Category: Uncategorized

  • Londra’da yüzlerce kişi kriminalizasyona karşı yürüdü

    Londra’da yüzlerce kişi kriminalizasyona karşı yürüdü

    ALAETTIN SINAYIC-LONDRA

    Londra’da bir araya gelen binlerce Kürt ve dostu, Kürt Toplum Merkezi’ne yönelik İngiliz polisinin saldırısını protesto etti. Trafalgar Meydanı’ndan Scotland Yard’a ordan da Başbakanlık binasına yürüyen binler, “Bu faşizm, bu zorbalık, bu zulüm, bu hükümet döneminde gelişti. Kürtlerden elinizi çekin” dedi.

    İngiltere’nin başkenti Londra’da Kürtler ve dostları, İngiliz Polisi’nin 27 Kasım’da Kürt Toplum Merkezi ve Kürt aktivistlere yönelik operasyonunu protesto etti. Kürt Toplum Merkezi’ndeki polis ablukası ve Kürt aktivistlerin 5’inci günde polis merkezindeki ifadeleri sürerken, Kürdistanlılar ve dostları ise sokaklara çıktı.

    Aralarında Kürt, Alevi, sol, sosyalist ve devrimci örgüt ve kurumların yer aldığı Demokratik Güç Birliği ve Britanya Alevi Federasyonu’nun çağrısı ile binlerce kişi, Trafalgar Meydanı’nda bir araya geldi. Kitle sık sık, “Utanın”,  “Kürtlerden elinizi çekin”, “Jin jiyan azadî”, “Bê Serok jiyan nabe” sloganı attı.

    Trafalgar Meydanı’nda Sosyalist İşçi Partisi, Adalet Hareketi ve Haringey ve Barnet Birleşik Toplum Hareketleri adına birer konuşma yapıldı. Konuşmalarda, Kürt halkına karşı Türkiye’nin saldırıları sürerken, İngiltere’nin de bu operasyon ile ortak olduğuna dikkat çekildi.

    Kürt toplumu kriminalize ediliyor 

    İktidardaki İşçi Partisi’ne tepki gösteren konuşmacılar, “Bu hükümetin itibarı kalmadı. Bu faşizm, bu zorbalık, bu zulüm, bu hükümet döneminde gelişti” denildi. Yine İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy ve Kate Osamar gibi çok sayıda ismin Kürt Toplum Merkezi’ni onlarca kez ziyaret ettiği ve gözaltında olanların kendilerinin de yakın tanıdığı isimler olduğuna vurgu yapıldı. Konuşmalarda, “Utanın! Kürt toplumunu kriminalize ve terörize etmekten vazgeçin. Ellerinizi Kürtlerin üzerinden çekin” denildi.

  • Haringey’de Bulunan Kürt Toplum Merkezine Polis Baskını

    Haringey’de Bulunan Kürt Toplum Merkezine Polis Baskını

    ALAETTIN SINAYIC

    Metropolitan polisi gece yarısı Londra Haringey’deki Kürt Toplum Merkezi ile çok sayıda Kürt siyasetçi ve yurtseverin evine baskın yaptı. 

    Gece yarısı Londra Haringey’deki Kürt Toplum Merkezi ile çok sayıda Kürt siyasetçi ve yurtseverin evine baskın yapan İngiliz polisi Türk devletini aratmadı. Aralarında Türkçe konuşan polislerin de olduğu yüzlerce polis emir aldıklarını söyledi. Baskınlarda kapılar balyozla kırıldı, dernek ve evde bulunanlara şiddet uygulandı. 6 kişi gözaltına alınırken, dernek binası 9 gün boyunca kapatıldı.

    Metropolitan polisi bu sabah erken saatlerinde anti-terör timleriyle Londra Kürt Toplum Merkezi’ne (KCC) ve Kürt yurtseverlerin evlerine eş zamanlı baskın yaparak 7 Kürt aktivisti gözaltına aldı. Londra Terörle Mücadele Polisi yaptığı açıklamada toplumu koruma adı altında baskın gerçekleştirdiklerini iddia etti.

    Dernektekilere işkence

    Kürt Toplum Merkezi’ne gece 03:00 sularında baskın yapan polisler tüm kapıları balyozlarla kırarak içeri girdi. İçeride bulunanları yere yatırarak şiddet uyguladı. Tüm teknik ve iletişim malzemelerine el koyan polis, derneği ‘arama’ bahanesi adı altında dağıttı. Baskın sırasında İngiliz polisinin şiddeti sonucu Tayfur Özer adlı Kürt yurtsever baygınlık geçirdi ve hastaneye kaldırıldı. Hakan Nemir de polis şiddetlinden nasibini alırken, ayakları ve yüzünde morluk ve şişlikler oluştu.

    Merkez ablukaya alındı

    Polis, Kürt Toplum Merkezi’nde karakol kurdu. Sokağı giriş ve çıkışlara kapatan polis tüm caddeyi abluka altında tutarken, içeride bulunan birçok malzemeyi ise hiçbir avukat ve hukukçu gözetimi olmadan el koydu. Polisin hem Kürt Toplum Merkezi binasına hem de baskın yaptığı evlerde 9 gün boyunca bulunma ve soruşturma gerekçesiyle ‘işgal’ hakkı bulunduğu bildirildi.

    Merkez önünde protesto

    Baskınların duyulması üzerine Kürtler ve dostları da Haringey’de bulunan Kürt Toplum Merkezi binası önünde toplanmaya başladı. Burada “Terörist polis”, “Utanın”, “Biji serok Apo” şeklinde slogan atan kitle baskını protesto etti. Alevi ve devrimci kitle örgütleri de merkez önündeki eylem ve protesto gösterisine katılırken, kitle sık sık ve “Kahrolsun faşizm” şeklinde slogan attı.

    İngiliz polisi işkence yaptı

    KCC binasına yapılan baskında darp edilen Hakan Nemir, polisin kapıları kırarak dernek binasına girdiğini ifade ederek, “Hiçbir gerekçe sunmadan bizlere saldırmaya başladılar. Yaralandık. Bu bir işkenceydi. Bu halk, bizler terörist değiliz. Asıl bu şekilde işkence edenler faşizmden kaçıp buralara sığınan insanlara Kürt halkına baskı uygulayanlar teröristtir” dedi.

    Hastaneye kaldırıldı

    Darp edildiği için hastaneye kaldırılan  Tayfur Özer de polis şiddetini kınayarak, “İçeri girer girmez darp etmeye başladılar. Gözüm ve yüzümde morluklar oluştu. Şiddetten dolayı bayılmışım ve beni hastaneye kaldırdılar. Bu zülümdür bir halka. Bu halk onurlu bir halktır. Bizler değerlerimizden asla taviz vermeyeceğiz. Utansınlar, zulümlerinden utansınlar” diye tepki gösterdi.

    İngiliz polisi Türkçe bildiri bıraktı

    Polis tarafından Kürt Toplum Merkezi’nin PKK ile ilişkili olduğu iddiasının yer aldığı Türkçe hazırlanmış bir bildiri de çevrede bulunanlara dağıtıldı. Bildirede, “Bu tüm toplulukları terörizmden korumak içindir. Polise iletmek istediğiniz bir bilginiz var mı” ifadesi dikkat çekti.

  • Kuzey Londra’da infial sürüyor; On binlerce kişi ‘katil polis’ sloganıyla yürüdü

    DİREN DİCLE

    Londra’da on binlerce kişi 17 yaşındaki Kürt genci Ali’nin katledilmesini “Katit devlet katil polis” sloganları ile protesto ederek Polis Merkezi’ne bir kez daha yürüdü.

    Özellikle Kuzey Londra’da her gün artan cinayet, gasp, uyuşturucu ve yaralama olayları durmak bilmiyor  Son olarak Londra’da 18 Haziran günü 17 yaşındaki Ali Baygören adlı Kürt bir gencin bıçaklanarak öldürülmesi üzerine toplumda yarattığı infial ise sürüyor. Genç Ali’nin katil zanlısı olarak gözaltına alınan 15 yaşındaki bir çocuğun tutuklansa da, toplum bu cinayetlerin asıl sorumlusunun devlet ve polis olduğunu ifade ediyor.

    Araların da, Kürt Halk Meclisi, Day-Mer, Gik-Der, Alevi örgütleri, yöresel derneklerin de blunduğu Demokratik Güç Birliği’nin ‘Çeteleşme hayır’ şiarı ile yaptığı çağrı üzerine onbinlerce kişi Tottenham Stadyumu önünde bir araya geldi. Burada sık sık, “Katil devlet katil polis”, “Çetelere karşı omuz omuza”, “Susma sustukça sıra sana gelecek”, şeklinde slogan atan kitle buradan Edmonton’daki Metropolitan Polis Merkezi’ne doğru yürüyüşe geçti. On binlerce kişilik kortej, alkış ve sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçerken kortejin en ön saflarında genç Ali’nin babası İbrahim Baygören yer aldı.

    Kitle yürüyüş sırasında öfkesini gösterirken, taşınan pankart ve dövizler de bıçaklı ölümlere dikkat çekilerek, polisin ve hükümetin göçmenlere karşı tutumuna tepki ve öfke vardı. Kitle yürüyüş boyunca yolları tamamen trafiğe kapatırken Angel Corner bölgesinde ise 5 dakikalık oturma eylemi düzenlendi.

     

    ‘KATİL DEVLET KATİL POLİS’

    Kitle Edmonton Metropolitan Polis İstasyonu önünde alkış, zılgıt ve yuhlamalar ile polisi protesto ederken, hep bir ağızdan “Katil devlet katil polis” slogan attı. Burada bir konuşma yapan Göçmen İşçiler Derneği (Gik-Der) Başkanı İbrahim Avcil, Kürt Halk Meclisi adına Ercan Akbal, Day-Mer Başkanı Ahmet Sezgin, Britanya Alevi Federasyonu Başkanı Dilek İncedal, BAF eski Başkın İsrafil Erbil ve gençlik örgütleri birer açıklama yaptı. Yapılan konuşmalar da, çetelere karşı duyarsızlığını çözümsüzlüğün asıl kaynağının İngiliz devleti, hükümetinin ve polisi olduğunun altı çizilerek, bunun özellikle göçmenlerin yoğun yaşadığı yerlerde olmasına dikkat çekildi. Yine kapitalist sistemin bir sonucu olarak çetelerin türediğine de dikkat çekilirken, sorunların çözümü için devletten beklemek yerine toplumun örgütlenip bilinçlenmesi gerektiğinin altı çizildi.

    ÖZ SAVUNMAMIZI OLUŞTURALIM

     

    BAF Eşit Başkanı Dilek İncedal, ekonomik ve siyasal tercihlerimizden dolayı göç ettiklerini vurgulayarak, “Burada bir çok sorun ile karşılaştık. Belki parayı bulduk ama para bir çözüm değil. Bugün hepimizin evine ateş düştü. Bizlerin yaşamı değerlidir. Bunun için çözüm değerlerimizi korumaktır” dedi.

     

    Kürt Halk Meclisi Eşbaşkanı Ercan Akbal’da İngiliz devletinin silah satışları ile bugün Ortadoğu’yu ülkelerini coğrafyalarını kana buladığına dikkat çekerek, kapitalist sistemden medet ummak yerine toplumun kendi öz savunmasını geliştirmesi gerektiğini kayedtti. . Bu sırada kitle hep bir ağızdan “Aliler ölmez” slogan attı.  Gik-Der adına konuşan İbrahim Avcil, çeteleri önlemeyen polisin ve devletin Ali’nin gerçek katili olduğunu vurguladı.

    BİRBİRİNİZE SAHİP ÇIKIN

    Hayatını kaybeden Ali Baygören’in babası  İbrahim Baygören, toplumun sahiplenişi ve duyarllığına teşekkür ederek, “Oğlumu el bebek gül bebek büyüttüm. Alimin yanında oldunuz. Bu toplum birbirine sahip çıksın” dedi.

    Yapılan konuşmaların ardından demokratik kitle örgütlerinden oluşan bir heyet polis merkezi yetkilileri ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bu arada kitle uzun süre karakul önündeki protestosunu sürdürdü.

     

     

     

  • Londra’da binler faşizme karşı tek yürek: Deniz onurumuzdur!

    Londra’da binler faşizme karşı tek yürek: Deniz onurumuzdur!

    Londra’da Kürtler, sosyalistler, devrimciler ve Alevi kurumlarının öncülüğünde binlerce kişi HDP binasına saldırı ve Deniz Poyraz’ın katledilmesini protesto ederek, “Deniz’i katleden bu sistem bu faşizmi yıkacağız” dedi.
    HDP İzmir İl Örgütü’nün binasına düzenlenen saldırıda katledilen Deniz Poyraz için bini aşkın kişi Londra Manor House bölgesinde bir araya geldi. Kürtler, devrimci ve sosyalistler ile Alevi örgütlerinin de bulunduğu Demokratik Güç Birliği öncülüğünde gerçekleşen eylem de, katledilen Deniz Poyraz’ın fotoğrafları ile HDP bayrakları taşındı.Eylem Leyla Poyraz şahsında devrim ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısında bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Ardından ‘Faşizm kaybedecek direniş kazanacak” pankartı eşliğinde kortej halinde Turnpike Lane bölgesine doğru yürüyüşe geçildi.

    Sık sık, “Deniz Poyraz ölümsüzdür”, “Faşizme karşı omuz omuraz”, “Kahrolsun AKP-MHP faşizmi”. “Katil devlet katil Erdoğan”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Biji serok Apo” sloganlarının atıldığı yürüyüşe yoğun ilgi gösterildi. Kitlenin öfke ve tepkisini dile getirdiği yürüyüşe çevreden alkışlarla gösterilen yoğun ilgi dikkat çekti.

    Kitle Harringey bölgesinde AKP-MHP faşizmine karşı oturma eylemi gerçekleştirerek, Britanya devletinin faşizme karşı tutum alması istendi.

    Turnpike Lane bölgesinde yürüyüş sona ererken burada bir miting düzenlendi. Mitingte DGB adına ortak bir açıklama yapan Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil, Kürtlere ve HDP’nin iradesine yönelik katliamı sert bir dille kınayarak, “HDP’nin anlayışını yıkamayacaksınız. Deniz’in şahsında faşizmi yeneceğiz HDP’nin yanında duracağız. Deniz Poyraz’ın katile bellidir. Azmettirici de HDP’yi dışlayanlar ötekileştirenlerin tamamdır. Biz bu katilleri Roboski’den Gazi’den Sivastan, Gezi’den tanıyoruz. Bu faşizme ve iktidara son darbeyi Deniz Poyraz ruhu vuracaktır. HDP bu ülkede barışın umududur. HDP birlik ve beraberlik bir arada yaşamanın umududur. Bu umut faşizmi yenecek” diye kaydetti.

    Avrupa Kadın Dayanışmas adına Türkçe ve İngilizce yapılan açıklamalar da ise, HDP’ye yapılan saldırı ve katliamlara karşı direnişin büyütüleceği mesajı verildi.

    Son olarak Britanya Kürt Halk Meclisi Eşbaşkanı Ercan Akbal bir konuşma yaparak, Türk devlet sisteminin bir özel savaş sistemi olduğunu vurgulayarak, “Bu katliamın sorumlusu VE katliamcı sistemin yürütücüsü bugün Erdoğan, Bahçeli ve Soylu’dur. Biz bu özel savaş sistemini yıkacağız. Faşizme karşı mücadeleyi büyütmek zorundayız. Kürt halkında dönük bir soykırım siyaseti yürütülüyor. Bugün faşist Türk ordusunu karşı medya savunma alanlarında kahramanca bir direniş var. İşte bu direniş etrafında kenetlenip mücadeleyi büyütüp bu faşist sistemi yıkacağız. Deniz’in şahsında tüm katliamların hesabını bu sistemi yok ederek alacağız” dedi.

    Yapılan konuşmaların ardından kitle “Şehit namırın” sloganları eşliğinde dağıldı.

  • Kutlu Adalı cinayeti

    Kutlu Adalı cinayeti

    Türkiye’nin kirli işlerini aklama merkezine dönüştürdüğü Kıbrıs’ın tarihi, Türk faşizminin tertipleri  ve cinayetleriyle dolu. Bunlardan en çok konuşulanı, gazeteci Kutlu Adalı’nın öldürülmesi… 

    Türk devletinin Kıbrıs’taki faşist organizasyonları eliyle katlettiği sayısız önemli isimden biri, gazeteci yazar Kutlu Adalı. Onun adını, Türk devlet faşizmi tarafından katledilmesi kadar St. Barnabas İncili’ne dair araştırmalarıyla da duymuştuk. Peki faili meçhul ilan edilen ve 20 yıldır aydınlatılmayan bu cinayet, nasıl ve kimler tarafından işlendi? Bunu anlayabilmek için önce Kıbrıs Türk’ünün Türk devletinden çektiği zulmü, ardından ise Kutlu Adalı’nın kimliğini irleyeceğiz.
    Türk devletinin müdahalesi sonucu ikiye bölünmesi üzerinden 20 Temmuz itibariyle 42 yıl geçen Kıbrıs adası, gerek stratejik konumu, gerekse de tarihi zenginliğiyle her zaman dış güçlerin ilgi odağı oldu. Ada, devletler tarafından adeta “yüzen ada” gibi kullanıldı. Yakın tarihte ise Osmanlı İmparatorluğu’yla başlayan, İngiliz sömürgeciliğiyle ve Türk müdahalesiyle devam eden uluslararası kriz, Kıbrıslıların üzerine kara bulut gibi çökmüş durumda.
    Çoğu kişi Kıbrıs’ta Türk devletinin sayısız kirli oyununun 1974’teki işgalle birlikte başladığını düşünür; oysa Türk devletinin çıkar oyunları, 1950’li yıllarda başlamıştır. İngiltere, Yunanistan, Vatikan, Amerika, İsrail gibi birçok gücün müdahaleleriyle zaten ciddi yaralar alan ada, Türk müdahelesiyle birlikte ise yok oluşa sürüklenmiştir. Özellikle Kıbrıs Türkleri, 1974’teki işgal harekatı ardından ciddi zarar görmüş, ambargo ve izolasyon altında yaşamak zorunda kalmıştır. Bunların yanına bir de Türk devletinin katliam ve asimilasyon politikası eklenmiştir.

    Mumcu, Adalı ve Buldan’ı Ağar öldürdü!

    ‘Katil en önce gelir’

    Peker, Mumcu’nun ölümüyle ilgili, “Uğur Mumcu şehit ediliyor, yanına ilk gelen kim; katil en önce gelir, Mehmet Ağar. Yüce Allah o insanın kanını bize nasip etmedi. Adam namuslu adam, bu günleri görmüş, namuslu adam. Rumlara Kıbrıs’ı satacağı yok. Aradan zaman geçti, döndüler üç dört gün sonra. Denk gelinemedi. Korkut abiyle konuştuk. Dedi sonra gideceğiz. Onlara bağlı başka bir ekip öldürmüş. Karşılaştık Korkut abiyle, ‘Halloldu o iş’ dedi” dedi.
     
    ‘Hepsini öldürdüler’

    Kürt iş insanlarının cinayetine dair Peker, Behçet Cantürk ve Savaş Buldan’ın katledilmesinde Ağar’ın rolünü şöyle anlattı: ”En son siyasete girip, hayali cumhurbaşkanlığı, hikâye böyle. Adam tüm geçmişi temizlemek için MGK’ya sunum yaptı. O zaman Tansu Hanım, onu ikna etti. Sonra başladılar hepsini öldürmeye başladı. Kendi geçmişini temizlemek için yaptı” diye konuştu.

    Bir dönemin hatıraları…

    Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler, uzun yıllar boyunca ortak bir yönetimle yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu, adaya işgalci bir zihniyetle hükmetmişti. Daha sonra ise Kıbrıs, Osmanlı’nın borçlarından dolayı İngiltere’ye kiralanmış ve bir İngiliz kolonisi haline gelmişti. Bu dönemin bugüne kadar uzanan hatıraları, Türkler ve Rumların maden ocaklarında İngiliz sömürgeciliğine karşı birlikte örgütledikleri grev ve eylemleri, hasat zamanı köylülerin dayanışmasını, iki toplumlu yerleşimlerin folklorik özelliklerini, kültürel bütünleşmeyi, oluşan ortak dili, binlerce evliliği, taşınmaz mal ortaklıklarını bugüne dek taşıyor. Tabii yalnız hatıra olarak… Adada bugün her açıdan bölünmüşlük hakim…

    Petrole ulaşan ‘gemi ada’

    1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri, Ortadoğu petrolleriydi. Bunun yanında Kıbrıs, Ortadoğu’daki karışıklıklara yakın olması  nedeniyle, ele geçirene müdahale olanağı sunuyordu. Özellikle Doğu Akdeniz’deki üslerini tek tek kaybeden İngiltere açısından Kıbrıs’ın önemi çok büyüktü.
    Türkiye ile Yunanistan, 1952 yılında NATO’ya üye olmuştu. Türkiye bu dönemde, Kıbrıs meselesi yüzünden Yunanistan’la karşı karşıya gelerek NATO üyeliğini tehlikeye atmak istemedi, bu nedenle mevcut statükonun korunmasından yana tavır takındı. Ayrıca NATO’nun da beslediği antikomünizm dalgası da iki devlette ağır basıyor ve politikayı daha çok bu histerik antikomünizm tayin ediyordu.

    Türkiye: Ada İngiltere’nindir!

    Yunanistan, 1954’te Birleşmiş Milletler’e, İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için başvurdu. O dönemde yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu savunarak İngiltere’nin yanında saf tuttu ve nihayetinde Yunanistan’ın başvurusu reddedildi.
    İngiliz hakimiyetinin son bulması için silahlı mücadele yürüten Kıbrıslı Rumların örgütü EOKA, 1957 başlarında ateşkes ilan etti. Aynı aylarda NATO da, Türkiye ile Yunanistan arasında arabuluculuk yapmak bahanesiyle adaya el attı. Bundan sonra tertiplerin ardı arkası kesilmeyecekti.

    Rauf Denktaş sahnede…

    27 Ekim 1957 tarihinde, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun başına, eski savcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi. 29 Kasım’da Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), ilk bildirilerini dağıtarak adını duyurdu. Bir yıl sonra EOKA da tekrar faaliyete geçerek saldırılarını arttırdı. TMT de Rumlara savaş ilan etti. TMT’nin hedef aldıkları arasında, Kıbrıs’ta barış ve bağımsızlığı savunan Türk emekçiler de bulunuyordu.

    Rum ve Türk demokratlar hedefte

    Bu dönemde barış savunucusu Kıbrıslı Rumlar ve Türkler, bir ortak miting düzenledi. Mitingin ardından TMT, sendikalı Türk işçileri katletmeye başladı. Aynı şey, Rumlar cephesinde de yaşanıyor, solcu Rum emekçiler, şoven Rumlarca katlediliyordu. Emperyalist planların hayata geçmesi için her şeyden önce adadaki emekçi halkların barıştan, kardeşlikten, bağımsızlıktan yana tutumunun kırılması gerekiyordu.
    1959 yılında güya adada barış ve huzurun tesisini önemseyen uluslararası güçler, Zürih-Londra Garanti ve İttifak Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşmayla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs Anayası’nın garantörleri olarak ilan edildi.

    ‘Bağlantısız’ Kıbrıs korkuttu

    Bu sırada dünyada gelişen sosyalist mücadele, Kıbrıs adasında da yankı buluyordu. Sovyetler Birliği yanlısı AKEL’in oy oranı giderek artıyordu. İki kutuplu dünyada “üçüncü yol” olma iddiasında olan ülkelerin oluşturduğu “Bağlantısızlar Hareketi”nin zirvesinde Kıbrıs, “kurucu üye” unvanını aldı. Bağlantısızlar Hareketi, Sovyetler Birliği’ne daha yakın duruyordu. Bu gelişmeler, hem Türkiye’yi hem de ada üzerine planları olan emperyalist ülkeleri korkuttu. Bu korku, adadaki oyunların daha da sertleşmesine neden olacaktı.
    1963 yılının Kasım ayınca Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, Anayasa’da 13 maddelik bir değişiklik yapmak istedi. Değişikliklerin çoğu, mevcut Anayasa’ya göre Türklere verilen hakları kısıtlayıcı nitelikteydi. Oysa mevcut Anayasa, adanın iki toplumlu yaşamına göre düzenlenmişti.

    TC’nin ‘bölücü’ müdahalesi

    1974’teki Türk işgalinin öncesinde adada, iki toplumu düşmanlaştırma ve koparma çalışmaları, iki yanlı olarak geliştirildi, halklar kışkırtıldı. 1974’de ise Türk devleti, “Ayşe tatile çıktı” parolasıyla bir çıkartma harekatı düzenleyerek adadaki iki toplumlu yaşama son ve en büyük darbeyi vurmuş oldu. 13 Şubat 1975’te Türkiye tarafından Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) kurduruldu ve başına Rauf Denktaş getirildi. Aynı yıl yapılan anlaşmalarla Güney’deki Türkler Kuzey’e, Kuzey’deki Rumlar Güney’e geçti. Ada, etnik kökene göre iki ayrı bölgeye ayrılmıştı.
    15 Kasım 1983’te ise Türkiye, bir adım daha ileri giderek “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (KKTC) adında bağımsız bir devlet ilan ettirdi. Böylece uluslararası alanda hiç kimsenin tanımadığı, iddiası kendinden menkul bir “cumhuriyet oyunu” sahneye konulmuş oldu. Bu öyle bir “bağımsızlık” ki, Türk askerleri 1974’ten bu yana adada halen işgal güçleri olarak varlıklarını sürdürüyor; Kıbrıs’ın Türk tarafı, adeta Türk devletinin arka bahçesi olarak işlev görüyor.
    1974’teki Türk işgali ardından adada, onlarca kez birleşme görüşmeleri yapıldı, ancak bir türlü anlaşmaya varılamadı. Çünkü görüşülen şey, aslında, Kıbrıslıların barış ve huzur içinde bir arada yaşaması değil, ada üzerinde çıkarları olan güçlerin planlarıydı.

    Rumlar AB’de, Türkler tanınmıyor bile!

    İki toplumun da oy verdiği 2003’teki Avrupa Birliği referandumuyla Kıbrıs, Rum yönetimi altında Avrupa Birliği’ne girdi. Adanın kuzeyi ise halen “işgal toprakları” statüsünü sürdürüyor.
    Kıbrıs’ı işgal eden Türk devleti adına dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit, yapılanın bir “barış harekatı” olduğunu söylemişti. Her konuşmasında da “adaya barış, kardeşlik, özgürlük getirmek için” yola çıktıklarını söyleyip durdu. 40 bin asker, zırhlı araçlar ve ağır silahlarla getirilen bu “barış ve kardeşlik”, binlerce insanın ölmesine, on binlercesinin sakat kalmasına, 200 bine yakın Rum’un ise topraklarından sürgün edilmesine yol açtı.

    Türk asimilasyonu adada

    Türk devleti, Türkiye ve Kürdistan’daki “asimilasyon” politikasının aynısını Kıbrıs’a da uyarladı elbette. Ada, hem kültürel hem siyasi hem de ekonomik olarak Türk devletine “katıldı.”

    Özelleştirme politikaları, üretimden koparma, kültürel asimilasyon, eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerde bağımlılaştırma, ambargo ve izolasyon… Bunların yanı sıra bağımlılaştırılmış medya organları… Türk devletinin Kıbrıs adasındaki görüntüsü, bunlardan ibaretti. Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde cumhuriyetin ilan edildiği 1983 yılından bu yana Türk devleti, ada insanına çektirmedik zulüm bırakmadı. Bu zulümler arasında, Türk devletinin politikalarına aykırı şeyler söyleyenlerin katledilmesi de vardı. Bu isimler arasından en fazla öne çıkan ise gazeteci, şair ve yazar Kutlu Adalı…

    Kutlu Adalı kimdir?

    Kutlu Adalı, 1935 yılında Lefkoşa’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Antalya’da tamamladı. 1954 yılında Kıbrıs’a geri dönen Adalı, bu yıllardan itibaren dergilerde yazmaya ve kitaplar yayımlamaya başladı. 1959’da Beşparmak Yayınevi’ni kurdu; Beşparmak dergisini çıkarmaya başladı. Söz, Ortam, Kıbrıs Postası ve Yeni Düzen gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Tüm bu çalışmaları sırasında her zaman şiir yazmaya da devam etti.

    Adalı, 1961-1972 yılları arasında Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğünü yaptı. Ancak daha sonra yolları ayrıldı ve Denktaş’a muhalif bir çizgi izlemeye, “Kıbrıslılık” bilincini öne çıkarmaya başladı. Kıbrıs Türk Barış Derneği ile Bağımsız ve Federal Bir Kıbrıs İçin Temas Grubu’nun kurucuları arasında yer aldı.
    Adalı, 6 Temmuz 1996 tarihinde, evinin önünde vurularak katledildi. Aradan geçen 20 yıla rağmen bu cinayet aydınlığa kavuşmadı. Cinayetle ilgili dava dosyası ise, 14 Mart 2009’da Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın talimatıyla kapatıldı.

    Demirel dönemi cinayetlerinden

    Kutlu Adalı’nın da katledildiği ve gazeteci katliamlarının Kıbrıs ve Türkiye’de en yoğun yaşandığı dönem, Süleyman Demirel’in Türk devletine başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemdir. Bu dönemde adada 37 gazeteci öldürüldü. Bu cinayetlerin 22’si, Demirel’in 7 farklı hükümette başbakanlık görevini üstlendiği 1965-1993 yılları arasında; 15’i Demirel’in cumhurbaşkanı olduğu 1993-2000 yılları arasında gerçekleştirildi. Adem Yavuz, Abdi İpekçi, Seracettin Müftüoğlu, Hafız Akdemir, Musa Anter, Uğur Mumcu, Seyfettin Tepe, Metin Göktepe, Kutlu Adalı… Birçok değerli gazeteci, bu dönemdeki cinayetlerle yaşamını yitirdi.

    KTSST ve Korgeneral Mendi

    Kutlu Adalı’nın katledildiği dönem, Kıbrıs Türk Sivil Savunma Teşkilatı’nın (KTSST) başkanlığını Korgeneral Galip Mendi’nin yürüttüğü dönemdir. Bu dönemde KTSST, karanlık bir teşkilattı. Adada kontrgerilla faaliyetlerini örgütlediği ve yönettiği iddia ediliyordu. Korgeneral Mendi, bu karanlık döneme rağmen (hatta belki bunun ödülü olarak!) 2000 yılında Kuzey Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olarak atandı. Kıbrıs halkının geniş kesimleri, bu atamaya şiddetli tepki gösterdi.


    Kıbrıs’ın Beyaz Torosları

    Kutlu Adalı da St. Barnabas Manastırı baskınıyla ilgili olarak Mendi’yi suçlamıştı. Katledilmesi, bu haberinin ardından oldu. Adalı, manastır baskınında KTSST’ye ait bir aracın kullanıldığını söylüyordu. Fakat meselenin üstü örtüldü. Korgeneral Mendi, bırakalım yargılanmayı, manastır baskınından ve sonrasındaki cinayetten dolayı hiç sorgulanmadı. Dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitti. AİHM heyetinin gelip sorguladığı Mendi, “bir teşkilat aracının PKK operasyonu için baskına katıldığını” söyleyerek, Adalı’nın haberini yıllar sonra teyit etmiş oldu.

    Mendi AİHM’e itiraf etti

    Bu sorgulamayı 2003 yılının Haziran ayında, Lefkoşa ara bölgesindeki Ledra Palace Oteli’nde gerçekleştiren AİHM yargıçlarına Mendi, dava tutanaklarının 23, 24 ve 25. sayfalarına göre, şöyle söyledi: “Tabii Saint Barnabas olayı, Kutlu Adalı Bey’in vefatından yanılmıyorsam üç ya da dört ay önce basına yansıyan, size göre bir ‘olay’dı, bana göre bir faaliyetti. O olay ile ilgilli sadece bildiğim bazı şeyleri söylemek istiyorum. Saint Barnabas olayı ile Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı’nı ilişkilendirme çalışmaları oldu. Hatta Kutlu Adalı Bey’in öldürülmesini ve Saint Barnabas’taki faaliyet ile ilişkilendiren kişiler oldu. Saint Barnabas, o dönem Barış Kuvvetleri Komutanlığı’mızın yaptığı huzura yönelik, teröre yönelik faaliyetlerden bir tanesiydi.”

    Türkiye AİHM’de mahkum oldu

    Mendi, ifadesinde kontrgerilla faaliyetleri yürüttüklerini açıkça ifade ediyordu. Bu dava sonucunda Türkiye, AİHM tarafından, cinayette adı anılan Mendi’yi hiç sorgulamadığı gerekçesiyle, 95 bin Euro para cezasına çarptırıldı. Bunun 20 bin Euro’su manevi tazminat, 75 bin Euro’su ise mahkeme gideriydi. Mahkeme ayrıca, Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bir toplantıya katılmasını engellediği için de oy birliğiyle Türkiye’yi suçlu buldu.

    Teyitli olay örgüsü

    Eldeki teyit edilmiş bilgiler, şöyle bir olay örgüsü ortaya çıkarıyordu:
    KTSST mensubu 15 silahlı ve maskeli kişi, 14 Mart 1996 akşamı, bir beyaz Toros, bir kırmızı Isuzu Jeep ve bir Vitara otomobille St. Barnabas Manastırı İkon ve Arkeoloji Müzesi’ne geldi. ‹ç nöbetçiyi saf dışı edip bir odaya kilitledikten sonra milyonlarca liralık ikonaların korunduğu tarihi müzeye girdiler. Müze dışında bulunan St. Barnabas’ın mezarını da kazarak 12 basamak aşağıya indiler ve dünyaca ünlü St. Barnabas İncili’ni çaldılar. Ardından müzeyi terk ettiler. (St. Barnabas İncili, Aziz Barnabas tarafından yazılmış ve İncil’de İsa’nın ilahlığı reddedilmişti. Bu nedenle Roma Katolik Kilisesi, bu İncil’i yasakladı. MS 325’e kadar İskenderiye’de saklanan İncil’in hem aslı hem de kopyaları yıllarca elden ele dolaştı. Asıl adı Joseph olan ve Kıbrıs’ın Salamis kentinde doğan Barnabas’ın ölümünden sonra ise İncil, adına yaptırılan Magosa’daki manastıra gömüldü.)
    Bir iddiaya göre ise 1974’teki Türk işgali sırasında bir binbaşı, Rumlara ait ev, işyeri ve kuyumculardan çaldığı altın, elmas, pırlanta gibi “ganimetleri” St. Barnabas Manastırı’ndaki bir yere gömmüş, savaş ardından gelip almayı amaçlamıştı. Savaştan sonra generalliğe terfi edip emekli olan bu asker, aradan 21 yıl geçtikten sonra güvendiği bazı kişilere bu bilgiyi vermiş ve silahlı baskın bu nedenle gerçekleştirilmişti.

    Mendi ‘bizzat’ tehdit etti

    Kutlu Adalı, bir gazeteci olarak soygunun peşine düştü. Özellikle 23 Mart tarihli yazısı zehir zemberekti. Yazıda “generalin ganimetlerinden” bahsediyordu. bu yazı ardından tehditler art arda gelmeye başladı. Çok sonraları, 2003’te İlkay Adalı, o günlerde bizzat Galip Mendi’nin Yeni Düzen gazetesini arayarak tehdit ettiğini söyledi.

    Kutlu Adalı’nın katledilmesine ilişkin Kıbrıs Türk Kesimi Meclisi’nde bir araştırma komisyonu kurulmuş; ancak bu komisyon, cinayetin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen bir sonuca ulaşamamıştı. AİHM’deki kısmi ilerleme de İlkay Adalı’nın insan üstü gayretleri sayesinde olmuştu.

    Kıbrıs’ın ‘Beyaz Torosları’

    Her ne kadar kanıtlanamamış olsa da, Adalı’nın Türkiye’de sayısız cinayette rolü olan tanınmış faşistlerden Abdullah Çatlı tarafından öldürülüğü, geniş kesimlerce ifade ediliyor. Bu iddia, konuya değinen Türkiye veya Kıbrıs kaynaklı birçok kitapta da dile getirildi.
    Adalı’nın katledildiği dönemde Mehmet Özbay sahte kimliğiyle dolaşan ve daha sonra meşhur Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı’nın ve Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Kıbrıs’ta bulunması tesadüf müydü? Çatlı’nın bu dönemde Kıbrıs’ta, Ömer Lütfü Topal’a ait bir otelde İsrailli bir kadınla birlikte olması, tesadüf müydü?

    Fikri Sağlar’ın sözleri

    Susurluk kazası ardından kurulan TBMM Araştırma Komisyonu’nda görev yapan Fikri Sağlar’ın söyledikleri de, cinayeti Çatlı’nın işlediği şüphesini güçlendiriyor. Sağlar, şöyle söylemişti: “1996 yılı Mart ayında St. Barnabas Manastırı İkon ve Arkeoloji Müzesi soyuldu, Barnabas İncili de çalındı. Soygunu araştıran Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı, olay gecesi manastıra gelen araç plakalarından, derin çete bağlantılarına ulaştı. Sonra tehdit edilip Uzi marka bir silahla öldürüldü. Biz Susurluk Komisyonu’nda Adalı’nın öldürüldüğü 7 Temmuz 1996 günü, Abdullah Çatlı’nın da Kıbrıs’ta olduğunu ve Mehmet Özbay kimliğiyle adaya giriş yaptığını belirledik. Kutlu Adalı’nın eşiyle de görüştüm, TBMM’ye önergeler verdim. Cinayetin faili bulunamadı ve Türkiye AİHM’den 95 bin Euro tazminata mahkum oldu.”

    ‘Arşivinden ve hatıralarından da korktular’

    Kutlu Adalı’nın katledilmesinin 20. yılında, Kıbrıslı gazeteciyi, cinayeti ve soruşturma sürecini, yakın arkadaşı müzisyen ve insan hakları savunucusu Hamza Irkad ve Kıbrıs’ın bütünlüğü için çalışan önemli isimlerden Derman Saraçoğlu’na sorduk. İlkay Adalı’nın cinayetten bir süre sonra anlattıklarını da olayın aydınlatılmasına sunduğu katkı açısından hatırlatıyoruz.

    Sözlerine, “Kutlu Adalı mükemmel bir insandı” diyerek başlayan İlkay Adalı, şöyle devam etti: “Çok iyi bir eş ve çok iyi bir babaydı. Çocuklarına çok düşkündü. Çok yoğun çalışıyordu. Ailesiyle birlikte dört yaşındayken Antalya’ya göç etmişlerdi. Ailesi bir süre sonra geri döndü. Kutlu da 18 yaşında tekrar Kıbrıs’a geldi. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nu kurdular. Nacak gazetesinde yazı işleri müdür olarak çalıştı. Cemaat Meclisi’nde basın irtibat sorumlusu oldu. Genel sekreterelik ve müsteşarlık yaptı. Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğüne kadar yükseldi.”

    Telefonda karşı tarafı bekliyordu…

    Adalı’nın “tam bir mücadele insanı” olduğunu ve bir süre sonra haksızlıklara boyun eğmeyerek yazmaya başladığını anlatan İlkay Adalı, olay gününü ise şu sözlerle anlattı: “Olay günü İstanbul’a gitmiştik. O, evde yalnızdı. Kız kardeşine yemeğe gidecekti. Telefon ettim. Telefonu açtı ve bir süre konuşmadı. Nedenini sorduğumda tehdit edildiğini ve bu yüzden telefonda önce karşı tarafın konuşmasını beklediğini anlattı. Konuşmamızdan kısa bir süre sonra da vuruldu.”

    ‘Yapmayın’ dedi, ‘Hak ettin bunu’ dediler
    Eşinin Çatlı tarafından vurulduğu iddiasını da dile getiren İlkay Adalı, bir taksi firmasının da Çatlı’nın havaalanına gittiğini doğruladığını, yani Çatlı’nın cinayet günü Kıbrıs’ta olduğunun net olduğunu belirtti. Eşinin 23 Mart tarihli yazısında değindiklerine de dikkat çeken İlkay Adalı, şöyle devam etti: “Kutlu’nun öldürüldüğü gece, emekli polis Altay Sayıl onu ziyarete gelmiş. Sürekli Kutlu’ya belge getirirdi, polisle ilgili. Kutlu da bunları yazardı. Çok samimiydiler. Arabasını da her zaman Kutlu’nun vurulduğu yere koyardı, bize geldiği belli olmasın diye. Kutlu oraya kadar yürüdü, pusu kurdular. Boğuşma olduğunu şahitler söyledi. Kutlu, ‘Yapmayın’ demiş, onlar ‘Hak ettin bunu!’ demiş.”

    Irkad: Sömürgeciliğin cinayeti

    Kutlu Adalı’yı yakından tanıyan müzisyen ve insan hakları gazetecisi Hamza Irkad ise, gazetemize yaptığı açıklamada, şunları söyledi: “Kutlu Adalı’nın Türkiye’deki birçok politikacı, yazar, aydın ve demokratla da yakın ilişkileri vardı. Mesela Deniz Baykal, siyasi olarak aynı düşüncelerde olmasalar da, çocukluk ve sınıf arkadaşıdır. Kutlu Adalı’nın, her ne kadar St. Barnabas olayına yönelik yazılarından dolayı katledildiği düşünülse de, altında başka politik nedenlerin de bulunduğu açıktır. Zaten kendisi de St. Barnabas olaylarını irdelerken olayın sömürgecilik bağlamında geliştiğini ve sömürge ile sömürgeci arasındaki ilişkilere bağlı olduğunu ortaya koymuştur.”

    ‘Çatlı öldürdü’

    Cinayetle ilgili tüm delillerin, araştırmaların kısa süre içinde “tozlu raflara kaldırıldığını” ve cinayetin “faili meçhul” olarak tanımlandığını kaydeden Irkad, şöyle devam etti: “Mevcut deliller, faili meçhul olmadığını, cinayetin içinde Özel Harp Dairesi ve Sivil Savunma’nın olduğunu göstermektedir. St. Barnabas olayıyla ilgili yazılarından dolayı o dönemde Kıbrıs’ta görevli olarak bulunan Galip Mendi tarafından resmen tehdit edildiği de biliniyor. Adalı’nın katledildiği gece bulunan tetikçilerden birinin Susurluk’ta hayatını kaybeden Abdullah Çatlı olduğu da su yüzün çıktı. Susurluk’ta ortaya çıkan deliller, suç unsuru mermilerin çıktığı Uzi marka silah başta olmak üzere başka bütün enstrümanlar, bunun kanıtlarını oluşturuyor.”

    ‘Başarılı da oldu…’

    Yapılanların Kıbrıs’taki sömürgeciliğe ve Türk devleti işgaline karşı oluşan halk muhalefetini susturmaya ve baskı altına almaya yönelik olduğunu belirten Irkad, ekledi: “Bu, başarılı da oldu. TC yönetimi tarafından Kıbrıs, tamamen kirli işlere yönelik kullanılan, kirli işlerden kazanılan paranın aklandığı bir merkeze dönüştürüldü. Kıbrıs, Türk şovenizminin ve faşizminin beslendiği bir merkez olarak kullanıldı. Adanın bir faşist üretim merkezine dönüştüğü ortadadır.”
    Ortadoğu’daki son gelişmelerle birlikte Kıbrıs’ın öneminin büyüdüğünün de altını çizen Irkad, Kıbrıs halklarının çözüm arayışlarının da bu nedenle halen kirli oyunlarla engellendiğini söyledi.

    ‘St. Barnabas’la düşünmek yetmez’

    Yıllar boyunca Kıbrıs’ın bütünlüğü için çalışmalar yapan, bu amaçla çeşitli komitelerde yönetici konumunda bulunan, Kıbrıs’ın iki yakasındaki sol partiler ve sendikalarca tanınan bir isim olan, bir dönem gazetecilik de yapmış Derman Saraçoğlu da, Kutlu Adalı’nın katledilmesinin St. Barnabas olayı yazılarıyla sınırlı düşünülemeyeceğini belirtti.
    “Cinayetin sebebi çok daha derinlerde” diyen Saraçoğlu, devam etti: “Kutlu Adalı, 60’lı yıllarda, Kıbrıs’taki BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) faşizmi döneminde uzun yıllar Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğü görevinde bulunmuş bir kişiydi. Adalı, Kıbrıs’ta Denktaş merkezli TMT ve Türkiye kaynaklı Özel Harp Dairesi ilişkilerinin canlı tanıklarından biriydi. Aynı zamanda bütün o süreçleri kapsayan geniş bir arşive de sahipti. Kıbrıs’taki, özellikle Türk toplumu içindeki pek çok antidemokratik uygulamanın ve ayrılıkçılığın, adanın bölünmesine yönelik Ankara-Denktaş planlarının ve icraatlarının tanıklarındandı.”

    ‘Makaleleri ilgiyle takip ediliyordu’

    Aynı sürecin başka tanıkları da olduğunu ama Adalı’nın özellikle hedef seçildiğini belirten Saraçoğlu, bunun gerekçesini ise şöyle açıkladı: “Kutlu Adalı, o süreçlerin diğer tanıklarından çok farklı bir tutum almıştı. Önce özel kalem müdürlüğünden, ardından da Muhacerat Dairesi müdürlüğünden ayrıldıktan sonra, gazetelere yazdığı makaleler aracılığıyla, Kıbrıs Türk toplumuyla çok önemli, can alıcı konuları paylaşmaya başladı. Gerek geçmiş tanıklıkları gerekse de Kıbrıslı Türklerin içine itildiği girdabın nedenleri üzerine makaleler yazıyor, Yeni Düzen gazetesi aracılığıyla toplumla paylaşıyordu. Aydın, demokrat, yurtsever kimliğiyle Kutlu Adalı, hiçbir siyasi partiye üyeliği de olmamasına rağmen, toplumumuzda ilgiyle takip ediliyordu. Ağırlıkla Ankara-Lefkoşa ilişkilerindeki çarpıklığı gündeme getiriyordu. Kıbrıs’a Türkiye’den nüfus taşınmasına karşı çıkıyor, sonuçlarını irdeliyor, Kıbrıslı Türklerin başına gelecekleri birer birer anlatıyordu.”

    Onurlu bir aydın itirazı

    Adalı’nın son makalelerinden birinin “Havuç ve Sopa” başlığını taşıdığını aktaran Saraçoğlu, devam etti: “Bu makalesinde Ankara egemenlerinin Kıbrıs Türk toplumuyla olan tek taraflı, hükmedici ilişkisini mahkum ediyordu. Bu yönde onurlu bir aydın itirazı ile yazıyordu makalelerini. Kıbrıs Türk toplumunun ada üzerinde varlığını koruyabilmesinin tek yolunun Ankara ile arasındaki bu onursuz ilişkiye karşı çıkmak ve Kıbrıslılar arasında barışı savunmak olduğunu söylüyordu. Ve bu ‘çok tehlikeli, milli davaya zararlı’ fikirleri topluma yaymakta olan şahıs, davanın avukatı Rauf Raif Denktaş’ın eski kalem müdürüydü! Arşivi biliniyordu. Henüz ifşa etmemiş olduğu pek çok bilgiye sahip olduğunu da en iyi onu sokak ortasında, Uzi makineli silahlarla kurşunlatanlar bilmekteydi. Özel Harp Dairesi çeteleri ve yerli işbirlikçilerinin ayak izleri, Kutlu Adalı’nın katledildiği sokağın başında duruyor. Adalı’nın öldürülmesiyle birkaç kuş birlikte vurulmuştu o günlerde. Yurtsever güçlere sembolik bir hedef seçilerek gözdağı verilmek istenmiş, toplum sindirilmek istenmiş ve Adalı’nın makalelerinden, kimileri için potansiyel tehlike oluşturan arşivinden ve hatılarından kurtulunmak istenmişti.”

    Not: Muhabirimiz Erem Kansoy’un Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili bu çalışması daha önce YENİ ÖZGÜRPOLİTİKA’da yayınlanmıştı.

    EREM KANSOY

     

  • Kurdish politician’s asylum request turned into ‘torture’

    Kurdish politician’s asylum request turned into ‘torture’

    The asylum process of Kamil Akalın, a Kurdish politician who sought political asylum in the Republic of Cyprus 11 years ago, has turned into torture. Akalın, who has serious health problems, wants his asylum request to be finalised, stressing that the whole process has turned into torture.

    Kamil Akalın, a Kurdish politician who carried out political activities in Kurdish political parties such as HADEP, DEHAP and DTP and was repeatedly detained and tortured, sought political asylum in Cyprus in 2010 after facing serious life threats. Kamil Akalın, who is known in Kurdish politics and spent time in prison, has been sentenced to more than a decade in prison, but his asylum request has not been finalized and has become a nightmare.

    Akalın, who met the Kurdish political movement while he lived in Adana, worked actively in 1990s in the People’s Labour Party (HEP). When HEP was banned by the Turkish State, he continued his political activities in Democracy Party- DEP. However, when DEP was banned by the Turkish state, Akalın continued his political activities in People’s Democracy Party (HADEP), which was founded to replace DEP.

    Akalın, who was detained and tortured several times, was arrested by the Turkish state in 1995 for ‘being a member of an illegal organization’ and sent to Adana Kurkculer Prison.

    When Akalın was paroled in 1998, he took part in HADEP Adana provincial organization. The state pressure on Akalın did not end and he was detained and tortured many times.

    Akalın said: “I have resisted against all this oppression and never renounced to my political line in spite of the repression.” The politician also has his share of terror during the time of the captivity of The Kurdish People’s Leader Abdullah Ocalan. During this period, Kamil Akalın was arrested for his Newroz activity and democratic political actions, first while in hiding and then while illegally crossing into Romania. Akalın, who works for the Kurdish Cultural Association of Romania, was handed over to Turkey by the Romanian State at the request of the Turkish state. Again he was subjected to all forms of torture such as ‘Hanger’, ‘Pressure Water’ for a week at the Istanbul Anti-Terrorism Branch. Akalın and his friends, were discovered to be in custody as a result of the initiatives of the Human Rights Association and were brought to court about 10 days later and then arrested and sent to Tekirdag Prison.

    HE DEDICATED HIS LIFE TO KURDISH POLITICAL

    Kürt siyasetçi Kamil Akalın
    Kürt siyasetçi Kamil Akalın

    Kamil Akalın described the process, saying that the Romanian State sent them to their deaths ‘in an act of revenge’. After nearly a year in Tekirdag Prison, Akalın was released and continued his political work. This time, Akalın began to work in Adana provincial organizations of the Democratic Society Party (DTP) and the Peace and Democracy Party (BDP), which were formed after HADEP was shut down. The pressures on Akalın became more violent, this time police and special operations teams raided his house in Adana and began to put pressure and violence on his family and children.

    Explaining that they were subjected to intense pressure during this period, Akalın said, “The Turkish state no longer limited oppression and violence to me. Our house was raided and my parents and children were beaten and threatened. The aim of the Turkish state was for us to stop fighting and give up our beliefs. Now that they know that I do not accept this, they intensified pressures.”

    The case against Akalın, who was allegedly a ‘member of an illegal organisation’ at the Istanbul Criminal Court, was concluded in 2009 and he was sentenced to 4 years and 8 months in prison. While appealing the verdict and going to the Supreme Court, Akalın was facing death threats from the police. When his prison sentence was upheld by the Supreme Court, Akalın once again illegally fled Turkey and applied asylum in Cyprus.

    The story of Akalın, who sought political asylum in Cyprus in April 2010, does not end there. Akalın’s application for political asylum in Cyprus has not been finalized, even though 10 years have passed. Kurdish politician Akalın, who sought political asylum at the Cyprus Immigration Office in 2010, said the process has now become a ‘torture’.

    NO DECISION IN 10 YEARS

    Akalın said that he was called to the Immigration Office to testify exactly one and a half years after his asylum application in Cyprus. “l submitted all the documents they requested in support of my asylum case. l proved everything l said.
    They said, ‘we will let you know when we make our decision.’ Of course, months and years have passed, and no decision has been made. And five years later they informed me that my asylum request had been rejected.”

    Stating that the negative decision that came five years later was against human rights and international law in itself, Akalın said, “I used the right to appeal and presented new evidence and documents. Human rights organizations have also sent them their reference letters about me. They told me they’d go over the file again and decide. But it’s been another five years, and no decision yet . Despite all our applications and objections, there are still no results. That’s another torture I’ve been going through for 10 years. My asylum process has turned to another way of torture.”

    ‘Cyprus has become my new prison’

    Akalın said that he is a Kurdish politician and added that he has not even told everything he experienced. “This is an Island State that has faced the occupation of the Turkish State. However, a state that knows the attitude of the Turkish state is unfortunately holding me here. What’s interesting is that I’ve had diplomacy with ministers, MPs and Kurds. I have been actively working in the Kurdish Cultural Association for 10 years. I had a heart attack once in this country and was treated. Again, I do not have of any social rights. I can’t get out of the bounds of this place. I don’t have the right to work or study. I can’t see or bring my wife and kids. If all this is not torture, what is it?”

    Akalın, who is still actively working at the Kurdish Community Centre, demanded that the Republic of Cyprus finalize its asylum request, which has turned into psychological torture.

  • Avrupa, Türkiye’nin suç ortağı

    Avrupa, Türkiye’nin suç ortağı

    Kürt Çalışmaları Merkezi tarafından düzenlenen “Öcalan ve Kürt sorununda demokratik ve barışçıl çözümün yolu” konulu online panelde, Türk devletinin işlediği suçlara Avrupa’nın ortaklık ettiği belirtildi.

    Londra merkezli Kürt Çalışmaları Merkezi “Öcalan ve Kürt sorununda demokratik ve barışçıl çözümün yolu” konulu online bir panel gerçekleştirdi. Panele İmralı delegasyonunda yer alan İzlandalı siyasetçi Ögmundur Jónasson, İngiliz Lordlar Kamarası üyesi Chriristine Blower, sendikacı Clare Baker, siyasetçi Roza Salih ve hukukçu Melani Gingell konuşmacı olarak katıldı.

    İddialar çok tehlikeli

    Panelde Ögmundur Jónasson, konuşmasının büyük bölümünü Öcalan’ın durumuna ayırdı. Jónasson “CPT Ağustos 2020’de bir rapor yayınladı, raporda İmralı da içinde olmak üzere Türkiye cezaevlerinde tecride son verilmesi çağrısı yapılmıştı. Türkiye’nin cevabı tecridi daha da derinleştirmek oldu, rapordan sonra tüm iletişim kanalları kapandı. En son telefon görüşmesi geçen yıl Nisan ayında yapıldı. O zamandan bu yana hiçbir haber alınamamıştır. Son günlerde sosyal medyada bazı dedikodular dolaşmaktadır ve bu çok tehlikelidir” diye konuştu.

    Avrupa’nın da rolü var

    Şu anda İzlanda Parlamentosu Anayasa Denetleme Komisyonu Başkanı ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Temsilcisi olan Jónasson konuşmasında Türk cezaevlerinde yürütülen açlık grevlerine de dikkat çekti. Türk devletinin hem içerde hem de dışarıda dokunulmaz bir rejim haline geldiğini ifade eden Jónasson, Avrupa’nın bunda büyük rolü olduğunu ifade etti.

    Ne yaparsanız yapın cezası yok!

    Jónasson konuşmasında şu vurgularda bulundu:

    * Emekçilere, gazetecilere, akademisyenlere, kadınlara ve toplumun tüm muhalif kesimlerine dönük baskı ve saldırılar devam ediyor. Türk hükümeti dokunulmaz bir rejim yarattı. Bu şu anlama geliyor; ne yaparsanız yapın bir cezası olmayacak.

    * CPT’nin görevi 47 AB üyesi ülkenin zindanlarında işkenceyi araştırmak ve önlemektir. Türkiye’ye yeterince baskı yapmadığı ile ilgili yıllardır CPT’ye yönelik eleştiriler var. CPT bu yılın Ocak ayında Türkiye’yi ziyaret etti ama İmralı’yı ziyaret etme ihtiyacı bile görmedi.

    * Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı’nın Türkiye ziyareti her açıdan çok sorunlu bir ziyaretti. Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçesi tümden yok edildi, BM ses çıkarmadı. Türkiye’nin Kürtlere yönelik saldırılarına NATO tam destek verdi. Bunlar Avrupa’nın suç ortaklığına bazı örnekler.

    Demokrasi yok ki tehlikede olsun

    Önümüzdeki Mayıs ayında İskoçya’da yapılacak seçimlerde İskoç Ulusal Parti’den (SNP) Glasgow milletvekili adayı olan genç Kürt siyasetçi Roza Salih ise yaptığı konuşmada Kürtlere dönük sonu gelmeyen saldırıların açık bir insanlık suçu olduğunu, HDP’ye yönelik saldırıların da siyasi bir etnik kırım olduğunu belirtti.

    Öcalan’a uygulanan tecrite de dikkat çeken Roza Salih “Öcalan’a yönelik tecrit, tüm Kürtlerin sesini kısmaya dönük bir metod olarak kullanılmaktadır” dedi. Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ilişkin “Uluslararası toplumun sessizliği Türkiye’yi cesaretlendiriyor” diye belirten Roza Salip, “Başta Almanya olmak üzere, İngiltere gibi ülkelerin Erdoğan’ı destekleyen tutumları mevcut durumu daha da kötüleştiriyor” diye ekledi.

    Tecrit işkencedir

    Öcalan üzerindeki tecridin kabul edilemez olduğunu ifade eden hukukçu Melani Gingell ise şunları belirtti: ‘Öcalan’a uygulanan izolasyon ile tüm dünya ile iletişimi koparılmıştır. Birleşmiş Milletler sözleşmesine göre bu denli tecrit kesinlikle işkencedir.”

    Tecrit tüm ülkeye yayıldı

    Lordlar Kamarası üyesi ve Öcalan’a Özgürlük Kampanyası Başkanı Chriristine Blower ise Türk devletinin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin kadınlara yönelik şiddeti daha da arttıracağına söyledi.

    Blower, Öcalan’a yönelik tecride ilişkin ise “İmralı’daki tecrit sistemi tüm ülkeye yayılmış durumda” tespitini yaptı.

    İngiltere’nin en büyük sendikası olan Unite the Union uluslararası ilişkiler bölümü temsilcisi Clare Baker da yaptığı konuşmada Türkiye’de emekçilere ve kadınlara yönelik baskı ve şiddete tepki gösterdi.

    ALADDİN SİNAYİC/LONDRA