Blog

  • ‘Saldırılarla Kürtlerin tamamına mesaj veriliyor’

    ‘Saldırılarla Kürtlerin tamamına mesaj veriliyor’

    VAN – Şengal ve Mahmur’a dönük hava saldırılarıyla tüm Kürtlere “yok ederim” mesajının verildiğini belirten HDP milletvekilleri Hasan Özgüneş ve Nuran İmir, yerel ve uluslararası güçlerin sessizliğine tepki gösterdi.

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Şengal ve Mahmur’daki yerleşim alanlarına yönelik hava saldırılarına tepki gösteren HDP Milletvekilleri Hasan Özgüneş ve Nuran İmir, yapılan saldırılara karşı her parçada bulanan Kürt halkının bir araya gelerek tepki göstermesi gerektiğini söyledi. Özgüneş ve İmir, KDP, YNK ile uluslararası güçlerin sessizliğine de tepki gösterdi.
    ‘YOK EDERİM’ MESAJI VERİLİYOR
    AKP-MHP’nin Ergenekon ile birlikte Türkiye halklarının üzerinde görülmemiş bir faşizm uygulamaya koyduklarını söyleyen Özgüneş, “Bu blok özellikle Kürtlerle olan düşmanlıklarını ısrarla sürdürmek istiyor. Çünkü HDP Türkiye’de yaşayan tüm halkların özgürlüğünü ve Kürt sorunun demokratik çözümünü istiyor. Ortadoğu’daki tüm Kürtler de, tek bayrak, tek millet, tek dine karşı, demokratik bir yapı inşa ediyor. İşte Şengal ve Mahmur’da oluşturulan bu yapıya karşı Türkiye büyük bir rahatsızlık duyuyor. Mahmur’da yaşayan halkımız 90’lı yıllarda devletin yok etme politikası sonucu oraya göç etmek zorunda kalmış insanlar. Bu insanlar, Türkiye devletinin zulmünden kaçarak orada yeni bir yaşam inşa etmişler. AKP-MHP bloğu yürüyüşümüzün başladığı gün Mahmur’a yönelik saldırı yaparak orayı bombalıyor. Yani bize; ‘Ben seni burada da, orada da yok ederim’ mesajı veriyorlar. Türkiye bu mesajı sadece oraya değil, Kürtlerin yaşadığı bütün bölgelere veriyor” dedi.
    ‘KDP VE YNK TUTUMUNU NETLEŞTİRMELİ’
    Türkiye’nin yıllardır “iyi Kürtler”, “kötü Kürtler” politikasını yürüttüğünü aktaran Özgüneş, “Türkiye, Kürtlerin bir bölgesiyle ticaret yaparken onlara; ‘Ben diğer Kürtleri yok edersem hem sizin için hem bizim için sorun ortadan kalkar’ mesajı veriyor. Diğer taraftan özgür düşünen, başını eğmeyen, onlarla işbirliği yapmayan ve direnen Kürtlere saldırıyor. KDP ve YNK de ‘Biz aramızda küçük bir devlet kurmuşuz kimse bize karışmasın’ derdine düşmüşler. İki parti orayı kendi aralarında ikiye bölmüşler. Bir tarafın rantını YNK, bir tarafını ise KDP yiyiyor. Biri İran’la işbirliği yapmak istediğini ve kimsenin kendilerine karışmaması gerektiğini söylüyor, diğeri ise ‘Türk devleti bizim komşumuz, dostumuzdur ve biz onlarla ticaret yapmaya devam edeceğiz’ diyor. Bu nedenle iki yapı da ne İran’a ne Türkiye’ye karşı çıkmıyor. Bazen kısık sesle ‘Keşke Kürtler özgür olsa’ gibi açıklamalar yapıyorlar ama iki parti de ne İran’la ne Türkiye ile ilişkilerini koparmıyor. Durum böyle olunca onların özgür olduğunu nasıl düşünebiliriz ki? MİT orada, Türk askeri orada ve birlikte hareket ediyorlar. İki parti seslerini çıkarmadığı gibi halkın bunlara karşı ses yükseltmesine de izin vermiyorlar. Ne yazık ki yaşananlar bize böyle acı bir tablo sunuyor” diye konuştu.
    ‘GÜÇLENEREK CEVAP VEREBİLİRİZ’
    Yıllardır Kürtlerin ulusal bir kongrede bir araya gelmeleri konusunda bir ısrar sürdürdüklerini anlatan Özgüneş son olarak, “Biz tüm Kürtlerin ulusal kongrede bir araya gelmeleri gerektiğini ve Kürtlere yönelik herhangi bir saldırıda tüm parçaların buna karşı çıkmasını isterdik. Bu saldırılara karşı tek isteğimiz Kürtlerin akli selim bir şekilde hareket etmeleridir. Irak Federal Kürdistan bölgesi yönetimi Erdoğan’ın, ‘Biz Irak’ta referandumun yapılmasını engelledik’ açıklamalarını her zaman akıllarında tutsunlar. Unutulmamalı ki, bir parçanın güçlü olması yetmiyor. Kürtler güçlenerek ancak bu saldırılara cevap verebiliriz” ifadelerini kullandı.
    ‘SALDIRILAR ÖZGÜR YAŞAMA YÖNELİK’
    Mahmur ve Şengal’e yönelik saldırıları asla kabul etmeyeceklerini ve buna karşı mücadele edeceklerini belirten Nuran İmir ise, “Bu saldırı Türkiye’nin ne ilk saldırısı ne de son saldırısı olacak. Türkiye bu saldırılarıyla uluslararası tüm hukuku da ayaklar altına alıyor. Şunu söylemek gerekiyor ki, AKP-MHP ittifakı uluslararası güçlerden onay almadan bu saldırıları yapamaz. AKP ve MHP, Kürt değerlerini savunan herkese karşı büyük bir düşmanlık besliyor ve bu saldırı da onun bir parçasıdır. Mahmur halkı zaten devletin zulmünden kaçarak orada kendilerine yeni bir yaşam inşa eden insanlardan oluşuyor. Bu insanlar sadece yılan ve farelerin olduğu bu çorak topraklarda kendilerine yeni bir yaşam var ettiler. Bu saldırı, Kürtlerin yarattığı işte bu değer ve özgürlüklerine karşı bir saldırıdır. Yine DAİŞ çetelerinin saldırılarına uğrayan Şengal’da binlerce insan hayatını kaybetti, kadınlar köle pazarlarında satıldı. Şengal halkımız yaşadıkları tüm bu katliamlara rağmen orada yeni bir yaşam inşa etmeye çalışıyorlar. İki bölgeye saldırı işte bu özgür yaşama yönelik saldırılardır” dedi.
    ‘HERKES TUTUMUNU NETLEŞTİRMELİ’
    Mahmur ve Şengal’in Kürt halkı için birer sembol olduğunu ifade eden İmir, “Irak Kürdistan Bölgesi yönetiminin bu saldırılara karşı tavrını netleştirmesi ve buna karşı sessiz kalmaması gerekiyor. Bu aynı zamanda ulusal birlik için elzem bir durumdur. Kürt halkının tüm önde gelenleri, din adamları, saygın insanları ve politikacılarının bu saldırılara karşı tutumlarını netleştirmesi gerekiyor. Ortaya çıkacak bu itiraz aynı zamanda ulusal birlik için de bir ön adım olacaktır. Sadece bu değil, yine Kürtlerin tüm parti, oluşum ve insanlarının birlik olması ve bu saldırılara karşı ortak hareket etmesi gerekiyor. Uluslararası güçlerin de oradaki halklarımıza sahip çıkması ve Türkiye’nin bu saldırılara karşı çıkmaları gerekiyor. Şengal, DAİŞ’e karşı insanlığın onurunu savunmuş bir yerdir. Ne olursa olsun Şengal ve Mahmur halkını savunacak ve tüm gücüyle buna karşı çıkacağız” diye konuştu.
  • Johnson Kürt’lere takıldı

    Johnson Kürt’lere takıldı

    Erem Kansoy

    İngiltere’nin başkenti Londra’da devam eden eylemler giderek büyüyor. Bugün İngiliz Parlamentosunda bir toplantıya katılan İngiliz Başbakan Borris Johnson’un parlamentodan çıkışı esnasında eylemciler tarafından aracının önü kesildi. Johnson’un arkasında seyreden güvenlik aracı ise başbakanın bulunduğu aracın ani fren yapması sonucu arakadan çarptı.

     

    Diyarı Kurdi isimli Başbakanın aracının önüne atlayan protestocu ise İngiliz polisi tarafından göz altına alındı. Eylemciler ise an itibarıyle Belgravia polis istasyonu önünde toplanıyor. Yaşanan olay İngiliz basınında büyük yer bulmasına rağmen basında yer alan haberlerde adeta Kürtlere sansür uygulanıyor. Haberlerde sadece ‘Kürt protestocular’ kelimesi yer alıyor fakat Türk saldırıları veya Kürtlerin insanlık için orada oldukları belirtilmiyor. Haberler sadece başbakanın küçük bir kaza atlattığı yönünde veriliyor buda İngiliz basının iki yüzlülüğünü ortaya koyuyor.

    Kürt Halk Meclisi’nin öncülüğünde Britanya Parlamentosu önünde bir araya gelen Kürtler Türk devletinin Medya Savunma Alanları, Şehit Rüstem Cudi Mülteci Kampı, Şengal’e yönelik düzenlediği saldırıları merkez Londra’da halk protesto etmeye devam edecek.

     


  • Tahliye olan Selma Altan: Cezaevlerinde korkunç tecrit uygulanıyor

    Tahliye olan Selma Altan: Cezaevlerinde korkunç tecrit uygulanıyor

    Tahliye edilen Ege TUHAY-DER Kurucu üyesi Selma Altan, tutuklu bulunduğu Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nden çıktı. Altan, cezaevlerinde yaşanan sürece dikkat çekerek, “Cezaevlerinde korkunç tecrit uygulanıyor” dedi.

    Ege Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TUHAYDER) Kurucu üyesi hasta tutuklu Selma Altan (71)  İstanbul 26’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde 7 ay sonra görülen ilk duruşmasında tahliye edildi. Altan, Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nden tahliye oldu. Cezaevi önünde yakınları Altan’ı ailesi ve yakınlarının yanı sıra Halkların Demokratik Partisi (HDP) İl Eş Başkanı Besriye Tekgür ve İl yöneticileri, EGE TUHA-DER, Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivistleri karşıladı.

    ‘ÇALIŞMALARA DEVAM’

    Altan burada kendisini karşılayan herkese teşekkür ederek kısa bir açıklama yaptı. Koronavirüs (Kovid-19) bahane edilerek, cezaevlerinde tecridin daha çok arttırıldığını kaydeden Altan, şunları söyledi: “İçeride tutukluları hastaneye falan götürmüyor. Bu şekilde tecridin olması tedirgin edicidir ve buda psikolojiyi olumsuz etkiliyor. O nedenle dışarıdan içerdekileri desteklemek lazım. Ben esas olarak dernek çalışanı ve yöneticisi olarak buraya cezaevine getirildim. Bizim içerde olmamızın esas nedeni buydu. Bundan sonra bu çalışmalara zaten devam edeceğiz. Biz kanunsuz hiç bir şey yapmadık. Emniyet önce fişliyor sonra da bir sürü delil üretmeye çalışıyor. Adeta öküzün altında buzağı arıyor. Adaletsiz bir ülkede yaşıyoruz maalesef.”

  • Irak Ordusu, TSK’nin saldırılarına karşı harekete geçti

    Irak Ordusu, TSK’nin saldırılarına karşı harekete geçti

    HABER MERKEZİ – Türkiye’nin Mahmur, Şengal ve Kandil’e yönelik hava saldırıları devam ederken, MSB’den Heftanin’e asker kaydırıldığı açıklaması geldi. Irak Ordu Sözcüsü Emid Yehya Resul ise, Türkiye’nin saldırılarına karşı “Savunma Kalkanı Sistemi”ni devreye sokmak için çalışmalara başladıklarını duyurdu.
    Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından Mahmur Kampı, Şengal ve Kandil’deki kimi alanlara dönük başlatılan hava saldırıları devam ediyor. Bölgeden yayın yapan ROJnews, Hewlêr kırsalındaki Bradost alanının bir kez daha bombardımana tutulduğunu duyurdu. Ajans, bombardımana dair görüntülerde yayımladı. Yapılan bombardıman sonucu bölgede yaşayan yurttaşlara ait bahçelerde yangın çıktığı belirtilen haberde yine bölgedeki Xelîfan, Sîrwan ve Elekan köylerinin de ateş altına alındığı kaydedildi.
    MSB’DEN HEFTANİN AÇIKLAMASI
    TSK, Heftanin bölgesindeki birçok alana da savaş uçaklarıyla hava saldırısı düzenlendi. Milli Savunma Bakanlığı, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Heftanin’e “Pençe-Kaplan” operasyonu başlatıldığını duyurdu. Açıklamada şu ifadelere yer verdi: “Halkımızın ve hudutlarımızın güvenliğini tehdit eden PKK ve diğer terörist unsurları etkisiz hale getirmek maksadıyla; Hava Kuvvetleri, ateş destek vasıtaları, ATAK Helikopterleri, İHA ve SİHA’larla desteklenen Komandolarımız, hava hücum harekâtıyla bölgeye intikal etmişlerdir.”
    IRAK’TAN SERT YANIT 
    Irak Ordusu Sözcüsü Emid Yehya Resul ise, TSK’nin hava saldırılarına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Resul, Türkiye’ye ait 18 savaş uçağının Irak sınırlarını geçerek, Şergat ilçesine kadar geldiğini ve bu durumun bir daha tekrarlanmamasını istedi.
    Irak’ın egemenliğinin ihlal edildiğini söyleyen Resul, saldırıların engellenmesi için “Savunma Kalkanı Sistemi”ni devreye koymak için çalışmalara başladıklarını da duyurdu.  Resul, “Türkiye’nin 18 savaş uçağı sınırlarımızı ihlal ederek Şergat ilçesine kadar geldi. Türkiye bu tarz saldırılarından vazgeçmeli ve tekrarlamamalıdır” dedi.
  • Londra’da Türk devleti protesto edildi

    Londra’da Türk devleti protesto edildi

    Diren Dicle Eren

    Kürt Halk Meclisi’nin öncülüğünde Britanya Parlamentosu önünde bir araya gelen Kürtler Türk devletinin Medya Savunma Alanları, Şehit Rüstem Cudi Mülteci Kampı, Şengal’e yönelik düzenlediği saldırıları protesto etti.

    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan posterleri ile YPG ve YPJ bayrakları taşıyan grup, sık sık “Faşist Türk devleti”, “Terörist Erdoğan”’ “Kürtlere savaşa son”, “Silah satışını durdurun” sloganları atıldı. Burada bir açıklama yapan Britanya Kürt Halk Meclisi Eşbaşkanı Ercan Akbal, Kürtlere yönelik soykırım saldırıları gerçekleştiğini belirterek, İngiltere’nin Türk devletine silah satışlarını derhal durdurması gerektiğini vurguladı. Akbal, faşizme karşı birlik çağrısı yaparak Kürt halkının asla yılmayacağını kaydetti. Eylem alkış ve sloganlarla sona erdi.

  • AvEG-Kon :”Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto ediyoruz!”

    AvEG-Kon :”Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto ediyoruz!”

    Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon), Türkiye’nin Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto etti.

    AvEG-Kon tarafından yapılan açıklamada, “Kürt halkına yönelik saldırganlıkta sınır tanımayan faşist Saray rejimi dün gece yarısı sivil halkın yaşam alanlarının da içerisinde olduğu Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik kapsamlı hava saldırıları gerçekleştirdi. Hava saldırılarında sivil halktan yaralananların olduğu ve Serdeşt bölgesinde bir hastanenin de bombalandığı belirtilmektedir” denildi.

    “Onlarca savaş uçağı ile gerçekleştirilen saldırılara aynı zamanda keşif uçakları da eşlik etmiştir. Sömürgeci faşist Türk Devleti, on bini aşkın mültecinin yaşadığı Maxmur Kampı’na yönelik daha önceki yıllarda da defalarca hava saldırıları gerçekleştirerek sivil halkı katletmişti. Kuşatma, ambargo uygulamaları ile yaşam alanları daraltılan Maxmur halkı, şimdi de kapsamlı hava saldırılarının hedefindedir” denilen açıklamada, “En son Nisan 2020’de gerçekleştirilen hava saldırısında da 3 Kürt kadını katledilmişti. Bütün dünyanın gözü önünde hava saldırıları gerçekleştirilirken, sözde BM koruması altında olan Maxmur Kampı’na yönelik işgalci hava saldırılarını Avrupa ülkeleri sesini çıkarmayarak seyretmekte ve bu sessizlikleriyle Türk Devleti’ne destek sunmaktadırlar” ifadelerine yer verildi.

    Saldırılarda hastaneler, yaşam alanları gibi sivil hedeflerin vurulduğuna dikkat çeken AvEG-Kon, “Siyasi ve ekonomik kriz içerisinde giderek kitle desteğini de kaybeden faşist sömürgeci Saray rejimi, Kürt halkının statü kazanmasını engellemek için Kürdistan’ın dört parçasına saldırılarda sınır tanımamaktadır. Şovenizmi, ırkçılığı geliştirerek, Kürdistan’ın dört bir yanına saldırılar düzenleyerek, ırkçı, faşist, işgalci saldırılardan medet umarak, siyasi ömrünü uzatmaya çalışmaktadır” dedi.

    Sonlarına yaklaştığı siyasi ömrünü uzatmak için Kürt halkına gözü dönmüşçesine kapsamlı saldırılar düzenleyen faşist Saray rejimi, yakın zamanda Irak hükümeti ile MİT üzerinden görüşmeler yaparak saldırı ve işgalin ön koşullarını oluşturmaya çalışmıştı. Açıklama şöyle devam etti:

    “Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da demokratik hak ve özgürlükleri yok eden, Kürt halkına, devrimci ve ilerici güçlere karşı pervasızca saldırılarını sürdüren faşist Saray rejimi, HDP’nin ‘Darbeye karşı demokrasi yürüyüşü’ şiarıyla bugün Hakkari’den ve Edirne’den Ankara’ya başlattığı yürüyüşü engellemek için kentleri ablukaya almış, DHP binalarına giriş çıkışları engellemiş ve Edirne’de yürüyüş koluna saldırı da bulunmuştur.

    “AvEG-Kon olarak, sömürgeci faşist Türk Devleti’nin Maxmur, Şengal ve Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırılarını protesto ediyor, özgürlükten ve demokrasiden yana olan herkesi sokağa çıkarak saldırıları protesto etmeye Kürt halkımızın yanında olmaya çağırıyoruz.”

  • ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini  ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk

    Söyleşi: Ateş Alpar – Zeynep Sönmez

    Tiyatro tarihi üzerine başka pek çok kitaba imza atmış olan OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro Bölümü’nden ihraç edilen Doç. Dr. Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk.

    • Süreci nasıl yaşadınız/yaşıyorsunuz? İlk başlarda hepimiz için odaklanarak çalışmak, okumak – yazmak zordu, siz üstesinden gelebildiniz mi?

    Aslında pandemi, ülkede yaşadıklarımızdan dolayı “menüde başka ne var” diye azcık ironik seslendiğimiz bir zamana denk geldi, sınırlandırılmış bir zamana, daha geniş bir zamanla esneterek bakmaya çalışmak gerekiyor, sanki sıkıştırıldığımız zaman ve mekân bizi hep gündelik aciliyetlere hapsediyor ve bu kapanmışlık zaten ebedi bir karantina duygusu yaratıyor. Bu bekleme halini o kadar içselleştirdiğim zamanlar vardır ki, içinden geçtiğim süreci ona benzettim. Şimdi durmalısın, biraz zaman geçince daha iyi düşünebilirsin türünden bir şey. Nasıl yaşadığıma gelince, biz evde otururken çalışmak zorunda kalanların varlığına, hep bildiğimiz ama daha görünürleşen eşitsizliği üreten varlıklarına çarptıkça öfkeli ve depresif; sonra o duygunun aralandığı zamanlarda sakinleşince de hep birlikte durup düşünmenin hepimize belki iyi geleceğini düşünerek geçti. İçimden bütün dünyayla konuşmak gibi bir alışkanlığım var eskiden beri, ne tartışmalar yürüttüm, bütün kurumlarla, organizasyonlarla. İçim çok gevezeydi bu dönemde. Biraz dışarıyla ilgilendim, başka insanları ve sokaktaki hayvanları daha iyi görmeye çalıştım, yalnız hissetmedim kendimi bu yüzden. Çalışmak ya da okumak, bunlar kesintiye uğrayabilir zaten, uğramaları gerekiyorsa, bu anlamda kendimi çekiştirmedim, hırpalamadım, her şey olması gerektiği gibiydi belki de, herkesin ve her şeyin zamanı farklıdır. Daha az okudum, az şey izledim ve bu dönemden bir performans çizelgesi çıkarmadım. Zihin raflarımı yerleştirmeye çalıştım, bana iyi geldi. Kuşları ve bulutları seyrettim, ağaçlara baktım, biz yokken doğada her şey daha iyiydi. Çok üzücü değil mi bu? Bizsiz mutluydu canlılar.

    • Üzücü gerçekten… Peki “ev fikri” hakkında neler söylersiniz; bu süreçte değişikliğe uğradı mı, hâlâ aynı mı? Gelecekte nasıl bir ev tahayyülü ile baş başa kalacağız?

    Ev fikri de bütün fikirler gibi, ezici yan anlamlarıyla bir kapana dönüşeli çok olmuştu. İki anlamda. Birincisinde insanlarla bir amaç için sokakta olduğum zamanlarda ev ikincil bir yerdi. Anlamı, olması gerektiği kadardı. Sokaktan kovulunca ev, mutlaklaşmaya başladı. Daha fazla temizlenen, çiçeklenen ve tek sığınağımız mış gibi kendimizi korumaya aldığımız bir yer olarak. Ev, kendizi iyi hissettiğiniz tek yer haline geldiyse, durup düşünmek gerekiyor. Çünkü yok edilen bir dışarısı ile, güvenliğin ön planda olduğu bir yaşam biçimi ile karşı karşıyasınız demektir. Çocukluğumdan beri dikkatimi çeker, ekonomik gücü sınırlı olan insanlar bile eve, eşyalara daha çok para harcarlar. Dışarısının artık azaldığı bir hayata sahne dekoru kurarlar aslında. Artık olaylar burada geçecektir, her şey burada yaşanacaktır. Bizim gibi vaktini daha çok masa başında geçirenler için, ev aynı zamanda okuma odası gibi bir yer. Bu ilişkiden bir ideoloji üretmediğiniz sürece, ev sizin şimdiki zamandaki koordinatlarınızı çiziyor. Bir yerde oluş, bulunma hali, ama hallerin birden fazla biçimi var. İkinci anlam ise, evden çıkmayın dediklerinde beliren utançla ilgili. Bunu en çok mülteciler meselesinde yakıcı biçimde deneyimlersiniz. Ev yok, sığınacak bir yer yok, herkes evine diye seslenildiğinde sokakta kalanlar var. Salgın dolayısıyla eve kapatıldığımızda benzer bir duygu yanı başımızdaydı. Çalıştığı inşaatta yatanlar, çadırlarda kalanlar… Hindistan’dan bir fotoğraf düşmüştü önüme, iş bulmaya geldikleri kentlerden gönderilenler, köylerine yürümek zorunda kalan büyük bir insan grubu ve daha birçok fotoğraf. Bir evi olmak… Adorno’nun dediği gibi “kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi “evimizde hissetmemek” ahlakın bir parçasıdır.” Dünyayı evimiz olarak inşaa edemediğimiz sürece, her yer tekinsiz olmayı sürdürecek ve yüksek güvenlikli evler iyice çoğalacak ve hapishanelerimize dönüşecek.

    • Marx’ın “Filozoflar yalnızca dünyayı farklı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir,” sözünü, antroposen çağı insanı yanlış anladı. Salgın sonrası, müdahil olma biçimlerimizde ne gibi değişiklikler olabilir? Mücadele ve müdahale başka hangi yollardan ilerleyecek?

    Felsefenin zamanı, diyordu az önce dinlediğim bir online seminerde Ertuğrul (R.Turan) Hoca, zamansızdır, dünya görüşü ise -mealen aktarıyorum- kendi zamansallığının aciliyetlerine cevap bulmaya çalışır ve bu zaman dışılık ya da üstülük, onun hem gücü hem de en kırılgan yeridir. Bu bir anlamda doğru, düşünmek ve yorumlamak bir “fazla” olarak görüldüğünde. Fakat öte yandan düşünceyle hiç bütünleşmeyen bir praksisin varlığı, asıl mesele haline gelen. Böyle basit bir karşılıklılık meselesi değil şüphesiz ama insanın bütün edimlerinde sorgulaması gereken bir şey. Bütün bu şahane fikirlere rağmen niye hâlâ komşumuzu kemiriyoruz, sorusu rahatsız edici bir biçimde hep işitilecek. Bunun tek bir cevabı yok, bir disiplini dünyayı kurtarmaya çağırmak da değil mesele, sadece edimden bu kadar uzak teorileştirmenin, teorisyenleri rahatsız edip etmediği sorusunu usulca bir yere bırakmak aslında. Bu arada Marx’ın sözünü doğrudan ele almadığımı belirtmeme gerek yok sanırım. Orayı geçeyim daha güncel bir örnekle devam edeyim, başka bir alanla ilgili. İşinde iyi, çok iyi doktor, yığınlarca bilimsel makalesi var ama sağlık politikaları konusunda devletin, Dünya Sağlık Örgütü’nün söyledikleri dışında bir tavır geliştirmiyor, buna ihtiyaç da duymuyor. İlaç sektörleri hakkında, sağlığın gaspı hakkında herhangi bir cümlesi yok, hatta olup biteni olması gereken olarak görüyor, ama insanlara yardım ediyor. Bir taraftan insanları hasta eden aslında bu politikalarsa, ölüm doğal yollardan çok dünya ölçeğindeki politikalardan kaynaklanıyorsa burada hayat hakkı, iyi hekimlik meselesiyle bu manzarayı karşı karşıya getirelim ve yeniden soralım, üretimlerimizle dünyaya yardım ettiğimiz, yolunda gitmeyen şeyleri düzelttiğimiz, burayı daha iyi bir yer haline getirmek için, bilgiyi inceltmek için yaptığımız şeylerin anlamlı bir karşılığı olduğunu bize kim öğretti? Biraz paradoksal, hepimizin varoluşa katılma halimiz gibi. Ben sadece gelir dağılımındaki korkunç eşitsizlikten, savaş politikaları yüzünden yersiz yurtsuz kalan insanların, canları gerçekten çok yanmış insanların -artık dayanacak gücü kalmadığı için- bir hareket başlatabileceğini düşünüyorum ama tarihin bize gösterdiği bu hareketlerin başka bir akılla bütünleşmesi gerekliliği. Öyle kendiliğindenlikle olmuyor bu işler. Bu akıl, evden çıkar mı, güvenli yuvasını terk eder mi bilmiyorum ama tek bildiğim eski formda olmasa bile insanlar artık “normal” yaşamak istemiyor. Hayvanlarla, ağaçlarla, sularla birlikte nefes alabileceği bir dünya düşlüyor, umarım onların sesi çığlığa döner ve diğerleriyle birleşir.

    • Yaşadıklarımız teoloji, teknokrasi, bilim sarmalında dolaştırıyor bizi. Her şey durulduğunda yerimiz hangisine daha yakın olacak sizce?

    Bilimsel olana fazla güvenle, güvensizlik arasında geçişken bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Mutlaklaştırdığınız her şey aynı zamanda karşıtından da bir şeyler alacaktır, sınırlı varlıkların anlamaya çalıştığı bir evrende her şeyi çözdükleri yanılsamasının yarattığı semptomlar bunlar. Herkes bir ay içinde aşı bekledi örneğin, sonra bunun gerçekleşemeyeceğini düşünmeye başlayınca, o kadar da muktedir pozisyonda olunmadığını kavradı. Teknikleşen bir bilimden fenası yoktur, her şeyi araçsallaştırabilir, bunlarla ilgili daha fazla düşünülmeye başlandı sanki. Bir şeye güvenmek ihtiyacı, bizim buradaki varoluşumuzu belirleyen şeyler arasında en kuvvetli olanı. Çocuksulaşılan zamanlar, bütün açıklamaları okuyup, ne olacağına ilişkin yorumları izleyip ve bize güven verecek bilimsel açıklamalar aramak yaptığımız. Kendi başımıza üstesinden gelemediğimiz büyük olaylarda hep olduğu gibi. Dolayısıyla bu ruh hali bilimsel sonuçlara uygun bir yaşam hattını daha mantıklı bulacakların sayısını artıracaktır, ama sorularımızın tamamına buradan cevap alamadığımız sürece de kendimizi güvende hissetmek için sığınacak bir aşkın hep var olacaktır. Biçim değiştirerek süren bir durum bu, burası neresi, biz ne yapıyoruz, başımıza gelenlerin anlamı ne gibi sorulara tam bir cevap bulamadığımız için, bir Başkan’ın imkanları hakkında düşünmeyi sürdüreceğiz. Elbette benim sözünü ettiğim şey, tekil insanın varoluş uçurumundaki doğal arayışları, ama bunların hepsinin araçsallaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz ve sadece teolojik olan sistemin hizmetinde değil ki, bilimsel olan da onun hizmetinde ve ikisini de kontrollü biçimde insan topluluklarını yönetmek için kullanmayı sürdürecekler. Dünyadaki büyük salgınların tarihine baktğınızda çok büyük değişimlere yol açtığını görüyorsunuz, politikaları, geleceği kurgulama biçimlerini vb. ciddi anlamda belirlediğini. E-skop’ta Ali Artun’un “Kara Ölüm ve Avrupa Sanatı” başlıklı güzel bir yazısını da bırakıyorum, meraklısı için buraya. Umarım aynısının tekrarını yaşamayız.

    Salgın sürecinin başlarında kültür-sanat alanına destek vereceğini açıklayan ülkelerin arasında Türkiye yoktu, sonraları da olmadı. Bu bağlamda sanatçılar, sanat emekçileri, bağımsız kolektifler süreçten çok etkilendiler. Süreç sonunda nasıl ayakta kalabilecekler? Direnebilmeleri için nasıl bir dayanışma ya da örgütlenme modeli üzerinde çalışmaları gerekir?

    Bu ülkede sanatla uğraşmak zaten kolay bir şey değildi -olmayan sanat ve kültür politikalarına baktığınızda- şimdi gerçekten ortada nasıl toparlanacağı tam olarak anlaşılamayan bir durum var. Pek çok insanın yaşadığı zorluğu kişisel olarak biliyorum, pek çok sanat emekçisi için çalışma koşulları pandemiden önce de güvencesizlerin profiline uygundu, kısa süreli işler ve sosyal güvence yokluğu. Şimdi onların durumuna topluluklar eklendi. Kiralarını ödeyemedikleri gibi çalışanlara da herhangi bir ödeme yapamayan, gişe geliriyle ayakta duran topluluklardı bunlar. Bir bölümü dayanışma için platform oluşturdu ama sayısal açıdan düşündüğünüzde bu kadar çok insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli görünmüyor bu girişimler. Pek çok iş alanında olduğu gibi burada da çok büyük yıkımlar olacak, biz henüz bütün manzarayı göremiyoruz. Pek çok topluluk kapanacak, insanlar başka işlere yönelecekler fakat bu büyük kesintinin herkese birlikte olmak gerekliliği konusunda, bir bütün olarak davranmanın yollarını düşünmek konusunda bir bilinç kazandırdığını düşünmek istiyorum. Dediğim gibi az sayıda oluşumlar var bu konuda, birlikte nasıl mücadele edeceklerini düşünen sanat emekçileri var. Bu arayışların kalıcı olması gerekiyor çünkü bu ülkede hatta dünyanın pek çok yerinde sanat mekanları, topluluklar yaşasın diye uğraşacak bir politika kalmadı, varsa da çok az. Bu büyük bir soru, kolektif olarak düşünmemizi gerektiren ve ortak cevaplar üretmemizi gerektiren bir soru: Nasıl mücadele edebiliriz? Sorusu. Benim tek bildiğim bir şey var, her şeye bir bütün olarak bakmak gerekliliği, çünkü hep birlikte batıyoruz, mücadeleyi bir bütün olarak kavrama zorunluluğu. Ancak buradan bakarsak bir çıkışımız olabilir.

    • Normal denilen “eski”ye döndüğümüzde nasıl bir kültür-sanat ortamıyla karşılaşacağımız hakkında öngörüleriniz neler? Tüm görsel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında…

    Bunu bilemem ama bu soruyla eğleneyim izninizle azcık. Pandemi sırasında sanırım Çekya’da bir müze hemen maske sergisi açtı. İnsanlardan kullandıkları maskeleri toplayıp, sergi açmışlar. Ne hissedeceğime karar veremedim. Bu kadar hızlı karşılık verme meselesinin sadece sanatta olduğunu düşünmüyorum tabii. Ama genel olarak aklımdan geçeni söyleyeyim, artık filmler, oyunlar, gösteriler bütün bu olanları malzemeye dönüştürür, kalan ömrümüzde biz de izler, dinleriz. Şaka bir yana, sosyal bilimlerden sanata bütün alanlar için büyük bir malzeme bu. İşte ben bu “malzeme” sözcüğünü hem anlıyor hem de nedense biraz hüzünle karşılıyorum. Eskiye dönülmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor, Berliner Ensemble’ın yeni koltuk düzeni çok iç burkucuydu, uzak koltuklar falan. Hepimiz oradan gelen bir fotoğrafa üzüntüyle baktık ama alışkanlıklar değişebilir bir şey. İnsanın uyum sağlama yeteneği yüksek aslında. Daha önemlisi seyircinin kendini güvende hissedip gösteri alanlarına gitmesi uzun sürecek mi? Birlikte göreceğiz. Eskiyle karşılaştırdığımız sürece ise hep keder verecek.

    • Sanatta, özellikle sinemada Esposito’nun deyimiyle “bağışıksız” yani dışlanan, azınlıkta olan karakterlerin giderek daha çok yer bulduğunu görüyoruz. Sömürgeci, erkek, beyaz, hetero bireyin hikayelerinin baskın varlığı aşınıyor gibi. Anlatı sanatının, hikayeciliğin gelecekte alacağı biçim üzerine neler söylersiniz?

    Evet çok uzun zamandan beri, hikayesi anlatılanlar bir çeşit “öteki”den seçiliyor. Tarihten intikam gibi, tarihi yazanlardan. Ve bu hikayeler orta sınıf beyazlara izletiliyor, onlar da çok seviyorlar bu hikayeleri. Hikaye anlatma geleneğinin uzun tarihinde, örneğin eski toplumlarda aynı zamanda bir tarih anlatısı olarak kabul edildiği zamanlarda, anlatılan kolektifin hikayesiydi. Topluluğun geçmişi, özel olayları, kahramanları vb. Anlatının kolektiften bireysel olana geçişi daha modern zamanların ürünüydü. Sadece tiyatro tarihinden bile baksanız oyun kişilerindeki değişim size bu tarih hakkında bilgi verecektir. Tragedyalardan, burjuva dramına geçiş, prenslerden, prenseslerden sade yurttaşlara geçiş ve giderek hikayesi anlatılmayanlara geçiş. Bu dediğim bize bir şey anlatıyor, dünyaya bakışın, kurucu unsurun ve hikayede etkin olanın nasıl değişime uğradığı hakkında bir adalet arayışını anlatıyor. Dışarıda olmayan bir adalet bu, dışarıda hükümsüz olanların sesini duyurma arzusuna temelleniyor. Dolayısıyla çok uzun zamandır vuku bulan bu. Geçen gün bir anket sonucu vardı, ülkenin yüzde kırkı -eğer doğru hatırlıyorsam- kendini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiğini söylemişti. Buradan baktığımızda zaten onlar azınlık kalacak gibi ve öteki kelimesinden de uzaklaşmamız gerekiyor gibi. Öteki benim kullanacağım bir şey değil artık, onu kendini merkezde hisseden kullansın diyorum.

     

    Kaynak : Yeni Yaşam Gazetesi