Blog

  • Leyla Güven: Boyun eğmeyeceğiz

    Leyla Güven: Boyun eğmeyeceğiz

    DİYARBAKIR – DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, binalarına yapılan baskına tepki göstererek, boyun eğmeyeceklerini söyledi.

    Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde bulunan Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) sabah saatlerinde düzenlenen baskını kınayan Eşsbaşkan Leyla Güven, boyun eğmeyeceklerini söyledi. Bina kapısının kırıldığı baskında, DTK tabelası, bilgisayar ve kitaplara el konuldu. Aramanın sona ermesiyle polislerin çoğu binadan ayrılırken, binanın çevresinde konumlandırılan zırhlı araçlı polislerin bekleyişi sürüyor. DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımla, baskına tepki gösterdi.
    ‘BOYUN EĞMEYECEĞİZ’
    Güven, twitter hesabında şu paylaşımda bulundu: “Kurumumuzda @kongrekcd saatlerce arama yapmışlar ve ele geçirilen ‘örgütsel dokümanlar’: tabelalarımız. İşte bu kadar acizsiniz. Zaten Kürdü vurmak için bir dokümana da ihtiyaç yok çünkü hepsini siz üretiyorsunuz! Boyun eğmeyeceğiz.”
  • DTK binasına polis baskını: Çok sayıda gözaltı

    DTK binasına polis baskını: Çok sayıda gözaltı

    DİYARBAKIR – Diyarbakır’da DTK binası ile birçok eve eş zamanlı baskın düzenlendi. Çok sayıda kişinin gözaltına alındığı baskınlarda DTK’nin tabelası, çok sayıda evrak ve bilgisayara el konuldu.

    Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) bulunduğu binaya bu sabah saatlerinde baskın düzenlendi. Bina kapısının kırıldığı baskın sonrası başlatılan arama sona erdi. Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri Semra Güzel ve Remziye Tosun ile avukatlar, aramanın sona ermesinin ardından binaya alındı. Polisler, DTK binası kapısına asılı olan tabela, DTK Haklar ve İnançlar Komisyonu tabelası, pankart, bilgisayar kasaları, dergi ve kitaplara el koydu. Arama bitmesine rağmen bina içinde ve binanın bulunduğu sokakta polislerin bekleyişi devam ediyor.
    J&J YAYINLARINDA ARAMA
    Merkez Yenişehir ilçesi Ofis semtinde bulunan J&J yayınevine de baskın düzenlendi. Arama işlemlerinin devam ettiği yayınevinde birçok kitaba el konulduğu belirtildi.
    EŞBAŞKANIN EVİNE BASKIN
    Görevden alınarak yerine kayyım atanan Batman Belediyesi Eşbaşkanı Mehmet Demir’in Batman’da ikamet ettiği ev de polisler tarafından basıldı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan Demir’in şehir dışında olduğu öğrenildi. Eş zamanlı olarak Demir’in Diyarbakır’daki kız kardeşlerinin evlerine de baskın düzenlendi.
    GÖZALTINA ALINANLAR
    Baskınlarda gözaltına alınan kimi isimler şöyle: DTK Divan üyesi Jiyan Taş ve Hüseyin Kaya, Rosa Kadın Derneği yöneticisi Rojda Barış, ev hapsinde olan görevden alınan Silvan Belediye Eşbaşkanı Naşide Toprak, Hazro Belediye Meclis üyesi Fesih Balbey, Bismil Belediyesi Meclis üyeleri Enver Çelik ve Aynur Aktar, Çınar ilçesinden Enver Temiz, MEBYA-DER yöneticisi Yıldız Damla, DBP PM üyesi Leyla Bağatır, KESK Genel Meclis üyesi ve TÜM BEL-SEN üyesi Ayten Tekeş, Büro Emekçileri Sendikası (BES) Diyarbakır Şube Başkanı Suphi İzol, Makine Mühendisleri Odası Diyarbakır Şube Yönetim Kurulu üyesi Arin Zümrüt, barış annesi Makbule Özbek, avukat Berdan Acun, HDP Kocaköy İlçe Eşbaşkanı Cahit Ay, Kulp eski HDP İlçe Eşbaşkanı Selva Akkoyun, Bağlar ilçesinden Gurbet Çakar, Silvan ilçesinden Mehmet Sağlam, Fatma Bülbül ve Tahir Turan.
    Gözaltı gerekçeleri öğrenilemeyen kişilerin İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğü belirtildi.
    Diyarbakır merkezli başlatılan operasyon kapsamında gözaltı sayısının artabileceği kaydedildi.
  • Pirani: Kürt partileri saldırıların durması için çalışmalı

    Pirani: Kürt partileri saldırıların durması için çalışmalı

    DİYARBAKIR – Azadi Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı Metin Pirani, Türkiye’nin Federe Kürdistan Bölgesi’ ne yönelik saldırılarının çözüm olmadığını belirterek, “Kürt siyasi partileri olarak, bu saldırıların durması için çalışmalıyız” dedi.

    Azadi Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı Metin Pirani, Türkiye’nin Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırılarına tepki göstererek, Kürtlerin saldırıları durdurması için ulusal birlik sağlaması gerektiğini söyledi.
    ‘SAVAŞ ÇÖZÜM DEĞİLDİR’
    Türkiye’nin bu dönemde geniş çaplı saldırılar yürütüldüğünü dile getiren Pirani, bunun sadece PKK’ye yönelik olmadığını, aynı zamanda Federe Kürdistan Bölgesi’nin toprak bütünlüğüne karşı olduğunu ifade etti. Savaşın çözüm olamayacağını hatırlatan Pirani, Türkiye’nin PKK’yle barışması halinde coğrafyanın huzura erişeceğini söyledi. Rojava’da yürütülen ulusal birlik çalışmalarının Kürdistan’ın bütün parçalarında ki devletleri korkuttuğunu dile getiren Pirani, “Birlik kararından sonra Suriye hükümeti ‘bakın Amerika yarın bölgeden gidecek’ şeklinde açıklamada bulundu. Türkiye koktu, İran ise saldırıya geçti. Bütün parçadaki devletler birliği bozmak istedi” dedi.
    ‘ÜÇ TEMEL SÖYLEMDE BULUŞABİLİRİZ’ 
    Federe Kürdistan’a yönelik saldırıları bütün dünyanın izlediğini vurgulayan Pirani, kurtuluşun ancak Kürtler arasındaki ulusal birlikten geçtiğini belirtti. Cezayir’in birlik sürecinden örnek veren Pirani, “Bu saldırılar sonrası Cezayir devrimi aklıma geldi ve ilgimi çekti. Fransa’nın Cezayir’e saldırması sonrası hem Cezayir halkı hem de Arap halkı beraber ayağa kalkarak üç söylemde birlik oldular. Cezayir halkı ne dedi ‘Biz Arap’ız, dilimiz Arapça, toprağımızda Cezayir’dir’ dedi. Fransa’ya karşı bu şekilde ayağa kalkarak kazandılar. Eğer Kürt halkı da isterse bu üç temel söylemle birliğini oluşturabilir. Nedir bu üç söylem. ‘Biz Kürt’üz, dilimiz Kürtçedir, toprağımız da Kürdistan’dır. Biz bütün partilerde istiyoruz ki Kürdistan’ın egemenliği, bayrağı ve değerlerine sahip çıkın. İşte o zaman birlik sağlanır. Ama ideolojik yaklaşımlar bunun önüne geçiyor” diye konuştu.
    ‘ULUSAL BİR ÇABA GEREKLİ’
    Rojava’da uluslararası güçlerin yapmış olduğu arabuluculuğa işaret eden Pirani, “Güney Kürdistan’da da aynen bu şekilde oldu. 20 yıl önce YNK ve KDP Amerika’nın sayesinde bir araya geldi. Bugünde Rojava’da ki güçler Fransa, Amerika ve Federe Kürdistan güçleri tarafından bir araya getirildi. Biz istemiyoruz emperyalist güçler tarafından bir araya getirilsin. Türkiye PKK’nin ‘terör örgütü’ listesinde olmasından kaynaklı saldırılarını sürdürüyor. Türkiye’nin bu saldırılarının sona erdirmek için Kürt halkının ulusal bir çaba içerisinde olması gerekiyor” diye belirtti.
    ‘SALDIRILARI DURDURMALIYIZ’
    Federe Kürdistan’a her saldırıdan önce Irak hükümetinden izin aldığını sözlerine ekleyen Pirani, şunları söyledi: “Güney Kürdistan ve Kürt güçleri, Irak hükümetine, Birleşmiş Milletler’e (BM), Kuzey Atlantik Antlaşması’na (NATO) karşı sivil demokratik eylemler yaparak bu saldırıların durmasını talep etmeliler. Biz savaş taraftarı değiliz. Bizler barış yolunu sunuyoruz. Tüm Kürt siyasi partileri olarak, bu saldırıların durması için çalışmalıyız.”
  • YNK’den Türkiye saldırılarına karşı harekete geçme çağrısı

    YNK’den Türkiye saldırılarına karşı harekete geçme çağrısı

    HABER MERKEZİ – YNK, Uluslararası Güvenlik Konseyi’ne Türkiye’nin saldırılarına karşı harekete geçmesi çağrısı yaptı. Açıklamada ayrıca Türkiye’ye karşı dava açılması istendi.
    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), Irak Federe Kürdistan Bölgesi Süleymaniye kentine bağlı Şarbajer ilçesini havadan bombalanması sonucu 2 sivil yaşamını yitirdi. Daha önce de Şeladizê’de yapılan bombardımanda da 5 sivil yaşamını yitirmişti. Saldırılara tepki gösteren Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) grubu, Irak Cumhurbaşkanı, Başkanı ve Meclis Başkanı’na gönderdiği mektupta, Türkiye’nin uluslararası mahkemelerde yargılanması için dava açılmasını istedi.
    ROJnews’te yer alan habere göre; Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) grubu, Irak hükümetinin üç yöneticisine gönderdiği mektupta, içinde avukatların da olduğu bir kurulun kurularak, Türkiye’nin bombardımanında yaşamlarını yitirenler ile zararı olanlar için Türkiye’den tazminat almak amacıyla Uluslararası mahkemelerde dava açılmasını gerekçesiyle harekete geçilmesini istedi.
    YNK (Yeşiller Grubu), mektubun devamında: “Irak Dışişleri Bakanı ve aynı zamanda Güvenlik Konseyi Delegesi, Türkiye’nin bombardımanına son vermek için, Güvenlik Konseyi’ne acil toplantı çağrısı yapmalıdır. Irak Cumhurbaşkanı, başbakanı ve meclis başkanı Türkiye’nin saldırılarına karşı harekete geçmelidir.”
  • Süleymaniye’de piknik alanı bombalandı: 3 sivil yaşamını yitirdi

    Süleymaniye’de piknik alanı bombalandı: 3 sivil yaşamını yitirdi

    Federe Kürdistan’ın Süleymaniye kentine bağlı Şarbajer ilçesi bombalandı. İlk belirlemelere göre 3 sivil hayatını kaybetti.

    Irak Federe Kürdistan Bölgesi Süleymaniye kentine bağlı Şarbajer ilçesi havadan bombalandı. Şarbajer Kaymakamı Şaho Osman, uçaklarca Kunemasi bölgesindeki piknik alanın bombalandığını, ölü ve yararlıların olduğunu kaydetti. Osman, uçakların hangi ülkeye ait olduklarını bilmediklerini söylerken, Rojnews uçakların Türkiye’ye ait olduğunu duyurdu.

    Görgü tanıklarının anlatımına göre uçaklardan atılan bombalardan birinin bir dükkana isabet etmesi sonucu ölümlerin yaşandığını belirtti.

  • NÂZIM HİKMET İYİ İNSAN

    NÂZIM HİKMET İYİ İNSAN

    Tamer Uysal

    ‘Bana yeter
    yirminci asırda olduğum safta olmak
    bizim tarafta olmak
    ve dövüşmek yeni bir âlem için’…

    Şiirlere kendine özgü ses ve sazıyla adeta can veren usta Ruhi Su Nazım Hikmet’in eserlerinin bestelenmesi konusunda “Aydın bir ozanın şiirini bestelemek kolay bir iş değil” der ve ekler “Ezgili Yürek”te; “Memleketimizde bilimin ve bilim adamının boş kalan yerini sanat ve sanat adamı almış, toplumun sorunlarını bir bilim adamı gibi incelemek zorunluluğu duymuştur. Batıdaki gelişme içinde toplum düzeninin kurallarına aykırı gelen düşüncelerinden dolayı işkence gören, ölüme mahkum edilen bilim adamlarına karşılık bizim memleketimizde çoğunlukla hep sanat adamları sürülmüş, hapsedilmiş, işkence görmüş ya da öldürülmüştür. Memleketimiz için ne yapılmışsa sanat adamının eliyle yapılmıştır”…

    Ne güzel iki büyük usta devrimci sanatçıyı aynı albümde buluşturan türkülerini dinlemek, Süvarinin Türküsü’nü, Nazım Türküsü’nü ve Karayılan’ı…

    Ruhi Su ve Nazım Hikmet yaşamları boyunca bir yandan çeşitli baskıyla zorluklara göğüs germiş diğer yandan çevrelerine örülen kalın duvarlara rağmen bunu aşıp beslendikleri ulusal ırmaktan evrensel boyutlara taşabilmişlerdir. Türkiye insanının sesini bütün dünyaya duyurup sanatçı görevlerini başarıyla yapmışlardır.

    Ancak ne acı ki her iki sanatçıya da yaşamları boyunca uygulanan baskı ve çıkartılan türlü engeller günümüzde de sürüyor. İnatla sürdürülen “vatandaşlık” ile ilgili tartışmalar, şiirlerini okudukları için tutuklamalar, yasaklamalar devam etmekte. Kimi 2001’lerde olduğu gibi “yurdu terk eden bir vatan hainidir” diyor, kimi zaman da “ulusal bir şairdir” diyenleri 1968’lerde olduğu gibi linç etmeye kadar vardırıyorlar sataşmalarını…

    Ve günümüzde ülkemizdeki tabloya bakıp da kimin vatan haini kimin olmadığına karar vermek zaten o kadar zor değil. Nazım gibi yurtsever aydınlarımıza sataşmak yerine yazdıklarına baksalar gerçekten anlayacaklar, çünkü bugün yüzde 82’si Nazım Hikmet’le aynı hisleri paylaşmıyor mu bu ülke insanının:

    “Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa
    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
    ben vatan hainiyim”…

    Nazım hem gerçek bir yurtseverdir, hem de ithamcıların hiçbirinin olmayacakları kadar İnsancıl, barışsever ve anti-emperyalisttir çünkü…

    Çünkü Nazım’ın şiirinin asıl özü Mehmet H.Doğan’ın da dediği gibi “sevgiyle, saygıyla, güvenle yanaştığı Türk halkıdır”. Onu, akıp giden yaşam ırmağı içinde sevgisi, kavgası, büyüklüğü, zavallılığı ile somut bir biçimde ortaya koyar. Ulusal gerçekten evrensel insan gerçeğine ulaşır…

    22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin “Uluslar arası Barış Ödülü” Türkiye’den Nazım Hikmet’e verilmişti. Ödül alanlar arasında bulunan dünyaca ünlü şair Pablo Neruda, Zekeriya Sertel’e Nazım Hikmet’i göstererek şöyle diyordu: “Bu adamın kadrini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız”…

    Bir yaşamla beraber halkına adadığı kitaplar, seslendirdiği plaklar uzun bir süre yasaklanmıştır. Dünya çapındaki şiirleri cezaevlerinde, sürgünlerde yazılmıştır usta ozanın; “Memleketimden İnsan Manzaraları” bunların başında gelir. “Salkımsöğüt” ile “Bahri Hazer” gibi plağa okuduğu şiirler Nâzım Hikmet’in ününün sanat çevrelerini aşmasını sağlayan ilk ürünlerdir. Hayatı boyunca sosyalizme bağlı kalan Nazım Hikmet Bursa cezaevindeki okumalarında tanıyıp etkilendiği ve ortak mülkiyeti savunan ilk tarihsel kişilik Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarıyla ilgili destanıyla üzerinde tam üç yıl çalıştığı Anadolu insanıyla coğrafyasının Kurtuluş savaşı yıllarındaki durumunu anlattığı önemli bir yapıt daha ortaya çıkartacaktır: “Kuvayi Milliye Destanı”…

    İki binlerin başında Nazım Hikmet’le ilgili TV programlarında vs. eleştirilerde sık sık dile getirilen “Karayılan” isimli Antepli bir milli kahramanın hakkında yazdıklarını doğru değerlendirmek için onun hakkında Kuvayi Milliye Destanı’nda bahsi geçenlere iyi bakmak gerekir.

    Karayılan’da sözedilen aslında Anadolu insanının kahraman olduğunu ancak herşeyden yoksun ve yoksul bırakıldığını, eline fırsat geçirdiğinde ve çaresizlikten kurtulduğunda her şeyi başaracağını ve başardığını, Anadolu’nun kurtuluş zaferinin de halkın eseri olduğunu dile getirmekte. Zaten destanın sonunda da açıkça ifade eder Nazım Hikmet:

    Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
    Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
    Türk halkı bağışlasın bizi,
    onlar ki toprakta karınca,
    suda balık,
    havada kuş kadar
    çokturlar;
    korkak,
    cesur,
    câhil,
    hakîm
    ve çocukturlar
    ve kahreden
    yaratan ki onlardır,
    kitabımızda yalnız onların mâceraları vardır…

    Yine televizyon programlarında Nazım Hikmet’e dönük karalayıcı eleştirilerden diğer ikisi de, Nazım Hikmet’in Harp Okulu öğrencilerini kışkırttığı yolundaki iddiayla yurttan kaçışıyla ilgili iddiadır.

    11 Mart 1938 tarihinde Harp Okulu komutanlığınca hakkında soruşturma açılan ve daha sonra aynı duruşmada şair Nazım Hikmet’le birlikte yargılanacak Harp Okulu öğrencilerinden A.Kadir “1938 Harp Okulu Olayı ve Nazım Hikmet” adlı kitapta yazdığı önsözde “O zamanlar, ta 1938’lerde Alman faşizmi azgın bir hale gelmişti. Ortadoğu’da tam bir egemenlik kurmuştu. Harp Okulunda kitap okumaya meraklı bir avuç genç vardı. Bu gençler ırkçı ve Turancı bir başka grubun hışmına uğradı. Harp Okulu, Ankara allak bullak oldu. Bugün yarın darağaçları kurulacakmış gibi hava esti ortalıkta. Sorgular sualler, mahkemeler derken bu çocuklar kabahatli kabahatsiz kurunun yanında yaş misali gürültüye gittiler. Kimi hapis cezası yedi, kimi alaya çıkarıldı, kimi katip sınıfına ayrıldı. Bunlar içinde sosyalist fikirler taşımak şöyle dursun dünyadan habersiz olanlar bile vardı. Ama bu olayın asıl acı yanı o zaman 37 yaşında olan şair Nazım Hikmet’in bu gençlerin varlığından bile haberi yokken tevkif edilerek onlarla birlikte muhakeme edilmesi ve 15 yıla mahkum olmasıdır” diyordu…

    Nazım Hikmet ise o sıralar 1933’te girdiği ve 1,5 yıl tutsak kaldığı Bursa Cezaevinden Sultanahmet Cezaevine gönderilmiş ve çıkan afla serbest bırakılmıştır.

    1936’da yapılan başka bir değişiklik ceza yasasıyla ilgiliydi. Faşist İtalyan yönetimindeki ceza yasasından alınıp Türk ceza yasasına konan ve daha da ağırlaştırılan 141 ve 142. maddeler yasalaştırılmıştır. Buna göre toplumsal sınıflardan sözetmek bile ağır hapis cezasıyla sonuçlanacaktı. Turgay Fişekçi ise 1938’deki bu olayı Nazım Hikmet adlı kitabında “Büyük Oyun” başlığı altında şöyle anlatır:

    “1936 yılı sonlarında bir harp okulu öğrencisinin üzerinde resmi üniformasıyla İpek sinemasında kendisini ziyarete gelmesi, ardından bir provokasyon geleceği kuşkusuyla Nazım’ın çok canını sıktı. Hemen polis müdürlüğünü arayarak ‘kendi halimde, ailemin nafakasını çıkarmak için çalışıyorum. Kimsenin etlisine sütlüsüne karıştığım yok. Yine de beni taciz ediyorsunuz. Rica ederim çekin bu adamları’ dedi”…

    1937’nin 3 Aralık günü şeker bayramı öncesidir. Nazım ile Piraye çocuklara armağan almak için alışverişe çıkmışlardır. Evlerine döndüklerinde Ömer Deniz adlı bir harp okulu öğrencisi kendilerini beklemektedir ve o sırada evde bulunan Nazım Hikmet’in üvey annesine “Nazım Hikmet bana randevu verdi” diyerek eve girmiştir.

    Nazım Hikmet yine başının derde gireceğini düşünerek geleni başından savar. Yeniden siyasi polise telefon edip Harbiyeli kılığında gelen ajanlarını geri çekmelerini ister. Aslında Ömer Deniz’le A.Kadir ve diğer gençler edebiyata, okumaya düşkündü. Nazım Usta’nın kitaplarını okuyup hayran olmuşlardı ve bu ilgilerini sadece okulda bulunan başka arkadaşlarıyla da paylaşıyorlardı. 5 Ocak 1938 Salı günü harp okulunun öğrencileri arasında yapılan bir genel aramada 20 kadar öğrenci dolabında başka kitaplarla birlikte Nazım Hikmet’in kitapları da bulunmuştur.

    Sorguya tutulan öğrencilere yöneltilen en önemli soru Nazım Hikmet’le Ömer Deniz’in konuştuklarıydı. Aslında oyunun planları önceden hazırlanmıştır. Savaşın yaklaştığı, faşizmin bütün Avrupa’da güçlendiği ve Türkiye’de de kendine yandaşlar bulduğu bir sırada kitaplarıyla faşizm düşmanlığı yapan Nazım Hikmet’e bu özgürlük tanınamazdı ya daha önce yargılanıp bir suçunu bulamayan mahkemeler onu serbest bırakmıştır ama bu kez askeri mahkemeyle kalıcı sona mutlaka ulaşacaklardı.

    17 Ocak akşamı Nazım yeni bir dergi tasarısı üstünde konuşmak için yakınlarından birisine gittiği esnada evi ve işyeri basılır. Bulunduğu yer öğrenilince oradan da alınıp polis merkezine götürülür. Ardından Ankara’daki merkez komutanlığına teslim edilen Nazım Hikmet askeri cezaevindeki tek kişilik bir hücreye konacaktı.

    Birisinin yargıç, dördünün ise subay olduğu askeri mahkeme heyeti 29 Mart günü gizli yaptıkları duruşmayla “Askeri isyana Teşvik” suçundan Nazım Hikmet’i 15 yıl ağır hapis cezasına mahkum eder. Buna aynı iddiayla Donanma Komutanlığı’nın 20 yıl hapis cezası da eklenir. Hakkındaki 2 hüküm birleştirilip toplam 28 yıl 4 aylık cezası Mayıs ayında askeri temyizce de onaylanır. Sırayla Ankara Cebeci’den sonra İstanbul Sultanahmet, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde toplam 13 yıla yakın kalır. Kuvayi Milliye Destanı da işte bu üç cezaevinde 1939-41 arasında yazılıp tamamlanmıştır. Ancak tefrika edilebilen kitabı 1965’te yani yaklaşık 25 yıl sonra Yön Dergisi’nde yayınlanabilmiştir.

    Nazım Hikmet’le ilgili ortaya atılan iddialardan biri de yurt dışına çıkışlarıyla ilgili olandı.

    Nazım Hikmet yaşamı boyunca üç kez yurt dışına çıkar. İlki 1921 yılında gerçekleşmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu yıllardı. Nazım Hikmet coşkulu şiirler yazıyor ve gençleri vatanın kurtuluş mücadelesine davet etmekteydi. Kendisi de ulusal kurtuluş hareketlerine katılmak için Ankara’nın çağrısı üzerine yakın arkadaşı Vala Nurettin’le yanlarında Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç’la birlikte İstanbul’dan yola çıkmışlar, önce Anadolu’ya silah kaçıran bir vapurla İnebolu’ya geçmişlerdi. Burada izinle bekledikleri sırada Almanya’da öğrenim görmüş ve o yıllardaki spartakist hareketten etkilenen gençler vasıtasıyla sosyalist düşüncelerle tanışmışlardı. Sosyal Demokrasi Partisi’nin radikal sol kanadını temsil eden Rosa Luxemburg ve Karl Liebneck önderliğinde spartakistlerin çıkışı 1918’de Almanya’da bir devrimle taçlanmamıştır ama devrimcilerin belleklerinde iz bırakan Avrupa’daki önemli bir tarihsel kalkışma sayılır.

    Ankara’ya ulaştıkları sıralarda ise Sovyetler’den övgüyle sözedilmektedir. Sovyet Rusya Lenin önderliğinde Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalistlerle ortaklık eden Çarlık yönetiminin bütün anlaşmalarını açığa çıkartıp Büyük Millet Meclisi ile bir işbirliği anlaşması bile imzalamıştır. Yazdıkları İstanbul’da ses getiren, M.Kemal Paşa’yla tanıştırılan Nazım Hikmet Vanu’yla birlikte Bolu’ya öğretmen olarak atanmıştır.

    Öğretmen olarak tayin edildikleri Bolu’da tanıştıkları Ağır Ceza Yargıcı Hilmi Ziya da sosyalist görüşlü biriydi onun etkisi ve Fransız İhtilali hakkında öğrendiklerinin tesiriyle Trabzon üzerinden önce Batum’a ardından da Tiflis’e gitmeye karar verirler. Nazım Hikmet Tiflis’te tanıştıkları öteki Türkiye komünistleriyle beraber Moskova’ya doğru yola çıkar. 1924 yılında da yurda geri döner, Aydınlık dergisinde çalışmaya başlar.

    Nazım Hikmet’in yurt dışına ikinci çıkışıysa 1925 yılında olur. Bunun nedeni ise Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Sait isyanıydı. Hükümet isyanı bastırmak için “Takrir-i Sükun” adlı bir yasa çıkararak olağanüstü yetkiler kazanır. Bu yasayla isyanla ilgisi olmayan solcular da baskıyla karşılaşır ve “Orak-Çekiç” ile “Aydınlık”ın da aralarında bulunduğu birçok dergiyle gazete kapatılıp sorumluları tutuklanır.

    Kendisinin de tutuklanacağını anlayan Nazım Hikmet önce İzmir’e sonra tekrar İstanbul’a dönerek buradan Sovyetler Birliği’ne gider. TKP üyelerinden 38 kişi Ankara’da İstiklal Mahkemesi’nce yargılanarak çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. Nazım Hikmet’e de yokluğunda 15 yıl hüküm giydirilmişti.

    1926 yılında çıkarılan aftan sonra yurda dönmek için yaptığı başvurulara olumlu cevap alamayan usta şair 1928’de yurda döndüğü gibi tutuklanır ve Hopa Cezaevine kapatılır, çıkarıldığı duruşmada ise yazdıkları hakkında suç unsuru bulamadıkları için serbest kalır. Resimli Ay dergisinde yazmaya başlar ve “Putları Yıkıyoruz” adlı yazı diziyle de dikkat çeker.

    Putlar dediği kemikleşmiş edebiyat anlayışının temsilcileri olan eski kuşak yazarlardı. Resimli Ay dergisinin Haziran 1929 sayısında yayımlanan dizinin ilki “Dahi-i Azam” yani büyük adam olarak adlandırılan şair Abdülhak Hamit üzerineydi. A.Hamit o yıllarda neredeyse Shakespeare’le kıyaslanıyordu. Nazım Hikmet eleştirisinde Shakespeare’i büyük sanatçı yapan özelliğin feodalizmin yıkılışı ve kapitalizmin doğuşu yıllarında yaşamış olmasına karşın her iki toplumsal düzene de karşı çıkmış olmasında bulunduğunu söyleyerek, Abdülhak Hamit’in onun ancak karikatürü olabileceğini ifade etmiş, içinde yaşadığı Osmanlı toplumunun özelliklerini evrensel bir dille anlatabilmiş olsaydı dahiler arasında yeralabilirdi demiştir. Bu eleştiriyi kabul edenlerden en başta gelen Abdülhak Hamit’in kendisi oldu.

    Temmuz 1929’daki dizinin ikincisi, o yıllarda gene ulusal şair olarak gösterilen Mehmet Emin Yurdakul üzerine yazılmıştı, “Mehmet Emin Efendiye” başlığını taşımaktaydı. M.Emin Yurdakul’un Türkçeyi bile güzel kullanmadığını belirtiliyor ulusal kurtuluş savaşını yaşamış bir şair olmasına karşın mücadelenin sesini duyuramayan birinin ulusal şair sayılmayacağını söylüyordu.

    Bu yazılar dönemin bütün ünlü yazarlarınca tepkiyle karşılanmış fakat Nazım cesaretle dile getirdiği düşüncelerle takdir de edilmiştir.

    Nazım Hikmet’in üçüncü ve yurttan son çıkışı ise bir daha dönmemecesine gittiği Moskova’daki 3 Haziran 1963’te ölümüne kadar sürecek olan 1951 yılındaki çıkışıdır.

    1930’lu yıllarda Nazım Hikmet’in ünü iyice artmıştır. Öyle ki artık şapkasından gömleğine, yürüyüşünden şiirine kadar onunla ilgili her şey ilgi uyandıracaktı. Türkiye’deki yönetim ise tam tersine bu durumdan rahatsızlık duymaktaydı.

    1950 yılında Nazım Hikmet’in özgürlüğe kavuştuğu yıllarda dünya iki kutba ayrılmıştır. ABD’de yaşanan McCarty dönemi Türkiye’ye de yansır. En küçük hak talebi kovuşturmaya uğrar, tabii N.Hikmet’te. Onunla ilgili tekrar hapse atılacağı, yazı yazdırılmayacağı söylentileri dolaşır. O dönem yurtta adeta tam bir “kızılelma koalisyonu” kurulmuştur. Milli şef rejimini sürdürmek isteyenlerle “kahrolsun komünizm” sloganları atanlar birleşmişlerdir.

    Çünkü komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hem 1931’de hem 1933’te iki kez kovuşturmaya uğramıştı. İlkinde aklanmış, ikincisinde ise tutuklanıp Bursa Cezaevine konmuştu. Son tutuklanışı ise meşhur 1938 Harp Okulu Olayı ile olanıydı.

    Bursa cezaevindeyken mecliste haklarında çıkan af tasarısı engellenince açlık grevine başlamıştı. Açlık greviyle kamuoyunda destek bulan Ahmet Emin Yalman’ın “Vatan” gazetesinde başlattığı adli hataya kurban gittiği yolundaki kampanya 100 kadar siyasi hükümlünün salıverilmesi için bazı aydınların imzaladıkları dilekçeyle birleşince 1950’deki aftan yararlanıp hürriyetine kavuşabilmişti.

    Bütün dünyaya yayılan “Nazım’a Özgürlük” kampanyası ses getirip serbest kalmasına rağmen cezaevinden çıktıktan sonra bir yandan geçimini sağlamakla uğraşırken tam anlamıyla özgürlük de yaşayamaz, artık sürekli izlenmektedir.

    26 Mart 1951’de oğlu Memet doğar. Birgün kendisine askerlik yapmamış olduğu bu nedenle askere gönderileceği de bildirilir. Her ne kadar Deniz Harp Okulu mezunu olduğunu ve sağlık nedeniyle çürüğe çıkarıldığını açıklarsa da gerekçeleri kabul edilmez ve sağlam raporu verilip Zara’ya gideceği tebliğ edilir.

    2 Nisan 1948’de öldürülen Sabahattin Ali’nin akıbetine uğrayabileceğini düşünen dostları kendisi için de böylesi planlar yapıldığını anımsatarak onu uyarmışlardı. Askerde bulunduğu yerde vurulacağı ve sonrada kaçıyordu şeklinde bir açıklama yapılacağı konuşuluyordu. Bütün bu söylenenlerden sonra ülkeden kaçmaktan başka bir çözüm bulamıyordu, Nazım Hikmet. TKP Moskova’ya “Nazım legal alanda yararlı olabilir” diye bir rapor yazar.

    O sıralar Amerika’daki üniversite öğreniminden yeni ülkeye dönmüş kızkardeşinin nişanlısı olan Refik Erduran Nazım Hikmet’e kendisini bir deniz motoruyla kaçırabileceğini söyler. N.Hikmet bu öneriyi bir süre düşündükten sonra kabul eder, bir süre günlük hayatını sürdürür, hiç kimseye bir şey açıklamaz.

    Eşi Münevver’e askerlik işi için Ankara’ya gideceğini söyler ve 17 Haziran 1951 Pazar günü sabahı saat 4’te izlendiği evden gizlice çıkarak Refik Erduran’la sözleştikleri Tarabya’ya gider. R.Erduran motorla Tarabya’ya gelerek Nazım Hikmet’i rıhtımdan alır. Önce Boğaz’da geziyormuş gibi güneye sonra karşı kıyıya sürer. Bu sırada boğazdan geçen bir geminin ardına takılarak kuzeye yönelirler.

    Karadeniz’e çıktıklarında amaçları Varna’ya gitmektir. Ancak Romanya bandıralı bir Şilep’e rast gelirler. Planları değişir ve gemiye yanaşırlar. Nazım Hikmet gemidekilere Fransızca ve Rusça seslenerek şair Nazım Hikmet olduğunu ve gemiye binmek istediğini söyler. Gemi durur ancak N.Hikmet bir türlü içeri alınmaz. Gemidekiler durumu Köstence’ye bildirmişler, orası Bükreş’e, Bükreş’te Moskova’ya sormuştur, olumlu yanıt gelene kadar bekletildikten sonra gemiye alınmıştır.

    Nazım Hikmet gemiye binip yemek odasına gelir gelmez duvarlarda asılı “Nazım Hikmet’e Özgürlük” yazılarını görür. Bükreş radyosu da 20 Haziran 1951 günü akşam yayınında Nazım Hikmet’in Romanya’da bulunduğunu tüm dünyaya duyurur. 29 Haziran 1951’de de uçakla Moskova havaalanına inen N.Hikmet’i Yazarlar Birliği Başkanı Konstantin Simonov ve diğer Sovyet yazarlar çiçeklerle karşılamışlardır.

    Her şeyden önce Nazım’ın sanatını harmanlayan kuşku yok ki yaşamının ilk yıllarından itibaren tanıdığı ulusal değerlerle ileriki yıllarda edindiği toplumcu politik kimlik olmuştu. Çağının başta fütürist ve konstrüktivist olmak üzere bütün şiir akımlarından yararlanmış ve denemiş olmakla birlikte sanatsal duyarlılığı sayesinde aynı zamanda duygusal-toplumcu bir kişilikle en güzel şiirleri yazmış, insanla ilgili bütün duyguları anlatmıştır: “Anadolu’ya geçtim. Millet sıska, nuhtan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim” diyordu…

    Emperyalist-gerici saldırılarının arttığı günümüzde solcu Nazım’dan rahatsızlık duyulmasının sebepleri ortadadır. 25 Temmuz 1951’de vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Kızkardeşi A.Samiye Yaltırım’ın şaire vatandaşlık hakkı verilmesine ilişkin açtığı ve 1992’de reddedilen dava kararının sanatçının sevenlerinin nezdinde hiçbir önemi yoktur. Sevenlerinin gönlünde o kadar ne Nazım’a “Vasiyet”inde çok görülen çınarlı bir mezar yeri, ne de onu meze yerine koyan şatafatlı törenlerin hiçbir değeri yoktur. Nazım zaten içi insan sevgisi dolu bir yürek ve halkının kavgasıyla yüklü bir bilinçle Anadolu’da koskoca bir çınar olarak sonsuza dek yaşayacaktır.

    Televizyon programlarındaki eleştirilerde Nazım Hikmet’le ilgili olarak soyadına, oğlunun sözlerinden, uyruğuna, hayatını paylaştığı kadınlara ve Mustafa Kemal’le ilgisine dair birçok şey yazılıp söylendi. 2000’lerin başında bile bunlara takıldılar. Artık hakkında atıp tutanlara yazılıp söylenenlere ustanın şiirleri en güzel yanıttır, tabi ki bütün bu iddialar onun büyük bir şair ulusal bir değer, evrensel bir sanatçı olmasına mani olamayacak…

    Bütün dünyaya malolmuş devrimci sanatçı kişiliği, şiirleri ile önemli bir kısmını duvarlar ardında geçirmesine karşılık düşüncelerinden taviz vermeyen savaşçı üretken kimliğiyle koca bir yaşamla içi sevgi dolu bir insanı anlatmak o kadar güç ki. Belki de şair hakkında biyografi yazan Turgay Fişekçi’nin sözleriyle özetlemek en güzeli:

    “Nazım Hikmet İyi İnsan”…

     

    Tamer Uysal Kimdir?

    1965’de Bursa’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini Bursa’da yaptı. Çocukluğu Demiryolu altındaki mahallelerde geçti. Çınar Lisesi’ni bitirdi. 1988 yılında Ege Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu şimdiki adıyla İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Uludağ Üniversitesi’nde geçen memuriyet yılları içinde Nilüfer Ticaret Lisesi’nde öğretmen stajyerlik yaptı,genç beyinlerle tanıştı. Ancak yasalar öğretmenlik yapmasına engeller koydu.  Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde Basın ve Halkla İlişkiler biriminde görev yaptı. Belediyedeki görevinden 2015’te baskılar ve siyasi uyuşmazlık gibi nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı. Ayrıca Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü mezunudur. Türkiye çapında bazı dergilerde yayımlanmış, yazı ve şiirleriyle yayımlanmamış şiirleri vardır.

  • AKP’ye ‘savaş siyasetine son ver’ çağrısı

    AKP’ye ‘savaş siyasetine son ver’ çağrısı

    Türkiye’nin Kobanê’ye bağlı bir köye düzenleyip, 3 kadının yaşamını yitirdiği hava saldırısını kınayan HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, sonuç vermeyen savaş siyasetine son verilmesi çağrısında bulundu.
    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Adana Kadın Meclisi ve Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivistleri, Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye’nin Kobanê kentine bağlı bir köye dün düzenleyip, 3 kadının yaşamını yitirdiği hava saldırısını yaptıkları açıklama ile kınadı.
    Düzenlenen basın toplantısında konuşan HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, siyasi iktidarın sınır ötesi operasyonlarla katliamlar gerçekleştirdiğini, en son katliamın ise Kuzey ve Doğu Suriye’nin Kobanê kentine bağlı köye düzenlenen hava saldırısı olduğunu ifade etti.
    ‘SAVAŞ SİYASETİ SONUÇ VERMEDİ’
    Bu katliamlarının “Çöktürme Planı”nın bir parçası olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, siyasi iktidarın 4 parçadaki Kürtleri yok etmeye çalıştığını kaydetti. Siyasi iktidarın Kürt halkına diz çöktürmek için yıllardır sonuç alınmayan bir savaş yürüttüğünü belirten Hatimoğulları, savaşı bir rant olarak görüp, bundan beslenen siyasi iktidarın toplumu kutuplaştırıp, ayrıştırdığını dile getirdi.
    Hatimoğulları, “Bugüne kadar çok sayıda Kürt siyasetçi kadın katledildi. Bugüne kadar Kürt halkına dönük çok büyük operasyonlar ve katliamlar gerçekleşti. Ama buna rağmen Kürt halkı dört parça Kürdistan’da mücadelesini büyüterek bugüne kadar geldi. Bugün 3 kadının katledildiği Kobanê bütün dünyada IŞİD’e geri adım attıran, IŞİD’in yenilenebileceğini gösteren bir direniş sergilemiştir. Kobanê’yi bütün dünya bu direnişle tanımıştır. Bu direnişle meşru görmektedir. IŞİD’e karşı Kobanê ve Rojava’da en büyük mücadeleyi kadınlar yürütmüştür” dedi.
    Kadınların iradelerine kırmaya dönük olduğunu belirttiği saldırının aynı zamanda ‘eşbaşkanlık’ sistemine yönelik olduğunu da söyleyen Hatimoğulları, “Onlar bu iradeyi katlettikçe, bu irade daha da güçlenmektedir” diye konuştu.
    ‘SİVİL KATLİAMLARA SON VERİN!’
    Hatimoğulları, yayılmacı politikalarını kabul etmediklerinin altını çizdiği siyasi iktidara bu politikalardan vazgeçmesi, sivil katliamlara son vermesi çağrısında bulundu. Savaşın Türkiye ekonomisini batırıp, halkı yoksullaştırdığını belirten Hatimoğulları, “Bu iktidarın yürüttüğü savaş siyaseti bu ülkeyi daha fazla açlığa ve yoksulluğa itmektedir. O sebeple savaş derhal bitmelidir. Savaş aynı zamanda kadınların daha fazla katledilmesi, daha çok taciz ve tecavüz anlamı taşımaktadır. Bu sebeple savaş siyaseti son bulmalıdır” dedi.