Blog

  • Can Dündar Guardian’a Yazdı: Erdoğan ve Suriye ile ilgili gerçeği açığa çıkardım. Bunun için beni hapse attırdı

    Can Dündar Guardian’a Yazdı: Erdoğan ve Suriye ile ilgili gerçeği açığa çıkardım. Bunun için beni hapse attırdı

    Türk devletinin Suriye’deki silahlı gruplara silah göndermesini haber yaptığı için tutuklanan Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Can Dündar İngiltere’nin saygın gazetelerinden Guardian gazetesine yazdı. Gazetede yayınlanan yazı şöyle:

    “Türkiye’de, hükümetin kendisi kadar eski bir tartışma yeniden gündemde. Bu kez konuyu Türk hükümetinin Suriye’ye gizli silah sevkiyatı yeniden gündeme taşıdı.

    2014’ün başlarında Türk istihbarat servisine (MİT) ait olduğu anlaşılan bir kamyon, Suriye sınırında durduruldu. Jandarma ve konvoydaki istihbarat görevlileri birbirlerine silah çekti. Bu, devlete hâkim olmak için mücadele eden iki bloğun karşı karşıya geldiği andı. Kamyon arandı. Kamuflaj olarak kullanılan ilaç kutularının altında silahlar ve cephane bulundu. Kamyon biraz bekletildi. Ancak hükümet yetkililerinin müdahalesinden sonra Suriye’ye geçmesine izin verildi.

    ‘Olayın üstü kapatıldı’

    Hükümet derhal konvoyu durduran jandarma (komutanı) ve savcıyı açığa aldı ve tutuklattırdı. Kamyonlarda insani yardım malzemesi olduğu duyuruldu. Erdoğan Hükümeti’nin Suriye’deki iç savaşa müdahale ettiği iddialarını gündeme getiren bu olay derhal kapatıldı.

    Ancak Mayıs 2015’te Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığım Cumhuriyet gazetesi bu olayın görüntülerine ulaştı. Kamyonun silah dolu olduğu çok açık görülüyordu. İstihbarat servisinin bir komşu ülkede yaşanan iç savaşa yasa dışı olarak silah taşıdığı belgelenmişti. Bu büyük bir haberdi. Fotoğraflarla operasyonun ayrıntılarını yayımladık. İnternet sitemize de görüntüleri koyduk.

    ‘Öyle bırakmam onu’

    Erdoğan zor durumda kaldı. Haberi yalanlamadı. Bunun yerine yayını sansürlemeyi ve sorumlu gazeteciyi, yani beni tehdit etmeyi seçti. Devlet kanalında, “Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu” dedi. Görüntülerin “devlet sırrı” olduğunu ve bunları yayımlamanın “casusluk” faaliyeti olduğunu ekledi. Dahası bunun devletin değil kendi sırrı olduğunu teyit edercesine savcılığa bireysel suç duyurusunda bulundu.

    Benim için vatana ihanet ve casusluk amacıyla gizli bilgiyi ele geçirip yayımlamaktan iki müebbet hapis cezası talep etti. Bu, devletin cumhurbaşkanının arzularının ceza mahkemesi yargıçları tarafından emir olarak kabul edildiğini çok iyi bilen bizlerin tutuklanacağının göstergesiydi. Nitekim 26 Kasım’da, Jandarma’nın ‘Evet MİT tırlarında silah vardı” haberini yapan Ankara temsilcimiz Erdem Gül’le birlikte tutuklandım.

    Tutuklanmadan tam 10 gün önce Cumhuriyet adına Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Basın Özgürlüğü ödülünü aldım.

    Tutuklanmamız konusunda yerel ve uluslararası basınla insan hakları örgütlerinin eleştirileri üzerine Adalet Bakanı ‘her ülkenin güvenlik konusunda hassas olduğunu’ söyledi ve Julian Assange ile Edward Snowden’ı örnek gösterdi. ABD’inin Türkiye Büyükelçisi cevap verdi: “Biz bilgiyi sızdıranın peşine düştük, yayımlayanın değil.”

    ‘Güvenliğe tehdit basını susturmaya gerekçe olabilir mi?’

    Bu, basın özgürlüğü konusunda dibe vuran baskıcı Erdoğan rejimine yeni bir darbeydi. Bu aynı zamanda, İran-Contra’dan Watergate’e, Pentagon Belgeleri’nden Clive Ponting davası gibi birçok skandalda hep sorulan soruları bir kez daha gündeme getirdi. Devletin güvenlik ihtiyacı, halkın bilme hakkıyla çelişince öncelik kimindir? Güvenliğe tehdit, hükümetin medyayı susturma girişimine gerekçe olabilir mi? “Devlet sırrı” mührü yönetimlerin kirli işlerini örtmek için bir örtüye dönüşürse, bunu yırtıp atmak gazetecinin görevi değil midir? Toplumun çıkarlarına en çok neyin hizmet ettiğine kim karar verir?

    Casusluk suçlamasıyla karşı karşıya olan ve İstanbul’da hücreye atılan bir gazeteci olarak bu sorulara yanıt arıyorum ve vardığım sonuç şu ki, hiçbir ‘devlet sırrı’ etiketi ya da “devlet güvenliği” gerekçesi, devlet suçuna izin vermez. Bu nedenle kendimi Winston Churchill’in sözleriyle savunuyorum: “Resmi Sırlar Yasası, ulusal savunma için çıkarıldı… ve gerçeğin gizlenmesinde kişisel çıkarları bulunan hükümet yetkililerini korumak için kullanılmamalı.”BBC Türkçe

  • Milletvekili Sarıyıldız Tüm Yönleriyle Cizre’yi ve Orada Devam Eden Direnişi Yazdı

    Milletvekili Sarıyıldız Tüm Yönleriyle Cizre’yi ve Orada Devam Eden Direnişi Yazdı

    Cizre ve Silopi 15 gündür, yani 900 saattir kapalı cezaevine dönüştürülmüş vaziyette. Cezaevinde dahi ziyaretçi hakkınız var. 15 gündür Cizre ve Silopi’ye on binlerce asker ve özel harekât polisi dışında hiç kimse giriş yapamadı.

    Devlet saldırılarının başladığı ilk günden bu yana aralıksız olarak Cizre’de bulunan Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız, yaşanan olayların en yakın tanıklarından birisi. Halkın direnişini, devletin saldırılarını yerinde takip eden Sarıyıldız gözlemlerini yazdı:

    “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı…” Tam da böyle bir zamandı. Bir bahar günüydü, cevval bedenlerin menzile bir an önce varmanın tez canlılığı, hafif korku, fısıldaşmalar ve bayramsı heyecan bütün Cizrelileri sarmıştı. Bütün bu karmaşık duyguların Cizre’ye sirayet ettiği tarih 1992 Newroz’u. Bütün yollar, sokaklar, caddeler, köy yollarındaki patikalar Newroz’a akıyordu. Mahalle aralarında tutulan halaydan sonra sımsıkı kenetlenme zamanıydı. Çünkü yine bugün olduğu gibi demirden imal edilen zulüm makinaları; tanklar ve zırhlı araçlar kenti kuşatmıştı. Bayram kana bulanmalıydı. Atalardan miras alınan muhayyeli meftuna çevirmenin, tam vaktiydi. Çünkü, özgürlüğü haykıran ve ölüm kefenini yırtan bir halkın çığlığı egemenleri her daim deliye çevirmiştir. İşte o deli, çılgın ruh o gün Cizre’yi kana buladı…

    Cizre o zamandan sonra yara aldı, debelendi, düştü, kalktı. Ancak, o ilk günkü özgürlüğe kavuşmanın tez canlılığını ve bayramsı heyecanını hiçbir zaman yitirmedi. Bazı  kentlerin zamanı, takvimin zamanından hızlı akar. İşte çocukluğumun kenti Cizre böyle bir kent. Onun içindir ki Cizre hep bir adım önde olmuştur. Nice tufanları gören Cizre bu sebepledir ki muktedirler ile her zaman mukavemet halinde olmuştur. Cizre’nin zulme itiraz eden bu toplumsal ruh hali yakın dönem siyasi geçmişinin yanında tarihi ve kültürel karakteristiğinden gelmektedir. Cizre Osmanlılar döneminde de özerk yaşamını elinden almak isteyen Osmanlı Sultanına da itiraz etmiştir. Her sokağında direnişin bir anısı ve tarihi olan bu kenti “ıslah” etmek öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bugünün Sultan’ı da bunu idrak edecek.

    Tecrübeyle sabit olan bu kentin özgürlük tutkusu tank ve topla yeniden ehlileştirilmek isteniyor. Cizre ve Silopi 15 gündür, yani 900 saattir kapalı cezaevine dönüştürülmüş vaziyette. Cezaevinde dahi ziyaretçi hakkınız var. 15 gündür Cizre ve Silopi’ye on binlerce asker ve özel harekât polisi dışında hiç kimse giriş yapamadı. Devletin en ağır silahları ile bu iki ilçeye saldırılıyor. Silopi’de Ferhat Encü ve Aycan İrmez arkadaşımız bulunmakta. Ben de Cizre’nin 15 gündür devam eden vahşet günlerinin tanığıyım. Aynı zamanda 15 gündür bir halkın umutla, dirençle tank ve topa karşı yüreğini nasıl barikata çevirdiğinin şahidiyim.

    İlk önce öğretmenleri gönderdiler, sonra memurları. Başka bir ülkede savaş çıktığında, yurdum insanının can güvenliğin için apar topar “ülkeye dön” çağrısı yapar gibi…. Ülkenin batısına ait olan her şeyi çıkardılar. Çıkardılar, çünkü steril bir katliam için ortam uygun hale getirilmeliydi. Bir tek silah, üniforma, tank, top ve devletin en soğuk yüzü olan “güvenlik aygıtı” kaldı. Hükümet ricalleri böyle buyurmuştu; devletin çizdiği hudutları aşan “potansiyel teröristler”e had bildirilmeliydi. Generaller ve paşaların kibirli siluetleri ile harita üzerinde parmaklarını bastıkları alanları yerle yeksan etme zamanıydı.

    CİZRE DİRENDİKÇE, ONLAR ÇILGINLAŞTILAR…

    14 Aralık’ı 15 Aralık’a bağlayan gece Cizre kuşatması başladı. Ve tekmil verildi. Silah seslerinin gecenin sessizliğini yırtması ile vahşet günleri başladı. 1990’lı yıllarda devletin ceberut ve zalim yüzünü çok iyi tanıyan Cizreliler, hızlıca üst katları terk ederek, aşağı katlara ve bodrumlara sığındı. Evlerin üst katlarına isabet eden havan topu ve bomba atar mermileri sonucu büyük katliamlar yaşanmamış ise bu alınan tedbirin sonucuydu. Ancak, devlet gözünü her zamankinden daha fazla karartmıştı. “Kendi kendimi yönetmek istiyorum”,  “Ankara’nın katı hegemonyasını kabul etmiyorum” diyerek sistemde devrimci bir kara delik açan bu kent mutlaka cezalandırılmalıydı. Sokakta her canlı vurulmalıydı. Ki öyle oldu. Elektriklerin kesildiği mahalle içerisindeki en ufak ışık huzmesinin göründüğü her ev vurulmalıydı. Cizre, karanlığa ve ebedi sessizliğe gömülmeliydi. Tepede kente nizam vermeye çalışan keskin nişancılar çift gözlü evinin odasında Kuran Kursu hocası Hediye Şen’i vurarak başladılar öldürmeye. Hediye Şen, evinin bahçesindeki lavaboya giderken vuruldu. Çıkmadan önce eşi ile vedalaşan Hediye, cellatlar tarafından her an vurulabileceğini iyi biliyordu… Kabataş’ta ‘kardeşimize saldırdılar’ yalanını atıp kıyamet koparanlar, başörtülü bir kadının bedenini delip geçen 8 kurşunu görmedi. Çünkü, Hediye onların mümini değildi… Doğan Aslan, İbrahim Akhan, Lütfü Aksoy, Yılmaz Erz, Selahattin Bozkurt, Zeynep Yılmaz, Cahide Çıkal, Doğan İşi, Mehmet Tekin, Mehmet Saçan, Dikran Sayaca, Azime Aşan, Ferdi Kalkan, Abdulmecit Yanık, Hacı Özdal, 3 aylık bebek Miray İnce, Ramazan İnce, Hüseyin Ertene ve henüz beş yaşındaki Hüseyin Selçuk vuruldular sırasıyla. Bir de mensubu oldukları halk gibi kimliksiz 3 bebek annelerinin karnın da doğmadan yaşam hakları ellerinden alındı. Ceninleri dahi kurşunlayarak, kefene saran devlet şanına şan kattı! Şen olası Ankara! Bu kent firüzan yüzlü bebeklerine ve çocuklarına canhıraş çığlıkları ile son kez dokundu. Acı ve inancı aynı anda sinesine ekti bu kent… Ama, tepelerde her ölüm ile zafer nidaları atanlar bu kentin umudunu öldüremediler. Cizre direndikçe, onlar çılgınlaştılar…

    Cizre’de büyük bir yıkım ve acı var. Ancak,  bütün bu yaşanan zulme rağmen bir mağduriyet kimliği üretilmiyor. Devletin neden bu kente yöneldiğinin farkında. 80’lik yaşlı bir amcanın, “devlet tankı, topu, generali ve on binlerce askeri ile bu kenti kuşatma altına aldıysa demek ki hakikat yolundayız. Yüzlerce yıldır acı çekiyoruz. Bir yüzyıl daha acı çekmeye ve kimliksiz yaşamaya sebatımız yok. Bedel ödemeye hazırız” sözlerinin meali şudur: Kürtler yüzyıl önceki esarete asla artık rücu etmeyecek. Kürtler 20. Yüzyılda kendisine dayatılan ve birçok katliamın, sürgünün ve yıkımın müsebbibi olan statüsüzlüğü bu yüzyılda kabul etmeyeceğini ifade ediyor.

    İNCE SİTEM KALIN BİR DUYGUSAL KOPUŞA EVRİLİYOR

    Cizre, kendisine karşı başlatılan topyekun saldırıların hendek meselesi olmadığını, Kürdün varlık arayışını ve statü talebini boğma girişiminin olduğunun çok iyi farkında. Yüzyıllık tekçi ulus devlet anlayışına itiraz eden Kürtler bu nedenle direnmekten başka çaresinin olmadığının bilincinde.

    Ama Cizre’yi yaşadığı ölümden ve yıkımdan daha da üzen bir şey var. SESSİZLİK. Eskiden Kürdistan’da yaşanan yıkıma karşı kayıtsız kalan Batıya karşı ince bir sitem vardı. Ancak, Cizre ve diğer direniş kentlerinde devletin vahşetine karşı gözünü ve kulağını kapatan Batıya karşı var olan ince sitem kalın bir duygusal kopuşa doğru eviriliyor. Cizreli bir gencin ‘Filistin intifadasına karşı methiyeler dizenler Türkiye’nin İsrailleşmesini neden görmüyor. Gezi’de Kürtler olmasına rağmen ‘niye yoklar’ diyenler bilmeli ki; Gezi’deki direnişin 10 katını bu ceberut sisteme karşı veriyoruz. 6 ayda yüzlerce insanımızı kaybettik. Hani neredeler en çok da onlara güvendik. Ama yalnız bırakıldık’ serzenişi bir kişinin değil bir halkın sitemidir. Kürdün direnişine ortak olmak, Batı’ya kaybettirmez. Aksine bu direniş demokratik, ortak geleceğin en güçlü harcıdır.

    Kürtler, menzil-i maksudu olan özerkliğe doğru koşuyor. Bu menzile ulaşmak için her zamankinden daha fazla kararlı. Bu kararlılık olmasaydı hangi güç aylarca bedenlerini tanklara karşı siper edebilirdi. İşte Türkiye Cumhuriyetinin önündeki en büyük hendek iki metreden oluşan çukurlar değil. Asıl hendek Kürdün özgür yaşama iradesidir. Vesselam, bu irade olduğu müddetçe hiçbir güç bu halkı yenemeyecek.

    Tac-ı serimiz olan şehitlerimizi minnet ile andıktan sonra usulca aradan çekilip sözü şaire bırakmanın vakti…

    “Savrulup duran bir zaman diliminde 
Sarsarak ve sarsılarak geçiyor günler 
Ama kalbimiz çatlayacak kadar duyarlı 
Hayatı savunabilecek kadar güçlüdür…”

     

    Faysal Sarıyıldız

    HDP Şırnak Milletvekili-CİZRE

    Kaynak: ANF

  • Cizre’de birisi 6, birisi de 16 yaşında iki çocuk katledildi

    Cizre’de birisi 6, birisi de 16 yaşında iki çocuk katledildi

    Sıkıyönetimin 15 gündür sürdüğü Cizre’de saldırılarda birisi 6 yaşında, birisi de 16 yaşında 2 çocuk daha katledildi. Sokağa çıkma yasağının devam ettiği 14 Aralık’tan bu yana Miray bebeğin de içinde bulunduğu 23 sivil devlet güçleri tarafından katledildi.

    Cizre’de birisi 6, birisi de 16 yaşında iki çocuk katledildi 1
    Hüseyin Ertene (16) Cizre’de katledildi

    Halkın özyönetim direnişine saldırıların 15’inci gününe girdiği Cizre’de devlet güçleri saldırılarında can almaya devam ediyor. Cudi Mahallesi’nde özel harekat polislerince açılan ateşte Hüseyin Ertene (16) isimli çocuk göğsünden vurularak katledildi. Ertene’yi ilk olarak yurttaşlar vurulduğu yerden aldı. Mahalleye ambulansın gelmesi ve Ertene’nin Cizre Devlet Hastanesi morguna kaldırılması bekleniyor.

    6 yaşındaki Hüseyin Selçuk ise özel harekat polisleri tarafından açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi.

Sıkıyönetim saldırılarının 15 gündür devam ettiği Cizre’de devlet güçlerinin saldırıları 1 çocuğun canını daha aldı. 6 yaşındaki Hüseyin Selçuk isimli çocuk Cudi Mahallesi Merdan Sokak’taki evini önünde özel harekat polislerinin açtığı ateş sonucu kafasına aldığı kurşunla yaşamını yitirdi. Selçuk’un cenazesi önce Cizre Devlet Hastanesi’ne ardından da Şırnak Devlet Hastanesi Morgu’na gönderildi.

    15 GÜNDE CİZRE’DE 23 SİVİL KATLEDİLDİ

    Cizre’de 14 Aralık gününden bu yana süren sokağa çıkma yasağı ile birlikte devlet güçlerinin devam eden saldırılarında aralarında anne karnında bir bebek ve 3 aylık Miray İnce’nin de bulunduğu 23 sivil katledildi.

    Kaynak: Dicle Haber Ajansı (DİHA)

  • Kuzey İngiltere’yi Sel Vurdu

    Kuzey İngiltere’yi Sel Vurdu

    Noel Bayramının kutlandığı Cuma günün ardından, Kuzey İngiltere’de, aşırı yağışların nehirlerin taşmasına yol açmasıyla, büyük alanlar sular altında kaldı.

    York'ta sular altında kalan ev ve arabalar
    York’ta sular altında kalan ev ve arabalar

    York, Leeds ve Manchester’da çok sayıda ev boşaltıldı. Başbakan David Cameron bugün böldeyi ziyaret etti.

    Yaklaşık 25 bin evin hafta sonunda elektriksiz kaldığı Manchester’da, 1000’in üzerinde evde henüz elektrik bağlantısı sağlanamadı.

    Kurtarma ve temizleme çalışmalarına 300 askerin ilk olarak görevlendirildiği sel felaketinde, daha sonra 200 asker katıldı. Bin asker de ihtiyaç doğrultusunda görev için bekletiliyor.

    Leeds’de 1000 ev sular altında kaldı. York’ta 20’den fazla yol selden dolayı ulaşıma kapalı.

    Price Water Coopers muhasebe şirketi Desmond ve Eva fırtınaların yol açtığı sel zararının 1.5 milyar sterlini bulacağını ilk olarak açıklasa da, KPMG muhasebe şirketi, zararın beş milyar sterline ulaşabileceğini açıkladı. KPMG, bu rakamda bir milyar sterlin, sigortasız, ya da yetersiz sigortaların zararlarının da yer aldığını belirttiler.

    Ev ve iş yerleri için acil yardım fonları hazır bulunuyor.

    Kuzey İngiltere’yi Sel Vurdu 2

    Son iki günde elektriği kesilen 24,750 eve tekrar bağlantı sağlandı, fakat Manchester bölgesinde 1,100’de henüz elektrik yok.

    Bölgeyi ziyaret eden, Cameron ‘yeterli önlemleri aldık’ açıklamasını yaptı ve daha neler yapılabilirdi diye gözden geçirileceğini söyledi. Cameron, sel felaketlerine karşı, Muhafazakar hükümetinin en fazla bütçeyi ayırdığını söyledi, fakat, mevcut durumda ve iklim değişikliğinden kaynaklı bu bütçenin yeterli olmadığı söyleniliyor. Uzmanlar, başbakanın uyarılara rağmen yeterli önlemler almadığını söylediler.

    Meteroloji dairesi, İngiltere’nin, kayıtta olan, en yağışlı Aralık ayını yaşadığını açıkladı. Çevre Dairesi dokuz bölgede ciddi sel uyarısının olduğunu açıkladı; bu bölgelerde hayati tehlike riski bulunuyor. 53 bölgede de sel bekleniyor; bir an önce tedbir alınması gerekiyor. 70 bölgede sel olasılığı bulunuyor- bu bölgelerde hazırlıklı olunsun uyarısı yapıldı.

    İngiltere’de son olarak, Kasım’da fırtına Desmond, Cumbria bölgesinde sele yol açmıştı; daha önce de, Şubat ayında Somerset bölgesinde sel yaşanmıştı.

    10 Kasım’dan itibaren, Abigail, Barney, Clodagh, Desmond ve son olarak, 22 Aralık’ta Eva fırtınaları İngiltere’yi vurdu. Aralık ayın sonunda Frank fırtınası bekleniyor.

  • Aziz Tunç: 2015 direniş yılı oldu, 2016 zafer yılı olacaktır

    Aziz Tunç: 2015 direniş yılı oldu, 2016 zafer yılı olacaktır

    Britanya Kürt Halk Meclisi ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) tarafından organize edilen ve konuşmacı olarak araştırmacı yazar Aziz Tunç’un konuk olarak katıldığı “Maraştan Roboski’ye Katliamlar, Unutmadık Unutmayacağız” isimli panel Pazar akşamı Gik-Der lokalinde gerçekleştirildi.

    Aziz Tunç: 2015 direniş yılı oldu, 2016 zafer yılı olacaktır 1
    Aziz Tunç Londra’da Düzenlenen Panelde Konuştu

    Panel başta Maraş ve Roboski katliamlarında hayatını kaybedenler olmak üzere Aralık ayında ölümsüzleşenler anısına yapılan saygı duruşuyla başladı.

    Açılış konuşmasının ardından sözü panelin konuğu olan Aziz Tunç aldı. Tunç bugünkü katliamların geçmişten bağımsız ele alınamayacağını belirterek, Osmanlının son dönemlerinde uygulanan katliam ve asimilasyon politikalarına değindikten sonra yeni kurulan cumhuriyetinde bu politikaları sürdüren bir anlayışa sahip olduğunu söyledi.

    “1915-1937 arasında bu topraklarda asli unsur olan Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani’lere yönelik katliamlarda bu kesimler geriletilerek Türk Sunni kesimin çoğunluğu sağlanmaya çalışılmıştır. Aynı dönemde Kürtlere ve Alevilere yönelik katliamlarda asıl olan onları etkisizleştirerek kontrol altında tutmak olmuştur. 1960’lara kadar tarih böyle ilerlemiştir. 1960’lardaki dünya çapında gelişen toplumsal duyarlılıkta bu topraklarda ilk olarak karşılığını Kürt ve Aleviler arasında bulmuştur. Bundan daha doğal olanı düşünülemezdi. Çünkü ezilen ve hor görülen bu kesimlerle devrimcilerin buluşması kadar doğal bir olay olamazdı.”

    KATLİAMLAR, EN İYİ BİLDİKLERİ YÖNTEM

    “70’lere gelindiğindeyse artık egemen sınıflar eskisi gibi yönetemez duruma düştüklerinde en iyi bildikleri oyunu sahneye koydular; katliamlar. ilk olarak 16 mart ’78 katliamıyla başlayan süreç 1 Mayıs 78’le devam ederken paramiliter güçler devreye sokularak sokak infazları yaşanmaya başladı. Ancak işler egemenlerin istediği gibi ilerlemiyordu. Bu kadar katliam ve saldırıya karşı devrimci güçler güçlenerek ilerleyişini sürdürdü.”

    Maraş katliamının daha iyi anlaşılması için arka planı bu şekilde açıkladığı belirten Aziz Tunç daha sonra şöyle devam etti; “Maraş katliamına gelindiğinde neden Maraş sorusu sorulabilir. Katliam politikaları 78 devreye sokulduğunda Malatya, Elazığ gibi başkaca yerlerde kitlesel katliam girişimleri olsa da istediklerini hayata geçiremediler. Maraş bölgesel olarak tarihsel olarak direniş geleneği yüksek bir merkezdi. Sindirilemeyen Kürt ve Alevi kitlesinin yoğun bulunduğu bir merkezdi.” Maraş katliamı devlet tarafından organize edilmiş koordineli bir katliamdır. Bunu gerek dönemin başbakanı Ecevit’in daha sonra çıkan belgelerinde gerekse de katliamın hazırlanışı uygulamaya konulması süreçlerinde çok net bir şekilde görmekteyiz.”

    “Maraş yargılanmaları denen şey de koca bir yalandan ibarettir. Burada da asıl amaç katillerin aklanması ve devletin katliamdaki rolünün gizlenmesidir.”

    ÇOK BÜYÜK BİR TRAVMA YAŞANMIŞTIR

    Katliamların ortaya çıkardığı en büyük sonuçlardan biri de travmalar olduğunu söyleyen Tunç, “Şu anda bu salonda da yakından tanıdığımız Maraş katliamında ailelerini yitirmiş dostlarımız bulunuyor. Bir arkadaşımızın gözlerinin önünde annesi, ablası ve 3 aylık kardeşi öldürülmüştür ve o günden bu yana konuşma yetisini kaybetmiştir. Bunlar çok ağır travmalardır. Son kitabımı yazarken de bu örneklerle çok fazla karşılaştım. Amacım toplumsal hafızamızı taze tutarak Maraş katliamını unutmamak, unutturmamak. Bir gün zafer kazandığımızda burada benimde en ufak bir katkım olacaksa bundan çok mutlu olacağım” dedi.

    BU SÜREÇTEN ZAFERLE ÇIKACAĞIZ

    Konuşmasının ikinci bölümünü güncel siyasal gelişmeler üzerine sürdüren Aziz Tunç sözlerini şöyle sürdürdü; “başta da dediğim gibi katliam bir devlet geleneği olarak devam ediyor. 19 Aralık hapishaneler katliamı, 28 Aralık Roboski katliamı, Suruç, Amed, Ankara ve 1 Kasım sonrası Kürdistan’da her gün yaşanan katliamlar, devletin yönetemediği anda başvurduğu yok etme geleneğinin bir sonucu.

    Ancak şunu belirtmek istiyorum; asla umutsuz değiliz, karamsar olamayız. Bakın bugün yaşadıklarımız 12Eylül’den daha ağırdır, ’93 de yaşadıklarımızdan aşağı kalır yanı yoktur. Gençler, bebekler yaşlılar öldürülüyor, cenazeler sokaklarda kalıyor, evlerde buzlanarak saklanıyor. Ama, direniş baş eğmeden, büyüyerek sürüyor. Kürt Özgürlük Hareketi 12 Eylülden çok daha ileri düzeyde örgütlü ve güçlü. Keza Türkiye Devrimci Hareketinin ileri bölüklerinin KÖH ile kurduğu bağlar da çok ileri düzeyde. İşte bu yüzden bu günlerden zaferle çıkacağız. Bugün değilse de yarın bu süreçten güçlenerek çıkacağız.”

    Aziz Tunç: 2015 direniş yılı oldu, 2016 zafer yılı olacaktır 1
    Maraş’tan Roboski’ye adlı panele çok sayıda kişi katıldı

    Panelin ikinci bölümünde ise önce kurum temsilcileri söz aldı. İlk sözü Britanya Kürt Halk Meclisi temsilcisi alarak Roboski katliamına değindikten sonra, öz yönetim ve direnişleri selamlayarak “dün nasıl Çillerleri, Mesut Yılmazları, Ecevitleri vb. çöpe attıysak Erdoğan ve çetesini de tarihin çöplüğüne atacağız. 2015 direniş yılı oldu, 2016 zafer yılı olacaktır” dedi.

    Ardından Gik-Der adına söz alan konuşmacı “Sayın Aziz Tunç katliamcı devlet tarihini ve arka planını çok güzel açıkladı. Şimdi yüzümüzü Kürdistan’a direnişe ve birleşik mücadeleye dönmeliyiz” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “.Görevimiz devrim yangınını batıya taşımaktır. Bir kaç gün önce İstanbul’da katledilen iki kadın yoldaşımız, bu kavgayı batıda omuzlamak için yürütülen mücadelenin bir parçasıydılar. Katliamlara karşı yapmamız gereken öz yönetim direnişleriyle el ele vererek birleşik mücadele cephesini büyütmektir”.

    Daha sonra soru cevap bölümüne geçildi. Katılımcıların sorularının yanıtlamasının ardından son sözü yine panelist Aziz Tunç aldı ve “93’de köyler boşaltıldı. Bugün şehirler, ilçeler boşaltılıyor. Ancak direniş kırılamıyor, aksine büyüyor. Eskiye göre daha hazır ve örgütlüyüz. O halde susmak ve kanıksamak, umutsuzluk yok. Direniş kazanacak. Biz kanacağız” diyerek sözlerini bitirdi.

    Aziz Tunç: 2015 direniş yılı oldu, 2016 zafer yılı olacaktır 1

  • Miray Bebeğin Küçük Bedenine Yer Bulamayan Devlet, Miray’ı Morgta Başka Bir Cenazenin Göğsüne Bıraktı

    Miray Bebeğin Küçük Bedenine Yer Bulamayan Devlet, Miray’ı Morgta Başka Bir Cenazenin Göğsüne Bıraktı

    25 Kasımda Dedesiyle birlikte katledilen Miray bebeğin cenazesi Şırnak Devlet Hastanesi Morgu’nda bekletiliyor. Fırat Haber ajansından Sedat Sur’un haberine göre Miray bebeğin cenazesi morgda yer kalmadığı için, kendisi gibi devlet güçleri tarafından katledilen ve cenazesi morgda bekletilen bir kişinin göğsüne bırakıldı.

    Miray Bebeğin Küçük Bedenine Yer Bulamayan Devlet, Miray’ı Morgta Başka Bir Cenazenin Göğsüne Bıraktı 1
    Türk Polisi tarafından katledilen 3 aylık Miray Bebek

     

    MİRAY BEBEĞİN AMCASI BBC’YE KONUŞTU

    BBC Türkçe’ye konuşan Miray bebeğin amcası Abdurrahman İnce, yeğeni ve babasının hastane civarında konumlanan zırhlı araçlardan açılan ateş sonucu hayatlarını kaybettiklerini söyledi.

    “Medyada çıkan haber gerçeği yansıtmıyor. Olay Cuma akşamı 21.30 civarında meydana geldi. Babam ve annem, Miray’ın büyük babası olan kardeşim Abdülkerim ile yaşıyor. Evleri iki katlı ve üste katta kalıyorlar. Çatışmalar şiddetlenince, hem bombaların hem de keskin nişancıların korkusundan alta geçmek istediler. Olay bu sırada gerçekleşti. Alt kata geçtikleri sırada üzerlerine ateş açıldı.”

    “Miray, halasının kucağında ve merdivenlerdeyken kurşunun biri yanağına isabet etti. Öldü sandık ama kan gelmedi. Beş dakika sonra ağlamaya başladı. Kardeşim Abdülkerim, ambulansı arayıp yardım istedi. Telefondakiler, bir kadın ve iki erkeğin beyaz bayrak taşıyarak bebeği belirli yere getirmelerini istedi. Bunun üzerine babam Ramazan, annem Rukiye ve kardeşim Abdülkerim bebeği alıp evden çıktılar. Bebeğin annesi Soulin ve babası Burhan evde kaldı. Çok geçmeden silah sesleri geldi. Daha ambulans gelmeden babamlara ateş edilmiş.”

    ‘Nereye kadar devam edecek?’

    Abdurrahman İnce, Miray bebeğin aldığı ikinci kurşun darbesiyle olay yerinde hayatını kaybettiğini, Ramazan ve Rukiye İnce’nin ağır yaralandığını, bebeğin büyükbabası Abdülkerim’in yara almadan kurtulduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

    “Orda bir saat boyunca yerde kalıyorlar. Kardeşim, bulundukları yere yakın bir tanıdığı arayıp yardım istiyor. Tanıdıklar HDP milletvekili Faysal Sarıyıldız’dan yardım istiyor. Bunun üzerine bulundukları yere ambulans geliyor.”

    Miray bebeğin cenazesi Şırnak Devlet hastanesine götürülürken, ağır yaralanan Ramazan ve eşi Rukiye İnce, Adana’da bir hastaneye sevk edildi.

    Ancak Ramazan İnce sabaha karşı hayatını kaybetti. Cenazesi İdil Devlet Hastanesine getirildi. Bebeğin büyük ninesi Rukiye ise halen Adana’da tedavi ediliyor.

    TAYBET İNAN’IN OĞLU: HER SANİYESİ BİZİM İÇİN ÖLÜMDÜ

    Annesinin cesedi yedi gün sokakta kalan Mehmet: Her saniyesi bizim için ölümdü

    20 Aralık’ta Silopi’de vurulan ve cesedi bir hafta boyunca sokakta kalan 11 çocuk annesi 55 yaşındaki Taybet İnan’ın oğlu Mehmet, ‘bölgede bir vahşet yaşandığını, hem Türkiye’nin hem de dünyanın buna gözünü kapattığını’ söylüyor.

    Aynı olayda amcası Yusuf’u da kaybeden Mehmet, annesinin komşudan eve dönerken vurulduğunu anlatıyor.

    “Amcam annemin yardımına koşarken evimizin avlusunda vuruldu. 20 saat boyunca ambulansın gelmesini bekledi ve kan kaybından yaşamını yitirdi. Babam Halit İnan da annemi almaya çalışırken yaralandı. Allahtan onun yarası ağır değil.”

    Güvenlik güçlerinin hiçbir şekilde cenazeyi almalarına izin vermediğini söyleyen İnan, “Savcı ve 155 ile görüştük. Bize beyaz bayrakla çıkıp cenazenizi alabilirsiniz dediler ama o halde bile üzerimize ateş açıldı. Yedinci günde dayım ölsem de gidip cenazeyi alacam dedi. Dün onu alabildik. Cenazesi şimdi Şırnak Devlet Hastanesi’nde” dedi.

    Kaynak: BBC Türkçe

  • Kürt Siyasi İradesi Özyönetim Etrafında Tek Yürek Oldu

    Kürt Siyasi İradesi Özyönetim Etrafında Tek Yürek Oldu

    Olağanüstü olarak toplanan DTK’nın sonuç bildirgesinde, “Türkiye gerçeğinde demokratik özerkliğe dayalı bir siyasi ve toplumsal sistem yaratmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Dünya halklarını ve kurumlarını halkımızın meşru özgürlük talepleriyle dayanışmaya çağırıyoruz” denildi.

    Kürt Siyasi İradesi Özyönetim Etrafında Tek Yürek Oldu 1

    Hendekler, sokağa çıkma yasakları, operasyonlar ve çatışmalar nedeniyle Diyarbakır’da olağanüstü olarak düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Olağanüstü Kongresi’nin ardından sonuç bildirgesi de açıklandı. “Özyönetimlerle ilgili siyasi çözüm deklarasyonu” başlıklı sonuç bildirgesi DTK Eşbaşkanları Selma Irmak ve Hatip Dicle tarafından Kürtçe ve Türkçe açıklandı. Bildirgede, sorunların çözümü için “demokratik özerk bölgeler”in oluşturulması önerildi ve özyönetim ilanlarının da sahiplenildiği belirtildi.

    Kongreye, DTK Eş Başkanları Hatip Dicle ve Selma Irmak, DBP Eş Genel Başkanları Emine Ayna ve Kamuran Yüksek, HDP Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, HDK Eşsözcüleri Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel, EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, çok sayıda sivil toplum örgütü ve siyasi parti temsilcisi katıldı.

    “Özyönetimlerle ilgili siyasi çözüm deklarasyonu” kongre sonraso açıklanan sonuç bildirgesinin tam metni şöyle:

    “Kürdistan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu son derece tarihsel ve önemli bir süreçten geçmektedir. Günümüzde küresel kapitalizm derin bir kaos yaşamaktadır. Yaşanan bu kaostan etkilenen bölgelerin başında da Ortadoğu, Anadolu ve Mezopotamya gelmektedir. Dolayısıyla Dünya’nın belli başlı tüm güç odakları bölge üzerinde ciddi hesaplar yapmaktadır.

    Kaos dönemlerinde yaşanan ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve askeri gelişmelerin sonucu olarak yaşadığımız yüzyılda ulusal kimlik, özgürlük ve demokrasi sorunları çözülememiştir. Bu nedenle eskiyi ifade eden yapılanmalar bir bir çözülürken yeni alternatif demokratik modeller ortaya çıkmıştır.

    Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz’unda bütün Türkiye ve dünya toplumlarına sunduğu tarihi açıklaması ve çağrısı böylesi tarihi bir zamanda yapılmıştı. Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir. Nitekim Sayın Öcalan 2013 Newroz’unda yayınladığı deklarasyon sonrasında gerçekleşen diyaloglarda bunu hedeflemişti. Artık silahlar susacak, fikirler konuşacaktı. Yeni mücadele yöntemi fikir ve demokratik siyaset olacaktı. Ancak bu gerçekçi ve doğru çözüm yolu AKP Hükümeti tarafından oyalama ve tasfiye politikasına dönüştürülmüştür. 28 Şubat’ta hükümet yetkililerinin de hazır bulunduğu Dolmabahçe Sarayında kamuoyuna sunulan mutabakat belgesi Cumhurbaşkanı tarafından reddedilmiştir. Bunun ardından, makul yaklaşımlarıyla çözümleyici olduğu tüm kesimler tarafından kabul edilen Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan ağır tecrit ve sürecin buzdolabına kaldırıldığı açıklaması, AKP’nin Kürt sorununda bir çözüm politikasının olmadığının, baskı ve savaşla Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini tasfiye etmeyi amaçladığının açık kanıtı olmuştur.

    7 Haziran 2015 genel seçimlerinde ortaya çıkan halk iradesi, başta Kürt sorunu olmak üzere, halklarımızın barış ve demokratikleşme sürecine verdiği güçlü bir yanıttı. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümüne dair çok güçlü bir halk iradesinin sandıkta tecelli etmesiydi. Maalesef Türkiye’yi sorunlar çıkmazından çıkaracak bu seçim sonuçları ve halk iradesi tanınmayıp, saygı duyulmayarak tarihi bir fırsat kaçırılmıştır. Tayyip Erdoğan ve ekibiyle, AKP üst yönetimi, bir siyasi darbe yaparak parlamentoyu çalıştırmayıp, devlete ve bürokrasiye de el koyarak kapsamlı bir savaş politikasına örtü yapacağı bir seçim süreci başlatarak 7 Haziran seçim sonuçlarını ortadan kaldırmışlardır.

    İmralı’da yürütülen görüşmelerin sonlandırılarak varılan mutabakatın yok sayılması, savaş kararı alınarak gerilla alanlarına yönelik hava ve kara operasyonlarının başlatılması, halklarımızın en meşru ve demokratik taleplerinin şiddet yöntemleriyle bastırılmaya çalışılması sonucunda, bazı il ve ilçelerde halk meclisleri özyönetim kararı almıştır. Özyönetim ilan edilen yerlerde bir yıldır sakız gibi çiğnenen “kamu güvenliği” adı altında seçilmişlere, sivil halka, siyasetçilere ve gençlere yönelik tutuklama ve infazlara yönelinmesi, özyönetim alanlarını hendekler ve barikatlarla savunma durumunu ortaya çıkarmıştır. Bugün, sorunu hendeklere sıkıştıran ve bunun üzerinden geliştirilen devlet terörünü meşrulaştıran politikalara karşı halkımızın geliştirdiği meşru direniş, özünde kendi kendini yerelden yönetme, yerel demokrasiyi inşa etme talebi ve mücadelesidir. Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir.

    Bu mücadele toplumsal sorun üreten iktidarcı, merkeziyetçi ve erkek egemen yönetim anlayışlarına alternatif olarak demokratik siyaset anlayışını, yönetim modelini ve sistemini benimseyen, toplumsallığı ve birlikte yaşamı, Kürt sorununun siyasi statü temelinde demokratik çözümünü esas almaktadır. Bu da, sorunun esas olarak bir demokrasi ve özgürlük sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Demokrasi ve özgürlük talepleri özünde siyasi statü talepleridir. Çözümü de siyasi müzakere zemininde olmalıdır. Bu nedenle, yaşadığımız bütün sorunların aşılabilmesi için diyalog ve müzakere kanallarının yeniden devreye girmesi önemlidir. Bunun için de, Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanmasını, sürecin sağlıklı ve istikrarlı yönetilebilmesi için zorunlu görmekteyiz.

    Bu açıdan daha önce DTK’nin kamuoyuna sunduğu, HDK, DBP ve HDP’nin de programlarına aldığı demokratik özerkliğin içeriğini doldurarak kamuoyuna deklare etmek istiyoruz. Böylece özyönetim ilan eden halkımızın amacı ne, ne istiyor soruları daha iyi anlaşılacaktır.

    Bugün dünyada hakim olması gereken yönetim anlayışı tartışmasız demokrasidir. Yerel demokrasi ve farklılıkların özgünlüğünü tanımak günümüz demokrasilerinin temel karakterini oluşturmaktadır.

    Demokrasilerde yönetimlerin meşruiyeti, artık her sokağı, her mahalleyi, her il’i ve ilçe’yi merkezden yönetmekle değil, yerellerden özyönetimleri tanıyarak sağlanmaktadır. Dünyada farklı toplulukların özerkliğini tanımayan tek bir demokrasi kalmamıştır. Çünkü bu özerklikleri tanımadan demokrasiyi geliştirmek mümkün değildir.

    Türkiye’nin tarihsel geçmişine, çok kültürlü ve çoğulcu toplum yapısına, kalabalık nüfus ve büyük coğrafya gerçekliğine en uygun yönetim modelinin demokratik özerklik olduğunu rasyonel düşünen herkes kabul etmektedir. Bu yönetim modeli aynı zamanda Kürt sorununun demokratik temelde ve birlikte yaşama çerçevesinde çözümünü de sağlayacaktır.

    Aylardır özellikle halkın özyönetim ilan ettiği yerlere tank, top, binlerce asker ve polis ile ağır saldırılar yürütülmektedir. Katliam ve halkı sindirme amaçlı gerçekleştirilen bu saldırılar sonucu hem ölümler, yaralanmalar yaşanmakta, hem de kentlerde tarihi-kültürel miraslarımız, ibadet yerlerimiz yakılmakta ve yıkılmaktadır. Kürt halkı da hem özyönetimin ilan edildiği yerlerde, hem de bulunduğu her alanda direnişini giderek büyütmektedir. Haklı ve meşru temele dayanan bu direniş mutlaka kazanacaktır. Bu haklı ve meşru direnişe saldıranlar hem demokratik Türkiye’de, hem de tarih ve insanlık karşısında yargılanacaklardır.

    DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz. Şu anda yaşananlar AKP hükümetinin gösterdiği gibi hendek ve barikat sorunu değildir; demokrasi sorunudur. AKP’nin saldırgan politikası ise halkın iradesini ve yerel demokrasiyi tanımayarak halkın özgür ve demokratik yaşam iradesini kırmaya yöneliktir. Demokratik siyasal yollardan çözülmesi gereken bir sorunun çözümsüz bırakılmasının yarattığı sorunlar yaşanmaktadır. Var olan gerilim ve çatışmalar ancak demokratikleşme zihniyeti ve çözüm yaklaşımıyla ortadan kaldırılabilir. Kürt sorunu gibi temel bir sorunun çözülmemesinin, direnişin derinleşerek büyümesine yol açacağı aşikardır.

    DTK Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu, yaptığı kapsamlı tartışma ve değerlendirmeler neticesinde, özyönetimin içeriğinin doldurularak sahiplenilmesini, savaş ve şiddet politikalarına karşı bireyin ve toplumun kendi özsavunmasını almasının meşruluğunu, toplumsal inşa sürecinin de eşzamanlı ele alınarak hayata geçirilmesinin elzem olduğunu karara bağlamıştır.

    Kürt sorununun demokratik özerklik çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı ele alınamaz. Türkiye gerçeğinde demokratik özerkliğe dayalı bir siyasi ve toplumsal sistem yaratmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu açıdan özyönetim ilanları kesinlikle Türkiye’yi de demokratikleştirme adımlarıdır; Yerinden yönetimi sağlayan yasal demokratik adımların atılmasını da tüm Türkiye halkları açısından gerekli ve doğru bir adım olarak görüyoruz. Kuşkusuz yerel demokrasi her alanın, bölgenin ve toplumun ihtiyaçları ve koşullarına göre farklı uygulama biçimlerine kavuşacaktır. Demokratikleşme, yerel demokrasinin ve farklı kimliklerin özerkliğinin gerçekleşmesi açısından yasal imkan sağlayacağından her alanın demokrasiyi kendi koşullarına uyarlaması zor olmayacaktır.

    Demokratik özerklik, özyönetimler ve yerel demokrasi açısından spekülatif tartışmaların son bulması için Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincelerin kaldırılması yanında, aşağıda belirteceğimiz demokratik özerklik sorumluluk alanlarının tespiti çerçevesinde sadece Kürt sorununun değil; siyasi, toplumsal ve idari birçok sorunun çözümüne kapı aralayacağına inanıyoruz.

    Bu çerçevede,

    1. Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması,
    2. Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik Anayasası’nın temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.
    3. Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması. Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması,
    4. Özerk bölge ve kentlerde şehir, mahalle, köy, kadın ve gençlik meclislerinin, farklı halklar ve inanç toplulukları meclislerinin, sivil toplum örgütlerinin karar alma ve denetleme süreçlerine doğrudan katılımının sağlanması,
    5. Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilinin tanınması. Kadınların ihtiyaçları doğrultusunda meclis, komün ve toplumsal kurumlar kurabilmesi; kadın kurumları ve kadınlarla ilgili kararların tamamen kadın meclislerinin onayından geçmesi. Kadının her alanda özgür ve özerk örgütlenmesinin tanınması.
    6. Gençliğin karar mekanizmaları ve özyönetim organlarında yer alması. Bu açıdan gençliğin her alanda özgün örgütlenmesi ve karar mekanizmalarına özgün kimliğiyle katılmasının sağlanması,
    7. Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçe’nin yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçe’nin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.
    8. Dil, tarih ve kültür alanında her türlü çalışma yapabilmek. Aynı zamanda İnanç ve ibadet hizmetleri sunan kurumların özerk kurumlar olarak örgütlendirilmesinin sağlanması.
    9. Bütün düzeylerdeki sağlık ve tedavi hizmetlerinin özerk yönetimlerce sunulabilmesi.
    10. Yargı Sistemi ve Adalet Hizmetlerinin Özerk Bölge Modeline göre yeniden düzenlenmesi.
    11. Toprak, Su ve Enerji kaynaklarının Ekolojik çerçevede toplum yararına işletilmesi,denetlenmesi ve üretimden pay alma yetkisinin Özerk Bölge Yönetimine verilmesi.Öz yönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma,bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşfik etme,hibe desteği sunma yetkisine sahip olması.
    12. Özerk Bölgenin yönetim alanında ve kent içinde, her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunması ve denetimini sağlaması. Trafik hizmetlerinin merkezi trafik kurumları ile uyumlu halde yerel yönetim organları denetimindeki birimlerce yürütülmesi.
    13. Yukarıda belirtilen hizmetlerin sunulabilmesi için yerelde bütçelemenin Özerk Bölge Yönetimine devredilmesi ve kadın odaklı bütçelemenin esas alınması; merkezle ve diğer yerellerle varılacak anlaşmalara ve hakkaniyet ilkelerine bağlı olarak bazı vergilerin özyönetim birimleri tarafından toplanması. Merkezin yerelden topladığı bütün vergi gelirlerinden yerele pay verilmesi. Merkezin bölgelerin gelişmişlik farkını giderecek şekilde gerekli tedbirleri alması.
    14. Özerk Bölge Yönetiminin denetiminde, yereldeki asayişin tümünü sağlayacak resmi yerel güvenlik birimlerinin kurulması, bu birimlerin Anayasal kurallar çerçevesinde ihtiyaçlara bağlı olarak kurulmuş merkezi savunma ve güvenlik birimleriyle koordineli olarak çalışması.

    Sonuç olarak;

    Demokratik özyönetimlerin Türkiye’nin demokratik birliği ve halkların ortak geleceği temelinde gerçekleşmesini ve bu nitelikte demokrasiyi ve özgürlükleri güvence altına alacak demokratik bir anayasa yapılması zorunludur. Böyle bir anayasa tüm toplumsal kesimler, farklı etnisiteler ve inanç toplulukların özgür ve demokratik yaşama kavuşması açısından da vazgeçilemez önemdedir. Yalnızca bir halkın, bir kesimin, bir topluluğun özgür ve demokratik yaşamını sağlayan ama diğerlerine hak tanımayan bir anayasa, siyasal ve toplumsal bir sistem düşünülemez. Demokratik özerklik mücadelemiz Kürtler için olduğu kadar, Türkler ve tüm diğer etnisiteler, inanç toplulukları, dışlananlar, ezilenler, ihmal edilenler için de bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir.

    Özyönetimlere dayalı demokratik özerklik modelimizin aynı zamanda Ortadoğu’nun içinde bulunduğu bu karmaşa ve kaos ortamından çıkışa dönük önemli bir örnek oluşturacağı inancındayız. Bu model bin yıldır kader ortaklığı yapmış halklarımızın ülke ve bölge meselelerinin barışçıl ve demokratik çözümüne öncülük edecektir.

    Bu deklarasyon dinamik bir tartışma ve uzlaşma arayışıdır. Öneri ve eleştirilere açıktır.

    Bu çerçevede çatışmalara son verilerek, Türkiye’nin demokratikleşmesi, siyasi çözüm yolunun açılması için, Türkiye’nin bütün demokratik ve toplumsal özgürlük güçlerini, siyasi partileri, şahsiyetleri, kanaat önderlerini, inanç toplulukları ve kurumlarını Kürt halkının yürüttüğü meşru ve haklı mücadeleye ve taleplerine destek vermeye davet ediyoruz. Kürdistan’daki bütün toplumsal kesimleri ve siyasi partileri ulusal birlik ruhuyla halkımızın yürüttüğü direnişe sahip çıkmaya; dünya halklarını ve kurumlarını halkımızın meşru özgürlük talepleriyle dayanışmaya çağırıyoruz.”

     

    HDP, EMEP, DBP, ESP VE HDK’DEN DEKLARASYONA DESTEK

    DTK’nin deklarasyonunu açıklamasının ardından konuşan HDP, EMEP, DBP, ESP, HDK başkanları deklarasyonu sahiplendiklerini ifade ettiler.

    HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ yaptıkları açıklamada, deklarasyonu, demokrasi için bir yol haritası olarak tanımladılar. Eş Başkanlar deklarasyonu sahiplendiklerini ifade ederek, “Partimiz mücadele edenlerle omuz omuza olacak” dediler.

    DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek: Paylaşılan deklarasyon hepimizin ortak görüşüdür. Deklarasyon istediğimizi ortaya koyuyor. Deklarasyonda yer alan tüm maddeler aynı zamanda mücadele eden direnen halkımızın da görüşüdür. Bu maddeler ışığında mücadelemizi yükselteceğiz.

    EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan: İki günlük toplantı savaşın gölgesinde gerçekleştirdik. AKP Hükümeti savaşı yeniden tercih etmiştir. DTK’nin aldığı kararları önemsiyoruz. Çağrıyı aynı zamanda Kürt halkının katliamlara ve şiddet rağmen ortak yaşam çerçevesinde bir çare olarak görüyor ve önemsiyoruz. Bu taleplerin aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme taleplerinin bir parçası olduğunu belirtiyoruz. Bu çağrıyı Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin sahiplenmesi için mücadele edeceğimizi, işçilerin, emekçilerine ve halkların birlikte kazanacağını belirterek, selamlıyoruz.

    ESP Genel Başkanı Sultan Ulusoy: Öz yönetim kararını parti olarak sahipleniyoruz. Batıdaki işçi ve emekçilere anlatılması konusunda pratik oluşturacağımızı ifade etmek istiyoruz.

    HDK Eş Sözcüsü Ertuğrul Kürkçü: Deklarasyonla siyasete müzakereye ve demokrasi dönülmesi çağrısı yaptık.