nın 3 Kantonundan biri ve iki kanton arasındaki orta bölümde yer alan, stratejik öneme sahip bir nokta. DAİŞ çeteleri, devrimin merkezi durumunda olan Kobanê’yi ele geçirerek, burayı askeri ve lojistik üs haline getirmek, Rojava kantonlarının birbirleriyle bağlantısını keserek Rojava devrimini boğmak istemektedir.

    Rojava devrimi, başından beri emperyalistlerin ve bölgedeki gerici – faşist devletlerin Ortadoğu’daki planlarını altüst eden bir devrim olarak ya yıkılması ya da biat etmesi istenen bir devrim oldu. Türk devleti dahil bazı sömürgeci güçlerin “görüşmeler” yapmaları da bundandı. Hatta emperyalizme biat etmiş Güney Kürdistan yönetimi de bunun için kullanıldı. Biat etmeyi kabul etmeyen Rojava’nın etrafına Güney Kürdistan ve Türk devleti tarafından hendekler kazılarak, duvarlar, tel örgüler çekilerek yalnızlaştırılmaya da çalışıldı. Rojava halkının kendi yönetimini, sermayeye biat etmesi için basınç uygulaması beklendi. Onlarca çocuğun ilaçsızlıktan yaşamını yitirmesine rağmen tüm bunlar sonuçsuz kaldı. Ardından DAİŞ çeteleri devreye sokuldu.

    Suriye’de Esat karşıtlığı nedeniyle başta ABD; İngiltere ve Fransa olmak üzere bölge gerici ve faşist devletleri tarafından askeri ve lojistik olarak beslenen çeteler, Musul’dan başlayarak Kürdistan topraklarına yönelik saldırılarla Rojava’yı kuşatma altına almaya çalıştı. Kobanê’ye ilk saldırısında başarılı olamayan çeteler, yüzlerini Şengal’e çevirdiler. Soykırım yaşayan Ezidi Kürtlerin imdadına ise yine Rojava’nın askeri gücü YPG, YPJ, Kuzey Kürdistan gerillası HPG ve enternasyonal mücadele yoldaşları MLKP’li savaşçılar yetişti.

    Rojava ve dostları artık bölgedeki direnişçi kuvvetlerin tek seçenekleri haline gelmişti. Yıllarca Türk devleti tarafından kullanılan Türkmenler dahil her milliyet ve inanıştan insanlar, silahları ile birlikte YPG saflarına katılmaya başlamıştı. Güney Kürdistanlı halktan ve Peşmergelerden de katılımlar alan YPG bölgesel bir alternatif güç olarak gelişmeye başladı. Böylelikle gerek DAİŞ çetelerinin ve gerekse de emperyalistlerin ve bölge gerici-faşist devletlerin planları alt üst olmakla karşı karşıyaydı. Bu nedenle, özellikle Türk devletinin özel desteği ile DAİŞ çeteleri bir kez daha yönünü Kobanê’ye çevirdi. Kobanê, şimdiye kadar yapılan saldırıların en şiddetlisini yaşamakta. Kobanê halkı sadece DAİŞ çetelerine karşı değil aynı zamanda emperyalizme ve Türk sömürgeciliğine karşı ölüm kalım savaşı veriyor…

    Emperyalist devletlerin bölgeye yaptıkları operasyon ve “silah yardımı” asla Rojava’nın, ezilen ve sömürülen yığınların umut kapısı olamaz/olmadı. Birincisi, “operasyon” yapıldığı söylenen yerler DAİŞ’in kontrolündeki ve fakat askeri gücün olmadığı, esas olarak sivillerin yaşadığı bölgeler. Emperyalistler, “DAİŞ’i hedefledikleri” gerekçesi ile Kobanê’yi bile bombaladı. Ve bunu, burjuva medya aracılığıyla allandıra ballandıra DAİŞ’i durdurmak için yaptıkları pompalanıyor.

    “Silah yardımları” ise tam bir muamma. DAİŞ’e karşı direnen tek güç olan YPG ve HPG’yi dışta tutan emperyalistler silah yardımını kime yapıyorlar?.. Tüm gücünü yitirmiş ÖSO’ya yapmış oldukları düşünülemeyeceğine göre “kime?” sorusu açıktadır.

    Keza emperyalistler, hangi hakla bir başka ülkenin sınırlarını ihlal ederek “operasyon” yapma hakkını kendilerinde buluyorlar?.. Bu saldırıların, besledikleri DAİŞ çetelerinin El-Kaide gibi prestijlerini sarsacak eylemler yapmaları nedeniyle haddini bildirmekle sınırlı kalacağını kim garanti edebilir?.. Rojava’yı bir kez daha biat etmeye ya da bitirmeye yönelik “yanlışlıkla vurma”yacağını kim garanti edebilir?..

    Sonuç olarak; Rojava’nın kaybetmesi sadece bir alanın kaybı olmayacaktır. Başta dört parçadaki Kürdistan coğrafyası olmak üzere bölgedeki ve Türkiye’deki -bırakın devrimci ve sosyalist hareketi- demokrasi mücadelesinin kaybı olacaktır. Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin temel gücü haline gelmiş olan Kürt özgürlük mücadelesinin kazandırdığı bu devrimin yıkımı demek, ideolojik olarak iktidarda bulunan DAİŞ çetelerinin yolunun açılması demektir.

    Bu nedenle, Rojava’nın bize bizim Rojava’ya ihtiyacımız var!..

    Son hafta içerisinde Londra’da Kürt kadınlarının Parlamento binasına kendilerini zincirlemesi ile başlayan militan karşı duruşla ateşlenen kitle hareketi, hızla büyüyerek binleri sokaklara çıkarmayı başardı. Bu mücadele hattını büyütmek zorundayız. Durumu değiştirici eylem ve etkinliklerle yol almalı, yerli-göçmen işçi ve emekçileri sürecin bir parçası haline getirebilmenin yollarını aramalıyız.

    Bu amaçla;

    Irkçı-faşistler, DAİŞ çetelerine Avrupa’dan katılımları kullanarak göçmen karşıtlığını, ırkçı-faşist saldırıları tetiklemektedirler. Yapılacak eylem ve etkinliklerimizde, ırkçı-faşistlerle DAİŞ çetelerinin ortak paydaları vurgulanmalı, geniş yığınlarda yaratılmak istenen yanılsamalara karşı aydınlatma çalışmaları yürütülmelidir.

    Emperyalist devletlerin “DAİŞ’e yönelik operasyonları”nın iç yüzü kitlelere taşınmalı, karşı durulmalıdır. Eğer yardım yapılacaksa direnen güçlere askeri yardım yapmaları istenmelidir.

    Yerli ilerici, devrimci, demokrat, sosyalist grup ve örgütlenmelerdeki emperyalist müdahaleden ve Rojava devrimi hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklı tepkisizliğe ve seyirciliğe karşı bilgilendirme çalışmaları / toplantıları yapılmalı, enternasyonal mücadele birliğinin oluşturulması önemsenmelidir.

    Avrupa’da, DAİŞ çetelerinin eylem yapma ihtimali gerekçe gösterilerek çıkarılmaya çalışılan ırkçı, faşist, baskıcı ve politik hak ve özgürlükleri sınırlayan “anti-terör” yasalarına karşı durulmalıdır.

    AKP iktidarının gündeme getirdiği “güvenlikli tampon bölge” planı, Kürdistan devrimini boğma amaçlı uluslararası güçlerce de meşrulaştırılan alan bir yaratma girişimidir. Ve mutlaka karşı durulmalıdır…

    *IŞİD, yeni adlarıyla İslam Devleti (İD) ve son zamanlarda Arapça DAİŞ (Dewla ul-İslamiya fi al-Irak wal-Şam) kısaltma adı kullanılmaktadır. DAİŞ kısaltması, çeteler tarafından çağrıştırdığı negatif konseptler nedeniyle aşağılayıcı buldukları bir tanımlamadır.

  • Hepimiz suçluyuz…!

    Hepimiz suçluyuz…!

    Günlerdir, uyguladığı vahşet ve kölelik sistemi ile gündemden düşmeyen IŞİD (yeni adıyla İslam Devleti -İD) saflarında çok sayıda Türk, Kürt ve Alevi inancından ailelere mensup gençler olduğu ortaya çıkmaya başladı.

    Ezidi Kürtler başta olmak üzere Arap, Türkmen, Ermeni, Süryani, Hıristiyan, Alevi ve Şiilere yönelik toplu katliamlar düzenleyen, kadın ve çocukların da içinde olduğu binlerce insanı kafalarını bedenlerinden ayırarak, taşlatarak, çarmıha gererek katleden böylesi bir çete içerisinde nedense Alevi ve Kürtlerin olabileceği pek beklenmiyordu.

    Fakat tek tek açığa çıkan örnekler, bu inanışın yanlışlığını ortaya çıkarmaya başladı. Umut ediyorum ki bu gerçekler, niyetimiz ne olursa olsun suskunluğumuz, tepkisizliğimizle seyirci durumda kalan bizlere sorumluluklarımızı hatırlatır…

    Hoş görün, biraz tepkiliyim… Okuduğum her haber, aldığım her bilgi, gördüğüm her foto beni insanlığımdan utandırıyor. Bir şey yapamıyor olmanın sıkıntısını yaşıyorum… Kampanyalar içerisinde yer almak, sokak eylemleri ve etkinliklerine katılmış olmak, yazmak vb bu duyguyu bertaraf edemiyor… Üstüne, sınırlı sayıda insanın duyarlılıkları da eklenince “insanlık nerede?” tepkisine dönüşüyor.

    Kuşkusuz bazılarımız beni anlayacak, fakat çoğunluğumuz anlamayı seçmeyecek. Mevcut duruşumuzu izah edecek gerekçelere sarılacağız. Ama inanıyorum / inanmalısınız ki hiç bir gerekçe insanlığın sınandığı bu süreç karşısında izleyiciliğe denk düşen tutumları affetmez..

    Bunu bir örnekle somutlamak gerekirse, sanırım Dersim’li Mahir’in hikayesi bunu en iyi anlatan olacaktır.

    Dersimli, Alevi bir ailenin çocuğu olan Mahir Aslan, 8 ay önce IŞİD saflarında çarpışırken öldü. 33 yaşındaki Mahir Aslan’ın babası Hıdır Aslan 44 yıl önce Almanya’ya göç etmiş. Almanya’nın Frankfurt kentinde yaşayan Mahir Aslan 5 yıl önce IŞİD’e destek veren Selefiler ile tanışmış ve 2 yıl önce ise Alman eşi Laura ve yeni doğmuş kız çocuğuyla birlikte Suriye’ye gitmişti. Aslan, YPG güçleriyle girdiği bir çatışma sonucu hayatını kaybetmişti.

    1938 Dersim katliamını yaşamış olan Kürt ve Alevi bir aileye sahip bir gencin (artık bir değil onlarca olduğunu biliyoruz) kendi katillerinin saflarına katılması neden?.. Babasının anlatımıyla “siz Aleviler kafirsiniz” diyerek kendi tarihine yabancılaşan, yapılan katliamı onaylamış olması neden?.. “Beyni yıkanmış” açıklaması yeterlimi?.. Bunda bizlerin, ailelerin, tarihinde katliamlar, yıkımlar yaşamış halkın sessizliğinin, suskunluğunun, seyirciliğinin, tepkisizliğinin payı yok mu?..

    Düşünüyorum; “Acaba Hıdır Aslan kardeşimiz başta Dersim katliamı olmak üzere ezilen ve sömürülen halklara yönelik katliamlar karşısında aktif, hesap sorucu bir ortamın parçası olabilseydi aynı sonuç yaşanır mıydı?..”

    Hiç kaçışı yok hepimiz suçluyuz!.. Duruşumuz, sorgulayıcılığımız yada izleyiciliğimizle yeni kuşaklara örnek oluyoruz…

    Peki, ne yapabiliriz?..

    Sürdürülen kampanyaların (Sosyalist Kadınlar Birliği-SKB ve Demokratik Güç Birliği Platformu-DGBP tarafından sürdürülen) aktif bileşenleri olabiliriz.

    Hamburg’da çocukları IŞİD’e katılmış Alevi ailelerin oluşturduğu “IŞİD’e Vercek Çocuğumuz Yok” inisiyatifi benzeri çalışmalar yürütebilir, olayı yaşayan ailelerin dinlenmesi sağlanarak aileler için uyarıcı çalışmalar örgütleyebiliriz …

    IŞİD vahşetini, soykırımını yaşamış/yaşamakta olan halkla ekonomik dayanışmamızı sürdürebilir, yaşam ve özgürlük haklarına sahip çıkabiliriz. Uluslararası güçlerin ve kuruluşların iki yüzlü politikalarına karşı güçlerimizi ve sesimizi büyütebiliriz.

    Sorumluluk sahibi kuruluşlara, parlamento, elçilik ve milletvekillerine mektuplar yazabilir, protesto gösterileri ile onları halkın haklı basıncı altında tutabiliriz. Özellikle de, en önemli gücümüz olan sokağın gücü ile soykırım mağdurlarının sesi, soluğu, hayat damarı olabiliriz.. Saymakla bitmeyecek kadar çok sayıda yapılacaklar olduğu gerçeğini aklımızdan çıkarmayalım!..

    Ve yeterki isteyelim!

  • Kampanyaları Sahiplenelim…

    Kampanyaları Sahiplenelim…

    SKB ve Demokratik Güç Birliği’nin sürdürdükleri kampanyalar hepimizindir… SAHİPLENELİM!…

    Ezidi Kürtlerin yaşadığı soykırım vahşeti dünyayı sarsarken seyirciliğini sürdüren ABD ve AB emperyalistleri; HPG ve YPG güçlerinin IŞİD’in ele geçirdiği kentleri kurtarmaya başlaması ve kurtarılan bölgelerdeki halkın silahlanarak HPG ve YPG saflarında direnişe katılması ile birlikte nedense birden “yardım” yapmak akıllarına geldi.

    “Peşmergeye silah gönderme” kararlarından ABD’nin IŞİD üslerini bombalaması haberlerine kadar birçok şaşaalı haberler servis edildi. 4-5 Eylül günlerinde Büyük Britanya’nın Galler bölgesinde toplanan emperyalizmin askeri örgütü NATO, Ukrayna üzerinde Rusya ile gelinen savaş olasılıklarını tartışmak üzere toplanmışken araya IŞİD meselesini de sıkıştırarak adeta en temel tartışma gündemi IŞİD’e karşı geliştirilecek tutummuş gibi bir hava estirdiler. Obama ve Cameron’un bu konuda özel görüşmeler yaptıklarından, ABD dışişleri bakanı Kerry’in IŞİD’e karşı birlik çağrılarına kadar pek çok haber ile NATO’nun IŞİD vahşetine çözüm üreteceğine dair yanılsatıcı haberler yayınlattılar.

    Oysa NATO, bu konuya dair sadece Irak’a yönelik güvenlik desteği için koordinasyon içinde olma kararı dışında elle tutulacak hiç bir karar almadı. Çünkü NATO, efendilerinin çıkarları için savaşmakla yükümlüydü. Ne zaman IŞİD efendileri için de tehdit oluşturur, hiç kuşkusuz o zaman harekete geçebilirdi. Şimdilik kamuoyu baskısı nedeniyle IŞİD’in kulağını çekmenin ötesine geçmek gerekmezdi.

    Tüm bu gerçeğe karşın, yapılan haberler aracılığıyla kamuoyunu rehavete sokma planı işledi. Zaten seyirci halinde olan yığınlar, yeni bir beklentiye sokuldu.

    Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) ve Londra Demokratik Güç Birliği’nin sürdürdükleri kampanyalar bu nedenle her zamankinden çok daha önemli hale geldi.

    Özellikle SKB’nin iki ayak üzerinden sürdürdüğü kampanyanın, toplumsal dinamikleri harekete geçirmek bakımından çok özel bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz.

    Sosyalist kadınların, yerli-göçmen kitle hareketi ve örgütlerinde, kadın ve kadın örgütlerinde yaşanan seyirciliği ve tepkisizliği silkeleme hareketi olarak tanımladıkları kampanya, uzun vadeli bir kavganın ön hazırlıklarının oluşturulması bakımından da önemi gayet açık.

    Birincisi; kampanyanın aydınlatma ve birleşik bir hareketi yaratma perspektifi; dayanışma ve mücadelenin, geleceğini örgütleyebilmek bakımından önemli. Savaşa, karanlığa ve köleliğe karşı (yerli-göçmen) birleşebilecek bir kadın hareketinin koşullarını zorlamak, çalışmanın başarısı ve sürekliliği bakımından oldukça önemli.

    İkincisi; dağlarda ve kamplarda bulunan soykırım mağdurları için yüzünü sokağa dönen bir çalışma modeli ile toplanan yardımlar başta olmak üzere somut talepler etrafında yığınları buluşturma çalışması bakımından da önemsenmesi gereken bir kampanya.

    Keza, emperyalist-kapitalist sistemin iki yüzlü örgütlerine ve emperyalist birlik BM’ye yönelik eylemler eşliğinde gitmeyi de planlayan kadınlar, bu çalışma yöntemi ve araçları ile bir yandan yıllarca propaganda ve ajitasyonlarla ikna edilememiş yığınları kendi pratiklerinde eğitirken diğer yandan bu kurumlar üzerinde toplumsal basınç yaratmayı da sağlayacaklar.

    En geniş halk yığınlarına; kendi parlamentolarına ve vekillerine mektup göndermelerini, vahşeti durdurmak için çeşitli talepleri (talepler haber sayfamızda) iletmelerini de isteyecek olan kadınlar, somut ürünlere dönüşebilecek bir kampanya ile yol alıyorlar.

    Gerek SKB’nin ve gerekse de LDGBP’nin sürdürdüğü kampanyalar, kadını erkeği ile tüm ilerici, devrimci, demokrat, yurtsever, sosyalist kuvvetlerin sahiplenmesi, sorumluluk üstlenmesi gereken kampanyalar.

    Sürdürülmekte olan kampanyaların başarısı; örgütlü-örgütsüz, kadını-erkeği tüm kuvvetlerin sorumluluk paylaşımı ile mümkün olacağı gerçeği ise asla akıllardan çıkarılmamalıdır!..

  • Seferberlik zamanı…

    Seferberlik zamanı…

    Başlığı abartılı bulanlar vardır / olacaktır. Son yıllarda artan katliam, işkence ve vahşet sahneleri ve bu saldırılar karşısındaki sınırlı tepki ve mücadeleler umutsuzluğa ve dolayısıyla kanıksayıcılığa neden olmaktadır.”Bir şeyler yapılmalı” fikri birçoklarımızın aklından geçse de beklemecilik ve seyircilik devam etmektedir. Sanal medya ise adeta iç boşaltma aracımız olmakta.

    Gerici-faşist IŞİD çeteleri aracılığı ile Ortadoğu halkları üzerinden dünyaya “güçlü” emperyalist şemsiyeye ihtiyaç olduğu fikrini taşımak isteyen başta ABD olmak üzere AB emperyalistlerinin önce Rojava’ya yapılan saldırının sonucunu, sonra Ezidi Kürtlere yapılan saldırının sonucunu bekledikten sonra aniden(!) “yardım” tartışmaları başlatmış olmaları anlaşılır bir durumdur. Planladıkları politika ile de uyumludur. Fakat ezilen ve sömürülen güçlerin ve onların öncü kuvvetlerinin atıl duruşları asla kabul edilemeyecek bir durumdur.

    Avrupa’nın pek çok coğrafyasında haftalardır devam eden çadır eylemlerinden sokak gösterilerine, işgal eylemlerinden stant eylemlerine kadar pek çok etkinliğe rağmen Londra’da hala sınırlı yapılan eylem ve etkinlikler hepimizi düşündürebilmeli. Hiç kimse bu sorumluluğu bir başkasına havale etmeden kendisi, ait olduğu örgütlenmesi ile ilişkilendirerek tartışabilmelidir. Aksi takdirde mevcut atıllığı, seyirciliği aşma şansına sahip olamayız.

    Bugün, mevcut durumu bozacak bir adım atılmış bulunuyor. Londra Demokratik Güç Birliği Platformu ve Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) yaptıkları basın açıklamaları ve eylemlerle 1 Eylül’den başlamak üzere 1 aylık kampanya başlattıklarını duyurdular. DGBP bileşenleri mali kampanya başlatırken SKB ise mali kampanya ile birlikte aydınlatma ve her ulustan, renkten ve inançtan kadınların birleşik mücadelesini örmeye dönük bir kampanya başlatmış bulunuyor. Tüm kadın örgütlerini ve kadınları kampanyayı birlikte yürütmeye çağıran SKB, aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini uygulamakla yükümlü bulunan Birleşmiş Milletler (BM) üzerinde de basınç uygulamayı hedefliyor.

    Bu kampanyalar, eğer gereği gibi sahiplenilebilir ve yürütülebilirse toplumsal bir silkelenme yaşanabilir ve seyirciliği bozabiliriz.

    Sokak stantları oldukça önemli bir çalışma aracı. Fakat sokak ajitasyonları eşliğinde her gün yapacağımız işyerleri ve ev ziyaretleri kampanyanın duyurulması ve en geniş yığınların birleşik hareketini sağlamamız bakımından çok daha önemli araçlardan biridir. Yani bu kampanyalar salt sokak stantları ve tanıdığımız insanlara ya da örgütlenmelere yapacağımız ziyaretlerle sınırlı kalmamalı. Tam bir seferberlik ruhu ve planlaması ile kampanyalara sarılabilmeliyiz.

    Hangi kurum, hangi kişinin yaptığına bakılmaksızın bu konuda atılacak her adım oldukça önemlidir. Bu, sadece açlık ve susuzlukla dağlarda ölüm kalım savaşı veren insanlarımız ve çocuklarımız için değil, aynı zamanda Ortadoğu’da yeni bir alternatif olarak doğan ve başta Kürdistan toprakları olmak üzere Ortadoğu halkları ve ülkemiz için de önemli stratejik bir nokta haline gelen Rojava devriminin sahiplenilmesi ve korunması için de oldukça önemlidir.

    Ülke toprakları, daha önce defalarca altını çizdiğimiz gibi oldukça önemli bir sürecin eşiğindedir. Bir yandan “çözüm süreci” olarak tartışılır ve kimi hazırlıklar yapılırken diğer yandan tüm alt yapı inşası (kalekollar, paralı uzman komando birlikleri vb) ile bitirme planları yapılmakta. Bu nedenle, yapılan her saldırı karşısında gösterilecek refleksler, alınacak tutumlar adeta ilerlenecek yolu belirleyecektir.

    Kısacası hepimiz; tüm ilerici, devrimci, demokrat, sosyalist, yurtsever kurum ve örgütlenmeler, bireyler sorumluluk altındadır. Kürt özgürlük mücadelesinin yenilgisi demek, eşitlik, özgürlük ve adalet hayalleri üzerine serpilecek ölü toprak demektir. Ve öyle bir ölü toprak olacaktır ki bu, 12 Eylül karanlığının çökerttiklerinden çok daha ağır olacaktır. Buna asla izin veremeyiz / vermemeliyiz…!