Tag: HDP

  • Uğurlu: Savunmadan çıkıp faşizmi püskürtmek gerekiyor

    Uğurlu: Savunmadan çıkıp faşizmi püskürtmek gerekiyor

    HDP’ye yönelik baskı ve gözaltı operasyonuna karşı herkesin ses çıkarması gerektiğini dile getiren HDK Eş Sözcüsü İdil Uğurlu, “Faşizm yalnız olanı yok eder. Örgütlenmekten başka bir alternatif yok. Savunmadan çıkıp bu faşizmi püskürtmek gerekiyor” dedi.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen Kobanê protestoları gerekçesiyle Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski milletvekilleri ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda siyasetçiyi gözaltına almasına yönelik tepkiler sürüyor. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü İdil Uğurlu, yapılanlarla halklarından intikam alınmaya çalışıldığını söyledi.

     

    DAİŞ’E DESTEK

    Kobanê protestolarının barışçıl ve demokratik gösteriler olduğunu ifade eden Uğurlu, bunun Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yeri olan barışçıl eylemler olduğunu hatırlattı. Protestoların başladığı süreçte dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, İçişleri Başkanı Efkan Ala ve önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş arasında protestoların sorun olmadan yatışmasına dönük konuşmaların gerçekleştiğine dikkati çeken Uğurlu, “O dönem en yetkili ağızlardan ‘Kobanê düştü düşecek’ dendi ama Kobanê düşmedi. Kobenê’dekilerin kimlerle mücadele ettiğini biliyoruz. Rojava’da yeni bir yaşam kurmak isteyen, üçüncü bir yolun olduğunu savunan kesimlerin yaptığı bir savunma var. Ama bunu boğmak isteyen çeteleşmiş ve İslam Devleti adıyla kafa kesen, toplumlar üzerinden dehşet uyandıran DAİŞ var. Bu göz önünde alındığında Kobanê neden düşsün? Orada geri adım atılması gereken DAİŞ’tir. O zaman söylenen söz DAİŞ’e doğrudan verilen bir destektir” dedi.

     

    ‘İNTİKAM ALINMAYA ÇALIŞILIYOR’

    Kobanê’de dünyanın farklı yerlerinden gelerek mücadele eden kişilerin olduğunu hatırlatan Uğurlu, buradaki mücadelenin kadınlara, yoksullara, emekçilere ve tüm dünyaya esin kaynağı olduğunu vurguladı. Düşürülmek istenenin sadece Kobanê olmadığını sözlerine ekleyen Uğurlu, “Kobenê’nin düşmesi bir zihniyetin düşmesi demektir. Böyle bir gerçeklik var. HDP’ye yapılan bu gözaltılarla sadece HDP’den bir intikam alınmıyor. Bu tüm dünya halklarından, ezilen kesimlerden, özgürlük mücadelesi yürüten tüm kesimlerden intikam alınmaya çalışılıyor. Davutoğlu, o dönemde ‘Her şeyi sineye çektik. Pek çok şey doğru değildi ama biz sustuk. Belli bir şeyden sonra bağlarımızı kestik’ dedi. Davutoğlu çıkıp bunu açıklamalıdır. Ahmet Davutoğlu’nun, Ali Babacan’ın Efkan Ala’nın tüm Ortadoğu halklarına bir borcu vardır. O dönemde ne olduğunu çıkıp açıklamalılar” diye konuştu.

     

    YENİLMİŞLİK DUYGUSU

    AKP-MHP bloğunun yenilmişlik duygusuyla her seferinde HDP’ye saldırdığını ifade eden Uğurlu, şöyle devam etti: “6 yıl sonra Kobanê protestolarını güncelleştirip gündeme getirmeleri doğal olarak dikkat çekiyor. Yapılan gözaltılar HDP’ye oy veren her kesime saldırıdır. Bu aynı zamanda HDP’ye oy verenleri yurttaş olmaktan çıkarmaktır. Bunca saldırı kaşsında kim olursa olsun gerçekten yok olurdu. Fakat bunca saldırıya rağmen ayağa kalkıp mücadele eden bir Kürt gerçekliği var. Bu saldırılar yeni yapılan saldırılar değil. Yıllardır yapılan saldırıdır. Şuan binlerce kişi cezaevinde. HDP’ye yönelik saldırının temelinde HDP’nin halklaşması yatıyor. Yüzyıllık devlet geleneğinde kimse halklara bir şey vermedi. Ama HDP bunun mücadelesini yürütüyor. Bunun için saldırılar, gözaltılar, tutuklamalar yapılıyor.”

     

    KİMİN AKLINA GELİR?

    Geçen günlerde Van’da iki yurttaşın helikopterden atılmasına da değinen Uğurlu, bunun daha önce Arjantin’de yaşananların güncellenmesi olduğunu söyledi. Bunu yapanların hiç çekinmeden ve korkmadan bunu yaptıklarına belirten Uğurlu, şunları söyledi: “Vatandaşlarını kim bir helikopterden atabilir? Yapıyorlar, çünkü yapanların yargılanma korkusu yok. Yargının hukukla alakası kesilmiştir. Saraydan bir işaret veriliyor arkasından insanların evleri gece yarıları patır patır basılarak gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. İşte Eş Sözcümüz Sedat Şenoğlu’nun tutuklanması için herhangi bir gerekçe yok. Yok dijitaller incelenecek, yok şöyle olacak, yok böyle olacak deniliyor.  Delil olmadan insanlar yıllarca cezaevinde kalıyor. Sözden korkan, sözün gücünden korkan, diyalogdan korkan, çatışmayı kendine bir yöntem olarak benimseyen, ırkçılığı, gericiliği kendisine ilke edinmiş bir iktidarla karşı karşıyayız.”

     

    ‘TÜRK HALKININ ONUR SAVAŞI’

    AKP-MHP iktidarının halkların haklarına gasp eden bir iktidar olduğunun altını çizen Uğurlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu topraklarda yaşayan herkes vergi veriyor. Ama hiçbir hakkını kullanamıyor. Örgütlenme, söz söyleme, eleştirme hakkı yok. Neredeyse seyahat etme hakkı bile elinden alınacak. Burada öncelikle Türk halkının üzerine bir sorumluluk düşüyor. Bu suça ortak olmamalı. Yani tarihi görevini yerine getirmeli ve iktidarın işlediği bu suça ses çıkarmalıdır. Çünkü bu kara leke Türk halkına yapışıp kalacak. Türkler dendiği zaman insanların kafasında ‘ırkçı, gerici, faşist, saldırgan’ bir halk olarak geliyor. Doğal olarak geliyor çünkü bunların hepsi burada yaşanıyor. Bunlara karşı ses çıkarmak gerekiyor. Bu Türk halkının onur savaşıdır. Sadece Türkler değil Türkiye’de yaşayan bütün halklara bir görev düşüyor. İktidarın politikalarından rahatsızlık duyan bütün kesimler bir araya gelip örgütlenmelidir. Çünkü faşizm yalnız olanı yok eder. Örgütlenmekten başka bir alternatif yok. Savunmadan çıkıp bu faşizmi püskürtmek gerekiyor.”

     

    ‘GÜN ÖZGÜRLEŞTİME GÜNÜ’

    Yapılan gözaltılara yönelik halktan gelen tepkilere de değinen Uğurlu, halkların da artık gerçekleri gördüğünü ifade etti. İktidarın artık kendi tabanına da söz geçiremeyecek durumda olduğunu belirten Uğurlu, sözlerini şöyle tamamladı: “Yargı da elbette bunun hesabını verecek. Sonuçta Saray emir veriyor onlarda kalkıp insanları gözaltına alıyor. Toplumun tüm kesimleri bundan rahatsız. Buna artık geri adım attırmanın vakti geldi geçiyor. Bu anlamda ben toplumun tüm kesimlerine bir çağrı yapmak istiyorum. Eğer bu toplumda barış, adalet, özgürlük isteniyorsa, insanların huzur içinde evlerine gitmesi ve nefes almak isteniyorsa buna karşı koyulmalı. Çünkü Kürt nefes almadığında Türk’te alamaz. Veya bir kadın tecavüze uğramışsa aynı travmayı bir başka kadın yaşamış olur. Bu bilinçle ortak hareket etmek gerekiyor. Gün Türkiye’yi özgürleştirme ve barışı inşa etme günüdür.”

     

    MA / Ferhat Çelik – Mehmet Aslan 

  • Selahattin Demirtaş: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    Selahattin Demirtaş: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın T24’te, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?” başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    Tek tek başlıklar halinde, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in nasıl bir yönetim modeli olabileceğine dair kişisel önerilerimi sunuyorum

    2014 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle fiilen, 2018’deki seçimle de resmen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçen Türkiye’de neredeyse tüm muhalefet partilerinin ortaklaştığı konu, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiştir. Muhalefetin, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş ifadesiyle vurgulamaya çalıştığı şey, geçmiş yıllardaki parlamenter sisteme dönüş değil, yeni bir modelin hayata geçirileceğidir.

    Nihayetinde ağır aksak da olsa kesintilere de uğrasa Türkiye’nin 150 yıllık bir parlamenter yönetim deneyimi bulunmaktadır. Ancak gelinen noktada, eski parlamenter yönetim modelinin de toplumun sorunlarını çözmekte, yaşanan devlet krizini ve çöküşü aşmada yetersiz kalacağı net olarak anlaşılmış olacak ki, muhalefet ağız birliği etmişçesine Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den söz ediyor. Ne var ki bu sistemi savunan hiçbir siyasi parti, derli toplu bir öneriyle ortaya çıkıp da bu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne olduğunu anlatmıyor. Bunu neden yapmadıklarını bilemiyorum. Kendilerince haklı nedenleri vardır mutlaka. Belki de partilerin bu yönlü hazırlıkları veya çalışmaları vardır, haksızlık etmiş olmayayım.

    Güçlendirilmiş Parlamanter Sistem parlamentodan ibaret değildir

    Tartışmalara katkı verebilmek amacıyla, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den ne anladığımı, sistemin nasıl olması gerektiğini aktarmak istiyorum. Her şeyden önce benim Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den anladığım, sadece Meclis’in demokratik bir işleyişe kavuşturulması, Meclis’in etkinliğinin ve gücünün artırılması değil. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, adı üstünde, bir yönetim sistemidir ve doğal olarak bu sistem sadece parlamentodan ibaret değildir. Bu tanımlama, kamunun bütün karar alma, uygulama ve denetleme çalışmaları ile toplumun ve bireyin bu çalışmalara katılmasının en demokratik şekilde düzenlenmesini ifade eder.

    Bu sistemin meclis (yasama) ayağı kadar yürütme (hükümet), yargı, bürokrasi, medya, sivil toplum, yerel yönetimler ve ekonomik model ayakları da son derece önemlidir. Zaten bu alanların tümü Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e göre düzenlenmeden yeni bir sistemden söz edilemeyeceği gibi, bu alanların tamamı demokrasiyle buluşturulmadan da sistemin demokratikliğinden söz edilemez.

    Öte yandan yeni sistem sırf parlamentonun demokratikleştirilmesinden ibaretmiş gibi ele alınırsa ortaya bir tür parlamentarizmden başka bir şey de çıkmayacaktır. Bu nedenle bütünlüklü bir sistem tartışmasına girmek gerekir. Cumhuriyetin yeni yüz yılında güçlü bir demokrasi inşa etmek için tüm demokrasi güçleri, bu sürece kendi açılarından katkı sunacak çalışmalar yapmalıdır diye düşünüyorum.

    Tabii ki sadece siyasi partiler değil; akademi dünyası, sivil toplum, aydınlar, medya, özellikle gençler ve kadınlar bu tartışmalara aktif şekilde ve somut önerilerle mutlaka katılmalıdır. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne olması gerektiği tartışmaları bizzat halka mâl edilerek ve halkın doğrudan katılımıyla yürütülmelidir. Unutmamak gerekir ki, demokrasinin bir kültür haline dönüşmesini istiyorsak halkı tüm siyasi süreçlerin asıl öznesi olarak kabul etmek, buna göre bir katılımcılığı hayata geçirmek elzemdir.

    Şimdi, tek tek başlıklar halinde, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in nasıl bir yönetim modeli olabileceğine dair kişisel önerilerimi sunuyorum.

    1- Siyasi partiler

    Siyaset alanını en fazla domine eden ve devlet yönetimini üstlenen aktör olabilme gücüne sahip siyasi partilerin demokratikleştirilmesi, ilk ele alınması gereken konudur. Bu çerçevede Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle partilerde lider hakimiyetine son verilmeli, milletvekili ve belediye başkanı adaylarının önemli bir bölümünün ön seçimle belirlenmesi yasal zorunluluk olmalı, parti yönetimlerinde ve aday listelerinde yüzde 50 cinsiyet eşitliği yasal güvence altına alınmalıdır.

    2- Seçim sistemi

    Seçim barajı kaldırılmalı, Türkiye milletvekilliği getirilerek yüzde bir oy alan her partinin en az bir milletvekiliyle parlamentoda temsil edilmesi olanağı sağlanmalıdır.

    Yüksek Seçim Kurulu’nun tarafsızlığı ve bağımsızlığı tam anlamıyla sağlanarak eşit ve adil seçim ortamı yaratılmalı, devlet olanaklarıyla seçim çalışması yürütmek ve seçmen iradesine baskı yapmak ağır yaptırımlarla engellenmelidir.

    Seçime girecek her siyasi parti, bir önceki seçimde aldığı oy oranına göre, seçime ilk kez katılacak partiler ise önceki seçimde en az oyu alan partinin hak ettiği miktara bağlı bir miktarda hazine yardımı alabilmelidir.

    Güvenilir, şeffaf ve denetime açık bir alt yapı oluşturularak, klasik sandığa giderek oy kullanma yönteminin yanı sıra internet yoluyla da oy verme olanağı sağlanmalıdır.

    3- Medya bağımsızlığı ve özgürlüğü

    Haber verme ve haber alma özgürlüğü kurumsal bir demokrasinin gelişmesi için hayati derecede önemlidir. Bu nedenle ifade özgürlüğü, evrensel basın ilkeleri çerçevesinde, eksiksiz bir şekilde garanti altına alınmalıdır.

    Medya kuruluşlarının sahiplerinin, devletle doğrudan ve dolaylı, herhangi bir ticari ilişki içinde bulunmasına yasal engel getirilmelidir.

    Basın çalışanlarının özlük hakları ile iş güvenceleri güçlü bir şekilde teminat altına alınmalıdır. Yerel medya dahil tüm medya kuruluşlarının, resmi ilan payından ayırımsız ve adil bir şekilde yararlanmaları yasal güvenceye bağlanmalıdır.

    RTÜK’ün denetim ve yaptırım yetkisi demokrasi sınırlarına çekilmeli, ifade özgürlüğü ve kişilik haklarını korumakla sınırlı olmalıdır.

    4- Sivil toplum

    Toplumun ve bireyin kamu yönetimlerindeki karar alma, uygulama ve denetleme süreçlerine en etkili, doğrudan ve aktif katılımı ancak sivil toplumun güçlenmesiyle mümkün olur. Bundan kast ettiğim şey, sadece sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi değildir. Sendikaların, meslek odalarının, derneklerin, vakıfların veya platformların var olmaları ve kamu yönetiminin her aşamasına katılma hakları yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

    TBMM’de veya belediye il genel meclislerinde kararlar alınırken, kanunlar yapılırken ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşmelere katılarak düşüncelerini, önerilerini sunmaları yasal bir hak, hatta zorunluluk olmalıdır.

    Bunun da ötesinde, bireylerin de yerel ve ulusal ölçekteki tüm kararlara ve denetime katılabilmelerinin önü açılmalıdır. Teknolojik gelişmeler, doğrudan demokrasi modelini uygulamayı giderek kolaylaştırmaktadır. Bu olanakların halk tarafından kullanılmasının sağlanması, demokrasinin toplumsallaşmasını ve giderek bir kültüre dönüşmesini sağlayacaktır. Akıllı telefon uygulamalarıyla tüm yurttaşların devlet, yani kamu faaliyetlerine katılarak görüş belirtme, oy kullanma ve denetleme hakkı olmalıdır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in en güçlü sigortası da sivil toplum olacaktır. Asıl olan halkın iradesiyse temsilcileri, yani vekilleri, giderek aradan çıkaracak doğrudan demokrasi uygulamalarını geliştirmek de radikal demokrasinin gereğidir.

    5- Yerel yönetimler

    Belediyelerin yetkileri ve belediye bütçeleri artırılmalıdır.

    Seçimle gelen yöneticiler hakkında kesinleşmiş mahkeme kararları olmadan onları görevden uzaklaştırmak mümkün olamamalıdır.

    Kayyım ve benzeri antidemokratik uygulamalara zemin sağlayan yasalar kaldırılmalıdır. Mahkeme kararıyla görevden alınan yerel seçilmişlerin yerlerine ya belediye meclisi tarafından ya da halk tarafından seçimle yeni görevlendirme yapılmalıdır.

    Yazı çok uzayacağından detaylara girmiyorum, aslında kapsamlı bir yerel yönetimler reformu yapılmalıdır.

    6- TBMM ve Hükümet

    Hükümet Meclis’ten oluşmalı, tüm çalışmaları milletvekilleri tarafından denetlenebilmelidir.

    Cumhurbaşkanı Meclis tarafından seçilmeli ve yetkileri sembolik düzeyde tutulmalıdır. Asıl görevi devleti temsil olmalı, tarafsızlığı sağlanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimi kolaylaştırılarak, Meclis Başkanlığı seçimi prosedürüyle benzer hale getirilmelidir.

    Partilerin grup yönetimlerinin, milletvekillerinin söz hakkını ve oy hakkını baskı altına alması, içtüzük değişikliğiyle engellenmelidir.

    Tek tek her milletvekilinin yetkisi ve gücü artırılmalıdır. Bir milletvekilinin verdiği yasa teklifi en geç üç ay içinde TBMM Genel Kurulu’nda oylamaya sunulmalı, teklifi veren milletvekilinin Genel Kurul’da teklifini savunmasına olanak sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.

    Her milletvekili, ulusal güvenlik ve üst derecede gizlilik gerektirenler hariç olmak üzere, tıpkı bir müfettiş gibi, tüm devlet kurumlarında önceden izin almaksızın denetim ve inceleme yapabilmeli, istediği bilgiyi yetkililerden alabilmelidir. Örneğin bir milletvekili, Ankara’nın Bala ilçesinde kaç çiftçiye tarımsal ürün desteği verildiğini, bu çiftçilerin kimler olduğunu, desteğin koşullarını Bala Tarım İlçe Müdürlüğüne yazılı veya sözlü şekilde sorabilmeli, Müdürlük belli bir süre içinde buna yanıt vermelidir.

    Muhalefetin Meclis’teki komisyonlarda etkinliği artırılmalı, hakları içtüzükte güvence altına alınmalıdır.

    Gensoru, yazılı ve sözlü soru mekanizmalarının etkili birer denetim yolu haline getirilmelidir.

    TBMM Genel Kurulu’nun çalıştığı günlerde ilk bir saat boyunca bakanlara sözlü soru sorma uygulaması yapılmalıdır.

    Yasa tekliflerinin komisyon görüşmeleri bütünüyle açık olmalı, televizyondan ve internetten canlı yayınlanmalıdır.

    Aslında Meclis iç tüzüğünün tümden gözden geçirilmesi ve demokratik hâle getirilmesi gerekiyor ama tek tek yazmam yazıyı fazlaca uzatacaktır.

    7- Yargı

    Mevcut Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yerine, Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu şeklinde iki ayrı üst kurul oluşturulmalıdır. Bu kurullara üye seçimi en demokratik ve katılımcı yollarla olmalıdır. Her iki kurulda da tüm avukatların oyuyla seçilecek birer baro üyesi, tüm hukuk fakültelerinin akademik kadrolarının oyuyla seçilecek birer üye, TBMM’den oylamayla belirlenecek ikişer üye, Cumhurbaşkanı’nın belirleyeceği bir üye, üst yargı kurumlarının üyeleri tarafından seçilecek birer üye, bizzat hakimler ve savcılar tarafından belirlenecek beşer üye bulunmalıdır.

    Hakim ve savcıların mesleğe kabul edilmesi yetkisi Adalet Bakanlığı’ndan alınmalı, Hakimler Kurulu’na ve Savcılar Kurulu’na devredilmelidir. Hakimlerin ve savcıların mesleğe kabulünde objektif kriterler ve liyakat esas alınmalıdır.

    Hakim ve savcıların özlük hakları, atama ve terfi işleri, soruşturulmaları ve görevden alınmaları bu kurullar tarafından ve objektif kriterler esas alınarak, evrensel yargı etik kurallarına uygun şekilde yürütülmelidir.

    Hukuk fakültelerindeki eğitim kalitesi artırılmalı, işlevini yerine getiremeyen hukuk fakülteleri kapatılmalıdır. Staj dönemlerinde temel insan hakları eğitimi artırılmalıdır. Kadın hakimlerin sayısının artırılmasını teşvik edecek düzenlemeler yapılmalı.

    Savcıların mahkeme salonundaki yerleri müdahil sıralarıyla aynı hizada ve savunma tarafıyla eşit şekilde yeniden düzenlenmelidir.

    Savcıların çalışma odaları hakimlerden ayrı bir binada, barolar ve avukatlarınki gibi münhasıran ayrılmış özel yerlerde olmalıdır.

    Avukatların delil toplama ve bilgiye, belgeye ulaşma yetkileri savcılarla eşit hale getirilmelidir.

    Sadece savcılara bağlı çalışan ve tek görevi adli işler olan adli kolluk kurulmalıdır.

    Adalet teşkilatının personel, altyapı, bina, lojman ihtiyaçları eksiksiz karşılanmalı, hakimler ve savcılar dahil tüm adalet personelinin sendikal örgütlenme hakkı yasal güvence altına alınmalıdır.

    Cezaevlerinin insan onuruna yakışır yerler haline getirilmesi ve infaz anlayışının eza çektirmeye yönelik olmaktan çıkarılması gerekir.

    Yargıç güvencesi fiilen ve yasal olarak güvence altına alınmalıdır.

    8- Ekonomi

    Ekonomi yönetiminin demokratikleşmediği bir sistemin gerçek bir demokrasiyle işlemesi imkansızdır. Bu nedenle, uygulanacak ekonomik modelden bağımsız olarak, her yurttaşın yerel ve merkezi bütçenin yapılması aşamalarına katılımının önü açılmalıdır.

    Her yurttaşın, bütçenin harcanmalarını rahatlıkla denetleyebileceği şeffaflık sağlanmalıdır.

    Örtülü ödenek uygulamasına son verilmeli, kamu ihalelerinde mutlak eşitlik ve şeffaflık sağlanmalıdır.

    Belli bir maliyet bedelinin üstündeki büyük ölçekli yatırımların yerel veya ulusal düzeyde referanduma sunulması zorunlu olmalıdır. Bu referandum dijital ortamda yapılabilir.

    Yerel ve ulusal ölçekteki ekonomik konsey her yıl tüm tarafların (sivil toplum, muhalefet, işçi ve işveren temsilcileri ile hükümet temsilcileri) katılımıyla toplanmalı ve stratejik planlara ilişkin gözden geçirme, denetleme rolünü üstlenmelidir.

    9- Bürokrasi

    Kamuda işe alımlarda, üst düzey bürokratik atamalarda liyakat dışında hiçbir kritere yer verilmemeli, bunu sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin sözlü mülakat yöntemi kaldırılmalı, işin gereği olarak sözlü mülakatın şart olduğu durumlarda ise mülakat esnasında ses ve görüntü kaydı yapılmalı ve bu kayıtlar arşivlenmelidir.

    Bürokraside israf, şatafat, lüks ve rüşvetin tümüyle önlenmesini sağlayacak mekanizmalar oluşturulmalıdır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem için anlayış devrimi

    Toplam dokuz maddede özetlemeye çalıştığım bu modele şüphesiz ki, çok şey eklenebilir. Elbette bu sisteme geçebilmek için hem Anayasa hem yasa hem yönetmelik hem kamu kurumları tüzüğü hem TBMM iç tüzüğü düzeyinde çok sayıda değişiklik yapılması gerekiyor. Bu nedenle tüm siyasi aktörlerin birlikte hareket etmesi ve bu süreci toplumsal bir katılımla yürütmesi gerekir. Fakat her modelde olduğu gibi Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de de gerçek ve kurumsal bir demokrasinin gelişmesi, öncelikli olarak anlayış devrimine bağlıdır. Halkın demokratik çıkarları dışında hiçbir amacı, hedefi, hırsı ve gündemi olmayan siyasi aktörlerin öncülüğünde ve tüm toplumsal kesimlerin el ele vererek oluşturacakları demokrasi ittifakının gücüyle başarılı olunabilir. Kolay değil ama imkansız da değil. Biraz daha samimiyet ve cesaret yeterli olacaktır.

    Belirttiğim çerçevede Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçilirse devlet demokrasiyle buluşmuş olur ve tüm toplumsal sorunların çözümü mümkün hale gelir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık kişilerin, grupların veya partilerin devleti olmaktan çıkarılarak halkın devleti haline getirilmesinin zamanıdır.

  • Pervin Buldan : Türkiye toplumunun gerçek bir barışa, gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var

    Pervin Buldan : Türkiye toplumunun gerçek bir barışa, gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var

    Ferhat Çelik – Naci Kaya

    HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Kürt sorununa bir seçim vaadi olarak yaklaşılmasını eleştirerek, “Kürt sorununu çözmek isteyenler İmralı’daki tecridi görmek zorundadır. Bu gerçekler görünmeden sorunun çözümü kolay olmayacaktır” dedi.

    Türkiye’de siyaset gittikçe ısınıyor. 101 Aksaçlı’dan “Demokrasi İttifakı” çağrısı geldi, 404 Yurttaş da destek verdi. CHP Kurultayı’ndan sonra Kemal Kılıçdaroğlu, “Kürt sorununu çözme sözü” verdi. Ardından AKP’den kopan Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’ndan Kürt soruna dair mesajlar geldi. Tam da muhalefette “Kürt sorunu” ısınırken, Muharrem İnce’den “yeni parti” çıkışı ve Devlet Bahçeli’den Meral Akşener’e “Evine dön” çağrısı geldi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İnce’nin çıkışını ve Bahçeli’nin çağrısını “haklı” buldu. Tüm bu gelişmeler erken seçimin işareti olarak okundu. Bir yandan Kürt sorunu tekrardan gündeme getirilirken, İmralı’da süren tecride CPT raporunda yer verildi. Sınır içi ve ötesi askeri operasyonlar sürüyor. Kadınların direnişine çarpan İstanbul Sözleşmesi hala gündemin ilk sırasında. Sadece iç siyasette değil dış siyasette de sıcak gelişmeler yaşanıyor. Suriye, Irak, Libya derken Doğu Akdeniz-Ege hattı iyice gerildi. Tüm bu gelişmeleri 1 Haziran’da “Demokrasi Mücadelesi” başlatan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ile konuştuk.
    1 Haziran tarihinde startını verdiğiniz “Demokratik Mücadele Programı”nın iki aşaması sona erdi. 3’üncü aşamasını ise 19 Ağustos’ta başlatıyorsunuz. Bu kapsamda şimdiye kadar yaptığınız temaslarda açığa çıkan sonuç ne oldu? Toplumun talepleri nelerdi?
    1 Haziran tarihinde iki Eş Genel Başkan olarak Türkiye toplumuna bir tutum belgesi açıkladık. Bu tutum belgesi hem halka hem de bu ülkeyi yönetenlere bir çağrıydı. Bu çağrı Türkiye’nin sorunları çerçevesinde bir araya gelmenin önemini ve kıymetini ifade etmek açısından önemliydi. Çünkü Türkiye toplumu, Türkiye’nin temel meseleleri üzerinden bir araya gelmek ve bir güç birliği oluşturmak gibi bir sorumluluğu üzerinde taşıyor. Bugün Türkiye’de toplumunun önünde duran fakat siyasetin çözmesi gereken yığınla sorun var. Adalet ve hukuktan başlayalım, kadın, gençlik, ekoloji meselesine kadar bütün bu meseleler toplumun önünde duran ve çözülmeyi bekleyen temel meselelerdir. O yüzden biz tutum belgemizle topluma “Bu temel meselelerde bir araya gelip sorunları çözme yönünde adımlar atmalıyız” çağrısı yaptık. Örneğin “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var” dedik. Çünkü yeni bir anayasa yazılmadan şimdiki anayasayla Türkiye hiçbir sorunu çözemez ve bu sorunlar gittikçe katmerleşir ve siyaset bunun altında ezilir. Dolayısıyla biz sorunları 9 başlık altında temel gündemler olarak belirledik ve bu çağrıyı yaptık.
    Bu tutum belgesiyle hükümete de bir mesajınız oldu mu?
    Evet. Biz hükümete de bir çağrı yaptık ve bir mesaj verdik. Çünkü AKP iktidarı MHP bloğuyla son dönemlerde muhalefeti susturmak, sesini kesmek, toplumu boğmak, HDP’yi kriminalize etmek, itibarsız hale getirmek ve Türkiye toplumunu bir şekilde sindirmek üzerine bir yol ve yöntem izledi. Biz hükümetin bu saldırılarına karşı topluma bir güven vermeye çalıştık. Çünkü biz en zor dönemde, halkın pandemi süreciyle evine kapandığı, sokağa çıkmadığı bir dönemde iki koldan, Hakkari ve Edirne’den yürüyüş başlattık. Bu yürüyüş başlamadan önce çok büyük tartışmalara sebep oldu ve halkta bir heyecan yarattı. Bu yürüyüşün topluma nefes aldırdığını ve toplumun öncüsüz olmadığını HDP’nin bir şekilde topluma öncülük ettiğini bir kez daha gösterdik. 1 Haziran tutum belgemizle birlikte özellikle Hakkari ve Edirne yürüyüşlerinin toplumda yeni bir heyecan ve çıkış yarattığını, hükümetin bütün saldırılarına karşı halkın HDP’ye bir kez daha güven duyduğunu ve cesaret aldığını gördük. Gittiğimiz yerlerde insanlar, “HDP bu yürüyüşle birlikte topluma nefes aldırdı. O yüzden size minnettarız” dedi. Dikkat ederseniz bu yürüyüşle birlikte hukukçular Ankara’ya doğru yeni bir yürüyüş başlattı. HDP’nin burada topluma vermiş olduğu güvenin ve cesaretin önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim yaptığımız bu çıkış sadece 1 Eylül’e kadar da değil, ondan sonra da devam edecek. Çünkü sorunlar iki-üç aşamada çözülebilecek, çözüme kavuşturulabilecek meseleler değil. Çok uzun soluklu ve uzun vadeli mücadele edilmesi gereken meselelerden bahsediyoruz.
    Demokrasi mücadelenize açıkladığınız programın üçüncü aşamasından sonra da devam edeceğinizi ifade ediyorsunuz. Mücadelenizi üçüncü aşamadan sonra nasıl bir perspektifle sürdürmeyi düşünüyorsunuz?
    1 Eylül’den sonra neleri yapacağımıza dair bir şey söyleyemem. Çünkü bütün bu kararları kurullarımızla birlikte alıyoruz. Her aşamayı biz zamanı gelince gerekli kurullarımızda tartışıyoruz, karara bağlıyoruz ve hayata geçiriyoruz. Bu birinci, ikinci ve üçüncü aşama için de böyleydi. Başta MYK’miz olmak üzere Kadın Meclisimizle, Parti Meclisimizle, Gençlik Meclisimizle ve bütün kurullarımızla bir araya gelip yapacaklarımızı planlıyoruz ve hayata geçiriyoruz. 1 Eylül’den sonraki süreci de yine bu kurullarımızla bir araya gelerek, neye ihtiyaç varsa ona göre bir planlama çıkaracağız. Tartışarak, halkımıza sorarak, halkımızın ihtiyaçlarına cevap olacak şekilde kararlarımızı alacağız. İl ve ilçe örgütlerimizi bu meseleler üzerinden bu aşamada halkla temasa geçiriyoruz. Sivil toplum örgütlerini mutlaka ziyaret edip görüş ve önerilerini alıyoruz. Yine HDK, DTK ve DBP’yle görüşüyoruz. Bütün bu kurullarımızla birlikte zamanı gelince yapacaklarımızı planlayıp hayata geçiriyoruz.
     1 Eylül Dünya Barış Günü dolaysıyla barış talebini yükselten “insan zinciri” eylemi yapma kararı aldınız. Gün dolaysıyla bugünkü savaş ortamında “barış” talebi için ne söylemek istersiniz?
    1 Eylül Dünya Barış Günü’nde birçok yerde insan zincirleri oluşturacağız. Fakat bununla yetinmeyeceğiz. Birde hem Türkiye toplumuna hem de ülkeyi yönetenlere hitaben bir deklarasyon açıklayacağız. Özellikle savaş süreçlerinde barışı haykırmak, barışı talep etmek önemlidir, kıymetlidir. Parti olarak ilklerimizden bir tanesi de barışı savunmaktır. Tam da çatışmaların çok yoğun bir şekilde yaşandığı, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan savaş gerçekliğine karşı Türkiye’de barışı istemek, barışı haykırmak, bunun siyasetini yapmak her siyasetçinin sorumluluğudur. Çünkü Türkiye toplumu, savaşlardan çok etkilenen ve mağdur olan bir toplumdur. Bütün bunlarla birlikte Türkiye başta olmak üzere bütün Ortadoğu’da bir barış sürecine ihtiyaç vardır. 1 Eylül bu anlamıyla önemlidir. Açıklayacağımız deklarasyonda elbette ki Türkiye kamuoyuna mesajlar vereceğiz; savaşlara karşı çıktığımızı, barışı hakim kılmak için bir güç birliğine ihtiyaç olduğunu, savaşa karşı çıkan ve barış isteyen herkesle el ele, yürek yüreğe bu mücadele içerisinde yer almanın önemli olduğunu ifade edeceğiz.
     “101 Aksaçlı” ve onları destekleyen “404 Yurttaş”, partinizin de önerdiği “Demokrasi İttifakı” çağrısı yaptı. Ancak siyaset dünyasında bu çok gündem olmadı. Öncelikle bu çağrıya muhalefetin sessizliğini konuşursak, neler söylersiniz?
    Muhalefetin bu dönemde Demokrasi İttifakı’na sessiz kalmadığını düşünüyorum. Çünkü tabanda bir güç birliği var. Belki siyaseten çok üstten sözler kurulmuyor ama tabana indiğimiz zaman tüm siyasi partilerin tabanında bir Demokrasi İttifakı’nın kurulmuş olduğunu görebilirsiniz.
    Demokrasi İttifakı önemli bir ittifaktır ve Türkiye’nin belki de ihtiyaç duyduğu en önemli meseledir. İttifak deyince ne yazık ki insanlar bunu seçim ittifakı olarak algılıyor. Muhalefet ve toplum böyle anlıyor. Oysa bizim ifade ettiğimiz ve yaptığımız çağrılar bir seçim ittifakıyla sınırlı değildir. Elbette seçim dönemlerinde oluşturulacak ittifaklar önemlidir, ki biz bunu yaşadık, gördük hayata geçirdik. Birçok yerde demokrasi ittifaklarıyla birlikte seçim ittifaklarını birleştirdik. Bununla birlikte nasıl kazanacağımızı ve kaybettireceğimizi de Türkiye toplumuna gösterdik. O yüzden şuan temel meselenin Demokrasi İttifakı olduğunu sürekli ifade ediyoruz. Muhalefetin bu dönemde Demokrasi İttifakı’na sessiz kalmadığını düşünüyorum. Çünkü tabanda bir güç birliği var. Belki siyaseten çok üstten sözler kurulmuyor ama tabana indiğimiz zaman tüm siyasi partilerin tabanında bir Demokrasi İttifakı’nın kurulmuş olduğunu görebilirsiniz. Önemli olan bunu hayata geçirmek ve siyasilerin buna öncülük yapmasıdır. Bu da biraz cesaret istiyor. Yani korkmadan, çekinmeden biraz daha cesaretli, biraz daha özgüvenli bütün siyasi partilerin ve öncülerinin cesaretli bir şekilde adım atması gerekir. Örneğin sokağa çıktığım zaman HDP’li olmayan insanların da bana sıcak ve sempatik bir şekilde baktıklarını ve yaklaştıklarını görebiliyorum. Bu ne anlama geliyor? Bu tabanda bir Demokrasi İttifakı’nın örülmüş olduğunu, hazır olduğunu ve hayata geçirilmiş olduğunu bizlere gösteriyor. Çekinmeden, kimseden korkmadan Türkiye’de siyaset yapan bütün partilerin, muhalefet partilerinin büyük bir cesaretle bir araya gelmesinin koşullarını yaratması gerekiyor. Tek sıkıntı budur.
     Muhalefet partilerinden son dönemde Kürt sorununa dair çıkışlar oldu. Kemal Kılıçdaroğlu “Kürt sorununu çözme sözü” verdi.  Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu da bazı mesajlar verdi. Tüm bu mesajları nasıl okuyorsunuz? 
    Genelde Kürt sorununa yaklaşım seçim dönemlerinde başlar ve seçim dönemlerinde bir vaat olarak ortaya konur. Her dönem bu tür siyasetçiler vardı. Geçmiş dönemlerde de çok gördük. Herkes Kürt sorununun çözümüne dair rapor hazırlamaktan bahseder. Raporlara gerek yok. Rapor biziz. Rapor Kürt halkıdır. Hiç kimsenin oturup kağıt üzerinde rapor yazmasına ve bu rapor üzerinden bu sorunu çözmesine ihtiyaç yoktur. Kürt halkının kendisi, yıllardır yaşadığı acılar, üzerindeki baskılar, inkar, imha asimilasyon başlı başına birer rapordur. Bu sorunları raporlar üzerinden çözmeye çalışanların hepsinin tek tek çözüldüğünü gördük. Onların şuan esameleri bile okunmuyor. Aynı yöntemi denemek bu sorunu çözmeye ilaç değildir. Dolayısıyla bu sorunun çözümünde öncelikli olarak güvenlikçi politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de biraz cesaret ve bu sorunu gerçek anlamda tanımlamaya ihtiyaç vardır. Kürtlerin yaşadığı sorunlar ve sıkıntılar nedir? Kürtlerin ödemiş olduğu bedeller nedir? Bütün bunları siyasetçiler göz önüne alırsa sorun çözülür. Kürt sorununun muhatapları da bellidir. Bizler burada aracıyız. Bu görevi her zaman da yapmaya hazırız. Fakat bu sorunun belli muhatapları vardır. Bu muhataplar dikkate alınmadan, bu muhataplarla masaya oturmadan sorunun çözümü yoktur. Bu gerçekliği bütün siyasetçilerin görmesi gerektiğini düşünüyorum.
     Kürt sorununu dile getiren siyasetçilere ve Türkiye halkına bir şey söylemek isterseniz, ne dersiniz?
    Bu meselenin çözümünde muhataplar mutlaka esas alınmalıdır. Muhataplar üzerinden bu sorunun çözülmesi gerekir. Evet, meselenin çözümünde Meclis elbette ki bir araçtır. Bizde başından beri Kürt sorununun TBMM’de kurulacak olan komisyonlarla birlikte çözülebileceğine olan inancımızı her zaman ifade ettik. Bugün de bunu söylüyoruz. Ancak bu sorunun muhatapları olmadan, muhatapları dikkate alınmadan çözülecek bir sorun değildir. Geçmişte barış ve müzakere sürecinde yer alan birisi olarak şunu ifade etmek istiyorum; kıymetli dönemler yaşadık. Bu sorunun çözümüne el atmak, sorunu dillendirmek bile insanlarda büyük bir heyecan uyandırıyor. Yapılan açıklamaları asla küçümsemiyorum, kıymetsiz bulmuyorum. Bu tür söylemler daha da çoğalmalı ve mutlaka bir el atılmalıdır. Artık sorunu ifade etmekten ziyade elleri taşın altına koyma zamanı olduğunu düşünüyorum. Taş üstüne taş konulmamalı, eller taşın altına konulmalı ki bu sorun bir an önce çözülsün.
      2013-15 yılları arasında sorunun çözümü belli bir noktaya kadar gelmişti. Fakat o dönem yaşanan gelişmelerle birlikte bu süreç iktidarın tabiriyle buzdolabına kaldırıldı. Sizlerin o dönemki çözüm önerileriyle bugünkü çözüm önerileri arasında bir fark var mı?
    Çözüm önerileri arasında hiçbir dönem hiçbir fark yoktur. Farklılık bu soruna yaklaşım sorunudur. Bir dönem “Bu sorun çözülmelidir. Sorunun muhatapları bellidir” denildi ve iki-üç yıl boyunca bir süreç yaşandı. Bu süreç elbette ki kıymetliydi. Neden kıymetliydi? Çünkü bu süreçte ölümler yaşanmadı. İnsanlar geleceğine kıymetle bakmaya çalıştı ve bu umut insanlarda bir heyecan yarattı. Artık çocuklarının ölmesini, çocuklarının toprağın altına düşmesini görmeyecek anneler-babalar vardı. İnsanlar bunlardan büyük moral aldı. Fakat ne yazık ki bu sorun ya da mesele 3 yıl boyunca böyle gidip gelmesine rağmen sonunda belli çıkarlar doğrultusunda hükümetin “Süreci buzdolabına kaldırıyorum” açıklamasından sonra maalesef masa devrilmek zorunda kaldı. Biz bu süreçte üzerimize düşeni yaptığımıza inanıyoruz. 3 yıl boyunca heyet olarak İmralı Adası, Kandil’deki muhataplar ve hükümet arasında mekik dokuduk. Bundan iyi bir sonuç da çıkardığımızı düşünüyorum. Fakat bu süreç bittikten sonra ne yazık ki tekrardan yeni bir çatışma sürecine girildi. İnsanlar yaşamlarını yitirmeye, yeniden cezaevlerine girmeye başladı. Yasaklar, baskılar geldi, şiddet devam etti. Bütün bunlar Türkiye toplumunu ve geleceğini ciddi derecede etkiledi. Özcesi sorun elbette ki muhataplarıyla çözülmelidir.
     Çözüm önerileri arasında hiçbir dönem hiçbir fark yoktur. Farklılık bu soruna yaklaşım sorunudur. Bir dönem “Bu sorun çözülmelidir. Sorunun muhatapları bellidir” denildi ve iki-üç yıl boyunca bir süreç yaşandı. Bu süreç elbette ki kıymetliydi.
     Peki, ne yapılmalı?
    Sorun yakıcı bir sorun ve gittikçe katmerleşen, devasa bir sorun haline gelmiştir. Bu mesele artık sadece Türkiye’nin meselesi değildir. Bir dünya meselesidir. Çünkü milyonlarca Kürt var, milyonlarca insanın bu sorundan etkilendiğini biliyoruz. Dolayısıyla HDP olarak sorunun çözümü için bir şeyler söylüyoruz. Sorunun çözümü için yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Kürt halkının dilinin, kimliğinin, kültürünün garanti altına alınacağı ve insanların kendini özgüven içerisinde güvenli bir şekilde yaşayacağını ümit edeceği yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Tabi ki sadece bununla sınırlı kalınmamalı. Şuan başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere belediye başkanlarımız, yöneticilerimiz, bize selam verenler, yanımıza gelenler, partimize gelen binlerce insan bugün haksız ve hukuksuz bir şekilde siyasi rehine olarak cezaevinde tutuluyor. Dolayısıyla bütün bunların çözümünde çok kapsamlı değişikliklere ihtiyaç var. Türkiye toplumunda büyük bir kırılganlık, öfke ve AKP hükümetine karşı büyük bir inançsızlık var. AKP hükümeti gittikçe kan kaybeden, gittikçe eriyen, oy kaybı yaşayan bir iktidar haline gelmiştir.
    Neden? 
    Çünkü bu sorunları çözmediği, katmerleştirdiği için. Dolayısıyla Türkiye’nin geleceği açısından elbette ki AKP’ye gidici gözüyle bakıyoruz. Ülkeyi yönetmeye talip olan bir partinin Eş Genel Başkanı olarak konuşuyorum. Türkiye toplumunu kurtarmak adına, kadınların ve gençlerin geleceği adına, bu sorunu çözmek adına bir değişim ve bir dönüşüme ihtiyaç var. Bunu da ne zaman gerçekleştirebiliriz? Elbette ki önümüze konulacak olan ilk sandıkta. Fakat bu sandığı beklemeye gerek yok. Bu sandık önümüze gelene kadar da bir güç birliğine, bir demokrasi birliğine ihtiyaç var. Kadınların, gençlerin birliğine ve ittifakına ihtiyaç var. Türkiye toplumunun bu gidişine karşı olan herkesin bir araya gelmesine ihtiyaç var.
    CHP’nin Kürt sorunu çıkışı ve 101 Aksaçlı’nın çağrısından sonra Devlet Bahçeli, Meral Akşener’e “Eve dön” çağrısı yaptı, Muharrem İnce’den “yeni parti” mesajı geldi. Erdoğan tüm bunları “haklı” buldu. Tüm bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Cumhur İttifakı’nda bir çatlak olduğunu düşünüyorum. Cumhur İttifakı başından beri sorunlu bir ittifaktı. Başından beri birbirini suçlayan, zaman zaman basın üzerinden, zaman zaman kulislerden aldığımız haberler bize hep şunu gösterdi; Cumhur İttifakı temel bir yapı üzerine kurulmuş bir ittifak değildir. Çünkü toplumun, kendi tabanının destek vermediği bir ittifaktır. Bütün kararların iki-üç kişi arasından alındığı bir ittifakın yaşama şansı zaten yoktur, çatlak vardır. Dolayısıyla kendilerine bir yöntem ve bir çıkış yolu arayan bir ittifaktan söz ediyoruz.
    Oysa Millet İttifakı böyle değildir. Çok güçlü bir ayak üzerine kurulmuş bir ittifaktır. Dolayısıyla bu ittifakın daha da büyümesi ve çeperinin daha da genişlemesi gerektiğini düşünüyorum. Demokrasi Güç Birliği, Cumhur İttifakı’nı önemli ölçüde kaygılandırmakta ve gerçekten buna karşı yeni bir yol ve yöntem arama içine girmiştir. Demokrasi İttifakı’ndan büyük bir rahatsızlık duyuyorlar. Bütün çıkışların ana kaynağı budur. Yapılan çağrıların da kaynağı budur. Bütün bunları Demokrasi İttifakı’nı bitirmek, küçültmek dolayısıyla Demokrasi İttifakı’nı başarılı olmasını engellemek adına yapılan çıkışlar olarak değerlendiriyorum. Ama ne yaparlarsa yapsınlar tek adam rejimi bugün Türkiye sisteminde tutmamıştır. Dolayısıyla yaşama şansı yoktur. O yüzden yapılan çağrılar kendilerini tamamıyla ayakta tutmak, iktidarlarının sallanan ayağını sağlamlaştırmaya dönük çağrılar olarak değerlendiriyorum. Fakat bunun hiçbir gerçek yanı yok. Cumhur İttifakı başta olmak üzere tek adam rejiminin çöktüğünü ve önümüzdeki seçimlerde kaybedeceklerini Türkiye toplumuna müjdesini veriyorum. Cumhurbaşkanlığı sistemi önümüzdeki seçimlerde artık Türkiye’nin gündeminden düşecektir. Bunu herkes böyle bilmeli.
    Cumhur İttifakı başta olmak üzere tek adam rejiminin çöktüğünü ve önümüzdeki seçimlerde kaybedeceklerini Türkiye toplumuna müjdesini veriyorum. Cumhurbaşkanlığı sistemi önümüzdeki seçimlerde artık Türkiye’nin gündeminden düşecektir. Bunu herkes böyle bilmeli.
     Bugünkü toplumsal, ekonomik ve siyasal gelişmeler kapsamında erken seçim bekliyor musunuz? Partiniz olası bir erken seçime hazır mı?
    Bir erken seçimin Türkiye’nin kapısında olduğunu düşünmüyorum. O yüzden bütün siyasi partiler gibi biz de şimdiden seçim hazırlıklarını yapan ve tamamlamaya çalışan bir partiyiz. Her zaman için HDP seçime hazır bir partidir. Bu anlamda bütün kurullarımız epeydir bunu önüne koymuş, bunun üzerine yoğunlaşan, kafa yoran ve örgütlenmesini tamamlamaya çalışan, tabanını bu anlamda hazır hale getirmeye çalışan bir siyasi partiyiz. Yarın önümüze erken seçim ya da baskın seçim gelse, HDP her anlamda seçime hazırdır. 2021 yılında bir erken seçimin olacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye yönetilemiyor. Türkiye’yi yönetenler ülkeyi bir uçurum kenarına getirdiler. Bu uçurumdan düşmek üzere olan bir Türkiye gerçekliği var karşımızda. Sorun çok büyük. Dolayısıyla da bu ülke yönetilemediği için mutlaka erken seçim yapılmalıdır. Hatta bir istifa çağrısı da yapıyorum. Bu ülkeyi yönetenler, Türkiye’yi bu hale getirenler görevlerini bırakmalılar. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere ülkeyi yöneten AKP ve MHP bloğu içerisinde olanlar derhal istifa etmelidir. Çünkü Türkiye kan ağlıyor. Türkiye her anlamda kriz ve kaos yaşıyor. Ekonomik kriz bugün her kesimi vurmuştur. Esnaf iş yerine kilit vurmak zorunda kalmıştır. Bugün insanlar hastaneye gidemiyor, insanlar test yaptıramıyor. Hasta olan bir yurttaş hastaneye gittiği zaman bir ilaç bile verilmeden evine gönderiliyor. Bu pandemi sürecini bile eline yüzüne bulaştıran ve bu süreçte başarılı olamayan halk sağlığını öncelemeyen bir yönetim ve anlayış var. Bu anlamda Türkiye toplumu kaderine terk edilmiştir.
    CPT, yakın zamanda İmralı’ya ilişkin raporunu açıkladı. CPT raporu oluşan kaygıları gidermek için yeterli mi? Sizler CPT raporunun nasıl değerlendiriyorsunuz?
    CPT’nin raporu önemli. CPT bu raporu geç açıklamakla büyük bir hata yaptı. Çünkü CPT’nin görevi cezaevlerinde yaşanan sorunları gidip yerinde incelemek, incelemelerine ilişkin kamuoyunu bilgilendirmektir. Dolayısıyla raporu açıklamakla elbette ki önemli bir girişimde bulundu, fakat raporda bahsedilen sorunlar giderilmiş değil. Üzerinden epey bir zaman geçmiş. Halen İmralı Cezaevi’nde haksızlık, hukuksuzluk var. Başta Sayın Abdullah Öcalan olmak üzere oradaki tutuklular aileleri ve avukatlarıyla görüştürülmüyor. Telefon hakları yok ve üzerlerinde ağırlaştırılmış bir tecrit var. Burada mesele CPT’nin raporunu açıklaması ya da açıklamaması değildir. Tecrit Türkiye’nin geneline yayılmış bir meseledir. Sayın Öcalan başta olmak üzere Türkiye toplumu tecrit altındadır. Bugün İmralı Cezaevi’ne gidiş ve gelişler hükümetin keyfine göre gerçekleşen bir mesele haline gelmiştir. Türkiye toplumunun buna karşı çıkması lazım. Yani bir insan kendi ailesi ve avukatlarıyla görüşme yapamıyorsa, telefon hakkını kullanamıyorsa bu meseleyi Türkiye toplumu oturup düşünmek zorundadır ve buna karşı bir söz söylemek zorundadır. Bu mesele sadece HDP’nin meselesi olmamalıdır. Bu mesele sadece Pervin Buldan’ın meselesi olmamalıdır. Bu mesele Türkiye toplumunun tamamını ilgilendiren bir meseledir. Çünkü tecrit Sayın Öcalan şahsında Türkiye toplumunun tamamına uygulanmaktadır. Biz şunu çok iyi biliyoruz; bütün kriz ve kaosların sebebinin altında tecrit meselesi var.
     Bu kapsamda tecridi ele alırsak tecrit sadece Kürtleri mi ilgilendiriyor?
    Ortadoğu’daki gelişmeler, Türkiye’nin demokratikleşme sorunu, Kürt sorunun demokratik yöntemlerle çözülmesi gibi sorunlar başta olmak üzere birçok konuda Sayın Öcalan çıkış yolları göstermiş ve rolünü oynayacağını ifade etmiştir. 2013-2015 yılları arasında oynadığı rol ve düşüncelerinin Türkiye kamuoyuna yansıması ve insanlar üzerindeki etkisi bilinmesine rağmen bugün Sayın Öcalan üzerindeki tecrit kabul edilemez bir durumdur. O yüzden tecride sadece HDP’nin değil, bugün “Kürt sorununu çözeceğim” diyen bütün partilerin yakından ilgilenmesi gereken bir konu olarak görüyorum. Şimdi “Kürt sorununu çözmeye adayım” diyeceksiniz fakat İmralı’daki tecridi görmezden geleceksiniz. Bu bir çelişkidir. Siz, İmralı Cezaevi’nde bu sorunun çözümünün muhatabı olan birini görmezden geleceksiniz, O’na uygulanan tecridi ifade etmeyeceksiniz ve kalkıp “Ben Kürt sorununu çözeceğim” diyeceksiniz. Buna Türkiye toplumu inanmaz. Buna sorunun muhatapları da inanmaz. Dolayısıyla tecrit meselesi üzerinde Kürt sorunun gerçekliğini görmek bütün siyasi partilerin görev ve sorumluluğudur. Önce Kürt sorununu çözmek isteyenler, tecridi görmek zorundadır. Kürt sorununu çözmek isteyenler tecridin kaldırılması için söz söylemek zorundadır. Bu mesele bu kadar basit ve araçsallaştırılacak bir meselede değildir. Dolayısıyla çözüme kavuşması gereken ve çözüm önerilerinin ortada olduğu bir meseleden bahsediyoruz. O yüzden bu gerçekler görünmeden sorunun çözümü de kolay olmayacaktır.
    İmralı Cezaevi’nde bu sorunun çözümünün muhatabı olan birini görmezden geleceksiniz, O’na uygulanan tecridi ifade etmeyeceksiniz ve kalkıp “Ben Kürt sorununu çözeceğim” diyeceksiniz. Buna Türkiye toplumu inanmaz. Buna sorunun muhatapları da inanmaz.
     İmralı Heyeti üyesiyken birçok kez Abdullah Öcalan’la görüştünüz. İmralı kapılarının açık ve kapalı hallerine bakarak; siyasete ve topluma ne söylemek istersiniz? Arada nasıl bir fark var?
    Aslında röportajın başından beri ifade ettiğim şey bu sorunun içerisinde saklı. Yani yaşanan sorunlar, engeller, baskılar, saldırılar bütün bunlar sorunun çözümsüzlüğünden kaynaklı sorunlar olarak ortaya çıkıyor. İnanın barış ve müzakere sürecindeki hava ve atmosfer gerçekten halkların geleceğe umutla bakması anlamında önemliydi. Fakat bugün insanlar geleceğine güvenle bakamıyor. Bugün sokağa çıkıp demokratik hakkını kullanmak isteyenler, sosyal medyayı özgür kullanmak isteyen başta gençler olmak üzere kadınlar, herkes barış ve müzakere süreci ile bugünkü süreci bir kıyaslamalı. O dönem yaşananlarla bu dönem yaşananları göz önünden geçirilmeli. O dönemde Sayın Öcalan’ın görüşlerinin Türkiye toplumuna yansıması ile şimdiki süreç arasındaki farkı insanlar analiz etmeli. Evet, o dönem gerçek anlamda bir barış havası vardı. Fakat bu dönem gerçek anlamda bir saldırı, inkar, baskı ve şiddet politikaları var. Örneğin; İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine karşı çıkmak isteyen kadınlar polisin şiddetiyle karşılaşıyor. Sosyal medyayı özgürce kullanmak isteyen insanlar bir twet ile cezaevine girme korkusu yaşıyor. Yani sosyal medyadan, sokağa çıkan kadınlardan ürken bir hükümet var. Bugün Türkiye’de yasalar uygulanmıyor. Yasalar tam tersine işletiliyor. İnsanlar bütün bu süreçleri gözlerinin önünden geçirmeli. O dönem yaşananlar ile bu dönem yaşananları analiz etmeli ki barış süreci ile bu süreç arasında yaşananları ancak bu şekilde ortaya koyabiliriz.
    Bu çerçevede Türkiye toplumunun bir barışa ihtiyacı var diyebilir miyiz?
    Evet, Türkiye toplumunun gerçek bir barışa, gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var. Bu da barış ve demokrasi isteyenlerin bu haksızlığın bitmesi için bir araya gelip birlikte mücadele etmeli. HDP bunun için var. HDP bu anlamda öncüdür. Demokrasi İttifakı’nın öncüsüdür ve Demokrasi İttifakı içerisinde gelecek olan her partiye de kapısı açıktır. Biz bu süreci kongre sürecimizle başlattık. Şubat’ta yaptığımız son kongremizde yeni bir çıkış yaratacağımızı, Türkiye toplumuna nefes aldıracağımızı ve Demokrasi İttifakı’nı başlatacağımızı ifade etmiştik. Özgürlük, barış ve demokrasiye olan inanç üzerinden bunu ifade etmiştik. 1 Haziran’daki tutum belgemiz aslında kongremizin mesajlarının bir gereğiydi. Biz onu yerine getirdik. Bu süreç ileriki günlerde devam edecek bir süreçtir. Ta ki başarı elde edilene, demokrasi, barış ve özgürlükler bu ülkeye gelene kadar bu mücadele devam edecek.
    Dış siyasette gelecek olursak, Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşanan son gelişmeler iktidarın dış siyasette de sıkıştığını gösteriyor. Türkiye’nin dış politikasını ve yaşanan bu çıkmazı nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Başından beri Türkiye’nin dış politikasına karşı çıkan bir partiyiz. Hiçbir zaman Türkiye dış politikada başarılı olan bir ülke değil. Türkiye bütün ülkelerle sorunları olan ve bütün ülkelerle çıkarlar doğrultusunda temasları olan bir ülke haline geldi. Bunu da elbette ki AKP hükümeti yaptı, Cumhurbaşkanı yaptı. Dış politikadaki yanlışların Türkiye toplumunu ciddi bir şekilde etkilediğini düşünüyorum. Çünkü her yanlış Türkiye toplumuna bir mağduriyet yarattı. Bugün ekonomideki bütün bu krizlerin sebebi dış politikada yapılan yanlışlar olduğunu ifade etmek istiyorum. Oysa bizler bütün sorunlarda diyalog ve müzakerenin önemine hep dikkat çektik. Fakat AKP bu yöntemi hiçbir zaman kullanmadı. Hep çatışmacı, karşı çıkan, askeri sevkiyatlar yapan, tezkerelerle Meclis’ten onaylar çıkaran, Libya’ya, Rojava’ya, Efrin’e giren politikalar izledi. Bütün bu meselelerde hep yanlış yapıldı. Oysa bütün bu meseleleri barış ekseni üzerinden müzakere yoluyla çözme yolu her zaman vardı. Bugün gelinen noktada Türkiye’nin dış politikada doğru bir yolda olmadığını gösteriyor. Özellikle Suriye meselesi çok yakıcı bir meseledir. Pandemi sürecinde bile bu kadar asker sevkiyatının yapılması, Kobanê hattı üzerinden askeri bir operasyonla işgal etmeye çalışan yöntemin yanlış olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. Türkiye Ortadoğu’da önemli bir ülkedir. Fakat yaptığı yanlışlar nedeniyle selam vereceği bir ülke kalmadı. Çünkü bütün ülkelerin kapıları Türkiye’ye kapanmış durumdadır. Dikkat edersiniz Suriye meselesi üzerinden bütün ülkeler Türkiye’ye yaptığının yanlış olduğunu söylemesine rağmen Türkiye bu konuda çok ısrarcı oldu. Efrin başta olmak üzere gittiği bütün yerlerde kimseyi dinlemeyen başına buyruk ama yaptığı yanlışı fark edemeyecek kadar da siyasetten yoksun bir ülke haline geldi. Oysa HDP’nin başından beri söylediği ve çizdiği yol Türkiye’nin geleceği açısından, barışı açısından, Ortadoğu’daki yeri açısından önemliydi. Fakat bunu ne yazık ki dikkate almayan bir anlayışla karşı karşıyayız.
    Son olarak Türkiye toplumuna ve muhalefet partilerine yönelik bir çağrınız var mı?
    Türkiye’nin barış ve demokrasiye ne kadar ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla tüm muhalefet partilerine, demokratik kitle örgütlerine, sivil toplum örgütlerine, kadınlara, gençlere Demokrasi İttifakı içerisinde bir an önce buluşmanın ve hayata geçirmenin çağrısını bir kez daha yapmak istiyorum. Buna ihtiyacımız var. Türkiye ve Türkiye halklarının buna ihtiyacı var. Demokrasiyi yerleştirmek zorundayız. Bu süreçten sadece Kürtler ve HDP zarar görmüyor, Türkiye toplumu bir bütün olarak etkileniyor. Karadeniz’deki Laz da, Ege’deki Yörük de, Ermeniler de, kadınlar da, gençler de, bütün Türkiye toplumu etkileniyor. O zaman çıkış yolu nedir? Çıkış yolu, birlikte güçlü bir şekilde yürümektir. Bu yolu hep birlikte yürüyelim ki ülkemiz barışa kavuşsun.
    Kaynak: MA
  • Demirtaş’tan mektup: ‘Kendine bir iyilik yap güzel kardeşim, biraz öteki ol, öteki de biraz sen olsun’

    Demirtaş’tan mektup: ‘Kendine bir iyilik yap güzel kardeşim, biraz öteki ol, öteki de biraz sen olsun’

    Başak Demirtaş, Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eşi HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etti. Yaptığı ziyareti Twitter hesabından duyuran Başak Demirtaş, Selahattin Demirtaş’ın mektubunu paylaştı. Başak Demirtaş yaptığı paylaşımda, “Uzun bir aradan sonra Selahattin ile görüşebildik. Morali iyiydi, herkese bolca selamı vardı. Kızımız Delal, Selahattin’in daha önce gönderdiği son mektubundaki bir bölümü kendi el yazısıyla yazmıştı, onu sizlerle paylaşmak istiyorum” dedi.

    Selahattin Demirtaş’ın kızı Delal, babasının kalem aldığı mektubun bir bölümünü kendi el yazısıyla yazdı. Demirtaş’ın mektubu şöyle:

    BAŞKASI OLMA KENDİN OL!

    Böyle çok daha güzelsin! Tamam illaki vardır senin de bir güzelliğin. “Hiçbir işe yaradığın yok” falan da demiyorum. Ama n’olursun hayatında hiç değilse bir defa başkası ol be kardeşim. Zaten herkes ‘kendisi’ olduğu için memleketin bu halde olduğunu görmüyor musun? Başka bir hayat, başka bir dünya, başka bir gelecek olsun ala ben aynı kalayım diyorsun. Bak siz böyle yapınca rahmetli Azer Bülbül’ü dinleyesim geliyor:

    Aman dokunmayın çok fenayım

    Baykuş tünemiş binayım

    Başkaları Kaz Dağları için, Munzur Vadisi için, Hasankeyf için, Karadeniz yaylaları için eylem yapsın, kısmetse ve buralardan geriye bir şey kalırsa ben gezmeye giderim artık diyorsun.

    Erkek cinayetleri ve erkek şiddeti yüzünden sokaklara dökülmüş kadınlar dayak yerken, esas failin senin pespaye ‘erkekliğin’ olduğunu aklının ucundan bile geçirmiyorsun.

    Sendikaya üye oldular diye işten atılan emekçilerin direniş çadırının önünden yürüyüp onların yerine iş başvurusu yapmaya giderken azıcık bile düşünmüyorsun, hem de beş maske dağıtamayıp beş tane F-35 için bin takla atanlara meylediyorsun.

    Fikrimden geceler yatabilmirem

    Bu fikri başımdan atabilmirem

    Neyleyim ki sana çatabilmirem

    ‘BELKİ DE BİR KARA KUŞAKSIN’

    Ne yap et kendin olma yav! Birazcık başkası ol. Ne Türklüğünle övün, ne Kürtlüğünle, ne de utan onlardan. Boynuna bir kimlik asacaksan bırak üstünde ‘sadece insan’ yazılı olsun. Başı örtülüden korkma, beyni örtülüden kork; namaz kılmaya kara çalma, para çalıp namaz kılanı yere çal.

    Kendine bir iyilik yap güzel kardeşim, biraz öteki ol, öteki de biraz sen olsun. ‘Kendin’ gibi olmayanı ‘düşman’ gibi görme, herkesi de kendine benzetmeye çalışma. Zaten tüm ‘kendin’ler iyi olsaydı dünyada hiçbir sorun kalmazdı, azıcık mütavazı ol. X, Y kuşağı mısın, Z kuşağı mısın bilmiyorum. Belki de kara kuşaksın ya da Ekvator kuşağı veya gökkuşağısın; ne kuşağı olursan ol ama kimsenin uşağı olma canım kardeşim.

    Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi?

    Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?

    “Bu böyle gitmemeli” diyorsan, de kardeşim. “Güzelim ülkeyi ne hale getirdiler” diye kahroluyorsan, ol kardeşim, haklısın. Ama kendin olma, olma ki değişim seninle başlasın. Kibirli, öfkeli, kasıntı, riyakar, fosil siyasetçilerden bıktın mı, bık tabi ki, bıkmak sana yakışıyor. Değiştir o halde, ama önce kendini.

    “Oldu o zaman seçim günü gider oyumu kullanırım her şey değişir” diyorsan yok o işler o kadar basit değil. Hem seçim her şeyi güzelleştirmeye yetmiyor. Değiş kardeşim değiş! Sen değiş ki değişsin dünya. Git ‘öteki’ye dokun. Elini tut onun, yemeğini ye, çayını iç. Gözünden öp, elinden öp, yüreğinden öp, sarıl ‘o’na. Profesör müsün, sinema sanatçısı mı, dizi oyuncusu mu? Değişim için oy kullanmayı bekleme, oy kullanacak olanlara git, şimdiden git, pamuk tüccarına da. Hem öğren onlardan, hem de anlat onlara. Daha güzel bir dünyayı anlat. Daha adil bir dünyayı.

    Doktor musun, mühendis, avukat, öğretmen mi? İşsiz misin, işçi, memur, emekli mi? Ev kadını, iş kadını, amazon kadını, öğrenci mi, esnaf, çiftçi, işveren mi? Her neysen ve her neredeysen; tatilde, işte, evde, yurt dışında, hapiste veya sürgünde fark etmez, hemen başla, şimdi başla, en yakınındakinden başla çalışmaya. Seçimi bekleme, seçim günü bütün tercihler netleşmiş olacak zaten. İş sadece seçmeye kalacak. Sen tercihlerinin nedenini öğrenmeye, anlamaya ve değiştirmeye çalış, daha iyisi daha güzeli için çalış. Unutma ki;

    Mevlam birçok dert vermiş

    Beraber derman vermiş.

    Ama önce sen değiş. Kendinden sıkıl, nefret et kendinden, kendine küs, konuşma kendinle. Çünkü kendimiz ettik kendimiz bulduk. Emin ol, müstehakımızdır.

    İtirazlarımızı içimizde yaptık, isyanımızı komşumuz bile duymadı. Kol kırıldı, yen içinde kaldı. Kendi mahallemizdeki çöplerin üstüne dantelli örtüler atınca ortalık mis gibi kokar zannettik, olmadı kardeşim, olmayacağı baştan belliydi, memleketi pislik götürdü. Hiçbirimiz temiz değiliz artık, günahsız olanımız yok. Kimse bize bir şey yapmadı, en çok biz kendimize yaptık, kendimiz olarak, kendimiz kalarak yaptık. Ama yetmez mi bu kadar? Bir musibet bin nasihatten iyidir derler. Bizim musibetimiz bile bini geçti be kardeşim.

    Yeter artık, edi bese!

    Korkma bağır

    Olmadı Hızır’ı çağır

    Hızır senin kalbindedir

    Sen Hızır’sın be güzelim.

  • Savcı hızını alamadı: “Sözde parti HDP…”

    Savcı hızını alamadı: “Sözde parti HDP…”

    Antep’te 35’i tutuklu 61 Kürt siyasetçi ve dernek üyesi hakkında hazırlanan 668 sayfalık iddianame kabul edildi. İddianamede, HDP için “sözde parti” tabiri kullanıldı, faaliyetleri suç sayıldı.

    Antep Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında 14 Kasım 2019 tarihinde birçok adrese eş zamanlı baskın düzenlenmiş ve aralarında Halkların Demokratik Partisi (HDP), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) yöneticilerinin de bulunduğu 57 Kürt siyasetçi gözaltına alınmıştı. Sonrasında, 35 kişi çıkarıldıkları mahkeme tarafından “Örgüt üyesi olmak” ve “Örgüt propagandası yapmak” iddialarıyla tutuklanmıştı. 6 ay teknik ve fiziki takibe alınan siyasetçilere, bağlı oldukları partideki faaliyetleri sorulmuştu.
    668 SAYFALIK İDDİANAME
    Savcılık, 35’i tutuklu 61 kişi hakkında hazırladığı iddianameyi mahkemeye sundu. “Örgüt üyesi olmak”, “Örgüt propagandası yapmak”, “Patlayıcı madde bulundurma ve temin etme” ve “Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanuna Muhalefet” iddialarıyla hazırlanan 668 sayfalık iddianame Antep 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İlk duruşma 23 Kasım’da görülecek.
    ‘KCK YAPILANMASI’ İDDİASI 
    İddianamede, Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), HDP Gençlik Meclisi, HDP Kadın Meclisi, Özgür Kadın Hareketi (TJA) gibi siyasi parti, kurum ve dernekler KCK’ye bağlı olarak yer aldı. Sanıklara, “Mali ve Ekonomik Alan Yapılanması”, “Kadın Alan Yapılanması”, “İl Koordinasyonu”, “Cezaevi Dış Koordinasyon Yapılanması” ve “Gençlik Yapılanması” gibi suçlamalar yöneltildi. Yine, zekat, fitre, zarf ve Newroz kartları çalışmaları da “KCK Mali Alan Yapılanması” faaliyetleri olarak gösterildi.
    ‘SÖZDE’ PARTİ: HDP
    İddianamede, HDP’nin siyasi parti adı altında faaliyet yürüttüğü ve ismi dışında siyasi parti olacak emarenin bulunmadığı ileri sürüldü. İddianamede, “Yürütülen birçok KCK faaliyeti bu sözde partinin içinden yerine getirilmektedir” iddiasına yer verildi. Bu duruma kanıt olarak ise, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi kınamak için HDP Şahinbey İlçe Örgütü binasında oturma eyleminin yapılması, HDP İl Eşbaşkanı Müslüm Kılıç ve HDP Şahinbey İlçe Eşbaşkanı Mehmet Özkan’ın DTK delegesi olması gösterildi. İddianamenin büyük bir kısmında, HDP’nin, KCK’nin faaliyetlerini siyasi parti adı altında yerine getirdiği iddiasına yer verilmesi ise dikkat çekti.
    KADIN TOPLANTISI ‘DELİL’ OLDU  
    İddianamede yer alan bir diğer iddia ise, TJA’nın KCK yapılanmasına bağlı “kadın alan yapılanması” iddiası oldu. Yine, TJA’nın faaliyetlerini HDP Kadın Meclisi adı altında yerine getirdiği ileri sürüldü. İddianamede, TJA’nın bir toplantısına dair yapılan şu iddia dikkat çekti: “Bir toplantıda faaliyetlerin TJA adıyla mı yapılacağının tartışılabilmesi için toplantının KCK toplantısı olması, katılımcılarında KCK üyesi olması gerekir. Bu toplantıda da bu yapılmıştır. Faaliyetlerin TJA adıyla yapılıp yapılmayacağı tartışılmıştır. Bu konu toplantının KCK toplantısı olduğunu açıkça gösteren en önemli delillerdendir. Bu nedenle yapılan toplantı örgüt üyeliği açısından delil olarak ele alınmıştır.”
    CHP’YE SIZMA
    31 Mart 2019 yerel seçim sürecinde Antep’te CHP’nin listesinden Belediye Meclis üyesi olarak seçilen Hurşit Besle ve avukat Adnan Erol için de iddianamede, “CHP’ye sızma” nitelendirmesi yapılması dikkat çekti.
    ‘TAM BİR SİYASİ PARTİ HAVASI…’
    Yine, DTK delegesi olmak ve HDP İl Örgütü yöneticilerinin 26 Mayıs 2019 tarihli toplantısı da “örgüt üyeliğine” delil olarak kabul edildi. İddianamede, söz konusu toplantı hakkında da şu değerlendirme yapıldı: “Dikkat çekici olan bu toplantının ne kadar sade anlatılmış olmasıdır. Daha öncede bahsedildiği üzere 26 Nisan 2016 tarihli toplantıdan sonra 1 yıllık toplantı tutanakları yoktur. Hem de sonrasında düzenlenen tutanaklardan KCK yapısına ilişkin tüm faaliyetler çıkarılmış tam bir siyasi parti havası estirilmektedir. Ancak gerçeğin öyle olmadığı mevcut soruşturma da teknik araçlarla izleme tutanaklarına ve tape kayıtlarına yansımıştır. Tutanaklardaki bu sadelik güvenlik güçlerimizin yaptığı başarılı operasyonlar nedeniyledir. Hendek, barikat eylemleri ve özyönetim ilanlarının başarısız olması sonrasında siyasi parti gibi görünmeye dikkat ettikleri ve tutanaklarını ona göre düzenledikleri anlaşılmaktadır.”
    KARDEŞİYLE GÖRÜŞMESİ SUÇ!
    HDP Şahinbey İlçe Eşbaşkanı Mehmet Özkan’ın, Antep H Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan kardeşi Cuma Özkan’a para yatırması da “Cezaevi Dış Koordinasyonu” için delil olarak yer aldı. Bir hafta ara ile toplam 2 bin 400 TL’nin yatırılması için de “dikkat çekici” nitelendirilmesi yapıldı. Özkan’ın, kardeşini ziyaret etmesi esnasında diğer tutuklular ile görüşmesine ilişkin de şu iddialara yer verildi: “Burada yürüttükleri faaliyet cezaevi dış koordinasyon faaliyeti kapsamında ele alınmış ve silahlı terör örgütü üyeliği açısından delil olarak ele alınmıştır.”
    TOĞRUL: KRİMİNALİZE ÇALIŞMASI 
    Hazırlanan iddianameyi değerlendiren HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, partisinin kriminalize edilmeye çalışıldığını ve çalışamaz hale getirmenin amaçlandığını söyledi. Toğrul, Antep’te bu duruma ilişkin “özel bir çabanın” olduğunu kaydetti. Tüm faaliyetlerinin “örgüt çalışması” olarak lanse edildiğine değinen Toğrul, bununla da insanların partiye gelmelerinin önünün kesilmeye çalışıldığını ifade etti.
    AKP-MHP ittifakı dışındaki en önemli gücün partisi olduğunu ve  partisinin 3’üncü yol olarak kabul gördüğünü vurgulayan Toğrul, “Bu ülkeye HDP’e olmadan Türkiye halklarına demokrasi gelmez” dedi. Toğrul, bu yönlü toplumun birçok kesimine yapılan çağrıların kriminalize edildiğini, dolayısıyla bu şekilde HDP’yi etkisizleştirme amacı güdüldüğünü ifade etti.
    ‘HUKUK YOK SAYILIYOR’
    “Hukuk yok sayılıyor” diyen Toğrul, tüzüğü ve programı Yargıtay tarafından onaylanmış bir partinin yaptığı her çalışmanın illegal olarak gösterildiğini ifade etti. Toğrul, şu değerlendirmede bulundu: “Düşünün parti yöneticilerine ‘niye toplantı yaptınız’ deniliyor. Yine, ‘toplantıda ne konuştunuz’ deniliyor. ‘Siz toplantı yaptınız ve toplantıda bunu konuştunuz ve bu suçtur’ denilmiyor. Ellerinde bir suçlama yok. Kolluk gücü HDP üzerinde bir baskı aracına ve sopaya dönüştürülmüş durumda. Yargıda bu açıdan araçsallaştırılmıştır. Bu şekilde arkadaşlarımız tutuklanıyor. Tamamen bir hukuksuzluk var ortada. Burada bir partinin çalışmaları illegal gösterilerek linç edilmeye çalışılıyor.”
    Toğrul, şöyle devam etti: “HDP’nin Türkiye’de demokrasi için belirleyici gücünü ne yaparlarsa yapsınlar engellemeyecekler. Onlar gün geçtikçe küçülüyorlar. Sıkıştıkça bize saldırıyorlar. Bu baskı ve zora rağmen HDP büyümeye ve Türkiye’de belirleyici olmaya devam edecek.”
    TUTUKLU YARGILANAN SİYASETÇİLER
    Dosya kapsamında tutuklu olan siyasetçiler şöyle: DBP önceki dönem il eşbaşkanları Fadile Dikici ve Abdullah İnce, HDP önceki dönem il eşbaşkanı Müslüm Kılıç, DBP önceki dönem Şehitkamil İlçe Eşbaşkanı Selman Tutumlu, HDP önceki dönem Şahinbey İlçe Eşbaşkanı Mehmet Özkan, BDP Şehitkamil İlçe Eşbaşkanı Tahir Altuğ, HDP Şahinbey eski Eşbaşkanı İsmail Berkpınar, HDP önceki dönem Şehitkamil İlçe Eşbaşkanı Bircan Demir, barış annesi Durri Kaygusuz, HDP PM üyesi Ömer Faruk Koç, Güler Erat, Fatma Lebe, KHK ile kapatılan Kurdî Der yöneticisi Mehmet Zeki Demir, HDP Şahinbey İlçe yöneticisi Şükrullah Özalan, DBP eski İlçe yöneticisi Nafi Demir, HDP İl Saymanı Kasım Şan, DBP eski yöneticileri Emin Kavak ile Ahmet İlbaş, HDP İl Örgütü yöneticisi Mustafa Tuç, HDP çalışanı Şefik Sondu, Mehmet Çiftçi, Nesime Çınar, Hasret Ergin, Habat Gengeç, Mehmet Emin Gümüştekin, Müslüm Şahinsoy, Serhat Yıldırım, Süleyman Yağız, Diyar Bayram, Halil Kılıç, Cumali Taşçı, üniversite öğrencisi Ramazan Kuas, Azime Bali, Müslüm Özkan ve Çengiz Tunç.
    Dosya kapsamında tutuksuz yargılananların isimleri ise şu şekilde: Servet Bayram, Mahmut Aycan, Şahin Demir, Ali Yıldız, Mehmet Karayılan, Sultan Bayındır, Hamza Bayındır, Faik Dursun, Guli Yaman, Mehmet Şahin, Nuray Göktepe, Bedran Fermanoğlu, Sedıka Yaman, Mustafa Yücel, Bekir Emlik, Hatice Küçüker, İbrahim Kaya, Sultan Özalp, Abdurahman Yalın, Avukat Ahmet Hartavi, Azad İder, Diyar Beçet, Erol Daşdelen, Hasret Ergin, Hüseyin Kılıç, Ömer Gümüştekin ve Merve Öztep.
    MA / Barış Polat
  • Norveçli siyasetçilerden HDP’yle dayanışma çağrısı

    Norveçli siyasetçilerden HDP’yle dayanışma çağrısı

    HDP’li belediyelere kayyım atanması ve siyasetçilere dönük baskılara karşı ortak açıklama yayınlayan Norveçli siyasetçiler, “Kürt halkının haklarına ve demokrasiye saygı gösterilmesi” için uluslararası kamuoyunu ses çıkarmaya çağırdı.

    Norveç’de, aralarında Kızıl Parti Başkanı ve Milletvekili Bjornar Moxnes, Sosyalist Sol Parti milletvekilleri Freddy Andre Øvstegård ve Nicholas Wilkinson, AB-Türkiye Sivil Komisyonu Yönetim Kurulu üyesi Kariane Westrheim’in de bulunduğu çok sayıda siyasetçi Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik baskılara ilişkin ortak bir metin yayınladı.
    HDP ile dayanışma mesajı verilen metinde, uluslararası kamuoyuna “Kürt halkının haklarına ve demokrasiye saygı gösterilmesi” için ses çıkarma çağrısı yapıldı.
    ‘SEÇMENE SAYGI GÖSTERİLMELİ’
    Siyasetçilerin imzasını taşıyan metin şöyle: “Türkiye devleti demokratik seçimlerle halk tarafından seçilmiş, Güneydoğu Anadolu’daki 5 büyükşehir belediyesi başkanını görevden almıştır. Yakın zamanda AB tarafından duyurulduğu gibi, Türkiye’nin, demokratik seçimlerle halk tarafından seçilmiş HDP’li belediye başkanlarını görevden alıyor olması ile ilgili derin endişe içinde olduğumuzu belirtmek isteriz. Buna ek olarak, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyor ve milletvekillikleri düşürülüyor, hapishaneler politik tutsaklarla dolu ve seçilmiş belediye başkanlarının yerine AKP tarafından kontrol edilen kayyumlar atanıyor. İfade özgürlüğü ve seçmene saygı, istikrarlı ve çoğulcu bir demokrasinin olmazsa olmazıdır ve kayıtsız şartsız saygı gösterilmelidir. Bu haklar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile güvence altına alınmıştır.
    SES ÇIKARMALIYIZ
    Türk hükümetinin görevi, demokratik olarak seçilen belediye başkanlarının ve parlamenterlerin görevde olmasına izin vermektir, seçmenin iradesi bunu gerektirmektedir. HDP ile dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyor ve uluslararası kamuoyundan Kürt halkının haklarına ve demokrasiye saygı gösterilmesini sağlamak için ses çıkarma çağrısı yapıyoruz.”
    METNİN İMZACILARI
    Metne imza atan Norveçli siyasetçiler şunlar: Kızıl Parti Uluslararası Norveç Koordinatörü Marie Sørhaug, Kızıl Parti Milletvekili Bjørnar Moxnes, Sosyalist Sol Parti Milletvekili Freddy Andre Øvstegård, Sosyalist Sol Parti Milletvekili Nicholas Wilkinson, Professor UiB Türkiye Sivil Komisyonu Lideri  Kariane Westrheim, Profesör Haci Akman, Yeşil Parti Trøndelag Belediye Meclisi Grup Başkanı Tommy Reinås, Trøndelag Belediye Meclisi Yeşil Parti Temsilcisi  Gjertrud Berg, Trøndelag Belediye Meclisi Yeşil Parti Temsilcileri Norunn Krokeide ve Jan B. Vindheim, Vestfold and Telemark Kızıl Parti Belde Meclisi Temsilcisi Tobias Drevland Lund, Deputy Major Alstahaug Belediyesi Belediye Başkan Vekili Hanne Benedikte Wiig, Vestland Kızıl Parti Belde Meclisi Lideri  Jeanette Syversen, Trøndelag Kızıl Parti Belde Meclisi Lideri Hege Bae Nyholt, Nordland Kızıl Parti Belde Meclisi Lideri Per-Gunnar Skotåm, Bodø Belde Meclisi Merkez Parti  Üyeleri Svein Møllersen ve Lisa Marshall , Oslo İşçi Partisi Üyesi Dag Einar Thorsen, Oslo Kent Konseyi Kızıl Parti Üyeleri  Maren Rismyhr,  Sofia Rana,  Kızıl Parti Tronheim Kent Konseyi Üyeleri Roald Arentz ve Arve Sletten, Trondheim Kent Konseyi Üyesi  Stine Hjerpbakk, Kızıl Parti Kragerø Kent Konseyi Üyesi, Charlotte T Sætersdal, Kızıl Parti Stavanger Kent Konseyi Üyesi Mímir Kristjánsson, Kızıl Parti Bodø Kent Konseyi Üyesi Synne Bjørbæk, Kızıl Parti Stange Belediyesi Lideri Unni Kronstad, Kızıl Parti Sortland Belediye Yönetim Kurulu Üyesi Christoffer Ellingsen, Asker Belediyesi Kızıl Parti Lideri Bård K. Dahl, Kızıl Parti Flekkefjord Kent Konseyi Üyesi Christopher Wahl, Kızıl Parti Orkland Belediyesi Stine Gangås,  Kızıl Parti Notodden Belediye Yönetim Kurulu Üyesi Morten Halvorsen,  Norveç Tønsberg Belediye Meclisi Üyesi Ole Marcus Mærøe, Lillestrøm Belediye Meclisi Kızıl Parti Lideri  Petter H. Torp, Alesund Kızıl Parti Kent Meclisi Lideri Malena Strømmen Malakzadeh, İşçi Partili Kristiansand Belediye Meclis Üyesi Adriana Ruiz, Kızıl Parti Holmestrand Kent Konseyi Üyesi Lars Gunnar Lingås,  Kızıl Parti Melhus Belediye Meclis Üyesi Tina Knarbakk,  Emekliler Partisi Stavanger Belediye Meclis Üyesi Karl W. Sandvig, Vefsn Belediye Meclisi Kızıl Parti Grup Lideri  Torbjørn Os, Kızıl Parti Nesodden Belediye Meclis Üyesi Geir Christensen, Kızıl Parti Harstad Belediye Meclis Yardımcı üyesi Kirsten Evjen, Kızıl Parti Gamle Oslo Belediye Meclis Üyesi  Olaf Svorstøl, Kızıl Parti  Søndre Nordstrand Belediye Meclis Üyesi Jorge Soria,  Kızıl Parti Grorud Belediye Meclis Üyesi Mari Rise Knutsen,  Kızıl Parti Frogner Belediye Meclis Üyesi  Peder Østring, Kızıl Parti Gamle Oslo Belediye Meclis Üyesi Kathy Joakimsen, Bjerke Belediye Meclis Üyesi  Jon Sandven,  Kızıl Parti Nordre Aker Belediye Meclis Üyesi Petter Færevaag.
  • Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluk incelemesi yapıldı

    Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluk incelemesi yapıldı

    ANKARA – HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın dosya üzerinden tutukluluk incelemesi yapıldı. “Delillerin karartılması” ve “kuvvetli suç şüphesi” gerekçesiyle tutukluluk hallerinin devamına karar verildi.
    Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 20 Eylül 2019 tarihinde, 6-8 Ekim 2014 Kobanê eylemlerine ilişkin soruşturmada tutukluluk incelemesi yapıldı. Ankara 8’inci Sulh Ceza Hakimliği tarafından dosya üzerinden yapılan incelemede, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın avukatlarına haber verilmedi.
    Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde çıkarılan 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13’üncü maddesi ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen geçici madde 19/1-c-1 maddesine atıfla dosya üzerinden yapılan incelemede, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluğunun devamına karar verildi.
    Hakimlik, “atılı suçun niteliği”, “mevcut delil durumu”, “tahkikatın sonuçlanmamış olması”, “delillerin karartılması” ve “kuvvetli suç şüphesi” gerekçeleriyle adli kontrolün yeterli olmayacağını ve tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.
    NE OLMUŞTU?
    HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş hakkında 20 Eylül 2019 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 6-8 Ekim Kobanê eylemleri kapsamında “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğü bozma”, “Bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürmeye azmettirme”, “Birden fazla kişi ile birlikte gece vaktinde suç örgütüne yarar sağlamak maksadıyla yağmaya azmettirme”, “Bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürmeye teşebbüse azmettirme”, “Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaya azmettirme” iddialarıyla soruşturma başlatılmıştı. Yüksekdağ ve Demirtaş aynı gece soruşturma kapsamında Ankara 1’inci Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanmıştı.