Category: Hatice Güden

  • Ülke topraklarında özgürlüğün ve adaletin yolunu açmak

    Ülke topraklarında özgürlüğün ve adaletin yolunu açmak

    Geçtiğimiz hafta HDP Britanya Seçim Koordinasyonu kuruldu. Demokratik Güç Birliği’nde örgütlenmiş birçok kitle örgütünün içerisinde yer aldığı HDP Britanya Seçim Koordinasyonu, Britanya’da bulunan yaklaşık 80 bin seçmenin en az 30 bininin oyunu almayı hedefleyen bir çalışma planı çıkardı. Bu, oldukça iddialı ve fakat gerçekleşebilir bir iddia. Aslolan buna inanmak ve çıkan / çıkarılacak olan planlara uygun davranmak…

    Rojava devriminin kazanımları, Kobanê zaferi ve Yunanistan’da demokratik cephe ittifakının seçim kazanımı, koşulları dünden çok daha fazla lehimize çevirmiş bulunmakta.

    Bunun da ötesinde, Avrupa’da milyonlarca açlık, yoksulluk, adaletsizlik, cins kırımı, işkence ve kimliksizleştirme saldırıları ile kendilerine ülke topraklarında yaşam hakkı tanınmayan göçmen ve politik mülteci bulunmakta. Ve fakat maalesef, sistemin direk etkilediği ve sürgüne çıkarmış olduğu bu devasa kitle, yaşadığı sürgünün bir sonuç olduğunu ya bilmiyor ya da görece yaşam standartlarının iyileşmesi nedeniyle mevcut sonucu ve durumunu sorgulamamakta. Politik sürgünlerin önemli bir kısmı ise devrimciliği ülke topraklarına sıkıştıran anlayışlarların oluşturduğu barikatlara çarparak etkisizleşmiş bulunmakta.

    Uzun yıllardan sonra nihayet, -özellikle de Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte- yurtdışında sürdürülen çalışmaların önemi açığa çıkmaya başladı. Nitekim oy hırsızlığının resmi yollarından biri olan “seçim barajı” nın parçalanmasında, Avrupa’daki seçmenin stratejik önemde olduğu açığa çıktı.

    Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden farklı olarak bu dönem, ülke topraklarında adaletin, barışın, eşitlik ve özgürlüğün kapılarını aralayacak tek demokratik cephe olan Halkların Demokratik Partisi (HDP), Avrupa’da da seçim çalışmalarını koordine edecek merkezi ve yerel seçim komiteleri oluşturdu. HDP Parti Meclisinden görevlilerin de bulunduğu bu koordinasyon ve komiteler ile oldukça yoğun, kapsayıcı, kucaklayıcı ve somut hedeflere kilitlenmiş bir seçim çalışması yürütülecek.

    Öncelikle bilmeliyiz ki; kapitalist, sömürgeci sistemin harabetine uğramış, daha iyi bir yaşam için yerini, yurdunu ve sevdiklerini terk etmek zorunda kalmış milyonlarca insan, hala kendisini sürgüne çıkmak zorunda bırakan sistemin çıkarlarına hizmet eden parti ve örgütlerle hareket etmekte. Bu, açıktırki demokratik cephenin eksikliklerine işaret eder.

    Bu noktada yaşanan eksiklikleri tespit ederek başlatılacak seçim çalışmaları, hedef kitle ile doğru ilişkilenmenin yolları ve araçlarını bizlere verecektir. Aynı zamanda, uzun vadede yürütülecek çalışmalar bakımından da fikir verici olacaktır.

    Örgütlü ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever kurum ve bireylerin birleşik mücadelesinin örgütlenmesi ve başarısı ise tüm kurum ve bireylerin sorumluluğu altındadır.

    Seçim barajını parçalamak için Avrupa’dan en az 400 bin oy almayı hedefleyen HDP’nin başarı ya da başarısızlığı açıktırki kendisini ezilenden, sömürülenden, baskı altına alınandan yana gören kesim ve kişilerin tutarlılığı ile doğru orantılı olacaktır.

    Kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerinin, fiili eşitlikler mücadelesinin seçim yarışı içerisindeki tek temsilcisi HDP’nin başarı ya da başarısızlığı; kadın özgürlük mücadelesi yürütücülerinin kendi kavgalarına sahip çıkması ile doğru orantılı olacaktır.

    Alevilerin eşit yurttaşlık talebenin gerçek ve tek savunucusu HDP’nin başarı ya da başarısızlığı; Alevi demokratik hareketin, kendisini satılmış “Alevi”lerden ayırd ederek taleplerine sahip çıkan onurlu duruşu ile doğru orantılı olacaktır.

    Kısacası seçim süreci; bir turnusol kâğıdı misali tüm renklerin, duruşların ve samimiyetin açığa çıktığı bir süreç olacaktır. Saflaşma ve kirlerimizden arınmanın da…

    Adalet, özgürlük ve vicdanın kazanması umuduyla…

     

  • Hayal Gücü İktidarda!..

    Hayal Gücü İktidarda!..

    134 gün süren Kobanê direnişi/direnişimiz, gerici faşist DAİŞ çetelerinin yenilgisi ile zafere ulaştı. Umut kazandı!.. Örgütlülük kazandı!.. Siper yoldaşlığı kazandı!..

    Bizlere bu mutluluğu ve sevinci yaşatan, yarınlara aydınlık bir gelecek umudunu muştulayan başta Kobanê şehitleri olmak üzere tüm kadın ve erkek savaşçıların asi yüreklerinden öpüyor, önlerinde saygıyla eğildiğimi belirtmek istiyorum…

    Rojava devrimi; Kobanê zaferi ile sadece Ortadoğu’da değil, aynı zamanda özgüveni ellerinden alınmış, umutları karartılmış, örgütlenme bilinci dumura uğratılmış ezilen ve sömürülen dünya halkları üzerin de büyük bir sarsıntı yaratacak.

    Tüm dünyanın korkulu rüyası haline getirilen ve kendinden önce saldıkları korku ile halkları emperyalist, kapitalist sistemlerin himayesine sığınmaya zorlayan politika, 134 gün süren Kobanê direnişi ile çöktü.

    134 gün… Birçoklarımız için belki de çok önemi olmayan bir zaman dilimi.

    Gelin hep birlikte empati yapalım…

    On yıllardır birçoklarının kimlikleri bile bulunmayan, yok sayılan, ötekileştirilmiş bir toplum olduğunuzu hayal edin. Eğitimden, sosyal gelişim olanaklarından, sağlık hizmetlerinden, sosyal hizmetlerden mahrum bırakılmış bir halk olarak; ilk kez kendi kendini yöneten ve tüm olanakları ve hakları her ulus ve mezhepten insanlarla eşit paylaştığınız bir dünya inşa ediyorsunuz… Güçleriniz, olanaklarız sınırlı ama mutlusunuz. Taaki, karanlık bir bulut üzerinize yeniden çökünceye dek.

    İhanete uğramışsınız… Hem de kardeşleriniz tarafından. Üzerinde yaşadığınız toprak, dört bir taraftan kuşatılmış. Bırakın savunma silahlarını, bebelerinize ilaç ve yiyecek bile içeri geçiremiyorsunuz. Zebaniler kuşatmış dört bir tarafınızı… Birisi, toprağınıza göz koymuş “benim, vermem” diyor. Biri, “başıma bela olacaksınız, komşu toprağını böldürmem” diyor. Diğeri, “benim yeni Ortadoğu planımı size bozdurmam” diyor. Bir başkaları eskiyen ve çatırdayan otoritelerini ve köleci yaşam alışkanlıklarını “değiştirtmem” diyor. Ve ardından açıyorlar vahşet kapılarını hep birlikte… Salıyorlar üzerinize vahşi hayvan sürülerini…

    “Neden bu korku?.. Neden bu saldırı?.. 3,5 Milyon nüfuslu küçücük bir toprak parçasından neden, niçin korkuyorlar?..” diyenleriniz, şaşıranlarınız olmuştur.

    Haklısınız!.. Ama siz, büyük bir suç işliyordunuz. Allanıp pullanarak sunulan karartılmış dünyada, egemenlerce çizilmiş yaşam çizgisinin dışına çıkıyordunuz. Yarının, yeni bir dünyanın aydınlık yüzleri olarak, kendi toprağınızda mütevazice attığınız o küçücük insanca yaşam adımlarınızla yeni bir yaşam, yeni bir Ortadoğu politikasının umut ışıkları oluyordunuz.

    Bu nedenle; dünyanın ve Ortadoğu’nun tüm karanlık güçleri birleşmiş, askeri, ekonomik ve lojistik destekleri ile hayvan sürülerini besleyerek üzerinize salıyorlar. Ve siz, neredeyse el imalatı silahlarınızla direniyorsunuz. Ve yeri geldiğinde (Arin Mirxan gibi) bedeniniz silah oluyor ve patlıyor zebanilerin başında. Silahsızlık gibi uykusuzluk ve açlık, sırtınızdaki erzak oluyor. Taaki, yoldaşlarınız başta Kuzey Kürdistan olmak üzere Avrupa ve dünyada, yeri yerinden oynatıncaya dek.

    İşte siz 134 gün böyle direniyorsunuz!.. Her saniyesi bir tarih olan 134 gün!.. Dünyaya; “örgütlü güç yenilmez!” dedirten 134 gün!.. “Halkın örgütlenmiş gücünden daha güçlü silah yoktur!” dedirten 134 gün!.. “Enternasyonalizm ve siper yoldaşlığı en büyük cephanedir!” dedirten 134 gün!.. “Umutsuzluk öldürür. İddia ve umut büyütür, kararlılık kazandırır!” dedirten 134 gün!..

    İşte bundandır 134 günün önemi!.. Önemli bir tarihe tanıklık ettik hep birlikte. Karınca kararınca emeğimizi kattık. Ve artık doğan “çocuk” hepimizin!.. Şimdi sıra O’nu büyütmekte ve geleceğini güvence altına almakta.

    DAİŞ karanlığı yenilgiye uğradı. Ama onu besleyip büyütenler hala çevremizde ve tetikte. Avını beleyen yırtıcı hayvan gibi…

    Kobanê şehidi MLKP’li Suphi Nejat Ağırnaslı’nın dediğini hatırlayalım; “Hayal gücü iktidara!” Evet, bu başarıldı. Hayal gücü artık iktidarda!..

    Şimdi; ağır bedellerle kazandığımız ve dünyanın gözbebeği haline gelen Rojava’mızın özerkliğinin tanınması ve siyasal statü edinimi için çalışmalarımızı sürdürürken, diğer yandan yerle yeksan olmuş Kobanê’nin yeniden inşası için kolları sıvamalıyız.

    Direniş ve inşa’nın bir arada yürüyeceği bir süreç bizi bekliyor.

    Rüzgar artık bizden yana!..

    Kobanê’nin özgürleştiği saatlerde, Yunanistan’da emekçiler; HDP’nin kardeş parti olarak tanımladığı halkçı bir iktidar için mücadele eden Radikal Sol Koalisyon SYRIZA’yı iktidara getirdiler.

    Başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin, IMF ve ECB’nin neredeyse seçimlere rakip parti olarak katıldığı Yunanistan seçimlerinde SYRIZA’nın yakaladığı başarı, sadece Yunanistan’da değil Avrupa kıtasında da yeni bir süreci başlatması bekleniyor.

    Yunanistan’ı farklı ülkelerde uygulamak istedikleri politikalar için bir ‘deney’ olarak kullanan ve tek çözüm yolunun neoliberalizm ve kemer sıkma politikaları olduğunu kabullendirtmek isteyen Avrupa Birliği (AB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB)’den oluşan troykanın yenilgisi, sosyal adalet talebinin yeniden yükselişine hizmet edecek:

    90’lar sonrasında Avrupa’da vahşi neoliberal sistemin yükselişi ve solun etkisizleştirilmesi politikaları, Yunanistan seçimleri ile yenilgi aldı. Rüzgar artık sol’dan yana esiyor. Yunanistan’da iktidar olan, İspanya’da PADEMOS’la iktidara yürüyen sol, Türkiye’de de HDP ile bir çıkış çizgisi yakalama yolunda…

    Bu nedenle; Haziran ayında yapılacak seçimler için şimdiden yapacağımız seçim hazırlıklarını unutmadan, Kobanê’nin yeniden inşası ve savunması için seferberliğe!..

     

  • Rosa’nın “Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm!” şiarı hala güncel!..

    Rosa’nın “Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm!” şiarı hala güncel!..

    15 Ocak 1919 yılında Alman devleti tarafından, yoldaşı Karl Liebknecht ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg; Ya barbarlık ya sosyalizm” demişti yüzyıl kadar önce. Ya barbarlık yolunda devrimsiz kalış; toplumsal çürüyüş, dağılış ve yok oluş. Ya sosyalizm yolunda devrimlerle ilerleyiş; toplumsal özgürleşme, insanileşme ve kurtuluş.

    Bu ikilem, toplumsal gelişimin bugüne evirilen güncel sınıf mücadeleleri bakımından sürekli doğrulanan ve geçerliliğini koruyan bir belirlenimdir.

    Son yıllarda, özellikle de Şengal katliamında daha da görünür hale gelen ve geçtiğimiz hafta Paris’in göbeğinde bir kez daha yaşanan katliamlarla sosyalist bir dünyanın yokluğu koşullarında barbarlığın nasıl gelişebildiğine tanık oluyoruz.

    Politik kültür, dünya görüşü ve “uygarlık değerleri” açısından emperyalist güçler ile dinci, gerici, faşist güçlerin aynı kimliği taşıdıklarına bir kez daha tanık oluyoruz. DAİŞ çetelerinin kafa kesmesi ve bunu medya yoluyla bir propaganda aracı olarak kullanması dışında, uyguladığı yöntemler bakımından emperyalist devletlerle benzerliği, Ebu Garip zindanında uygulanan vahşet resimleri ile hafızalardadır. 1965 yılında Endonezya’da CIA tarafından organize edilerek kafaları kesilen binlerce komünistin sokaklarda sergilenmesi ile hafızalardadır…

    Keza, iki yıl önce 9 Ocak tarihinde Paris’in göbeğinde yaşanan katliamın sorumlularını bilen ve hala yargı önüne çıkarmayan Fransız burjuvazisinin, Charlie Hebdo katliamına da davetiye çıkardığı açık değilmidir?..

    Defalarca tehdit almış, ilerici bir mizah dergisi olan Charlie Hebdo’nun Paris’in merkezinde böylesine kapsamlı bir katliamla susturulmaya çalışılması, katillerin bu olanağı yakalayabilmeleri Fransız devletinin dolaylı suç ortaklığına işaret etmez mi?..

    Kapitalistler, devrimci hareketleri tasfiye etmek, kendi egemenliklerini sağlamlaştırmak amacıyla olmadık yöntemleri devreye koyarlarken, karşı-devrimci kuvvetlerin böylesine at koşturabilmeleri düşündürücüdür!..

    Gerici ayaklanmalar, darbe, suikast, terör, dinsel kışkırtmalar, ekonomik ve politik oyalamalar, sabotajlar, ideolojik yanılsatma taktikleri vb. emperyalizmin çağımızda izlediği en önemli stratejidir. Ve her türlü yöntem, emperyalist gericilik çıkarlarına hizmet ettiği sürece “meşru”dur.

    Kobanê’ye yönelik sürdürülen savaş, Gazze’de İsrail’in uyguladığı vahşet, Libya’ya yönelik saldırı hazırlıkları, Irak, Suriye, Afganistan, Somali, Sudan’a yağdırılan bombalarla bir bütünlük arz eder.

    Emperyalist güçlerin DAİŞ çeteleri veya Nijerya’da terör estiren çeteler bu güçlerin izlediği stratejiden bağımsız ele alınamaz. İnanılmaz boyutta yıkıcı silahlarla donanmış bu emperyalist sistemin egemenliklerini, etki alanlarını korumak, savunmak için başvurmayacağı hiçbir yöntem yoktur. DAİŞ çeteleri tarafından kafası kesilen insanlar sadece kapitalist barbarlığın aynasıdır. Bu saldırgan emperyalist güçler, askeri müdahale ve saldırganlıklarını “halkı koruma” maskesi altında sistematik bir şekilde devreye koymaya devam ettirmektedirler.

    Emperyalist güçlerin, 1. emperyalist paylaşım savaşını başlatmadan bir yıl önce Rosa Luxemburg, emperyalist ülkelerin hızlı bir şekilde karada, denizde ve havada artan silahlanma yarışına dikkat çekmişti. Avrupa ve Afrika’yı da kapsayacak olan ve bir dizi kanlı savaş zinciri oluşturacak bir dönemde olduğumuzu, küçük bir kıvılcımın bir yangına dönüşeceğine işaret ederek; ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm demişti. 102 yıl önce karakterize edilen dönemin benzerini yaşadığımızı belirtmek durumundayız.

    Bu bir abartma değil. Geçen yüzyıl içinde iki dünya savaşı, bir dizi bölgesel savaş, devrim ve karşı-devrime yol açan tekelci kapitalizmin yasaları hala geçerliliğini korumaktadır.

    Kapitalizm, milyarlarca insanın sefaleti üzerinden insanlık tarihinin hiç yaşamadığı kadar bir zenginlik yaratmış, buna karşın; Dünya Bankası’nın verilerine göre 3,2 milyar insan, günde iki dolarla yaşamını idame ettirmek zorunda kalmaktadır.

    Savaşlar, ekonomik krizler, doğanın tahrip edilmesi, açlık, yoksulluk, işsizlik, evsizlik, manevi-ahlaki düşkünleşme, kadın bedeni ticareti, cinsiyet ayrımcılığı, milliyetçi-ırkçı bataklık, dinsel-mezhepsel kışkırtıcılık, vb. kapitalizmin genelleştirdiği toplumsal hastalıklar derinleşiyor…

    Rosa’nın barbarlık olarak tanımladığı; kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sisteminin ürettiği ve insanlığa dayattığı karanlık bir gelecektir. Sosyalizm ise; insanlığın umududur. Barbarlık düzeninden kurtuluşudur!..

    96 yıl önce ölümsüzleşen “Devrim Kartalı” Rosa’nın anıları ve fikirleri yol göstericimiz olsun!..

  • Kobane’de efsaneleşen “Sara”lar için

    Kobane’de efsaneleşen “Sara”lar için

    Farsçada duru ve temiz anlamına gelen “Sara” kod adlı Sakine Cansız, Kürt hareketinin sembol isimlerinden…

    O, sadece PKK’nin kurucuları arasında yer alan 2 kadından biri değildir. Aynı zamanda gözaltında olduğu gibi Diyarbakır zindanlarında da direnişçiliği ile öne çıkan, 80’li yılların karanlığına ve umutsuzluğuna rağmen Malatya cezaevinden firar ederek dolaysız mücadele ile buluşmaya çalışan, insanlık dışı uygulamalara karşı 14 Temmuz 1982’de başlatılan ölüm orucu eylemine katılarak Türkiye ve Kürdistan coğrafyasındaki ilk ölüm orucu kadın direnişçisi olan direngen ve mücadeleci bir kadın kimliğidir.

    Sakine Cansız, bugün Kobane’de efsaneleşen kadın ordusunun önceli Kürt kadın partisi PAJK ve Kürt kadın ordusu YJA Star’ın da kurucularındandır. Özerk kadın örgütlenmesi, kadın ordulaşması konusunda PKK’nin birinci derecedeki yöneticileri de dahil hemen her düzeyde yoldaşının erkek egemenlikli anlayış ve yaşam alışkanlıklarına karşı mücadele içerisinde olmuş, kadın başkaldırısının örgütçülerindendir. Görüşlerinin mücadelesini vermedeki tutarlılığı, gözü pekliği, sorgulayıcılığı, devrimci inatçılığı ile mücadeleci bir kadın prototipidir.

    Sakine Cansız ve yoldaşları Fidan Doğan, Leyla Şaylemez’i hedef haline getiren de budur.

    Sakine Cansız şahsında Kürt ulusal direniş çizgisine ve Kürt kadın hareketine en üst düzeyde gerçekleşmiş bu saldırı ile sermaye güçleri, Kürt özgürlük hareketinin ve devrimci dinamiklerin iradesini kırmayı hedeflemiştir.

    Bundandır ki bu saldırı, yerlisi göçmeniyle başta mücadeleci kadınlar olmak üzere tüm direnişçi kimliklere yapılmış bir saldırıdır. Üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen hala aydınlatılmamış ve tarihin sayfalarında unutturulmak istenen bir dava haline gelmiş olması da bundandır.

    Güvenlik teknolojisi ile övünen Avrupa emperyalistlerinin, Paris’in göbeğinde işlenen bir katliamı hala aydınlatmamış olmaları, başından itibaren iddia ettiğimiz suç ortaklıklarını da belgelemektedir. Bu, sloganik bir açıklama yada yorum değildir.

    Kapitalist kriz yıkıntılarının sonuçlarına karşı sokakların uluslararası çapta birleşmeye başladığı, devrimci, direnişçi çizginin gelişme eğrisine girdiği bir dönemde yapılan bu saldırı; Türk sömürgeciliği ile Avrupa emperyalistlerinin aynı kutupta birleştiği, devrimci dinamiklerin “anti terör” ve “güvenlik yasaları” adı altındaki baskı yasaları ile terörize edildiği bir dönemde gerçekleşmişti. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmak, en iyi niyetli yorumla “politik saflık” olurdu. Davanın hala sürüncemede bırakılmış olması, azmettiricilerinin gizlenmeye çalışılması da bu iddialarımızı doğrulamaktadır.

    Tüm bunlardan hareketle; Sara ve yoldaşları şahsında verilecek adalet ve hesap sorma mücadelesi, yerlisi ve göçmeniyle tüm devrimci, demokrat, özgürlükçü ve direnişçi kuvvetlerin mücadelesi haline gelebilmelidir.

    Kadınlar, bu direnişin ve mücadelenin birinci derecede sahipleri olarak sürecin öncüleri olabilmelidirler. 2 yıldır pek çok ülke ve kentte, başta Kürt kadınları olmak üzere Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) ve dostlarının birlikte sürdürmeye çalıştıkları “Adalet” eylemlerini yerli ve göçmen kadın örgütleri ile birlikte tüm kentlere yaymak, mücadelenin başarısı ve emperyalist sermayenin politikasının boşa çıkarılması bakımından önemlidir. Sadece protesto eylemi olarak değil, aynı zamanda hukuki, bürokratik mekanizmaları da zorlayan ve hesap soran bir mücadele hattı ile sürdürülecek mücadele, enternasyonal devrimci çizginin güçlendirilmesi bakımından da rol oynayacaktır.

    İlk sınav, 10 Ocak tarihinde Fransa’nın başkenti Paris’te yapılacak Avrupa merkezli gösteridir. Başta kadınlar olmak üzere, kadın özgürlük mücadelesinde kendine rol veren tüm kişi ve örgütler; sadece kendini örgütleyen değil, enternasyonal mücadele hattını da ören bir görev ve sorumlulukla çalışmalara sarılabilmeli, Paris’i enternasyonal hesap sormanın ortak kürsüsü haline getirebilmelidirler.

    Avrupa’da kazanacağımız her kürsü, Kobane’de efsaneleşen “Sara”ların özgürlük eylemine güç verecek, yol açacaktır…

  • Tuğçe’ye ihaneti durduralım!..

    Tuğçe’ye ihaneti durduralım!..

    Almanya’da, iki genç kadını tacizcilerden kurtaran ve bu nedenle öldürülen Tuğçe Albayrak; kadına yönelik şiddete karşı direnişin sembolü haline geldi.

    Günlerce Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa basınının gündeminden düşürmediği Tuğçe Albayrak, kadın yaşamına sınırlar çizilen, kadına yönelik en aşağılık politikalar izleyen ve her gün 5 kadının öldürüldüğü AKP devletinin de siyasi malzemesi haline getirildi.

    Kendi ülkesinde yarattığı kirli karanlığa, daha çocuk yaşta başlatarak kadın yaşamına koyduğu sınırlara ve karanlığa aldırmaksızın Tuğçe’nin sembol haline gelmesi ve Almanya’da Liyakat Nişan’ı verilmesi için kampanya yürütülmesini fırsat bilen AKP devleti, Tuğçe’yi sözde sahiplenerek buradan kendine prim yapmaya çalıştı. Bununla da yetinmedi. Alevi bir ailenin çocuğu olan Tuğçe için yapılan cenaze törenine de müdahale etti. Ailenin yaptığı ve “her kesimden insanın katılması için” planlarına eklediklerini belirttikleri Camide yapılacak törenin yanı sıra esas olarak kendi inançlarına uygun töreni ise Cemevi’nde yapmayı planladıkları ortaya çıktı. Fakat Cemevi planı Berlin Büyükelçiliğinin müdahalesi ile devreden çıkartıldı. Karara tepki gösteren Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri ise “Mesele cami değil, devletin zihniyeti meselesidir” diyerek cenazeye katılmayacaklarını belirtmişlerdi.

    AKP ile yakın ilişkisi bilinen Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu Cami de yapılan töreni şöyle değerlendirmişti; “Tuğçe’nin İslam inancına göre defninden mutluyuz.” Böylelikle, Alevi inancını ötekileştirerek Sunni mezhebine göre uğurlamış olmanın sevincini paylaşmış oluyordu. Açıklama, aileyi rahatsız etmiş, dayı Yusuf Demir; “Büyükelçinin sözlerini yadırgıyorum. Demek ki, Cemevinde ısrar etseydik gelmeyecekti. Bu nasıl anlayış, bu nasıl bir bölücülük?” demişti.

    Bu, AKP devletinin yaptığı ilk vukuat değildi. Daha önce Alevi sanatçı Neşat Ertaş’ın cenaze törenine de benzer müdahalede bulunmuş ve cenaze Camiden kaldırılmıştı.

    Nasıl, hangi yöntem ve araçlarla aileleri “ikna” ettiklerini bilmemekle birlikte bu örnekler, devletin asimilasyon politikasını cenazelere kadar nasıl taşımaya çalıştıklarını göstermesi bakımından önemlidir.

    Hiç kuşkusuz yapılan sadece asimilasyon değil, aynı zamanda imaj yükseltme politikasıydı. Kadını köleleştiren, yok sayan, doğum ve zevk aracı haline getiren, erkeğe itaati kutsallaştıran, yaşam alanlarına sınırlar çizilen, küçücük yaşta çocukları kapatmaya çalışan AKP devleti, Tuğçe’nin yarattığı değere sahiplenerek sicilindeki kiri aklamaya çalışmaktaydı. Tuğçe, AKP’nin siyasi bir malzemesi haline getirilmekteydi. Bu, asla kabullenilememesi gereken ve Tuğçe’ye ihaneti içeren bir durumdur…

    Çünkü Tuğçe, yaşamında haksızlıklara karşı durmuş, insan ve doğa sevdalısı, Gezi başkaldırısının savunucusu, Deniz ve Mahir’lerin hayranı, asalaklığa prim vermeyen, kendi emeği ile ayakta durmaya çalışan, kadın-erkek ayrımlarına karşı duran ve eylemi ile buna örnek olan bir kimlikti. Ortadoğu’da DAİŞ çetelerinin katliamlarını kınayan, “insanlık dışı” olarak tanımlayan Tuğçe’nin, bu vahşete ortak olanların asimilasyon ve kadın köleliğini maskeleme aracına haline getirilmesine izin vermek, sessiz kalmak O’na ihanettir!..

    İhaneti durdurmak, başta kadın özgürlük mücadelesinin bileşenleri olmak üzere demokratik Alevi hareketinin omuzlarındadır…

  • 25 Kasım sürecinin ortaya çıkardıkları…

    25 Kasım sürecinin ortaya çıkardıkları…

    “25 Kasım ve erkekler” başlıklı yazımda; kendisine “ilerici”, “devrimci”, “demokrat”, “sosyalist” yada “yurtsever” tanımlaması yapan ve kendilerinin, verili erkek kimliğinden farklı olduklarına inanan erkeklerin, kadına yönelik şiddet karşısında duruşlarını ele almış ve bu “farklı”lıklarını somutlamaları üzerinde durmuştum.

    Bu yazıma ilişkin birçok takdir eden yazılar ve telefonlar da aldım. Arayan ve yazanlar içerisinde erkekler de vardı. Açıkçası bundan çok umutlanmıştım. Fakat, maalesef pratik yine aynıydı. “Kadın özgürlükçü” bu erkeklerden yine somut adım çıkmamıştı. Demekki bu konu gündemimizde olmaya devam edecek…

    İkincisi, kadınların kendi sorunlarına sahiplenmeleri noktasındaki duruşları… Açıkça belirtmeliyim ki burada da ciddi sıkıntılar var. Yapılan eylem ve etkinliklere kadınların katılımı olması gerekenin oldukça altındaydı. Her gün şiddet nedeniyle kurumlara giden, yardım isteyen, büyük mutsuzluklar yaşayan kadınlar, hala sihirli bir değneğin kendi yaşamlarını değiştirmelerini beklemekteydi.

    Amerikalı kadın yazar Colette Dowling’in “Sindrella kompleksi” olarak tanımladığı bu duruş; özgürleşmek, bağımsızlaşmak, eşitlenmek isteyen, mutluluk isteyen kadınların en önemli ayak bağı. Bir yandan köleliği sorgulayan, haksızlığa uğradığını düşünen kadının öte yandan bunun için hiç bir şey yapmamasını “Sindrella kompleksi” olarak tanımlayan yazar, bunu çocukken izlediğimiz bir masalın kahramanından almış. Masalda, babası yaşarken oldukça mutlu olan prenses Sindrella’nın, (yada Külkedisi) babasının ölümü ardından üvey annesi ve kardeşleri tarafından nasıl ezildiğini anlatmaktaydı. Fakat Sindrella durumunu değiştirmek için hiç bir şey yapmıyordu. Taaki, sihirli değneği ile onun yaşamını değiştirecek bir masal perisi ortaya çıkana dek.

    Çevremize baktığımızda, konuştuğumuzda her kadından adeta bin ah işitirken sorunun çözümü söz konusu olduğunda bu kadar mesafeli duruş, ciddi bir Sindrella kompleksi ile ya da diğer bir anlatımla kurtarılmayı bekleyen bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor…

    Bilinmesi ve mutlaka anlaşılması gereken bir şey varki; hiç bir özgürlük ve mutluluk, sorunun muhataplarınca sahiplenilmediği sürece var edilememiştir. Bütün insanlık tarihi buna şahittir. Ve her özgürlüğün, her kazanımın ve başarının ardında bedeller olmuştur. Bırakın mücadeleyi, bilim insanlarının yaşamlarına bakın. Hemen hepsinin yaşamında ödenmiş ağır bedeller vardır. Ya sosyal yaşamları ölmüştür, ya evlilikleri iyi gitmemiştir, ya çocukları büyük sıkıntılar yaşamıştır yada öldürülmüş, tutsak edilmişlerdir. Kısacası yeni olana, güzel olana, insanca olana düşman sistemlerde bilim bile bedellerle üretilebilmektedir. Dolayısıyla, yeni bir yaşamı, insanca bir yaşamı hayal eden her kadın ve erkek; mücadeleyi ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Bunu göze alamayanların gerçek mutluluğu yakalayabileceklerine inanmayanlardanım.

    Üçüncüsü, kadın kurumlarının duruşları… İzlediğim kadarıyla burada da ciddi sorunlar bulunuyor. Öncelikle 25 Kasım’ın mücadeleci yanının yeterince kavranamadığını düşünüyorum. Örneğin; 25 Kasım’lar, 8 Martlar kadar sahiplenilmiyor. Oysa 25 Kasım’da tıpkı 8 Mart’ta olduğu gibi içeriği boşaltılmaya çalışılan günlerden biri. Yani, 8 Mart gibi iki 25 Kasım var. Biri, kadına yönelik şiddeti tüm yönleri ile ele alan (ekonomik, politik, fiziksel, cinsel, psikolojik, vb) diğeri ise sadece aile içi şiddeti eksen alan BM’nin kabul ettiği (etmek zorunda kaldığı) 25 Kasım.

    Kadın özgürlüğünün gerçek sahipleri olarak hiç kuşkusuz bizim 25 Kasım mücadelemiz birincisini, yani kadına yönelik şiddeti tüm yönleri ile ele alan ve buna kaynaklık eden tüm sorunları ortadan kaldırmayı hedefleyen 25 Kasım’dır. Bazılarının yaptığı gibi sadece iyileştirmelerle kendimizi sınırlayamayız. İyileştirmeler için de mücadele ederiz, fakat ana hedefimiz sorunlara kaynaklık eden tüm nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır.

    Sonuç olarak; bütün bunlardan hareketle, ciddi bir aydınlanma, yeni bir bilinç ve algı yaratma ile karşı karşıyayız. Bu nedenle daha önce yaptığımız ve toplumda belli bir algı yaratabildiğine inandığım “eskort” ve “sauna” reklamları yapan Türkiyeli, Kürdistanlı ve Kıbrıslı göçmenlere hitap eden gazeteler başta olmak üzere tüm medya şiddetine karşı verilecek mücadele, kadın mücadelesine ciddi bir ivme katacaktır.

    Hiç kuşkusuz Şengal ve Kobane’li kadınlarla dayanışmamızı kesintiye uğratılmaksızın sürdürebileceğimiz böylesine bir çalışma, toplumumuzda kirlenmeye neden olan ve beraberinde şiddeti de arttırdığını tespit ettiğimiz algının değişmesinde ve “erk”ekliğin yeniden sorgulanmasında da önemli bir rol oynayacaktır…

  • 25 Kasım ve erkekler

    25 Kasım ve erkekler

    “Savaşa ve Şiddete Karşı; İsyan, Barikat, Örgütlenme!..” Bu çağrı, Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB)’nin 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla çıkarmış olduğu bildiri metninin başındaki cümle.

    SKB’li kadınların gerek yayımladıkları bildirinin içeriği ve gerekse de çıkarmış oldukları çalışma programları, eylem ve etkinlikler bakımından 25 Kasım’da güncel politik gelişmelerle ciddi bağlar kurarak yürüdüklerini görüyoruz.

    Bu yıl öne çıkardıkları konu ise savaş ve şiddet olmuş. Başta Rojava devrimine yönelik saldırlar olmak üzere Avrupa topraklarında yaşanmakta olan savaş olasılığına da dikkatleri çeken kadınlar, kadınları sadece aile içi şiddetle kendilerini sınırlandırmamalarının uyarısını da yapmış oluyorlar. Daha da önemlisi, Kobane direnişi üzerinden devrimin güncelliğini hatırlatıyor, sosyalizm alternatifine çağrıda bulunuyorlar.

    SKB’nin 25 Kasım nedeniyle çıkarmış olduğu plan ve politika; kadınların, sadece kadın özgürlük kavgasının önderliğini değil, ait olduğu sınıf ve tabakalar içerisinde önderleşmesini de hedefleyen bir politika. Bunun, oldukça önemli ve güçlendirilmesi gereken bir hat olduğuna inanıyorum.

    Keza, SKB’li kadınların yürüdükleri bu hat, açıktır ki sınıf kardeşleri erkekler tarafından da savunulması, izlenmesi ve sahiplenilmesi gereken bir hattır.

    Kadın özgürlük mücadelesini kadınlara havale eden, kendi cinsiyet egemenliği ile hesaplaşmayan hiçbir ilerici, yurtsever, devrimci, sosyalist ve komünist; bırakın özgürlük mücadelelerine önderlik etmeyi, saydığımız sıfatları bile hak edip etmeyecekleri tartışma götürür.

    25 Kasım, her ne kadar kadınların; erkeğin, devletin ve sermayenin her tür şiddetine karşı mücadeleyi eksen alan takvimsel bir günü olsa da aynı zamanda bir iç hesaplaşma takvimidir de. Kadının özgürlük kavgasına ve gerekliliğine inanan, işçi ve emekçi kadınlarla kader ortaklıklarına inanan erkeklerin, kendilerine sunulan toplumsal cinsiyet kültürü, erkek egemen anlayış, yaşam alışkanlıkları ve kültürü ile ne kadar çatıştıkları, hesaplaştıkları ve sorguladıkları bir gün olduğu / olması gerektiği inancındayım.

    Fakat gerçekten bu sorgulama ne kadar yaşanıyor?.. Ya da nasıl yaşanıyor?..

    Örneğin, 25 Kasımlarda özgürlükçü erkekler olarak hiç ‘erk’le hesaplaşma kürsüleri kurabildik mi? Paneller, söyleşiler, yapabildik mi? Kendimizle hesaplaşan makaleler yazabildik, bildiriler çıkarabildik mi? Sokak gösterileri düzenleyebildik mi?.. Bırakalım 25 Kasım’ı, her gün yaşanmakta olan -ki bazen vahşet boyutlarına ulaşan- kadına yönelik şiddete ilişkin kadınlardan bağımsız hiç eylem düzenleyebildik, sokaklara çıkabildik mi?..

    Bütün bu saydıklarımız, bir hesaplaşma aracıdır. Eğer bunları yapmamış ve sadece kadınların düzenledikleri eylemlere katılmayı –ki bu da oldukça sınırlı- seçiyor ve kadın köleliği üzerine kurulu avantajlarımızı kullanmaktan rahatsızlık duymuyorsak, orada bir hesaplaşmadan söz edemeyiz.

    Dolayısıyla, gerçek bir hesaplaşmanın yaşanmadığı koşullarda kendisini ‘kadın özgürlük mücadelesinin erkek dostları’ olarak tanımlayan erkeklerin, kadınların düzenledikleri eylemlerde olmaları bir dayanışmayı değil, aksine kendi kendimizi kandırmanın, yaşanan durumun üzerinin örtülmesinin, görev savıcılığın araçları haline gelmektedir.

    Yıllarca, gerek 8 Mart’larda ve gerekse de 25 Kasım’larda aynı sınıfın mensubu erkeklerle yürümenin gerekliliğine inanmış ve bunun mücadelesini yürütmüş biri olarak görüyorumki bu çaba, bizleri ilerletmedi. Erkek arkadaşlarımızı da ilerletmedi, sorgulatmadı, değiştirmedi. Aksine mevcut erkek egemen duruşları ile barışık yaşamalarının yolunu açtı.

    Bu nedenle, maalesef artık bu takvimsel günlerimizde erkek sınıf kardeşlerimizle birlikte yürüyerek onların görev savıcı tutumlarının suç ortağı olmak istemiyorum.

    Kimi erkek okurların “biz geleneksel erkeklerden farklıyız” dediklerini duyar gibiyim. Öyle inanıyorum ki fark, pratikle somutlaşır!..

    Eğer görev savıcılıkla değil, gerçek bir hesaplaşma ile yol arkadaşlıkları yapacaksak hiç durmayın. İşte 25 Kasım. Farklılıklarınızı fark ettirecek bir fırsat.

    Örneğin; neden erkekler olarak sokaklara çıkmayasınız?.. Neden erkek egemenliğini ve şiddetini sorgulayan kürsüler kurmayasınız, paneller yapmayasınız? Neden özgürlükçü erkekler olarak 25 Kasım’da kadına yönelik şiddeti mahkum eden bildiriler çıkarıp dağıtmayasınız?..

    Evet, toplumsal basıncın altında kalmadan, yapacaklarımızdan utanmadan, sıkılmadan, her hangi bir özgürlük kavgasını yürütürcesine sahiplenerek kendimiz ve hemcinslerimizin erkek egemen anlayış ve yaşam tarzları ile gerçek bir çatışma başladığı anda başlayacak kadın ve erkeklerin gerçek yol arkadaşlığı!..

    25 Kasım hepimizi göreve çağırıyor!…