Category: İngiltere

İngiltere Haberleri

  • Londra’da Abdullah Öcalan’a özgürlük yürüyüşü

    Londra’da Abdullah Öcalan’a özgürlük yürüyüşü

    Londra’da gençlik örgütlerinin organizesiyle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için yürüyüş düzenlendi.

    Tevgera Ciwanên Şoreşger ve Jinên Ciwanên Tekoşer öncülüğünde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için yürüyüş düzenlendi.

    Kürt halkının İngiltere yapılanmasında tarihi önem taşıyan eski Halk evi binasından başlayan yürüyüş, Haringey’de bulunan Kürt Toplum Merkezi’ne kadar devam etti.

    Yürüyüş boyunca sık sık “Terörist Erdoğan”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Bijî Serok Apo”, “Abdullah Öcalan’a özgürlük’ sloganları atıldı.

    Çevredekilerin ilgisini çeken eylemde, Abdullah Öcalan’ın paradigmasını anlatan el kitapçıkları da dağıtıldı.

    Londra gençlik hareketi adına konuşan Kawa Çekdar, gençlik hareketinin, önderlerinin fiziki özgürlüğü sağlanana kadar alanlarda olacağını söyledi.

    Gençler yürüyüşün ardından, Türk devletinin Efrîn’i işgali sırasında katlettiği Britanyalı Anna Campbell’in Kürt Toplum Merkezi binasında düzenlenen anma etkinliğine katıldı.

  • Kürtler dostunu yitirdi

    Kürtler dostunu yitirdi

    Britanya’nın köklü sol hareketi Britanya Devrimci Komünist Grubu sözcülerinden Trevor Ryane kanserden yaşamını yitirdi. 

    Kürt dostu Ryane, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a Özgürlük Kampanyası ve Kürdistan’a Barış Kampanyası kurucularındandı. Dört ay önce pankreas kanseri olduğunu öğrenen Ryane, 3 Mart Perşembe günü hayatını kaybetti. Ryane’nin vefatı Kürt halkı ve kurumları tarafından da üzüntüyle karşılandı.

    Listeye karşı mücadele etti
    Öcalan’ın fikirlerini yakından takip eden Ryane, İngiltere’de her platformda Kürt halkının hakları ve Kürt  Öcalan’ın özgürlüğüne vurgu yapıyordu. Son dönemlerde Türkiye’nin kimyasal silahlarla işlediği savaş suçlarını da Britanya’da gündemleştirmeye çalışmıştı. Rayne, PKK’nin ‘terör örgütleri listesi’nden çıkartılması için de yoğun çaba harcadı.

    Ryane, 1991 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yüz yüze görüşmüştü. 2020 yılında gazetemize konuşan Ryane Öcalan’a ilişkin şunları aktarmıştı: “Görüştüğümde oldukça sıcak kanlı ve heyecanlıydı. Barış sürecine katkıda bulunacak çok önemli fikirleri vardı ve ne yazık ki bu fikirlerini paylaşması için ona imkan tanınmadı. Tutsak halindeyken bile neler başardığı ortadadır. Yaratıcı liderliği ile demokrasiye çok büyük katkıları oldu.Öcalan’ın fikirlerini tüm dünyaya yaymalıyız.”

    * Görüşmenin detaylarına aşağıdaki linkten ulaşmak mümkün:
    https://www.ozgurpolitika.com/haberi-ocalani-daha-fazla-tanitmaliyiz-3277

    Trevor Ryane

  • İki şair iki yaşam bir hikaye ‘Ben Kolay Ölmem’de buluştu

    İki şair iki yaşam bir hikaye ‘Ben Kolay Ölmem’de buluştu

    DİREN DİCLE

    Londra’da yaşayan Kürt hukukçu Ali Has’ın kaleme aldığı ve iki büyük şair Ahmed Arif ile Cemal Süreya’yı bir araya getiren ‘Ben Kolay Ölmem’ adlı oyun Londra’da sahnelendi.

    Londra’da yaşayan Kürt hukukçu Ali Has, Kürdistan ve Türkiye’de yakından bilinen Kürt şairler Ahmed Arif ve Cemal Süreyya’yı ‘Ben Kolay Ölmem’ adlı oyunla bir araya getirdi. Oyun, iki şairin yaşamlarını, acılarını, duygularını, kimliksel sancılarını ve Türkiye’nin yakın tarihteki kanlı süreçlerini izleyiciyle buluştururken, iki şair arasında ‘Kürt kimliği’ üzerinden şekillenen eleştirel sürece de dikkat çekiliyor.

    Londra’da yoğun istek üzerine bir kez daha sahneye konulan oyun, 3 gün boyunca Tower Tiyatro Salonu’nda kapalı gişe oynadı. Oyunda, Cemal Süreya karakterini Göktay Tosun; Ahmed Arif’i ise Cüneyt Yalaz canlandırdı.

    Yönetmenliğini Nesimi Kaygusuz’un üstlendiği oyunun müziklerini, oyuna özel yaptıkları besteleriyle Kardeş Türküler’den Vedat Yıldırım ve Bajar Grubu’ndan Cansun Küçüktürk sahnede canlı performans olarak eşlik etti. Ali Has, iki önemli şairi bir araya getirdiği ‘Ben Kolay Ölmem’i yazarken, Arif ve Süreyya’nın birçok otobiyografik belge, anı, röportaj ve mektuplarına ulaşarak ciddi bir araştırma ve emek harcayarak oyunu yazıyor.

    Kürt ve Alevi halklarının iki önemli ferdi olan Ahmed Arif ve Cemal Süreyya’nın bir tren vagonunda buluşarak çıktıkları bir yolculuk ile başlıyor oyun.  Bu yolculuk, bir yüzleşme olduğu kadar iki şairin yaşamlarında etki bırakan olaylara ve derin izlere yer veriyor. Her iki şairin kesişen hayatları, arkadaşlıkları ve mücadelelerinin anlatıldığı yolculukta Cemal Süreyya’nın bir Dersim sürgünü olarak şehirlilerin, Ahmed Arif’in ise dağların ovaların sokakların şairi olduğu hissediliyor. Yine de şehirlerin, dağların ve ovaların bu iki Kürt şairin, iktidarların acımasız baskılarına karşı muhalif devrimci mücadeleleri anlatılıyor. Ahmed Arif’in cezaevi günlerinde onu yalnız bırakmayan Cemal Süreyya’nın dostluk, arkadaşlık ve sevgi dili oyunda yerini buldu.

    33 KURŞUN’DAN DERSİM KATLİAMINA 

    Oyun boyunca Türkiye’nin yakın tarihi gözler önüne seriliyor, bunun da sol, sosyalist ve devrimci çevreleri nasıl etkilediği iki şairin gözüyle anlatılıyor. Ahmed Arif’in Van’ın Özalp İlçesi’nden 1943 yılında Türk askerlerince 33 Kürt’ün kurşuna dizilerek katledilmesine atfen yazdığı ’33 Kurşun’ şiiri ile başlayan oyunda her iki şairin dizelerine yansıyan, darbeler, yasaklamalar, baskılar, sürgünler, trajik aşklar anlatılıyor. Ahmed Arif’in direnişçi ama aynı zaman da kırılgan yanı ile  Cemal Süreyya’nın aşk ve sevgiye dair mısraları yolculuk boyunca etkileyici bir dille sahnede buluşuyor. Oyunda 33 kurşun hikayesini Cemal Süreyya anlatırken, Ahmed Arif’in “Pasaporta ısınmamış içimiz. Budur katlimize sebep suçumuz, Gayri eşkiyaya çıkar adımız, Kaçakçıya, Soyguncuya Hayına…” mısraları eşlik ediyor.

    KATLİAM, SÜRGÜN VE ASİMİLASYON  

    Cemal Süreyya, Dersim katliamının ardından ‘sürgün’ yiyen Kürt Alevi bir ailenin çocuğu olduğu kadar katliamın yarattığı ürkek ve çekingen hali vurgulanmış oyunda. Her iki şair de Kürt oldukları halde kimlikleri üzerindeki bu acımasızlık ve asimilasyon süreçlerinin etkileri ile yüzleşiyor. Oyunda, Ahmed Arif ve Cemal Süreyya birbirlerine arasına mısralar sıkıştırılmış onlarca mektup yazıp gönderiyor. Cemal Süreyya,  “Son kötü günleri yaşıyoruz belki/İlk güzel günleri de yaşarız belki/Kekre bir şey var bu havada/Geçmişle gelecek arasında/Acıyla sevinç arasında/Öfkeyle bağış arasında…” derken Ahmed Arif, “Dört yanım puşt zulası/Dost yüzlü/Dost gülücüklü/Cıgaramdan yanar/Alnım öperler/Suskun, hayın, çıyansı/Dört yanım puşt zulası/Dönerim dönerim çıkmaz/En leylim  gecede ölesim tutmuş/Etme gel/Ay karanlık…” diye sesleniyor.

    Yine Kardeş Türküler’den Vedat Yıldırım, yer yer uzun havalarla, yer yer her iki şairin şiirlerini müzik ile buluşturması ise oyunu daha etkileyici hale getiriyor. Oyun bittiğinde ise izleyiciler dakikalarca oyuna emeği geçenleri ayakta alkışlayarak tam not verdi.

    ‘İKİ ŞAİR, İKİ YAŞAM, BİR HİKAYE’ 

    Oyunun yazarı Ali Has, her iki şairi aynı sahnede tasvir ederek yazdığı oyunun sadece onların yazma metotları değil aynı zaman da trajik yaşam hikayeleri olduğunu ifade etti.

    Arif ve Süreyya’nın iyi birer arkadaş oldukları ve çok şey paylaştıklarını ifade eden Has, “Kalemleri üslup açısından birbirinde farklı olsa da, hayat hikayelerinde tam bir paralellik var diyebilirim. Bu nedenle “iki şair, iki yaşam, bir hikaye” söylemini kullanmaktayım. Doğrusunu söylemek gerekirse, onların kimliklerinin bastırılması amacıyla yaşamlarındaki üstü kapalı ve açık asimilasyonun etkin kullanımının, onların kişisel yaşamları, şiirleri ve yazıları üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

    ASİMİLASYONA BOYUN EĞMEDİLER  

    İki şairin bu hikayede temsil ettiği halkların kaderinin bugünkü Türkiye gerçeğinde de aynı kaldığını ve tarihin kendini tekerrür ettiğini dile getiren Has, asimilasyona boyun eğmeyenlerin suçlu ve marjinal gösterildiğine dikkat çekti.

    Her iki şairin sistem tarafından kara listeye alınarak ‘suçlu’ olarak damgalandığını ve hapsedildiklerini hatırlatan Has, “Bu sert asimilasyonun bilincinde olanlar, kötü muamele görmekte ve adeta dayatılan bir ürkeklik ve cesaret arasında bir denge kurmaya çalışarak yaşamlarına ciddi bir travma ile devam etmek zorundadırlar. Böylelikle de onların kendini ifade etme özgürlüğü sınırlandırılmıştır. Bu kadar yoğun bir şekilde sevgisizliğe zorlanan coğrafyamızda, en epik aşk şiirleri her zaman ezilen devrimci ruha sahip şairler tarafından yazılmıştır. Nitekim aşk, tarih boyunca her zaman ayakta dimdik durdu ve nefrete karşı galip geldi. Çünkü umudun ümitsiz kaldığı yerde aşk ortaya çıkar ve tekrar umut olur; bir yaşam kaynağı ve sevgisizliğe karşı bir isyan olur, masum, barışçıl ve soylu bir devrime dönüşür. Bu hikaye, bu iki şairi ve şiirlerinde, halklarına uygulanan tüm sevgisizlik baskılarına rağmen, şiirlerinde savundukları asi ruhu yeniden canlandırarak tarihi bir adaletsizliği sorgulamaktadır” diye kaydetti.

     

     

  • Londra’da kadınlar savaşa, sömürüye, eşitsizliğe karşı isyanda

    Londra’da kadınlar savaşa, sömürüye, eşitsizliğe karşı isyanda

    ROJHILAT GELERİ

    Londra’da aralarında Kürt kadınların da bulunduğu onlarca kadın örgütü ve binlerce kadın, savaşlara, polis-devlet şiddetine, eril sisteme, emek sömürüsüne, kadına yönelik şiddete karşı cinsiyet eşitlikçi bir sistem için sokaklara çıktı.

    Londra’da her yıl olduğu gibi bu yıl da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla İngiliz feminist örgütlerin organize ettiği “Million Women Rise” yürüyüşü, binlerce kadının katılımıyla gerçekleşti.

    Yürüyüş dolayısıyla aralarında Kürdistanlı ve Türkiyeli kadın örgütlerinin de bulunduğu binlerce kadın, Charing Cross İstasyonu önünde buluştu.

    Kadın örgütlerinin kendi renkleri ile katıldığı yürüyüşte, akustik ritim grupları renkli görüntüler oluşturdu.

    Özellikle savaş karşıtı pankart ve dövizlerin taşındığı yürüyüşte, kadınlar, baskı ve şiddete, kapitalist moderniteye, eşitsizliğe, eril zihniyete ve baskıcı iktidarlara karşı sloganları, pankartları ve dövizleri ile haykırdı. Sık sık, ‘Jin jiyan azadî. “Biz birlik olursak şiddete son veririz”,  “Hemen adalet istiyoruz, kadınların birleşmesi engellenemez”, “Kadın cinayetlerine karşı birleşiyoruz”, “Şiddete savaşa hayır”sloganları atıldı.

    ‘ASLA YENİLMEYECEĞİZ’

    Kimi kadın örgütleri alanda skeç ve tiyatral gösterimler ile eril zihniyete sahip iktidarların kadın üzerindeki şiddetine dikkat çekti. Yine müzik ve dans gösterileri ile kendi etnik ve inanç kimlikleri ile bir araya gelen kadınlar, “Ne istiyoruz ? Güvenli sokaklar. Ne zaman istiyoruz? Şimdi! Birlik olan kadınlar asla yenilmez” sloganı ile yürüyüşe geçti.

    Yürüyüşe Kürdistanlı ve Türkiyeli kadın örgütleri pankart ve dövizleri ile katılırken birçok kadın örgütü Paris’te katledilen Sakine Cansız (Sara), Rojbîn ve Ronahî’nin fotoğraflarının yer aldığı flamaları taşıdı.

    EŞİTSİZLİĞE KARŞI BİRLİK

    Charing Cross önünden Britanya Parlamentosu yakınlarındaki New Scotland Yard (İngiltere Emniyet Müdürlüğü) binası önüne kadar süren yürüyüş ardından yapılan konuşmalarda ise kadına yönelik emek sömürüsü, şiddet ve eşitsizliğe karşı konuşmalar yapıldı.

    Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşa da dikkat çekilen konuşmalarda eril sisteme, emek sömürüsüne, kadına yönelik şiddete karşı kadınların ortak örgütlenmesinin daha fazla büyüyüp geliştiği ifade edildi.

     

  • Yazar Güden Alxas-Com’da ‘Onurlu bir duruş Ali Aktaş’ı anlattı

    Yazar Güden Alxas-Com’da ‘Onurlu bir duruş Ali Aktaş’ı anlattı

    Yazar Hatice Güden, 1983’te idam edilen devrimci Ali Aktaş’ı anlatttığı ‘Onurlu bir duruş Ali Aktaş’ kitabı vesilesi ile Londra’da okuyucusuyla buluştu.

    Alxaslılar Dayanışma Merkezi (Alxas-Com) tarafından “Onurlu bir duruş, Adanmış bir yaşam: Ali Aktaş” adlı kitabın yazarı Hatice Güden’in katılımı ile imza ve söyleşi etkinliği düzenledi. Yoğun ilgi gösterilen etkinliğe, sivil toplum örgütü temsilcileri de katıldı.

    Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Alxas-Com Eşbaşkanı Yeter Özbek, Hatice Güden’in sosyalist devrimci kadın mücadelesi açısından önemli bir değer olduğunu vurgulayarak, “Hatice Güden, 12 Eylül cuntasına karşı direnmiş bir yaşamdır. Cuntaya karşı tavır koymuş insan hakları ve kadın mücadelesini tüm baskı ve şiddete rağmen sürdürmüştür. 90’lı yıllar da cezaevine atıldığın da bir kadın direnişçi olarak ölüm orucuna girerek büyük bir direniş sergilemiştir. Etkinliğimize katılarak bizi onure etmiştir” dedi.

    ‘GÜVENİ SAĞLAYAN BİR KİMLİKTİ’

    Ardından söz alan Yazar Hatice Güden, ezilen, sömürülen, baskılanan ve sürgün yaşamak zorunda kalanların farklılıkları ile birlikte aynı cephenin insanları olduklarını ifade etti. Ali Aktaş’ın Çukurova’da hemen her siyasi grup ve çevreden halktan insanların çok sevdiği biri olduğunu anlatan Güden, “Ali Aktaş Türkiye ve Kürdistan’da devrimci hareketin yükseliş döneminde önemli bir rol oynamıştır. 12 Eylül’de devrimci hareketin ‘yenilgi’ yaşadığı dönem de Ali Aktaş bir direniş kimliğiydi. Ali Aktaş o dönem de devrimci harekete dönük kuşkuya karşı yeniden güveni sağlayan bir kimlik olmuştur” dedi.

    UMUDU KIRMAK İÇİN İDAM ETTİLER

     

    Ali Aktaş sadece işkencedeki direnişi ile öne çıkmadığını dile getiren Güden, “Götürüldüğü tüm cezaevlerinde tüm baskı ve işkencelere rağmen direnişi örgütleyebilmiştir. Ve hiç bir hukuki temele dayanmayan gerekçelerle Ali Aktaş’ı idama gönderdiler. Ali direnişçi kimliği ile idama götürüldü. Nedeni tamamen böylesi direniş kimliklerin yaratacağı pozitif etki ve kitle hareketlerindeki o umudu kırmak için Ali’yi idam ettiler. Ali devrimci, komünist kimliğinden dolayı asılmadı. Ali yıllardır baskı altına alınmış asimile edilmiş olan tıpkı Kürt halkı gibi Arap Alevi halkının da uyanışa geçmesinde direnişçi ve öne çıkmış bir kimlik olduğu için idam edildi” diye kaydetti. Ali Aktaş’ın yoldaşlık ve mücadele açısından yaşam duruşuna dikkat çeken Güden, Ali Aktaş’ın faşizme karşı yürüttüğünü direniş pratiğine dikkat çekti

    Söyleşinin ardından Yazar Hatice Güden, okurlarına kitabını imzaladı.

     

    Yazar Güden’in hayatını kaleme aldığı Ali Aktaş 78 kuşağının Çukurova’daki önemli devrimci isimlerden biri. Bunun yanı sıra, doğum gününde idam edilen tek sosyalist olarak hafızalara yerleşen bir isim. Aktaş 12 Eylül öncesi tutuklanır ve Adana 1 No’lu Sıkıyönetim mahkemesinin kararıyla hakkında idam kararı verilir.  23 Ocak 1983 gecesi Adana Cezaevi’nde idam edilir. Doğum gününde, idam edilen Ali Aktaş, tanıkların anlatımıyla idam sehpasına sloganlarla gider.

    12 Eylül faşist darbesinin ardından idam edilen sosyalist Ali Aktaş’ın ailesine yazdığı mektup ise, ailesinden saklandı. Aktaş’ın ailesine yazdığı veda mektubu tam 25 yıl sonra bir gazetecinin araştırmaları sonucu bulunarak ailesine iletilebildi. Kitapta Aktaş’ın veda mektubu da yer aldı.

     

    HATİCE GÜDEN KİMDİR?

    1964 yılında Elbistan’a bağlı Koca Pınar mezrasında dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini İskenderun’da tamamladı. 12 Eylül askeri cuntasında daha 16 yaşında iken gözaltına alınarak yaklaşık 3 ay işkenceli sorguda kaldı. Ardından tutuklandı ve 2 yıl cezaevinde kaldı.

    Cezaevinden çıktıktan sonra 12 Eylül’ün yarattığı tüm baskı ve sindirmelere rağmen siyasal ve toplumsal mücadelesinden vazgeçmedi. Hatice Güden, 1988 yılında İHD Antep Şubesi’nin kuruluş çalışmalarında yer alırken, farklı yer ve tarihler de insan hakları çalışmaları yaptı. Kadın mücadelesinde önemli çalışmalar yürüten Güden, 1991 yılından itibaren Yeni Kadın, Emeğin Bayrağı ve Atılım gazetecilik ve yazarlık yaptı. Güden, 96 yılında Atılım Gazetesi Ankara Bürosu çalışanıyken gözaltına alınarak yoğun işkencelere maruz kaldı. Tutuklanarak Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne konulan Güden, aynı yıl bir çok hapishane de başlatılan ölüm orucu direnişine katıldı. Cezaevlerindeki eylem sonucunda 12 direnişçi hayatını kaybederken, Hatice Güden 69 gün kaldığı Ölüm Orucu direnişi ardından ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kaldı.  Güden, cezaevinden tahliye olduktan sonra Wernicke Korsakkoff tanısıyla tedavi görmeye başladı.

    Güden, lise yıllarından başlayan kadın özgürlük ve insan hakları mücadelesinin 40 yılı aşkın bir süredir sürdürüyor. Ölüm orucu direnişinden dolayı ciddi sağlık sorunları yaşasa da bir çok dergi, gazete ve yayın kuruluşunda yazıları yayınlandı. Güden, insan hakları ve kadın mücadelesinin bir aktivisti olarak yaşamını sürdürüyor.

  • Bir tutsak yaşam ve bir kitap: 21 Yıl 4 Ay – FORUM

    Bir tutsak yaşam ve bir kitap: 21 Yıl 4 Ay – FORUM

    Araştırmacı Yazar AZİZ TUNÇ

    Bir süre önce “21. yıl 4 ay” ismiyle Ali Poyraz’ın günlük anıları yayınlanmıştır. Ali Poyraz, “21. yıl 4. ay” mahpus yatmış, Gürün/Bozhüyük köyünde bir Kürt Alevi yurtseveridir.  Ali Poyraz, 21. yıl 4 ay zindanda tutulmuş, yayınladığı günlükleri ise bu süre boyunca “tutabildiği ve koruyabildiği” anılarından oluşmaktadır.

    Bu anılar ilk olarak insanda “keşke Ali Poyraz, “21. yıl 4 Ay”ın tamamını yazabilseydi de okuyucular bu günlüklerin tamamını okuyabilseydi” duygusu yaratmaktadır. Ne yazık ki Ali Poyraz, 7825 gün eden “21. yıl 4 Ay”ın tamamını ya yazamamış veya yazdıkları kendisinin de ifade ettiği gibi, Türk devletinin zebanileri tarafında gasp edilmiştir.
    Bu günlükler, “21 yıl 4 ay” süresinde yaşanmış belli başlı mahpus direnişlerini, Diyarbakır’da 10 devrimci tutsağın katledilmesini, 19.Aralık zindan katliamını, Kürt halkının ve evlatlarının sürdürdüğü dişe diş kavgayı, dışarda yaşanan siyasal mücadeleleri ve faşist Türk devletinin karakterini ve bu mücadeleye karşı tahammülsüz saldırganlığını ve ihanetleri izlemek mümkün olmaktadır. Kısacası bu günlükler bir anlamda, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın siyasal yaşanmışlıklarının “günlük dili ve üslubuyla yazılmış” tarihi gibidir.

    Günlüklerin bir diğer özelliği “yazım yöntemi”dir.  Çok sayıda devrimcinin ve yurtseverin anılarını yazarak topluma sunduğu biliniyor. Bu yolla deney ve birikimlerini paylaşanların çok önemli bir katkı sundukları açıktır.  Bu tür kitaplarda yazar, genellikle, yaşadığı süreci, “yaşadığı an”da değil, daha sonra ve gerektiğinde değerlendiren birisi olarak yazmaktadır.
    Ancak Ali Poyraz mahpus yaşamını farklı bir yöntem olarak “o an” tutulmuş “günlükler” biçiminde anlatmıştır. Günlükler hayatı öngörülen bir plan dahlinde ve belli bir amaç için değil, olan biteni, olduğu gibi ve “en doğal” haliyle anlatan metinlerdir.

    Yaşanmışlıkların “an”da yazılması, aynı anda hissedilen duyguların, güzelliklerin, acıların ve sevinçlerin “en içten” ve “en sahici” bir biçimde anlatılmasını sağlamaktadır.

    Ayrıca bu yöntemle yazarın hüzünlerini, üzüntü ve sevinçlerini, kararlarını, kararsızlıklarını, “içine gömdüğü” bazı şeyleri bilmek, kitabın okurları için, bir mahreme ulaşmanın dayanılmaz çekiciliğini taşımaktadır.

    Bu nedenle yazılanların bu yöntemle  okura sunulması, o atmosferi yansıtması harika olmuş. Öncelikle bunu belirtmek gerekiyor.
    Böyle olduğu için o günlükleri okuyanlar, mahpusta yatmış birisinin anlatmasına gerek olmadan “mahpustaki insanların ne kadar çok işi olduğunu” rahatça görebiliyor. Zaten Ali Poyraz okuru, mahpusların günlük pratiğinin içine çekiyor ve oraya bağlıyor. Böylece okuyucuya mahpustaki insanların ne kadar çok işlerinin olduğunu anlatmak daha kolay olacaktır.
    Ali Poyraz’ın ve beraber olduğu mahpusların mücadeleye ilgileri, bağlılıkları ve halka olan inançları gerçekten çok etkileyici. Devrimciliğin ve Yurtseverliğin, “mekanlar üstü” olduğunu, Her ortamın devrimciler ve yurtseverler için mücadele alanı olduğunu bu günlükler çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Ali Poyraz okura, “içerde, dışarda nerede olursa olsun görev ve sorumluluklar ertelenemez” diyen insanların yaşamını ve yaşama nasıl dört elle sarıldıklarını anlatıyor. Onurun temsilcileri olan bu insanların, baş eğmez direnişlerinden etkilenmemek mümkün değildir.

    Günlükleri okurken insanın neden mücadele içinde daha diri kalabildiğini, sıradanlaşmış günlük hayatın içinde ise hayatın neden daha çok monotonlaştığı daha kolay anlaşılmaktadır. Ayrıca Ali Poyraz’ın anlattığı devrimci ortamda yoldaşlığın ve sevginin insanları nasıl arındırdığını “günü gününe” takip edebiliyor insan.

    Ali Poyraz, örgütlü mücadelenin içinde olmanın güzelliklerini, yaşamdan damıtarak, anlatıyor okura.  Günlük hayatın içinde bazı rutinlerin gereksiz olduğuna dair çok kolay benimsenen düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu da sorumluluk sahibi olmanın insanı nasıl uykusuz bıraktığını da öğreniyoruz bu kitapta.
    Ali Poyraz’ın çalışması, Kürt halk önderi Sayın Abdullah Öcalan’a kurulan uluslararası komplonun ve bu komploya karşı ortaya konan tarihi direnişin zindana yansımasını ve mahpusta bu sürecin nasıl yaşandığını gösteren birinci elde bir anlatım olarak da okunmalıdır.

    Ali Poyraz’ın “21 yıl. 4 ay” adıyla yayınladığı günlüklerinin her satırına hâkim olan, neredeyse kitaba ruh veren birisi daha var.  Okur, anlatılan günlüklerin satır aralarını iyi okuduğunda, Zeynep Ana’yı Ana olmanın bütün yüce değerleriyle, şefkati, direnci ve fedakarlığıyla görebiliyor.

    Ali Poyraz’ın günlüklerinin belki de en yakıcı, en el sürülemez bölümü, Rahşan ve Handan yoldaşların anlatıldığı veya anlatılmaya çalışıldığı bölümlerdir. Doğrusu bu bölümü hakkıyla anlatmak kimse için kolay değildir.
    İnsanın en sevdiklerinden birisinin yaşamında kaygılandığı durumlar hep olur. Hele ki Kürtlerin her ailesinde yaşamında kaygılanılan birileri mutlaka vardır. Ama insanın kendisine bile itiraf etmesinin mümkün olmadığı bir acıyı Ali Poyraz, zindan da yaşamıştır. Hem de iki defa.

    Ali Poyraz “saçları kıvır kıvır ve simsiyah” olan küçük kız kardeşi Rahşan’ı anlattığı bölümde şöyle bir cümle kurmuş, “Şu an hayatta mı bilemiyorum” diyor. Bir insanın en sevdikleri için böyle bir cümle kurması kahredici!..  İnsanın yüreğinde bir öfke patlaması yaratan bu cümleyi kurabilen, kim olursa olsun, büyük değerlere sahip olmanın sorumluluğuyla yaşamak durumundadır.

    Ali Poyraz, “ ..bacım,…..ziyaretçim, yoldaşım ve dert ortağım” dediği Rahşan’ın  ölümsüzleştiğini öğrendiğinde, “Zindanın karanlığına, soğukluğuna ve sinirlerini kemiren yanına bir kez daha isyan” ederek yaşar o anı. Rahşan’ın “mahsun ve özlem dolu son bakışını” yüreğine kazıyarak, acılara nasıl dayanılacağını öğretir.

    Ali Poyraz, “Basma bezden elbiseleri içinde çiçeklere bezenmiş gibi duran” bir diğer kız kardeşi Handan Yoldaş’ın ölümsüzleşmesini “sol yanıma saplanan ikinci mızrak” diye tanımlıyor.  Keşke Ali Poyraz, Zeynep Ana’nın “minik kuşu” Handan Yoldaş’ı sayfalarca yazabilseydi diye düşünüyor insan. O’nu tanımak, daha çok tanımak ne büyük değer olurdu!  Yazıldığı kadarı bile Handan Yoldaş’a derin bir saygı duymak, düşmana büyük öfkelenmek için yeter de artar.
    21. yıl 4 ay zindan tecrübesi olan Ali Poyraz, zindan gerçeğini ve Kürt halkının evlatlarına ve direnen bütün devrimcilere nelerin yaşatıldığını “dışarıda on gün yaşamak zindan da on yıl yaşamaktan iyidir” şeklinde anlatan çok veciz bir cümle kurmuş.
    İnsanın yüreğine dokunan,” Yıllarca idam anında giyeceğim kırmızı tişört dolabımda kutsal bir varlık gibi dururdu.” “İdam mektubumuzu yazıp özel resim çektirirken bile arkadaşlarımız gözlerimizin içine bakmaktan kaçınırdı” cümlelerindeki inanç ve kararlılık   okuyanların mücadeleye bağlılığını güçlendirecektir.
    Ali Poyraz 21. yıl 4. ay dan sonra yakınları ve arkadaşları tarafında zindan da alınır. Araçla Fırat nehri üzerindeki köprüden geçerlerken, Ali Poyraz, köprüden yürüyerek geçmek istediği için arkadaşının telefonunu alarak araçta iner. Biraz yürüdükten sonra Zeynep Ana’ya telefon eder.
    “Merhaba ana ben çıktım nasılsın?” …ağlamaklı ses tonuyla Zeynep Ana
    “İyiyim oğlum, geçmiş olsun sen nasılsın?”
    “Merak etme, iyiyim az önce çıktım. Şu an Fırat nehrinin üzerindeyim. İlk seni aradım” rüzgâr yüzüme çarpıp duruyordu.

    Annemin sesini kesik kesik alıyordum. Özgürlük mücadelesinde ölümsüzleşen bacım Rahşan ve Handan’dan bahsediyordu. Yine sekiz yıl zindan da kaldıktan sonra gerillaya katılan Hüseyin abime ilişkin bir şeyler söylüyordu. Tam 11 yıldır onun sesini duymamanın ıstırabıyla cefakâr anam ağlıyordu. Beni bugün karşılayamadığı için hıçkırıyordu.  Onu dinlerken bende ağlamaya başladım. ikimizde yalnız olmanın rahatlığıyla ağlıyorduk. Sessiz ve iri göz yaşlarım Fırat’a dökülüyordu.” diye anlatıyordu, Ali Poyraz, yıllar sonra dışarıya adım attığı o ilk anı.  Başkası için büyük bir sevinç kaynağı olabilecek olan bu “özgürlük” anında bile bir başka acı, bir başka burukluk karşılıyordu Ali Poyraz’ı, Zeynep Ana’yı ve tüm aile ile birlikte yoldaşları, arkadaşları.
    Daha fazlası kitapta okunacaktır elbette. Bilinmelidir ki bugün bu mücadele bu kararlılıkla bugünlere gelmişse, bu büyük bedellerinin sonucunda gelmiştir. Kürt halkının ve ezilenlerin böylesine inanmış evlatlarının varlığıdır, kazandıran ve kazandıracak olan.

     

     

  • Rengin Kadın Korosu ‘8 Mart’ konseri düzenleyecek

    Rengin Kadın Korosu ‘8 Mart’ konseri düzenleyecek

    2020 yılı Kasım ayında, Londra`da Sosyalist Kadınlar Birliği tarafından kurulan Rengin Kadın Korusu ikinci büyük konserine hazırlanıyor.

    Bu defa 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne özel olacak konser, 26 Şubat 2022 Cumartesi günü ilki saat 15.30 ve ikincisi saat 18.30`da olmak üzere iki seans halinde, Edmonton`da bulunan Millfield Tiyatrosu`nda gerçekleşecek.

    Kurulduğundan bu yana büyük bir ilgi gören Rengin Kadın Korosu, günden güne büyüyerek kadınların özgürce kendilerini ifade ettikleri, sanat alnanında yeteneklerini geliştirdikleri ve kadın dayanışmasını güçlendirdikleri bir platform olmaya devam ediyor. Covid-19 pandemisi nedeniyle yaşadığımız karantina döneminde, Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) öncülüğünde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nin (Gik-Der) ev sahipliği yaptığı koronun şefliğini, Türkiye`de de pek çok koro yöneten sanatçı Zuhal Yıldırım Gök yapıyor.

    Konser ile ilgili açıklama yapan Yıldırım, ilk konserlerinin ardından büyük bir heyecan ile karşılaştıklarını dile getirdi. Zuhal Yıldırım Gök; yeni döneme hızlı başladıklarını ifade ederek; ‘Bu yıl Türkiyeli toplumla büyük bir dayanışma örneği gösteren Derman’ın 30. yıl kutlamasında yer aldık. 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü için “Kadınlar Vardır” video klibini hazırladık’ dedi.

    26 Şubat’taki konser hazırlıklarına büyük bir heyecan ve istekle devam ettiklerini vurgulayan Yıldırım, 70 kadın ile başarılı bir yıla hazır olduklarını belirterek, konsere katılım çağrısı yaptı. Rengin Kadın Korosu’nun heyecan yüklü açıklaması şöyle: “Yine bir konser arifesindeyiz; karnımızda uçuşan kelebekler, kadınların şen kahkahaları (kimilerine göre iffetsiz), kimisi çocuk saflığında, kimisi elzem yüzlerce soru, kalabalık bir ekiple yürümenin inanılmaz zorluğu ve muazzam mutluluğu… Rüyalarımızı ele geçiren kâbuslar; boydan boya kaçık bir çorap, bomboş salonlar, unutulan sözler, konsere gelmeyen koristler… Yine bir konser arifesindeyiz; kız kardeşliğe duyulan güven, yaralara merhem türküler, ‘neden olmasın’ cümlesinin yüreklendirici gücü… 15 kadınla başlayan ve bugün 70 kadınla yola devam eden inanılmaz bir serüven; Rengin Kadın Korosu…

    Adı kadın olanın, söylenecek sözü için yan yana geldik; fakat işitecek gönül lazım. Sağır kalplere inat umudu fısıldadık birbirimize. Arkamızı döndük alaycı gülüşlere. Kulaklarımızı tıkadık cenneti ayaklarımıza serip, dünyayı cehenneme çevirenlere… Derman olmaya geldik yaralarımıza. Çalınan hayallerimizin, karartılan düşlerimizin izini sürdük.

    Yine bir konser arifesindeyiz. Rengin Kadın Korosu olarak 26 Şubat Cumartesi günü emekçi kadınlar için söyleyeceğiz türkülerimizi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne özel konserimize tüm dostlarımızı bekliyoruz.”