Başkent Londra’da düzenlenecek olan uluslararası silah satış fuarı protesto edilecek. Türkiyeli ve Kürdistanlı kurumlar tarafından yapılan açıklamada Türkiye gibi ülkelerin bu fuarda silah satıp satın alacağını ve alınacak bu silahların sivillere yönelik kullanılacağını ifade edilerek, yapılacak protestoya güçlü katılım çağrısı yapıldı.
Dünyanın en büyük silah fuarı olarak kabul edilen Defence and Security Equipment International –DSEI (Uluslararası Savunma ve Güvenlik Malzemeleri fuarı) bu yıl Eylül ayında Londra Docklands’daki Excel Centre binasında yapılacak.
Kürdistan ile Dayanışma Kampanyası’nın (Kurdistan Solidarity Campaign) öncülük ettiği eyleme, Kürt Halk Meclisi, Day-Mer ve Gik-Der gibi çok sayıda kurum destek veriyor. 10 Eylül Pazar günü saat 13:00’te gerçekleştirilecek eylemde Türkiye’ye silah satışının durdurulması çağrısı yapılacak.
Britanya en büyük silah tedarikçisi
Kurdistan Solidarity Campaign tarafından yapılan açıklamada son iki sene içerisinde binlerce Kürdün Türk devleti tarafından katledildiği ve Britanya’nın tüm insan hakları ihlallerine rağmen Türkiye’nin en büyük silah tedarikçisi olduğu belirtildi.
Londra Kürt Halk Meclisi tarafından yapılan açıklamada ise Kürt halkı üzerinde kullanılan silahların bu fuara katılan uluslararası silah şirketleri tarafından karşılandığını ifade edilerek eyleme güçlü katılım çağrısı yaptı.
‘‘Bu şirketler bu silahları bu yıl Londra’da gerçekleştirecek Silah fuarında sergileyecek. Dolayısıyla yeni silah antlaşmalarını durdurmak için İngiltere çapında büyük bir protesto eylemi gerçekleşecek. Türkiye’nin Kürt halkı üzerindeki katliamlarını kınamak, İngiltere’nin Türkiye’ye silah satışını kınamak, Rojava devrimini sahiplenmek ve Önderliğin özgürlüğü için tüm duyarlı herkesi yapılacak olan büyük eyleme güçlü katılmaya çağırıyoruz.’’
Londra’da çalışmalarını yürüten Day-Mer, Gik-Der, HDK, YÇKM ve Tohum Kültür Merkezi de birer açıklama yaparak eyleme katılım çağrısı yaptılar.
Protesto eylemi detayları:
Tarih: 10 Eylül Pazar Saat 13:00-18:00 arası
Yer: ExCeL London One Western Gateway, Royal Victoria Dock, E16 1XL London En yakın tren istasyonu: Canning Town
Toplu gidiş: Saat 12:00 Halkevi 31-33 Dalston Ln, London E8 3DF
“Düşen her bomba, ‘terörle mücadele’ adına atılan her merminin bir yerde üretilmesi gerekiyor. Ve her nerede olursa olsun, bu üretime karşı koyulabilir. “- Kampanya grubu Smash EDO
Türkiye, Eylül ayında Londra’da silah satın alacak ve satacak
Londra Docklands’daki Excel Merkezi, iki yılda bir, hava, kara, deniz ve siber alan için askeri ve gözetim ekipmanı ve teknolojisini sergileyen dünyanın en büyük silah fuarına ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın en baskıcı rejimlerinin çoğu, en nihayetinde yüz binlerce cana mal olan anlaşmalar yapmak için oraya gitmekteler.
Protestocularca “tehlikeli” olarak bilinen DSEI (Defence & Security Equipment International/ Uluslararası Savunma & Güvenlik Ekipmanı), son olarak Eylül 2015’te gerçekleşti ve keskin nişancı tüfekleri, füzeler ve tanklardan savaş uçakları, helikoptere ve eylemlere müdahale ekipmanları ve gözetleme teknolojisine kadar 40 farklı ülkeden 1,500 silah satıcısını bir araya getirdi.
Bir sonraki DSEI bu yıl 12-15 Eylül’de olacak. Etkinliğin resmi web sitesinde sizi, “Savunma Bakanları, Uluslararası Askeri ve Silahlı Kuvvetler, kilit sektör oyuncuları ve özel sektör şirketleri dahil olmak üzere 34,000 kişilik hedef kitleyle ilişkiler geliştirmek üzere DSEI 2017’ye katılmaya” davet eder. Bu elbette ki en azından 2003’ten bu yana DSEI’ye, fakat muhtemelen ilk etkinlikten beri, bir heyet gönderen Türkiye’den büyük bir grubu da içermektedir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir parçası olan Roketsan, Lockheed Martin ile DSEI 2015’te bir sözleşme imzaladı [Defence News]
Kürdistan’da siviller Cizre gibi şehirlerde katlediliyorken Türkiye, o yılın Eylül ayında gerçekleşen DSEI 2015’in tek “uluslararası ortağıydı”. Etkinlik sırasında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir parçası olan silah üreticisi Roketsan, Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri için yeni bir F-35 savaş uçağı füzesi geliştirmek için dünyanın en büyük silah şirketi Lockheed Martin ile bir sözleşme imzaladı. O tarihten itibaren, Türkiye yeni nesil savaş uçakları geliştirmek için BAE Systems ile ortaklığa girdi. Türk silah şirketi Nurol da, havacılık programında dünyanın üçüncü büyük silah şirketi BAE Systems ile ortaklığa girdi. DSEI 2015’teki “başarısından” sonra, Türkiye 2017 yılı için etkinlikteki silah sergisi alanının 200 metrekareye genişletilmesini istedi.
İngiltere ve diğer Batılı ülkeler Türkiye’ye ve diğer otoriter rejimlere silah satmaya her zaman hazırdırlar. Özelleştirilen bir etkinlik olmadan önce DSEI’nin öncüsü, hükümete ait İngiliz Ordu Ekipmanları Fuarı’ydı. Saddam Hüseyin rejimi İran ile yürüttüğü savaşın altıncı yılındayken, Halepçe’de kimyasal silahlarla binlerce Kürdü katletmeden iki yıl önce İngiliz hükümetinin daveti üzerine bu etkinliğe katılmıştı.
Theresa May, Ocak 2017’deki bir devlet ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 100 milyon sterlinlik savaş uçağı geliştirme anlaşmasını imzaladı.
Ocak 2017’de, İngiliz hükümetinin, Türkiye’nin tam bir diktatörlüğe sürüklendiği bir dönemde, 100 milyon sterlinlik savaş uçağını Türkiye’ye sattığı yaygın bir şekilde haberleştirildi. İngiliz savunma devi BAE Systems, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TAI) ile 100 milyon sterlinlik anlaşma imzaladı, ancak bu esasen hükümetler arası bir anlaşma olacak. Savaş jetleri, BAE’nin uzmanlığıyla tasarlanacak, ancak Türk topraklarında üretilecek.
Theresa May ve Recep Erdoğan
BAE, bu anlaşma için Airbus ve Saab ile rekabet halindeydi ve Türkiye, tüm kaynak kodlarına, yazılım ve iletişim sistemlerine erişimin yanı sıra doğrudan proje üzerinde çalışan Türk mühendis ve bilim adamlarına sahip olmak gibi tam teknoloji transferi konusunda ısrar etmek için rekabet ortamını kaldıraç olarak kullanıyor. Bu, Türkiye’nin gelecekte teknolojiyi özerk bir biçimde geliştirmesini sağlayacaktır.
14 Temmuz’da Türkiye, İtalya ve Fransa ile füze geliştirme konusunda bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, anlaşmayı NATO ittifakı içinde Türkiye için en somut gelişmelerinden biri olarak nitelendiren Savunma Bakanı Fikri Işık tarafından duyuruldu. Türk ajansları, deniz ve uzay füzelerinin askeri üretimi için bir İtalyan ve Fransız konsorsiyumu olan Eurosam ile füze sistemleri üretmek için çalışacaklar. % 66’sı MBDA’ya aittir (% 33 Fransa -% 33 İtalya) ve diğer % 33’ü ise Thales grubuna aittir. Bu yıl, Türkiye’ye askeri ihraç için başvuran 69 şirket, BAE Systems dahil olmak üzere DSEI Silah Fuarı’na katılacak; Lockheed Martin; MBDA; Thales, Türkiye’ye zeki bombalar satan General Dynamics ve “Türkiye’nin savunma yetenekleri ve programlarına çeşitli katkıda bulundukları” konusunda övünen Northrop Grumman da katılacak. İngiliz askeri teçhizat için ihraç lisanslarının Temmuz 2013’ten Haziran 2016’ya kadar olan bilinen değeri 466 milyon TL idi.
Bir itibar oluşturma
Türkiye sadece DSEI’de silah satın almakla kalmıyor aynı zamanda bir silah satıcısı olarak da itibarını artırmak istiyor. ABD’nin 1974’teki Kuzey Kıbrıs işgalinden sonra silah ambargosu uygulaması gibi, Türkiye’nin hakimiyet kurma planları birçok kez hayal kırıklığına uğradı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, amacının “2023 yılına kadar savunma sanayimizin dışa bağımlılığını tamamen yok etmek” olduğunu söyledi. Bunu gerçekleştirmek için Türkiye’nin silah ithalatı yerine giderek silah ihracına daha fazla güvenmesi gerekecektir. Erdoğan, Türkiye’nin 100’üncü doğum günü olan 2023’e kadar yıllık 25 milyar dolarlık ihracat hedefliyor.
Bunun ne kadar ilerleyeceği, bazı tartışmalara konu olmaktadır, istatistikler raporlarda çılgınca değişmekte ve Türk medyasında sahte haberler yayılmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye şimdi dünyanın önde gelen askeri şirketlerinden bazılarıyla ortaklaşa kendi uçaklarını, gemilerini, tanklarını ve şimdi silahlı uçağı üretiyor.
Ocak 2015’te Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Artık kendi savunma sanayii ile başkalarına boyun eğmeyecek bir Türkiye var. Bu yeni Türkiye’dir. ”
“Biz Batı’daki birçoğundan daha iyi ürün üretiyoruz” diye övünen Türkiye’nin en büyük savunma şirketi Aselsan Genel Müdürü Faik Eken, “Biz daha ucuzuz … Teknolojiyi paylaşmaya hazırız. Türk savunma sanayii Batı’ya geçerli bir alternatif olabilir “dedi.
DSEI 2017’deki Türk şirketleri
DSEI 2017’ye en az altı Türk silah şirketi katılacak. Aselsan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfının bir parçasıdır. Şu anda dünyanın en büyük 100 silah şirketi arasında yer alıyor ve bu listedeki sırası yükseliyor. İletişim ve bilgi teknolojileri; Mikroelektronik, Rehberlik ve Elektro-Optik; Radar ve Elektronik Harp Sistemleri; Savunma Sistemleri Teknolojileri; Ulaştırma, Güvenlik, Enerji ve Otomasyon Sistemleri yapıyorlar.
Roketsan geçtiğimiz günlerde 120 km’lik yerden yere güdümlü Füze ve silah sistemlerinin ilk serisini üretmiş ve Lockheed Martin ile geliştirme için bir anlaşma imzalamıştı. Ayrıca yakın zamanda Airbus Savunma ve Uzay ile de anlaşmalar yapmış; Raytheon ile güdümlü füzeler yapmak ve Coorstek ile zırhlı araç üretmek için. Ayrıca silahlı insansız uçak teknolojisi üzerinde çalışıyorlar.
MKEK, kuruluşundan bu yana “çeşitli isimler altında” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ana tedarikçisi konumundadır (MKEK web sitesi). Küçük silahlar, havan topları, toplar, mühimmat, roketler, uçak bombaları, el bombaları ve göz yaşartıcı gaz da dahil olmak üzere piroteknik üretiyorlar.
Otokar, 4 × 4 araçları için Türk ordusunun ana tedarikçisidir. Zırhlı araçları, Amed (Diyarbakır) gibi Kürt şehirlerinin askeri işgali ve mahkumların taşınması için kullanılıyor. Kısa süre önce esasen standart olmayan orduya karşı savaş anlamına gelen ya da bir ordusu bulunmayan insanlar, direniş hareketi gibi “asimetrik savaş ortamı” için özel olarak tasarlanmış olan ALTAY-AHT Kentsel İşlemler Tankı diye yeni bir tank tasarladılar.
Asimetrik savaş için ALTAY-AHT kent operasyonları tankı [Otokar web sitesi]
BMC, otobüsler, kamyonlar ve askeri araçlar dahil olmak üzere çeşitli araçlar üretmektedir. “Savunma sanayindeki ileri teknoloji ve engin tecrübesiyle BMC öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin taleplerini dünyanın her yerindeki ordularla birlikte karşılamayı amaçlıyor” diyerek savunma sanayi ürünleriyle övünüyorlar.
Nurol Holding, 35’in üzerinde yan kuruluşunda inşaat, finans, turizm, enerji, ticaret, savunma ve imalat konularında çalışıyor. Protestolar ve şehirlerin askeri işgalleri sırasında insanları kontrol etmek için kullanılan tomaları üretiyorlar. BAE Systems (% 51 Nurol Holding, % 49 BAE Systems Inc.) ortaklığında BNA adı altında savunma üzerine çalışıyorlar. Ayrıca BAE ile FNSS Savunma Sistemlerinin (% 51 Nurol Holding,% 49 BAE Systems Inc.) müşterek sahibidirler. FNSS, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Müttefikler Silahlı Kuvvetleri için paletli ve tekerlekli zırhlı muharebe araçları ve silah sistemlerinin lider üreticisi ve tedarikçisidir. ” Nurol’un satışları 2012’de 5 milyon dolardan 2016’da neredeyse 100 milyon dolara yükseldi. Nurol, savunmanın yanı sıra yol yapımı ve turizm gibi çeşitli diğer iş kollarında da aktif. Diğer birçok şey arasından Ankara’da Lugal ve Sheraton otelleriyle komşu Gürcistan’da Batum’daki Sheraton’a sahip. Ayrıca sinema salonlarında çocuk filmleri ve sanat sergilerine ev sahipliği yapan Bodrum Oasis alışveriş merkezinin ve Antalya’daki 5 yıldızlı Tatil Köyü olan Club Salima’ya sahipler.
Sinema salonlarında sanat sergileri ve ev sahipliği yapan Bodrum Oasis alışveriş merkezinin yanı sıra Antalya’daki 5 yıldızlı Tatil Köyü olan Club Salima’ya da ev sahipliği yapıyor. Bu, Türkiye’de ne kadar çok turist dolarının savaşa doğru aktığını göstermektedir.
Direniş bereketlidir
1999’daki ilk olaydan bu yana DSEI silah fuarına karşı direniş içinde tabandan gelen kampanyalar ve doğrudan eylemler olmaktadır. Eylemler, gösterilerden ve yol kapatmalardan yaratıcı gösterilere kadar farklılık gösteriyordu.
2015’te, yüzlerce kişi silah fuarının kurulmasını durdurmak için büyük bir eylem haftasına katıldı – DSEI’ye karşı yapılan en büyük protestoydu bu. Altı gün boyunca insanlar giriş kapılarını kapattı, fuarın kurulumunu aksattılar. Kürt toplumu, bunun bir parçası olarak DSEI’nin önünde bir gösteri düzenleyerek, Türk devletinin silah fuarı sponsorluğu ve İŞİD sponsorluğu arasındaki bağlantılara dikkat çekti. Kürtler ayrıca, DSEI’nin kurulduğu haftadaki abluka günlerinden birinde yer aldı.
Aynı yıl, farklı uluslardan sekiz aktivistten oluşan bir grup, DSEI’nin bulunduğu binaya kapıları tıkadıktan sonra “anayolun kasıtlı engellenmesi” ile suçlandılar ve mahkemeye çıkarıldılar. İngiliz aktivist Lisa Butler, savaş suçlarının Kürdistan’da olmasını durdurmak için hareket ettiğini söyleyerek siyasi bir savunma verdi. Yargılanan diğer kişiler de Filistin, Yemen ve Bahreyn ile ilgili olarak benzer savunma yapıyorlardı.
Lisa ve bazı arkadaşlar, DSEI’nin kurulduğu ExCel Merkezinin arka girişine giden yolun kapısını kapatmıştı. Boynunun etrafında bir bisiklet D-kilidi ile kapalı kapıyla kendini kapattı, böylece hiçbir teçhizat bu kapıdan içeri giremeyecekti.
Lisa, mahkemedeki ifadesinde yakınları Türk devleti tarafından öldürülen insanlarla tanıştığını söyledi. “Silah fuarı sırasında devlet, Cizre’ye 24 saat sokağa çıkma yasağı koydu. Sokaklara çıkan herkes vuruldu ve öldürüldü. Türkiye’nin uluslararası hukuku ihlal ettiği konusunda net bir profesyonel görüş vardı.” “Türk delegasyonu DSEI ile anlaşma yapıyor ve orada satın alınan silahlar Kürt sivillerin üstünde kullanılmış.” “Türkiye’de suçları önlemeyi amaçladım. İşlenen suçların, durdurmaya çalıştığımız DSEI silah fuarındaki silahların satışıyla ilişkili olduğuna inanıyorum. ”
Bölge Hakimi Angus Hamilton kararını verirken, mahkemeye, misket bombaları ve işkence ekipmanları gibi yasadışı ürünlerin satışının yanı sıra sivil nüfusa karşı silah kullanan ülkelere silah satışını da içeren cezai haksızlıkların DSEI sergilerinde devam ettiğine dair açık, inanılır ve tartışmasız kanıtların sunulduğunu söyledi.
Ayrıca, bu tür cezai faaliyetlerin uygun bir şekilde soruşturulmadığına veya yargılanmadığına dair yeterli kanıt bulunduğunu söyledi. Sanıklara karşı yapılan tüm suçlamalar reddedildi.
Silah ticareteni durdurun
Sekiz aktivist, 2016’daki davada suçsuz bulunduktan sonra
Bununla birlikte, Kraliyet Savcılığı Hizmeti doğrudan Yüksek Mahkemeye başvurarak eylemcilerin aklanmasının yargı denetimine çağırdı ve Temmuz 2017’de Yüksek Mahkeme Yargıç Hamilton’un kararını bozdu. Yine de, adaletin menfaatleri doğrultusunda eylemcilerden herhangi birinin yeniden yargılanmayacağı ya da masraflarla karşı karşıya kalmayacağına karar verdi. Yargı kararının alındığı günde çıkan bir grup bildirisinde eylemciler şunları söyledi: “DSEI silah fuarı kapatmaya çalışmaktan yürekten pişmanlık duymadık. Devletin savaş suçlarını önleme konusunda güvenilemeyeceği koşullarda ve özellikle de onlarla tamamen suç ortaklığı yaptığı durumlarda, her birimizin bireysel olarak hareket etmesi gerekir.”
Lisa, 2017’de DSEI’ye karşı harekete geçmeyi düşünenlere ne söyleyeceklerini sorulduğunda şunları söyledi: “Harekete geçmek bizim sorumluluğumuzdur. Kürdistan’daki yoldaşlarımızla dayanışma içinde olmamız gerekir. Silah fuarını kapatmaya çalışmalıyız: savaşın başladığı yerdir. Sokaklarda yeterince insan olursa, DSEI’nın olmasını engelleyebiliriz.
Kürdistan’da kullanılan silahları uluslararası şirketler tedarik ediyor
Türkiye’nin Afrîn’de ve Kuzey Kürdistan halkı üzerinde kullandığı silahlar uluslararası silah şirketleri tarafından tedarik ediliyor ve DSEI 2017’de yeni anlaşmaların yapılması kuvvetle muhtemeldir. Silah fuarı, Türk hükümeti ve Türk ordusu için önemli bir etkinliktir. Aktivistler, Türk delegelerini Londra ziyaretinde utandırmak ve Türkiye’nin Kürt halkını ezmekteki rolünü ve hem Rojava’daki devrimi ve Bakur’daki demokratik özerkliği baltalama girişimlerini vurgulama şansına sahipler. Aktivistler ayrıca silah fuarını kapatma şansına da sahipler, bu nedenle savaş başladığı yerden durdurulur.”
DSEI 2017: Plan
DSEI 2017, 12-15 Eylül tarihleri arasında Londra Docklands’daki dev sergi merkezi ExCel’de gerçekleşecek. Geçen yıl olduğu gibi, aktivist gruplar silah tüccarları ve teçhizat fiilen varmadan önce bir eylem haftasıyla silah fuarının kurulmasını engellemeye çalışacak. Bu, silahların — tankların, insansız uçakların, ateşli silahların, hatta savaş gemilerinin — ExCel Merkezi’ne girmesini engellemektir.
Planlama ve eğitim etkinlikleri DSEI 2017’ye kadar ülke genelinde gerçekleşecek. Detaylar için Stop the Arms Fair ‘deki (Silahları Durdurun Fuarı) takvime bakın.
CAAT’den Kat Hobbs, “Bu, Birleşik Krallık silahlarının özerklik mücadelesindeki Kürt halkına karşı kullanılıyor olması bir skandal ve utançtır. Kürt halkıyla kendi kaderlerini tayin etme çabaları için dayanışma içindeyiz ve DSEI’deki Türk askeri varlığına ve baskıya neden olan Birleşik Krallık silah ihracatına karşı harekete geçmek için birlikte çalışabileceğimizi umuyoruz.
DSEI’de yoğun bir polis varlığı olabilir. İnsanların durdurulduğu, arandığı veya tutuklandığında haklarını bilmeleri önemlidir. Hukuki bilgiyi, aktivist Legal Defence ve Monitoring Group veya Green and Black Cross’dan alabilirsiniz.
* Sosyal adalet ve kapitalizm ötesi bir dünya üzerine yazılar yazan bağımsız yazar ve araştırmacalır tarafından kurulan Shoal Collective’den Sara Woods’un İngilizce kaleme aldığı yazının orjinaline https://kurdishsolidaritynetwork.wordpress.com/2017/07/21/turkey-will-buy-and-sell-weapons-in-london-this-september/ adresinden ulaşılabilir.
Reqa! Çağımıza ait olmayan barbarlar ordusu DAİŞ’in 2014 yılında başkent ilan etmesinden sonra çoğumuz duyduk ismini. DAİŞ’in vahşetine belki de en uzun süre tanıklık eden kentlerden birisi. Şeriat kanunları adı altında insanların günlük yaşamının işkenceye çevirildiğ, çağdışı kurallar, zulüm ve katliamlarla, tanımlanması zor acılara tanıklık eden bu kentte üç aydır amansız bir savaş yaşanıyor. YPG ve YPJ öncülüğündeki QSD güçleri Reqa kentini DAİŞ’ten geri almak için başlattığı Cenga Mezin hamlesi (Büyük Savaş) yavaş yavaş sona doğru geliyor.
Büyük Savaş’ın devam ettiği DAİŞ’in kalbi sayılan kente gazetecilerin ulaşması kolay değil elbette. Bazı batılı gazeteciler ön cepheye dahi varmadan geri dönmek zorunda kalıyor. Tüm dünya yerel gazetecilerin çektikleri görüntüler ve geçtikleri haberler üzerinden Reqa’dan haberdar oluyor. Böylesi bir dönemde muhabirimiz Erem Kansoy Reqa’ya giderek, iki buçuk ay boyunca en ön cephelerden haber geçti, görüntüler paylaştı, büyük savaşı kamerasıyla tarihe not etti. Muhabirimiz Kansoy ile Reqa’da geçirdiği iki buçuk ayı konuştuk.
Ölümün kol gezdiği topraklara gittiniz. ‘Meslek aşkı’ dediğimiz olgu yeterli mi bu durumu tanımlamak açısından?
‘Meslek aşkı’ sadece bir kıvılcım. Savaş muhabirliği mesleğine, aşık bir çok gazetecenin pratikte çalışmak istediği bir alan. Savaş bölgelerindeki yüksek tansiyon, olanaksızlıklar içerisinde yoktan var etme, en zor ve ağır yaşam koşullarında üretebilmeyi ancak bu mesleğe aşık olursanız yapabilirsiniz. Uzun yıllardır hep örneklendirdiğim gibi, ‘bu mesleğe aşık değilseniz yapamazsınız.’ Ölümün kokusunu her an alabildiğiniz, mermilerin bazen sizi hedef aldığı bazen de etrafınıza havanların yağdığı benzersiz ve sıradışı bir ortamda en iyi görüntüleri almak, gözlem yapmak, haberler hazırlamak, internet erişiminin neredeyse dakikalarla kısıtlığı durumunda haberinizi en hızlı şekilde geçmenin tadına birkez vardınız mı ‘mesleki aşkınızı’da hakikatiyle yaşıyorsunuz.
Özellikle, tarihsel bir geleneğin bir parçası olmak, Rojava devrimi gibi dünyaya örnek olan ve dünyayı aslında daha yaşanır bir yer kılan Kürt halk mücadelesine buralarda yaşananları dünyaya duyurma çabasıyla insanlığa da bir el uzatmak, beni cephelere götürüyor. Meslek aşkı ve mesleğimi icra ederken insanlığa faydalı olabilme çabası ile tarihsel bir mücadelenin bir parçası oluşumun harmanlanması beni ölümün fink attığı Reqa mevzilerine götürdü diyebilirim.
Yolculuğunuz nasıl geçti? Reqa’ya ulaşmak kolay oldu mu?
Reqa, Suriye’nin kuzeyinde en büyük şehirlerden biri. Suriye son 6 yıldır DAİŞ cehaletinin kara bulutları altında olduğu için buraya uçak seferleri durdurulmuş durumda. Bölgeye en yakın havayolu ile ulaşabileceğiniz ülke Irak. Bildindiği üzere, Kürt ve Arap halkları DAİŞ’e karşı verilen son 6 yıllık mücadelede dünya devletlerinin de Türk faşizmine ayak uydurması ile ciddi bir ambargo altında bırakıldı. Suriye, Irak, Rojava, İran’a kadar uzanan karayollarını aslında kullanarak Ortadoğu’da büyük şehirlere çok kısa sürelerde ulaşmanız mümkün. Fakat KDP yönetimindeki bölgelerden Kürt basınında çalışan gazetecilerin artık bırakın geçişini giriş yapması dahi neredeyse olanaksız.
Erem Kansoy-Reqa
Havayolu ile Irak’a ulaştıktan sonra, Suriye sınırının önceden belirlenmiş bölgelerinden saatler süren yaya yolculuğun ardından Rojava’ya ulaşabiliryorsunuz. Aslında Zaxo yakınındaki Simelka sınır kapısından 2 dakikalık bir bot yolculuğuyla Dicle nehrinin karşı tarafında bulunan Rojava’ya geçebilirsiniz. Ancak uzun bir süredir Rojava’ya dönük çok şiddetli bir ambargo uygulanıyor ve gazeteciler de dahil olmak üzere kimsenin geçişine izin verilmiyor. Bu yüzden de yolculuk uzun saatler sürüyor, tüm ekipmanınızı ve kişisel ihtiyaçlarınızı sırtınızda topladığınız yaklaşık 20 kiloluk çantada saatlerce taşımanız gerekiyor. Bu uzun yürüyüşe başka bir gazeteci arkadaşım gidiş yolunda bana eşlik etmişti. Yolu tamamladığımızda bir an dönüp bana şöyle demişti: ‘Çektiğimiz eziyete, düştüğümüz bu duruma bak, kendi ülkemde -Kürdistan’da- korku içinde hareket ediyorum.’ Evet gerçekten tüyler ürpertici, yürüdüğünüz yolda bölgeyi kontrol eden Peşmerge size ateş açabilir veya pusu kurup tutuklayabilir.
Zahmetli ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Reqa’ya vardınız. Bize biraz da Reqa şehrini anlatır mısınız? Nasıl bir şehir, kimler yaşar, ne kadar büyük, coğrafik konumu, jeopolitik, siyasi önemi?
Reqa her yönüyle önemli bir şehir. Önemli olmasının başında İslamiyet’in en eski şehirlerinden biri olması geliyor. Reqa sakinlerinin neredeyse tamamı Arap. Kürtler de var fakat burada sadece Arapça konuşuluyor. Şehrin nüfusunun savaş başlamadan önce 1milyona yakın olduğu söyleniyor. Coğrafi konumu ise hem yaşayanlar hem de burada savaşan güçler için çok önemli. Fırat nehrinin devasa bir kolunun şehrin etrafında geçmesi ile bölgede nufüsün büyük bölümü tarım hayvancılık üretimi ile geçimini sağlıyor, şehir aslında ülkenin kuzey merkezi. Konumu itibarıyla ile de Reqa özellikle petrol yatakları ile ünlü Deyr El Zor kentine açılan kapı, doğal kaynakların çevrelediği ayrıca yerel halkların ticarette ve sosyal yaşamda merkezleştirerek yaşam sürdüğü Reqa kenti tam da bu sebeple aslında askeri güçler içinde büyük bir stratejik öneme sahip.
Reqa tam bir çarpık kentleşme örneği, fakat kendi içindeki düzensizlikten bir düzen doğurmuş. Tarihi surlar bölgesinde sanayicilik, şehir etrafında tarım ve hayvancılık ile şehir merkezinde pahalı ve lüks binaların varlığı göze batarken şehir merkezinden uzaklaştıkça binalar evler küçülüp, eskiyor. Şehir merkezinde dip dibe dar yolların ayırdığı 3-4 katlı apartmanlar ile yine eski Reqa diye bilinen merkezde de eski yapıtları görmek mümkün. Reqa öyle bir şehirki her yanı tarihi eserlerle dolu, nereye baksanız bir tarihi eser görebiliyorsunuz ve şehrin ruhu size bunu yaşatıyor. Fakat şuanda benim şahit olduğum şehrin doğu cephesinde ciddi bir yıkımın yaşandığı.
Reqa’dan yeni döndünüz. Oradaki son durumu bize biraz anlatır mısınız?
Reqa diğer hamlelerden farklı olarak bir şehir savaşıydı. YPG-YPJ öncülüğünde QSD güçleri ayrıca koalisyon güçlerinin de hava desteğini alarak Reqa’ya yaklaşık 3 ay önce köylerinden başlayan ‘büyük cenk’ adında bir operasyon başlatılmıştı. Sık sık savaş koordinesinden bilgi alıyordum. Planlamaya uygun gidiliyor mu veya bir aksaklık var mı? sorularını yöneltiyordum. Gün gün aksilikler yaşansa da planın hedefinden genel çerçevede sapılmadığını görmek mümkün.
Şuan da şehrin yüzde 80’lik bir bölümü DAİŞ’ten kurtarılmış durumda. DAİŞ çeteleri yinede bu bölgelerde zaman zaman, daha önce kazdıkları tüneller aracılığı ile intihar saldırıları girişimlerinde bulunabiliyor. Özellikle kentin kurtarılan bölgelerinde temizlik operasyonları da hızlandırılarak devam ediyor.
QSD güçleri dediğimiz zaman içerisine yerel güçler de dahil oluyor. Yani Menbic, Musul, Heseke, Derik, Dırbesiye’den tutunda Arap coğrafyasında demokrasi arayan ve DAİŞ’e karşı savaşan her kesimden savaşçıları barındırıyor, buna ek olarak da YPG ve YPJ güçleri askeri tecrübeleri ile de QSD güçlerine saldırı operasyonlarında öncülük ediyor. Farklı dilller ve farklı ırkların omuz omuza hem DAİŞ cehaletine karşı hem de demokratik özgür bir yaşamın inşası için mevzilerde çatıştığını görmek benim için en anlamlı deneyimlerden biriydi.
Çektiğiniz bir fotoğraf karesinde, Ezidi, Suryani, Kürt ve Arab kadın savaşçılar omuz omuza size gülümsüyorsa hissetiğiniz tekşey güzel bir geleceğin devrim getireceği ve Ortadoğu topraklarında halkların nasıl faşizmin karşısında durabileceklerinin göstergesidir.
Kaldığınız süre içerisinde size en çok zorlayan şey ne oldu, ne gibi zorluklarla karşılaştın?
Reqa doğu cephesinde savaşın en sıcak yaşandığı mevzilerde toplam 75 gün kaldım. Mesleğinize aşkınız gözünüzü kör ediyor. Çok ağır yaşam koşullarını, işinizi düzgün yapabilmek için görmezden geliyorsunuz. Zaten bu koşulları kaldıramayan gazeteci arkadaşlar ya yol yakınken geri dönmüş ya da oraya hiç gelememişlerdi. Kıyafetlerinizi yıkamanız yada değiştirmeniz nerdeyse olanaksız, banyo yapmak en büyük lükslerden biri, sıcaklığın 50 derecenin altına düşmediği günlerde soğuk içme suyu bulmak ise hazine aramak gibi bir şey. Gece uykuları sadece birkaç saat ve üzerinize sivri sinekler üşüşmüş halde… Yatacak temiz bir sünger yada başınızın altına koyacak bir yastık yok.
Koşullar gerçekten çok ağır fakat bu yönü değil de beni en çok zorlayan tarafı, gün içerisinde şakalaştığımız bir tas pilavı dahi paylaştığım savaşçıların ölüm haberini yapmaktı.
Ordayken ve döndükten sonra yaptığımız sohbetlerde, yaşadığın tehlikeli anlardan da bahsetmiştin. Ölüm ile yaşam arası ince bir çizgide kaldığınız çok oldu. Bu tür koşullarda bir gazeteciyi motive eden temel şey nedir?
Defalarca ölümle karşılaştım. İnce çizginin belirleyicisi aslında sizsiniz. Savaş muhabirliği aslında sadece kurşunların sıkıldığı çatışma anlarında görüntü almakla olmuyor. İlk yardım bilmelisiniz, mayınları tuzakları tanımalısınız, bir keskin nişancının stratejisini anlayıp kaçış yolunuzu belirleyecek kadar deneyimli olmanız gerekiyor, ya da havan düştüğünde ne yapmalısınız? bunları bilmek bazen hayati önem taşıyor. Beni mevzilerde ölümle yüzleştiğimiz her anda motive eden şeyler: Daha yapacak çok işimin olması. Daha yazacak çok haber, çekecek çok fotoğraf ve sesi olmam gereken bir toplumun olduğunu bilmek beni ben yapan, motive eden esaslardı. 75 günün ardından, daha da fazla çalışmak ve üretmek adına tek parça olarak geri dönmeyi başardım.’
Raqqa
Bir gün önce röportaj yaptığınız, ya da oturup sohbet ettiğiniz, aynı sofrada yemek yediğiniz savaşçılar ertesi gün yaşamlarını yitirdiler, tekrardan haberini yapmak zorunda kaldınız, o anki duygularınız ne oluyor?
Çoğu insan bu mesleği icra edenlerin duygusuz ya da duygularının köreldiğini düşünüyor. Fakat her meslekte olduğu gibi ben önce insan olunması gerektiğini söylüyorum hep. Özellikle tanıdığınız veya selamlaştığınız ya da oturup bir çay içtiğiniz, röportaj yaptığınız bir savaşçının saatler sonra cansız bedeniyle yüzleşmek ya da yanınızdayken son sözünü bile söyleyemeden can vermesi yüreğinizde derin yaralar açıyor. Yine de işinizi yapmaya devam ediyorsunuz, tam da bu yüzden savaş muhabirliği ve gazeteciliğe aşık değilseniz yapamazsınız diyorum. Eğer nefesiniz bir an kesilir veya tek bir saniye dahi gözleriniz dolarsa yeriniz orası değil anlamına geliyor. Bu tarz anlarda sadece yapmam gerekeni yapıyorum.
Elbette belirtiğim gibi herşeyden önce insanız, bu yaşadığım tecrübeler daha farklı boyutlarda daha farklı zamanlarda duygusal yönüyle açığa çıkmıyor değil. Örneğin Avrupa’daki günlük yaşantımda bir parkta babası ile oynayan bir çocuk ya da el ele sevgiyle tutuşan genç bir çift gördüğümde zaman zaman göz yaşlarımı tutamadığım oluyor.
Çok ciddi bir savaş alanından babsediyoruz, savaş uçakları, keskin nişancılar, İHA’lar, mayınlar, canlı bombalar…. Ve bu ateşin ortasında halen yaşayan siviller de var. Kurtarılan bazı sivillerle de karşılaştınız. Bize biraz sivillerin yaşamından bahsedebilirmisiniz?
Reqa’da sivillerin büyük bölümünü Arap halkları oluşturuyor. Reqa’daki sivil yaşamı, çöl yaşamının şehir yaşamına adapte olmuş hali diyebiliriz. Daha öncede bahsettiğim gibi Reqa çok eski bir İslami geleneğe sahip bir şehir, dolayısıyla şehrin sakinleri İslami kurallara göre sosyal yaşamlarını sürdürüyor.
Kurtarılan siviller özellikle önce ilk yardım noktasına götürülüp burada yaraları varsa sarılıyor. Ardından yiyecek ve giyecek ihtiyaçları karşılanıyor, QSD güçleri tarafından belirlenen güvenlikli noktalarda barındırılıyor. Hamle süresince şehirde ne elektrik ne de su bulmak mümkün değil, dolayısıyla sivillerin içerdeki yaşantısının ne kadar ağır koşullarda olduğunu tahmin edebiliyoruz. Çıkarılan bazı sivilerle yaptığımız reportajlarda edindiğim bilgi doğrultusunda, şehir sakinlerinin belkide yüz yıllarca unutamayacağı yaraları DAİŞ esaretinde kaldıkları son 4-5 yıl içerisinde aldıklarını açıkca söylemeliyim.
Kaldığınız süre boyunca mutlaka çok fazla unutamayacağınız anılarınız olmuştur, bunlardan en çok unutamadığınız anınızı okurlarımızla paylaşır mısınız?
Reqa’da geçirdiğim her an kalıcı etkiler bıraktı bende. Fakat bu soru her yöneltildiğinde nedense aklıma Heval Amara geliyor. Derikli genç kadın bir savaşçı, taburunun en genç üyesi. Orada bulunduğum ilk 36 gün hemen hemen her gün onun taburunda ve mevsizinde bolca zaman geçirmiştim. Ekmeğini suyunu benle her zaman paylaşıyor, yol göstericiliğimi hatta korumalığımı bile yapmışlığı oluyordu. Kürtçe bilmememe rağmen bir yolunu bulup anlaşıyorduk. Her zaman yüzünden eksik olmayan gülüşü her gittiğimiz noktaya pozitif bir enerji getiriyor diğer arkadaşlarımızı da güldürüyordu.
Bir gece yine ilk yardım noktasında beklerken, zırhlı araç uzun korna çalarak yaklaştı, içerisinden arkadaşları Heval Amara’yı çıkarıyordu, ayakları kan içinde baygın ve gülen gözleri kapalıydı, o anı asla unutamam. Amara’ya yapılan ilk müdahalenin ardından bir kurşunun ayağına isabet ettiği anlaşıldı, cephenin doktoru daha kapsamlı bir ameliyat gerçekleştirerek, kurşunu çıkardıktan saatler sonra Amara kendine gelip gözlerini açtığında benim kuşkulu bakışlarım gözünü alan ilk şey oldu ve gözlerime bakarak yine gülümsedi O anda derin bir nefes alarak içimin rahatladığını hissetiştim. ‘Amara’nın gülüşü’ başlıklı haberim de buradan çıkmıştı.
Üç aya yakın bir süre savaş bölgesinde kaldın, Londra’ya geri döndüğünüzde ilk hissettiğiniz ne oldu?
Londra’ya ilk geldiğim anda ciddi bir yabancılık hissettim, belki de sayfalara dahi sığdıramayacağım tarifi zor bir yabancılık. 9 yıldır yaşantımın devam ettiği bu şehir bomboşmuş gibi, buradan gitmeden önce beni çok rahatsız eden polis ve ambulansların siren seslerini sanki artık duymuyorum gibi…
Elbette burada özlediğim dostlarım, yoldaşlarım olması benim için çok önemli, aksi takdirde görev yerimi bırakmak istemiyordum. Bir gazetecinin yaşamı haber yapmakla renklenir, Londra’da da bu renklere renk katmaktan çok mutluyum fakat savaş bölgelerindeki zorlu görev alanında da kendimi daha verimli hissetiğim için elbet kapitalizmin başkenti Londra bazen kısa süre de olsa daralmalara neden olmuyor değil.
Mesleki açıdan sizce bu kadar riskli bir yolculuk yapmaya değdi mi? Mesleki bir doyum oldu mu?
Mesleki açıdan bu kadar riski göze almak benim için aslında meslek yaşantımda yine çıtayı bir daha yükseğe çekmek anlamına geliyor. Tam anlamıyla aslında değdi ve daha ağır, daha riskli koşulları kaldırabileceğimi artık biliyorum, bu da beni mesleğimi daha iyi yapmaya daha çok üretmeye itiyor.
Böylelikle insanlığa da daha da faydalı olabileceğimi düşünüyorum, Reqa tecrübesi hem bir doyumu hem de yeni bir açlığı getirdi diyebilirim, ölümün dibinde mermilerin sesini yanından geçen bir arıya benzettiğiniz, havanların davul tokmağına dönüştüğü, ve cesur savaşçıların halaylarla ölüme gidebildiği daha sert dahada zorlu koşullarda her haberi ve görüntüyü en hızlı ve en doğru şekilde dünyaya duyurabileceğimi söyleyebilirim.
12 Eylül darbesi ardından Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde yaşanan vahşete karşı PKK’li tutsakların direnişini konu alan “14 Temmuz” filmi 24 Eylül’de Londra’da gösterilecek.
Yönetmenliğini Haşim Aydemir’in yaptığı film 14 Temmuz 1982 günü PKK’nin öncü kadrolarından Kemal Pir ve M.Hayri Durmuş’un öncülüğünde başlayan ölüm orucunu konu alıyor.
Londra Kürt Film Festivali ve Londra Kürt Halk Meclisi tarafından organize edilen gösterimin tüm geliri Sakine Cansız ve Mazlum Doğan’ın hayatlarının anlatıldığı başka bir projeye aktarılacak.
Büyük bir direnişin öyküsü
Organize komitesi tarafından 14 Temmuz filminin gösterimi ile ilgili yapılan açıklamada film ile ilgili şu bilgilere yere verildi;
‘‘Kendi topraklarında varlıkları, kimlikleri, dilleri ve kültürleri yasaklanan Kürtlerin temel insani haklarına ve özgürlüklerine kavuşmak için başlattıkları mücadeleyi boğmak isteyen Türk devleti tarafından 12 Eylül 1980’de askeri faşist bir darbe yapıldı. On binleri aşan Kürt ve Türk devrimci, demokrat zindanlara atıldı. Kürdistan’ın en büyük kenti olan Diyarbakır’da ki 5’nolu zindanda Kürt halkının özlemlerini ve hayallerini betona gömmek için Auschwitz’i aratmayan zulüm ve işkenceler uygulandı. Buna karşı bir gurup devrimci büyük bir iradeyle dünyadaki tüm halkların sahip olması gereken temel insani hakları ve özgürlükleri içim ölümü göze alıp büyük bir direniş başlattılar.’’
14 Temmuz özel gösterimi 24 Eylül Pazar günü saat 15:00’te Londra’da ilk defa Rio Sinemasında gösterime girecektir.
Filmin biletleri Haringey’de bulunan Kürt Toplum Merkezi ve Dalston’da bulunan Halkevi’nden temin edilebilir. Ayrıca Rio sinemasından da biletleri temin edebilirsiniz.
Londra’nın Dalston bölgesi savaş alanına döndü. Rashan Charles adlı siyahi gencin gözaltında yaşamını yitirmesini protesto eden öfkeli gençler polis ile çatıştı.
Cumartesi günü Dalston’da bir gencin polis tarafından gözaltına alındığı sırada yaşamını yitirmesine yönelik protesto eylemleri devam ediyor. Yapılan kitlesel eylemlerden sonra dün akşam Dalston Kinsland Caddesi üzerinde biraraya gelen bir grup genç caddeyi trafiğe kapattı.
Çevik Kuvvet polislerin eylem yerine gelmesiyle beraber gençler ile polisler arasında çatışmalar çıktı. Gençler polislere cam şişeler fırlatırken cadde üzerinde bulunan bazı dükkanların da camlarını kırdılar. Camekanları kırılan işletmelerin arasında Kürdistanlı ve Türkiyeli işletmecilerin dükkanları da bulunuyor.
Eylemlerin büyüdüğü Dalston’da polis yoğun güvenlik önlemleri aldı. Atlı polislerin yanısıra olay yerine eğitimli köpekler ve yüzlerce çevik kuvvet polisi geldi. Polisin müdahalesi helikopterlerle desteklendi.
https://youtu.be/0bg16w5jLpQ
Rashan Charles adındaki 20 yaşındaki siyahi gencin yaşamını yitirmesi siyahi toplumda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bundan bir ay önce de Ginario Da Costa adlı 25 yaşındaki siyahi genç yine gözaltındayken yaşamını yitirmişti. Bağımsız Polis Şikayet Komisyonu’nun (IPCC) tarafından soruşturma devam ederken, polis, Rashan adlı gencin gözaltına alınmadan saniyeler önce ağzına bir obje attığını ve bu objenin Rashan’ın boğulmasına neden olduğunu iddia ediyor.
2011 yılında Mark Dungan adlı siyahi gencin polis tarafından öldürülmesi haftalarca süren büyük bir isyana neden olmuş ve tüm İngiltere’ye yayılmıştı. Dungan’ın ölüm yıldönümü yaklaşırken siyahi toplumda tepkilerin de daha da büyümesi bekleniyor.
Başkent Londra’da düzenlenecek olan uluslararası silah satış fuarını protesto etme çalışmaları şimdiden başladı. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan çalışma atölyelerinde bu yıl yapılacak eylemlerin de planlaması çıkarıldı.
Dünyanın en büyük silah fuarı olarak kabul edilen Defence and Security Equipment International –DSEI (Uluslararası Savunma ve Güvenlik Malzemeleri fuarı) bu yıl Eylül ayında Londra Excel Centre binasında yapılacak. Dünya’nın her yanından devlet temsilcilerinin ve en büyük silah firmalarının katılacağı silah fuarına karşı yapılacak protestolar iki gün süren çalışma atölyelerinde tartışıldı.
CAAT-Campaign Against Arms Trade (Silah Ticaretine Karşı Kampanya Örgütü) tarafından organize edilen çalışma atölyelerinde 12-15 Eylül tarihleri arasında yapılacak silah fuarı tartışıldı. İki gün boyunca devam eden çalışma atölylerine Kürdistanlı aktivistler de katılarak kampanya boyunca aktif olarak eylem ve etkinliklerde yer alacaklarını belirttiler. Kürdistanlı aktivistler Türk devleti ile Birleşik Krallık hükümeti arasında yapılan silah ticaretine de dikkati çekerek, bu silahlar ile Kürt halkının katledildiğini ifade ettiler.
Silah satışı ile insan hakları ihlalleri ve diktatörlüklerin pekişmesi arasındaki bağlantıların kurulduğu ana bölümde CAAT temsilcisi Lucie Kinchin ile Yemen, Bahreyn ve Kürdistanlı konuşmacılar yer aldı. Birleşik Krallık’ın silah ticaretindeki payının önemine değinilen konuşmalarda 2015’de yapılan başarılı eylemin tekrarlanmaması için bir neden olmadığının altı çizildi. Suudi Arabistan’ın Yemen üzerine yağdırdığı bombalar ile silah fuarının müdavimleri arasındaki Bahreynli diktatörlerden bahsedilen toplantıda, Kürdistanlı konuşmacı da Türkiye’de mevcut iktidarın bu fuarda yaptığı anlaşmalar sonucu edindiği silahların Kürt halkı üzerinde kullanıldığı belirtildi.
Britanya’nın Türkiye ile yaptığı silah ticareti anlaşmalarının gölgesinde iken bu ülkeye siyasi veya diplomatik yaptırımda bulunmasının çok zor olduğuna vurgu yapılırken bu fuarı önlemenin ve geniş halk kitlelerinin dikkatine sunulmasının önemine değinildi.
Çalışma atölyelerinde ayrıca Eylül 2017’de yapılması planlanan Silah Satış Fuarı’nı protesto çağrısı yapıldı. Fuarın yapılacağı gün silahların sergilenmek üzere geleceği yollarda kimi eylemlerin düzenleneceğini ve fuarın engellenmesine dönük çabaların devam edeceği vurgusu yapıldı. Eylemler çerçevesinde Eylül ayında bir haftalık kamp düzenlenecek. Yapılacak kampanya ile ilgili daha fazla bilgiye www.stopthearmsfair.org.uk adresinden ulaşılabilir.
Türkiye’de gözaltına alınan insan hakları savunucularından 6’sının tutuklanmasına yönelik tepkiler büyüyerek devam ediyor. Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği önünde yapılan protesto eyleminde Türk devletine insan hakları savunucularının serbest bırakılması çağrısı yapıldı.
Uluslararası Af Örgütü İngiltere şubesi ve dünyanın en büyük online aktivist ağı Avaaz tarafından ortaklaşa organize edilen eylemde insan hakları savunucularına özgürlük istendi. Dün öğlen saatlerinde Türk Büyükelçiliği önünde toplanan grup üzerinde ‘Özlem’e Özgürlük’ yazılı büyük pankart açarken, ‘Benim adım Özlem’ yazılı tişörtler giydiler. Protestocu grup sık sık, ‘Ne istiyoruz?, İnsan hakları, Ne zaman istiyoruz?, Şimdi’ şeklinde sloganlar attılar.
‘Durum dehşet verici’
Uluslararası Af Örgütü İngiltere şubesi adına yapılan açıklamada Türkiye’de gelinen durumun dehşet verici hale geldiği ifade edildi. ‘‘Türkiye’deki durum dehşet verici. Uluslararası Af Örgütü Türkiye başkanı ve Türkiye direktörü sahte soruşturmalarla tutuklandılar. Bunların yanında çok sayıda insan hakları savunucusu ya tutuklandı ya da Türkiye’den sınır dışı edildiler.’’
‘1 Milyon imza’
Dünyanın en büyük online aktivist ağı ve online kampanya ağı olan Avaaz, çalışanları olan Özlem Dalkıran için yürüttüğü online kampanyada bir milyona yakın imza topladı. Avaaz tarafından yapılan açıklamada, ‘‘Özlem, Türkiye’de devam eden baskı politikaları çerçevesinde tutuklananlardan sadece birisi. Eğer bu kampanyayı uluslararası alanda büyütür ve Özlem’i daha meşhur edersek işte o zaman Özlem devlet için tehlike olur.’’ denildi.
‘Mantığı zorluyor’
Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Shalil Shetty ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada gelinen durumun mantığı zorladığını ifade etti.
“İdil Eser’e ve diğer dokuz kişiye karşı yöneltilen bu suçlamaların absürt olması Türkiye’deki en önemli sivil toplum kuruluşlarına karşı yapılan bu saldırının ne kadar ciddi olduğunu gizleyemiyor. Rutin bir eğitime katılırken temelsiz bir şekilde gözaltına alınmaları yeterince kötüyken, şimdi de silahlı terör örgütü üyeliği ile soruşturulmaları mantığı zorluyor.
‘Müdahale edilmezse sivil toplumdan geriye bir şey kalmayacak’
“Eğer hâlâ Türkiye’de geçen seneki darbe girişimi sonrası uygulanan baskının sonucu ile ilgili şüphesi olanlar varsa, artık şüphe barındırmamalılar. Türkiye’de ne sivil topluma, ne eleştiriye ve ne de hesap verilebilirliğe yer var.
“Eğer G20’de toplanan dünya liderleri Türkiye’nin kuşatılmış sivil toplumu için şimdi destek vermezlerse, bir sonraki zirveye kadar bu sivil toplumdan geriye hiçbir şey kalmayabilir.
“İdil, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Taner Kılıç’ın herhangi bir geçerli sebep sunulmaksızın tutuklu yargılanmak üzere cezaevine sevk edilmesinden bir aydan daha kısa süre sonra gözaltına alındı. Uluslararası Af Örgütü tarihinde ilk kez tek bir ülkenin direktörü ve yönetim kurulu başkanının her ikisi demir parmakların ardında. Her ikisinin de, diğer tüm gözaltına alınan insan hakları savunucuları gibi, derhal ve koşulsuz serbest bırakılmaları gerekiyor.’’
Neler olmuştu?
5 Temmuz sabah saat 10.00’da aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’in de bulunduğu sekiz insan hakları savunucusu ve iki uluslararası eğitimci İstanbul Büyükada’da bir otelde katıldıkları bir eğitim sırasında polis tarafından gözaltına alındı.
18 Temmuz’da İstanbul 10’uncu Sulh Ceza Hakimliği’ne çıkarılan insan hakları savunucularından Uluslararası Af Örgütü Türkiye direktörü İdil Eser, Günal Kurşun (Avukat, İnsan Hakları Gündemi Derneği), Nejat Taştan (Eşit Haklar İçin İzleme Derneği), Özlem Dalkıran (Avaaz aktivisti ve Yurttaşlar Derneği), İsveç vatandaşı eğitmen Ali Gharavi ve Veli Acu (İnsan Hakları Gündemi Derneği) tutuklanırken Yurttaşlık Derneği’nden Nalan Erkem, HAK İnisiyatifi’nden Şeyhmus Özbekli, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nden Nejat Taştan ve Kadın Koalisyonu’ndan İlknur Üstün ise adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.