Tag: WordPress

  • Ferhat Tunç’tan Samandağ Festivalinde birlik çağrısı

    Ferhat Tunç’tan Samandağ Festivalinde birlik çağrısı

    Samandağ 21. Evvel Temmuz Festivali’ne katılan Sanatçı Ferhat Tunç, “Demokratlar, Araplar, Kürtler, Türkler, Aleviler, zulme sessiz kalmayan Müslümanlar birlik olmalı” dedi. Geleneksel Samandağ 21. Evvel Temmuz Festivali, bu sene koronavirüs salgını dolayısıyla online olarak düzenlendi. Samandağ Kalkındırma Derneği tarafından 11-12-13-14 Temmuz günlerinde düzenlenen festivali 200 bini aşkın kişi izledi. Online paneller ve etkinliklere çok sayıda sanatçı, akademisyen, gazeteci, yazar, siyasetçi ve aktivist katıldı. Sürgünde yaşayan Sanatçı Ferhat Tunç, Samandağ Evvel Temmuz festivalini video ile selamladı.

    ‘İKİNCİ DERSİM’

    Sanatçı Ferhat Tunç da festivalde videolu olarak konuşma yaptı. Tunç, “Ben Dersimliyim. O topraklarda tanıdım acıyı da direnmeyi de. Samandağ ise benim için ikinci Dersim olmuştur. Kardeşliğin, teslim olmamanın, adalet arayışının ve sol-sosyalist değerlerin kıymetini bilen, kıymetini artıran bir yerdir Samandağ. Samandağ halkının yaptığı, yapacağı her şeyin bu minvalde bir karşılığı vardır. Festivalin anlamı bu nedenle çok önemli” dedi. Özellikle diktatoryal koşulların hakim olduğu böyle günlerinde Samandağ’ın ve halkının değerinin çok daha iyi anlaşıldığını vurgulayan Tunç, “Ülkemiz uzun zamandır bir karanlıkta ve zulmün, adaletsizliğin, yoksulluğun, savaşın gölgesinde yaşıyor halklarımız. Sanatçısından gazetecisine, siyasetçisinden işçi ve emekçisine kadar herkesin özgürlük, adalet ihtiyacı çok daha artmıştır. Ülkemizin kaynakları iktidar tarafından sömürülüyor, savaşa, ölüme harcanıyor, halklarımız kutuplaştırılıyor. İnsanların birbirinden giderek uzaklaştığı, vicdanın yara aldığı bir yozlaşmaya itiliyor toplumumuz. Umutsuzluk, çaresizlik aşılanmaya çalışılıyor” şeklinde konuştu.

    ‘SON NEFESİME KADAR HALKIN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKACAĞIM’

    Sonu gelmeyen davalar, hapis cezaları ve “tetikçi medya” aracılığıyla hedef alındığını söyleyen Tunç, şu mesajları verdi: “Evimden, siz değerli halkımızdan uzun süreden beri sürgündeyim. Ülkemiz 12 Eylül Darbesi koşullarını aratmayan karanlık dönemini yaşıyor. Bu karanlıkla mücadele ederken kimimiz hapiste, kimimiz sürgünde. Beni sanatçı kimliğimle çok iyi siz tanıyorsunuz. Ben kim için, neden sanat yaptığını bilen biri oldum. Siz değerli halkımızdan ve değerlerinden kopmadım. Bu değerlerin müziğini yaptım, türkülerini söyledim, son nefesime kadar bu mücadeleyi sürdürmeye kararlıyım. Hakkımda süren sayısız dava, cezalar ve sürgün, benim için bırakın caydırıcı olmasını, doğru yolumun teyidi niteliğindedir. Özgürlüğe, barışa, sanata düşman bir iktidarla ters düşmediğimde neyin sanatını yapacağım ki ben? Vicdanı olan her sanatçı bunu her gün kendisine on kere sormalıdır.” Türkiye’de artık en temel hakların bile çiğnenir olduğunu söyleyen Tunç, “Seçtiğimiz belediye başkanlıklarından milletvekilliklerine kadar gasp ediliyor. Bu, demokrasi’nin d’sini tanımamaktır, halkın iradesini yok saymaktır” mesajını verdi. “Bir reçetedir Samandağ” vurgusunda bulunan sanatçı, “Dayanışmayı, bilinci, temiz duyguları, halkların kardeşliğini lafta bırakmayacaksak eğer, Samandağ halkını anımsamamız gerekecek. Tıpkı Dersim gibi değerlerine sahip çıkan, ülkenin güzel geleceğinde sözüne, duruşuna kulak verilmesi gereken yerdir Samandağ” diye ekledi.

    ‘BİRLİĞE İHTİYACIMIZ VAR’

    Sanatçı Ferhat Tunç, konuşmasının sonunda birliğe ihtiyaç olunduğunu belirterek, şunları kaydetti: “Hiçbir baskı tek birimizi hedeflemiyor, herkese ve her yere yayılıyor. Önüne geçmediğimizde çok geç kalabiliriz. Demokratlar, Araplar, Kürtler, Türkler, Aleviler, iktidarın zulmüne sessiz kalmayan Müslümanlar birlik olmalı. Bizi ancak birlik ve sessiz kalmamak barışa, kardeşliğe, adil bir ülkeye kavuşturacak. Umutsuzluğa asla yer yok. Zulüm ve talan düzeniyle mücadele etmeyi onur saymalıyız. Ülkemiz halkları böyle bir diktatörlük rejiminde yaşamayı asla hak etmiyor.”

     

  • Dengbêjlik geleneğinin önemli ismi Seyidxanê Boyaxçî yaşamını yitirdi

    Dengbêjlik geleneğinin önemli ismi Seyidxanê Boyaxçî yaşamını yitirdi

    Dengbêjlik deyince akla ilk gelen isimlerden biri olan Seyidxanê Boyaxçî, 87 yaşında yaşama veda etti.

    Kürt kültürünün aşıklık geleneği olan denbêjlik deyince akla il gelen isimlerden biri olan Seyidxanê Boyaxçî yaşama veda etti.

    Bir süre önce vücudunun tamamının enfeksiyon kapmasının ardından felç geçiren Seyidxanê Boyaxçî, Diyarbakır’daki evinde hayatını kaybetti.

    Dengbêjlik geleneğinin yüzlerce yıla yayılan tarihindeki birçok ezgiyi hafızasında taşıyan sanatçı, kendisinden önceki örneklerin de aktarıcısı konumundaydı.

    Seyidxanê Boyaxçî kimdir?

    Seyidxanê Boyaxçî, Diyarbakır’ın Ergani ilçesine bağlı Lexerî köyünde 1933 yılında dünyaya geldi. 2 yaşında iken annesini, 4 yaşında iken babasını kaybeden Boyaxçî, amcası tarafından büyütülür ve hiç okula gitmez. Çocukluğu çobanlıkla geçen Boyaxçî, 15 yaşından sonra Diyarbakır merkeze yerleşir ve Sur ilçesinde ayakkabı boyacılığı yapmaya başlar. Boyaxçî, bu işi 25 yıl boyunca sürdürür. Boyaxçî, bir dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde temizlik personeli olarak çalışır.

    Uzun yıllar Sur’da bulunan Dengbêj Evi’nde bütün gününü biriktirdiği kilamlarını seslendirmekle geçiren Boyaxcî, sağlık durumunun kötüleşmesi üzerine bir süre önce hastaneye kaldırıldı ve vücudunun tamamının enfeksiyon kaptığını öğrendi. Boyaxçî, uzun bir tedavi sürecinden sonra felç geçirdi. Bütün günü evindeki odasında geçen Boyaxcî, eski bir radyo-teyp ile kasetlerden dinlediği kilamlara eşlik ederek zamanını geçiriyordu.

     

  • NÂZIM HİKMET İYİ İNSAN

    NÂZIM HİKMET İYİ İNSAN

    Tamer Uysal

    ‘Bana yeter
    yirminci asırda olduğum safta olmak
    bizim tarafta olmak
    ve dövüşmek yeni bir âlem için’…

    Şiirlere kendine özgü ses ve sazıyla adeta can veren usta Ruhi Su Nazım Hikmet’in eserlerinin bestelenmesi konusunda “Aydın bir ozanın şiirini bestelemek kolay bir iş değil” der ve ekler “Ezgili Yürek”te; “Memleketimizde bilimin ve bilim adamının boş kalan yerini sanat ve sanat adamı almış, toplumun sorunlarını bir bilim adamı gibi incelemek zorunluluğu duymuştur. Batıdaki gelişme içinde toplum düzeninin kurallarına aykırı gelen düşüncelerinden dolayı işkence gören, ölüme mahkum edilen bilim adamlarına karşılık bizim memleketimizde çoğunlukla hep sanat adamları sürülmüş, hapsedilmiş, işkence görmüş ya da öldürülmüştür. Memleketimiz için ne yapılmışsa sanat adamının eliyle yapılmıştır”…

    Ne güzel iki büyük usta devrimci sanatçıyı aynı albümde buluşturan türkülerini dinlemek, Süvarinin Türküsü’nü, Nazım Türküsü’nü ve Karayılan’ı…

    Ruhi Su ve Nazım Hikmet yaşamları boyunca bir yandan çeşitli baskıyla zorluklara göğüs germiş diğer yandan çevrelerine örülen kalın duvarlara rağmen bunu aşıp beslendikleri ulusal ırmaktan evrensel boyutlara taşabilmişlerdir. Türkiye insanının sesini bütün dünyaya duyurup sanatçı görevlerini başarıyla yapmışlardır.

    Ancak ne acı ki her iki sanatçıya da yaşamları boyunca uygulanan baskı ve çıkartılan türlü engeller günümüzde de sürüyor. İnatla sürdürülen “vatandaşlık” ile ilgili tartışmalar, şiirlerini okudukları için tutuklamalar, yasaklamalar devam etmekte. Kimi 2001’lerde olduğu gibi “yurdu terk eden bir vatan hainidir” diyor, kimi zaman da “ulusal bir şairdir” diyenleri 1968’lerde olduğu gibi linç etmeye kadar vardırıyorlar sataşmalarını…

    Ve günümüzde ülkemizdeki tabloya bakıp da kimin vatan haini kimin olmadığına karar vermek zaten o kadar zor değil. Nazım gibi yurtsever aydınlarımıza sataşmak yerine yazdıklarına baksalar gerçekten anlayacaklar, çünkü bugün yüzde 82’si Nazım Hikmet’le aynı hisleri paylaşmıyor mu bu ülke insanının:

    “Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa
    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
    ben vatan hainiyim”…

    Nazım hem gerçek bir yurtseverdir, hem de ithamcıların hiçbirinin olmayacakları kadar İnsancıl, barışsever ve anti-emperyalisttir çünkü…

    Çünkü Nazım’ın şiirinin asıl özü Mehmet H.Doğan’ın da dediği gibi “sevgiyle, saygıyla, güvenle yanaştığı Türk halkıdır”. Onu, akıp giden yaşam ırmağı içinde sevgisi, kavgası, büyüklüğü, zavallılığı ile somut bir biçimde ortaya koyar. Ulusal gerçekten evrensel insan gerçeğine ulaşır…

    22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin “Uluslar arası Barış Ödülü” Türkiye’den Nazım Hikmet’e verilmişti. Ödül alanlar arasında bulunan dünyaca ünlü şair Pablo Neruda, Zekeriya Sertel’e Nazım Hikmet’i göstererek şöyle diyordu: “Bu adamın kadrini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız”…

    Bir yaşamla beraber halkına adadığı kitaplar, seslendirdiği plaklar uzun bir süre yasaklanmıştır. Dünya çapındaki şiirleri cezaevlerinde, sürgünlerde yazılmıştır usta ozanın; “Memleketimden İnsan Manzaraları” bunların başında gelir. “Salkımsöğüt” ile “Bahri Hazer” gibi plağa okuduğu şiirler Nâzım Hikmet’in ününün sanat çevrelerini aşmasını sağlayan ilk ürünlerdir. Hayatı boyunca sosyalizme bağlı kalan Nazım Hikmet Bursa cezaevindeki okumalarında tanıyıp etkilendiği ve ortak mülkiyeti savunan ilk tarihsel kişilik Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarıyla ilgili destanıyla üzerinde tam üç yıl çalıştığı Anadolu insanıyla coğrafyasının Kurtuluş savaşı yıllarındaki durumunu anlattığı önemli bir yapıt daha ortaya çıkartacaktır: “Kuvayi Milliye Destanı”…

    İki binlerin başında Nazım Hikmet’le ilgili TV programlarında vs. eleştirilerde sık sık dile getirilen “Karayılan” isimli Antepli bir milli kahramanın hakkında yazdıklarını doğru değerlendirmek için onun hakkında Kuvayi Milliye Destanı’nda bahsi geçenlere iyi bakmak gerekir.

    Karayılan’da sözedilen aslında Anadolu insanının kahraman olduğunu ancak herşeyden yoksun ve yoksul bırakıldığını, eline fırsat geçirdiğinde ve çaresizlikten kurtulduğunda her şeyi başaracağını ve başardığını, Anadolu’nun kurtuluş zaferinin de halkın eseri olduğunu dile getirmekte. Zaten destanın sonunda da açıkça ifade eder Nazım Hikmet:

    Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
    Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
    Türk halkı bağışlasın bizi,
    onlar ki toprakta karınca,
    suda balık,
    havada kuş kadar
    çokturlar;
    korkak,
    cesur,
    câhil,
    hakîm
    ve çocukturlar
    ve kahreden
    yaratan ki onlardır,
    kitabımızda yalnız onların mâceraları vardır…

    Yine televizyon programlarında Nazım Hikmet’e dönük karalayıcı eleştirilerden diğer ikisi de, Nazım Hikmet’in Harp Okulu öğrencilerini kışkırttığı yolundaki iddiayla yurttan kaçışıyla ilgili iddiadır.

    11 Mart 1938 tarihinde Harp Okulu komutanlığınca hakkında soruşturma açılan ve daha sonra aynı duruşmada şair Nazım Hikmet’le birlikte yargılanacak Harp Okulu öğrencilerinden A.Kadir “1938 Harp Okulu Olayı ve Nazım Hikmet” adlı kitapta yazdığı önsözde “O zamanlar, ta 1938’lerde Alman faşizmi azgın bir hale gelmişti. Ortadoğu’da tam bir egemenlik kurmuştu. Harp Okulunda kitap okumaya meraklı bir avuç genç vardı. Bu gençler ırkçı ve Turancı bir başka grubun hışmına uğradı. Harp Okulu, Ankara allak bullak oldu. Bugün yarın darağaçları kurulacakmış gibi hava esti ortalıkta. Sorgular sualler, mahkemeler derken bu çocuklar kabahatli kabahatsiz kurunun yanında yaş misali gürültüye gittiler. Kimi hapis cezası yedi, kimi alaya çıkarıldı, kimi katip sınıfına ayrıldı. Bunlar içinde sosyalist fikirler taşımak şöyle dursun dünyadan habersiz olanlar bile vardı. Ama bu olayın asıl acı yanı o zaman 37 yaşında olan şair Nazım Hikmet’in bu gençlerin varlığından bile haberi yokken tevkif edilerek onlarla birlikte muhakeme edilmesi ve 15 yıla mahkum olmasıdır” diyordu…

    Nazım Hikmet ise o sıralar 1933’te girdiği ve 1,5 yıl tutsak kaldığı Bursa Cezaevinden Sultanahmet Cezaevine gönderilmiş ve çıkan afla serbest bırakılmıştır.

    1936’da yapılan başka bir değişiklik ceza yasasıyla ilgiliydi. Faşist İtalyan yönetimindeki ceza yasasından alınıp Türk ceza yasasına konan ve daha da ağırlaştırılan 141 ve 142. maddeler yasalaştırılmıştır. Buna göre toplumsal sınıflardan sözetmek bile ağır hapis cezasıyla sonuçlanacaktı. Turgay Fişekçi ise 1938’deki bu olayı Nazım Hikmet adlı kitabında “Büyük Oyun” başlığı altında şöyle anlatır:

    “1936 yılı sonlarında bir harp okulu öğrencisinin üzerinde resmi üniformasıyla İpek sinemasında kendisini ziyarete gelmesi, ardından bir provokasyon geleceği kuşkusuyla Nazım’ın çok canını sıktı. Hemen polis müdürlüğünü arayarak ‘kendi halimde, ailemin nafakasını çıkarmak için çalışıyorum. Kimsenin etlisine sütlüsüne karıştığım yok. Yine de beni taciz ediyorsunuz. Rica ederim çekin bu adamları’ dedi”…

    1937’nin 3 Aralık günü şeker bayramı öncesidir. Nazım ile Piraye çocuklara armağan almak için alışverişe çıkmışlardır. Evlerine döndüklerinde Ömer Deniz adlı bir harp okulu öğrencisi kendilerini beklemektedir ve o sırada evde bulunan Nazım Hikmet’in üvey annesine “Nazım Hikmet bana randevu verdi” diyerek eve girmiştir.

    Nazım Hikmet yine başının derde gireceğini düşünerek geleni başından savar. Yeniden siyasi polise telefon edip Harbiyeli kılığında gelen ajanlarını geri çekmelerini ister. Aslında Ömer Deniz’le A.Kadir ve diğer gençler edebiyata, okumaya düşkündü. Nazım Usta’nın kitaplarını okuyup hayran olmuşlardı ve bu ilgilerini sadece okulda bulunan başka arkadaşlarıyla da paylaşıyorlardı. 5 Ocak 1938 Salı günü harp okulunun öğrencileri arasında yapılan bir genel aramada 20 kadar öğrenci dolabında başka kitaplarla birlikte Nazım Hikmet’in kitapları da bulunmuştur.

    Sorguya tutulan öğrencilere yöneltilen en önemli soru Nazım Hikmet’le Ömer Deniz’in konuştuklarıydı. Aslında oyunun planları önceden hazırlanmıştır. Savaşın yaklaştığı, faşizmin bütün Avrupa’da güçlendiği ve Türkiye’de de kendine yandaşlar bulduğu bir sırada kitaplarıyla faşizm düşmanlığı yapan Nazım Hikmet’e bu özgürlük tanınamazdı ya daha önce yargılanıp bir suçunu bulamayan mahkemeler onu serbest bırakmıştır ama bu kez askeri mahkemeyle kalıcı sona mutlaka ulaşacaklardı.

    17 Ocak akşamı Nazım yeni bir dergi tasarısı üstünde konuşmak için yakınlarından birisine gittiği esnada evi ve işyeri basılır. Bulunduğu yer öğrenilince oradan da alınıp polis merkezine götürülür. Ardından Ankara’daki merkez komutanlığına teslim edilen Nazım Hikmet askeri cezaevindeki tek kişilik bir hücreye konacaktı.

    Birisinin yargıç, dördünün ise subay olduğu askeri mahkeme heyeti 29 Mart günü gizli yaptıkları duruşmayla “Askeri isyana Teşvik” suçundan Nazım Hikmet’i 15 yıl ağır hapis cezasına mahkum eder. Buna aynı iddiayla Donanma Komutanlığı’nın 20 yıl hapis cezası da eklenir. Hakkındaki 2 hüküm birleştirilip toplam 28 yıl 4 aylık cezası Mayıs ayında askeri temyizce de onaylanır. Sırayla Ankara Cebeci’den sonra İstanbul Sultanahmet, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde toplam 13 yıla yakın kalır. Kuvayi Milliye Destanı da işte bu üç cezaevinde 1939-41 arasında yazılıp tamamlanmıştır. Ancak tefrika edilebilen kitabı 1965’te yani yaklaşık 25 yıl sonra Yön Dergisi’nde yayınlanabilmiştir.

    Nazım Hikmet’le ilgili ortaya atılan iddialardan biri de yurt dışına çıkışlarıyla ilgili olandı.

    Nazım Hikmet yaşamı boyunca üç kez yurt dışına çıkar. İlki 1921 yılında gerçekleşmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu yıllardı. Nazım Hikmet coşkulu şiirler yazıyor ve gençleri vatanın kurtuluş mücadelesine davet etmekteydi. Kendisi de ulusal kurtuluş hareketlerine katılmak için Ankara’nın çağrısı üzerine yakın arkadaşı Vala Nurettin’le yanlarında Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç’la birlikte İstanbul’dan yola çıkmışlar, önce Anadolu’ya silah kaçıran bir vapurla İnebolu’ya geçmişlerdi. Burada izinle bekledikleri sırada Almanya’da öğrenim görmüş ve o yıllardaki spartakist hareketten etkilenen gençler vasıtasıyla sosyalist düşüncelerle tanışmışlardı. Sosyal Demokrasi Partisi’nin radikal sol kanadını temsil eden Rosa Luxemburg ve Karl Liebneck önderliğinde spartakistlerin çıkışı 1918’de Almanya’da bir devrimle taçlanmamıştır ama devrimcilerin belleklerinde iz bırakan Avrupa’daki önemli bir tarihsel kalkışma sayılır.

    Ankara’ya ulaştıkları sıralarda ise Sovyetler’den övgüyle sözedilmektedir. Sovyet Rusya Lenin önderliğinde Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalistlerle ortaklık eden Çarlık yönetiminin bütün anlaşmalarını açığa çıkartıp Büyük Millet Meclisi ile bir işbirliği anlaşması bile imzalamıştır. Yazdıkları İstanbul’da ses getiren, M.Kemal Paşa’yla tanıştırılan Nazım Hikmet Vanu’yla birlikte Bolu’ya öğretmen olarak atanmıştır.

    Öğretmen olarak tayin edildikleri Bolu’da tanıştıkları Ağır Ceza Yargıcı Hilmi Ziya da sosyalist görüşlü biriydi onun etkisi ve Fransız İhtilali hakkında öğrendiklerinin tesiriyle Trabzon üzerinden önce Batum’a ardından da Tiflis’e gitmeye karar verirler. Nazım Hikmet Tiflis’te tanıştıkları öteki Türkiye komünistleriyle beraber Moskova’ya doğru yola çıkar. 1924 yılında da yurda geri döner, Aydınlık dergisinde çalışmaya başlar.

    Nazım Hikmet’in yurt dışına ikinci çıkışıysa 1925 yılında olur. Bunun nedeni ise Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Sait isyanıydı. Hükümet isyanı bastırmak için “Takrir-i Sükun” adlı bir yasa çıkararak olağanüstü yetkiler kazanır. Bu yasayla isyanla ilgisi olmayan solcular da baskıyla karşılaşır ve “Orak-Çekiç” ile “Aydınlık”ın da aralarında bulunduğu birçok dergiyle gazete kapatılıp sorumluları tutuklanır.

    Kendisinin de tutuklanacağını anlayan Nazım Hikmet önce İzmir’e sonra tekrar İstanbul’a dönerek buradan Sovyetler Birliği’ne gider. TKP üyelerinden 38 kişi Ankara’da İstiklal Mahkemesi’nce yargılanarak çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. Nazım Hikmet’e de yokluğunda 15 yıl hüküm giydirilmişti.

    1926 yılında çıkarılan aftan sonra yurda dönmek için yaptığı başvurulara olumlu cevap alamayan usta şair 1928’de yurda döndüğü gibi tutuklanır ve Hopa Cezaevine kapatılır, çıkarıldığı duruşmada ise yazdıkları hakkında suç unsuru bulamadıkları için serbest kalır. Resimli Ay dergisinde yazmaya başlar ve “Putları Yıkıyoruz” adlı yazı diziyle de dikkat çeker.

    Putlar dediği kemikleşmiş edebiyat anlayışının temsilcileri olan eski kuşak yazarlardı. Resimli Ay dergisinin Haziran 1929 sayısında yayımlanan dizinin ilki “Dahi-i Azam” yani büyük adam olarak adlandırılan şair Abdülhak Hamit üzerineydi. A.Hamit o yıllarda neredeyse Shakespeare’le kıyaslanıyordu. Nazım Hikmet eleştirisinde Shakespeare’i büyük sanatçı yapan özelliğin feodalizmin yıkılışı ve kapitalizmin doğuşu yıllarında yaşamış olmasına karşın her iki toplumsal düzene de karşı çıkmış olmasında bulunduğunu söyleyerek, Abdülhak Hamit’in onun ancak karikatürü olabileceğini ifade etmiş, içinde yaşadığı Osmanlı toplumunun özelliklerini evrensel bir dille anlatabilmiş olsaydı dahiler arasında yeralabilirdi demiştir. Bu eleştiriyi kabul edenlerden en başta gelen Abdülhak Hamit’in kendisi oldu.

    Temmuz 1929’daki dizinin ikincisi, o yıllarda gene ulusal şair olarak gösterilen Mehmet Emin Yurdakul üzerine yazılmıştı, “Mehmet Emin Efendiye” başlığını taşımaktaydı. M.Emin Yurdakul’un Türkçeyi bile güzel kullanmadığını belirtiliyor ulusal kurtuluş savaşını yaşamış bir şair olmasına karşın mücadelenin sesini duyuramayan birinin ulusal şair sayılmayacağını söylüyordu.

    Bu yazılar dönemin bütün ünlü yazarlarınca tepkiyle karşılanmış fakat Nazım cesaretle dile getirdiği düşüncelerle takdir de edilmiştir.

    Nazım Hikmet’in üçüncü ve yurttan son çıkışı ise bir daha dönmemecesine gittiği Moskova’daki 3 Haziran 1963’te ölümüne kadar sürecek olan 1951 yılındaki çıkışıdır.

    1930’lu yıllarda Nazım Hikmet’in ünü iyice artmıştır. Öyle ki artık şapkasından gömleğine, yürüyüşünden şiirine kadar onunla ilgili her şey ilgi uyandıracaktı. Türkiye’deki yönetim ise tam tersine bu durumdan rahatsızlık duymaktaydı.

    1950 yılında Nazım Hikmet’in özgürlüğe kavuştuğu yıllarda dünya iki kutba ayrılmıştır. ABD’de yaşanan McCarty dönemi Türkiye’ye de yansır. En küçük hak talebi kovuşturmaya uğrar, tabii N.Hikmet’te. Onunla ilgili tekrar hapse atılacağı, yazı yazdırılmayacağı söylentileri dolaşır. O dönem yurtta adeta tam bir “kızılelma koalisyonu” kurulmuştur. Milli şef rejimini sürdürmek isteyenlerle “kahrolsun komünizm” sloganları atanlar birleşmişlerdir.

    Çünkü komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hem 1931’de hem 1933’te iki kez kovuşturmaya uğramıştı. İlkinde aklanmış, ikincisinde ise tutuklanıp Bursa Cezaevine konmuştu. Son tutuklanışı ise meşhur 1938 Harp Okulu Olayı ile olanıydı.

    Bursa cezaevindeyken mecliste haklarında çıkan af tasarısı engellenince açlık grevine başlamıştı. Açlık greviyle kamuoyunda destek bulan Ahmet Emin Yalman’ın “Vatan” gazetesinde başlattığı adli hataya kurban gittiği yolundaki kampanya 100 kadar siyasi hükümlünün salıverilmesi için bazı aydınların imzaladıkları dilekçeyle birleşince 1950’deki aftan yararlanıp hürriyetine kavuşabilmişti.

    Bütün dünyaya yayılan “Nazım’a Özgürlük” kampanyası ses getirip serbest kalmasına rağmen cezaevinden çıktıktan sonra bir yandan geçimini sağlamakla uğraşırken tam anlamıyla özgürlük de yaşayamaz, artık sürekli izlenmektedir.

    26 Mart 1951’de oğlu Memet doğar. Birgün kendisine askerlik yapmamış olduğu bu nedenle askere gönderileceği de bildirilir. Her ne kadar Deniz Harp Okulu mezunu olduğunu ve sağlık nedeniyle çürüğe çıkarıldığını açıklarsa da gerekçeleri kabul edilmez ve sağlam raporu verilip Zara’ya gideceği tebliğ edilir.

    2 Nisan 1948’de öldürülen Sabahattin Ali’nin akıbetine uğrayabileceğini düşünen dostları kendisi için de böylesi planlar yapıldığını anımsatarak onu uyarmışlardı. Askerde bulunduğu yerde vurulacağı ve sonrada kaçıyordu şeklinde bir açıklama yapılacağı konuşuluyordu. Bütün bu söylenenlerden sonra ülkeden kaçmaktan başka bir çözüm bulamıyordu, Nazım Hikmet. TKP Moskova’ya “Nazım legal alanda yararlı olabilir” diye bir rapor yazar.

    O sıralar Amerika’daki üniversite öğreniminden yeni ülkeye dönmüş kızkardeşinin nişanlısı olan Refik Erduran Nazım Hikmet’e kendisini bir deniz motoruyla kaçırabileceğini söyler. N.Hikmet bu öneriyi bir süre düşündükten sonra kabul eder, bir süre günlük hayatını sürdürür, hiç kimseye bir şey açıklamaz.

    Eşi Münevver’e askerlik işi için Ankara’ya gideceğini söyler ve 17 Haziran 1951 Pazar günü sabahı saat 4’te izlendiği evden gizlice çıkarak Refik Erduran’la sözleştikleri Tarabya’ya gider. R.Erduran motorla Tarabya’ya gelerek Nazım Hikmet’i rıhtımdan alır. Önce Boğaz’da geziyormuş gibi güneye sonra karşı kıyıya sürer. Bu sırada boğazdan geçen bir geminin ardına takılarak kuzeye yönelirler.

    Karadeniz’e çıktıklarında amaçları Varna’ya gitmektir. Ancak Romanya bandıralı bir Şilep’e rast gelirler. Planları değişir ve gemiye yanaşırlar. Nazım Hikmet gemidekilere Fransızca ve Rusça seslenerek şair Nazım Hikmet olduğunu ve gemiye binmek istediğini söyler. Gemi durur ancak N.Hikmet bir türlü içeri alınmaz. Gemidekiler durumu Köstence’ye bildirmişler, orası Bükreş’e, Bükreş’te Moskova’ya sormuştur, olumlu yanıt gelene kadar bekletildikten sonra gemiye alınmıştır.

    Nazım Hikmet gemiye binip yemek odasına gelir gelmez duvarlarda asılı “Nazım Hikmet’e Özgürlük” yazılarını görür. Bükreş radyosu da 20 Haziran 1951 günü akşam yayınında Nazım Hikmet’in Romanya’da bulunduğunu tüm dünyaya duyurur. 29 Haziran 1951’de de uçakla Moskova havaalanına inen N.Hikmet’i Yazarlar Birliği Başkanı Konstantin Simonov ve diğer Sovyet yazarlar çiçeklerle karşılamışlardır.

    Her şeyden önce Nazım’ın sanatını harmanlayan kuşku yok ki yaşamının ilk yıllarından itibaren tanıdığı ulusal değerlerle ileriki yıllarda edindiği toplumcu politik kimlik olmuştu. Çağının başta fütürist ve konstrüktivist olmak üzere bütün şiir akımlarından yararlanmış ve denemiş olmakla birlikte sanatsal duyarlılığı sayesinde aynı zamanda duygusal-toplumcu bir kişilikle en güzel şiirleri yazmış, insanla ilgili bütün duyguları anlatmıştır: “Anadolu’ya geçtim. Millet sıska, nuhtan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim” diyordu…

    Emperyalist-gerici saldırılarının arttığı günümüzde solcu Nazım’dan rahatsızlık duyulmasının sebepleri ortadadır. 25 Temmuz 1951’de vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Kızkardeşi A.Samiye Yaltırım’ın şaire vatandaşlık hakkı verilmesine ilişkin açtığı ve 1992’de reddedilen dava kararının sanatçının sevenlerinin nezdinde hiçbir önemi yoktur. Sevenlerinin gönlünde o kadar ne Nazım’a “Vasiyet”inde çok görülen çınarlı bir mezar yeri, ne de onu meze yerine koyan şatafatlı törenlerin hiçbir değeri yoktur. Nazım zaten içi insan sevgisi dolu bir yürek ve halkının kavgasıyla yüklü bir bilinçle Anadolu’da koskoca bir çınar olarak sonsuza dek yaşayacaktır.

    Televizyon programlarındaki eleştirilerde Nazım Hikmet’le ilgili olarak soyadına, oğlunun sözlerinden, uyruğuna, hayatını paylaştığı kadınlara ve Mustafa Kemal’le ilgisine dair birçok şey yazılıp söylendi. 2000’lerin başında bile bunlara takıldılar. Artık hakkında atıp tutanlara yazılıp söylenenlere ustanın şiirleri en güzel yanıttır, tabi ki bütün bu iddialar onun büyük bir şair ulusal bir değer, evrensel bir sanatçı olmasına mani olamayacak…

    Bütün dünyaya malolmuş devrimci sanatçı kişiliği, şiirleri ile önemli bir kısmını duvarlar ardında geçirmesine karşılık düşüncelerinden taviz vermeyen savaşçı üretken kimliğiyle koca bir yaşamla içi sevgi dolu bir insanı anlatmak o kadar güç ki. Belki de şair hakkında biyografi yazan Turgay Fişekçi’nin sözleriyle özetlemek en güzeli:

    “Nazım Hikmet İyi İnsan”…

     

    Tamer Uysal Kimdir?

    1965’de Bursa’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini Bursa’da yaptı. Çocukluğu Demiryolu altındaki mahallelerde geçti. Çınar Lisesi’ni bitirdi. 1988 yılında Ege Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu şimdiki adıyla İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Uludağ Üniversitesi’nde geçen memuriyet yılları içinde Nilüfer Ticaret Lisesi’nde öğretmen stajyerlik yaptı,genç beyinlerle tanıştı. Ancak yasalar öğretmenlik yapmasına engeller koydu.  Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde Basın ve Halkla İlişkiler biriminde görev yaptı. Belediyedeki görevinden 2015’te baskılar ve siyasi uyuşmazlık gibi nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı. Ayrıca Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü mezunudur. Türkiye çapında bazı dergilerde yayımlanmış, yazı ve şiirleriyle yayımlanmamış şiirleri vardır.

  • Hem koronavirüsü yendi hem de 42’inci kitabını yazdı

    Hem koronavirüsü yendi hem de 42’inci kitabını yazdı

    HİKMET ERDEN 

    İngiltere’de Kürt ve Türk toplumunun yakından tanıdığı 75 yaşındaki şair-yazar Yaşar İsmailoğlu, yakalandığı koronavirüsü yenerken, 20 günlük karantina sürecinde de ‘Ayrılığın tohumları son dem’ adlı kitabını tamamlayarak yayına hazır hale getirdi.

    Kürdistan ve Türkiye toplumlarının yakından tanıdığı Kıbrıslı insan hakları savunucusu ve şair-yazar 75 yaşındaki Yaşar İsmailoğlu yakalandığı koronavirüsü yendi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sınıf arkadaşı olan İsmailoğlu, 20 gün boyunca kaldığı karantina sürecinde ise yaşama sıkı sıkıya bağlanarak bir süredir üzerinde çalıştığı ‘Ayrılığın tohumları Son Dem’ adlı  kitabını tamamlayarak yayına hazır hale getirdi. Kıbrıs’ta Rum ve Türk halkının nasıl birbirine düşman halklar haline getirildiğini tarihsel yönleri ile anlatan kitabı karantina günlerinde bitiren İsmailoğlu,  ateş ve öksürük altında geçirdiği süreci anlattı.

    Virüse yakalandıktan sonra hastaneye yatırılmak istense de kabul etmediğini ifade eden İsmailoğlu, hastanelerin şu anda daha tehlikeli hale geldiğini söyledi. Evinde bu süreci yaşamayı tercih ettiğini aktaran İsmailoğu, “İlk 3-4 gün aşırı ateşim ve öksürüğüm oluştu. Bu süreç ağırdı. Öksürüğüm halen devam ediyor ama hiçbir zaman korkmadım ve telaşa kapılmadım. Daha çok organik gıdalar ile beslenmeye çalıştım” dedi.

    HAYAT GÜÇLÜ BAKTIM

    Hastalığı yenmenin iki önemli boyutunu kendince geliştirdiğini ifade eden İsmailoğlu, birincisinin psikolojik boyutlu olduğunu belirtti. İnsanlarla fiziksel mesafesinin arttırdığını ancak yaşama karşı mesafe koymadığını dile getiren İsmailoğlu, “Evimin bahçesinde kuşlarım var. Kedilerim var. Çiçeklerim var. Onlarla tek tek ilgilendim. Buda beni hayat karşısında daha güçlü çıkardı. Hiçbir  misafir kabul etmedim. Kendi aile fertlerimle dahi mesafeli yaklaştım” dedi.

    DOĞAL ŞURUP HAZIRLADIM

    Sağlığı için kendi organik şurubunu geliştirdiğini de ifade eden İsmailoğlu’nun bu konudaki reçetesi ise şöyle: “Ilıklı limonlu su, pekmez ve tahin Birde özel bir şurup yaptım biz eskiler bunu derman biliriz. Zencefili rendeliyorsun. Birer çay kaşığı kara biber. Zencefil, tarçın ve bir çorba kaşığı bal ile bir veya iki çorpa kaşığı sıcak suyu karıştırarak şurubumu hazırladım.

     Öksürük için bunu hazırladım ve boğazımı temizleyerek beni rahatlattı.”

    Karantina sürecinin kendisine bir süredir üzerinde çalıştığı kitabı tamamlama fırsatına dönüştüğünü söyleyen İsmailoğlu, “Kitabımı tamamlamak istedim. Hayattan kopmadım. Bu 20 günlük süreç içerisinde okumalarımı bitirdim ve kitabımın son halini vererek yayına hazır hale getirdim. Kıbrıstaki yayınevine gönderdim dizgi tasarım işleri bitince yayınlanacak” diye anlattı.

     

    YAŞAR İSMAİLOĞLU KİMDİR?

    Kıbrıs’ın Limassol kentinde doğan Yaşar İsmailoğlu, özellikle Kıbrıs’ta Rum ve Türk halkının nasıl düşman halklar haline getirilmek istendiğine dair eleştirel tarihi ve sosyolojik kitapları bulunuyor. Kıbrıs’ın dünü ve bugünü adlı kitabı ise üniversiteler de yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Bir dönem Britanya Parlamentosu’nda İnsan Hakları Komisyonu üyesiydi. Sol ve sosyalist kimliğinin yanı sıra, insan hakları ve yazar kimliği ile de öne çıkan Yaşaroğlu, Londra’da bulunan Kürt ve Türk Toplumları Merkezi Halkevi’nin ve Kıbrıs Türk Toplum Merkezi’nin kurucu üyesi  ve Britanya’daki Alevi kurumlarının kurumsal koordinatörlüğünü de yapıyor. Bugüne kadar yayınlanan 41 kitabının 15’i şiirlerinden oluşurken, iki kitabı ise öykülerden oluşuyor. İsmailoğlu, aynı zamanda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sınıf arkadaşı. 

     

     

  • Sanatçı Cem Tuncer’in ‘Cycle’ (Döngü) bestesi ile isyanı!

    Sanatçı Cem Tuncer’in ‘Cycle’ (Döngü) bestesi ile isyanı!

    Suna Alan

    Yaklaşık 6 yıldır Londra’da müzik çalışmalarına devam eden Cem Tuncer, 10 yıldan fazla deneyime sahip bir bas gitarist, besteci, aranjör, ses tasarımcısı ve kayıt mühendisi. Bir çok başarılı çalışmaya imza atmış müzisyen Tuncer, dünyayı kasıp kavuran korona virüsünün sanatçıların üretimlerini sekteye uğrattığı bir dönemde, Cycle (Döngü) isimli bestesini günışığına çıkararak, yaşanılanların bir döngünün sonucu olduğu mesajını veriyor. 

    10 Nisan günü tüm dijital platformlarda yer alacak olan bu single çalışmaya yaklaşık 2003 – 2004 yılları arasında başladığını söyleyen sanatçı Tuncer devamla;  ”o dönemde de bu günkü gibi tatsız haberler geliyordu ve beste böyle şekillenmeye başladı. Ancak şarkının aranjesi ve armonik duygu açısından tam olarak ifadesi tamamlanmadığı için kenara koymuştum. Bu sırada elimdeki mevcut projeler de devam ediyordu. 2011 yılında tatsız haberler büyüyerek tekrar gelmeye başladı ve eve kapandığımız süreç içerisinde bu parça üzerinde tekrar çalışmaya başladım ancak yine tamamlanamadı. Bir şeyler hep eksik kalıyordu” dedi.

    Sanatçı Tuncer, bu yıl Covid19 salgını nedeniyle yeniden evlere kapanıldığını ve dünyanın döngüsünün savaşlar, göçler, hastalık, salgın, ölümler ile bozulmadan devam ettiğini söyledi. Cem Tuncer devamla; ”bir sanatçı olarak buna karşı ses vermeliydim ve bu kez tamamlanması için önemli ve tamamlayıcı olan değerli müzisyen dostum Serkan Çakmak’ın katkısı ile bitirip tamamlayıp paylaşıma açabildik. Hazırlanan eserin single kapağına bakıldığında dış dünyanın göz bebeklerinden yansımasını görebilirsiniz. Bu çalışma için hazırlanan klipte de aynı şekilde kapak üzerinden gözbebeğinden yansıyan görüntüler ile yaşananların akışını görebilirsiniz. Bu korkunç döngünün son bulması dileği ile” dedi.

     

    Cycle (Döngü) video klip linki: https://youtu.be/JoTcZekcAC0

     

    CEM TUNCER KİMDİR?

    Bas gitarist, besteci, aranjör, ses tasarımcısı ve kayıt mühendisi.

    Buddha’s Groove isimli solo albümünü 2009’da çıkardı. Çaldığı, bestelediği ve düzenlediği 6 şarkı var. Kendisine ait bir çok single çalışmalarını yayınlamaya devam ediyor.

    Tanınmış müzisyenlerin birçok albüm kaydında enstrüman çaldı. 2009-2013 yılları arasında ulusal ve uluslararası caz festivallerinde BETONE ve TRIBASS isimli grupları ile çaldı.

    Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde davul-bas gitar atölyeleri kurdu. 2013 yılında Bilkent Üniversitesi’nde ATMM (Müzik ve Medya için Ses Teknolojileri) adlı organizasyonda “ağaç türlerinin seçimi ve sesi etkileyen faktörler” konulu bir seminer verdi. Drum’n’bass dergisinde köşe yazıları yazdı.

    Kısa filmler ve belgeseller için çok sayıda orijinal şarkı besteledi. Hala reklam filmleri ve tanıtım filmleri için müzik üretmekte. “Şehrin Sesi” isimli belgeselde ses tasarımcısı ve sanat yönetmeni olarak çalıştı. Halen çalışmaları devam eden “Alevism: The Secret Path of Anatolia” belgeselinin müzik ve sound design çalışmalarıyla, Dursuncan Çakın ve Serkan Çakmak ile beraber katkı sağlamıştır.

    Sanatçı Tuncer, Londra’da çalışmalarını yürüten The Origins bandı ve The Anatolian Colective’ projesinin öncülerinden.

     

  • SOSYAL İLİŞKİ VE YABANCILAŞMAK

    SOSYAL İLİŞKİ VE YABANCILAŞMAK

    Gökhan Yavuzel


    “Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç bir yaratık yoktur” der, Tolstoy.

    Ben de buna ek olarak şöyle diyorum: “Bozuk ve bozulan insan türleri” diye. Bozulan insanın tamir edilmesi kolaydır,çünkü onun özü iyidir. Kötülük içerisinde pek barınamaz ve sürekli vicdan muhakemesi yapar. Buna karşın bozuk insanın tamiri zordur, belki de imkansızdır. Bozuk insanın vicdanı yok değildir;ancak duygusuzluğu empati yapmasına olanak vermez,bu da vicdandan yoksun bırakır. İhanet,nankörlük ve ego kamçısı onun insanlığını körelttiği gibi bütün sosyal ilişkilerini zedeler ve belki de bir toplumu yıkıma uğratır.

     

    Görüntü, insanı yanıltan ve bir o kadar da kişisel ilişkileri körleştiren en ağır yanılgılardandır.

     

    Çoğu zaman ilişki halinde olduğumuz insanlara, beynimizde tasarladığımız bir karakteri yerleştirmeye çalışır ve ona göre davranışlarımızı belirleriz. Ancak olmasını istediğimiz davranışlar ile gerçekte olan davranışlar asla bir olmaz.

    İnsani ilişkilerimiz belki de bizi biz yapan, tecrübe dediğimiz yaşanmış hikayelerimizin temel taşıdır. İnsan nerede her ne ile uğraşıyorsa, onu yıpratan ya da daha verimli olmasını sağlayan ölçü; geliştirdiği ilişkiler ve ona ne derece yüklediği gerçekçi, olgun ya da sahte olan bakış açılarıdır.

     

    Çok iyi süren ilişkiler günü geldiğinde bozulabilir,bir zamanların kusursuz ilişkileri zamanı dolunca en azılı düşmanlıklara dönüşebilir. Bazen kontrol dışı, bazen çarpık menfaat-vari, bazen de olgunlaşma sürecinden sonra bir tarafın alışılagelmiş olmayan davranışlar göstermesiyle meydana gelir.

    İnsan ilişkilerinin düzeneği ve temeli kişisel ve toplumsal kültür yapısına bağlı olarak başlar ve ilerler. Kendini tamamlaması,olgunluğa erişmesi yapısına bağlı olarak değişkenlik gösterebilir,ancak bu onun bireysel eğitimini ne derece özümsediğine ve elbette ki geçmiş sosyal tecrübelerine dayanıp bir yaklaşım modelini oluşturur. Popüler iletişim biçimleri de bu yozlaşmayı destekler niteliktedir.

     

    Özellikle de, yaşamını belli kalıplar içine koymak istemeyip, düşünce ve davranışlarıyla anormal diye yaftalananlar yahut  üretkenlik, sanat,edebiyat ya da inançlar ışığında sürdürmek isteyenler: çoğunlukla modern topluma ayak uydurmakta zorlanır. Modern şehir yaşamı içerisinde boğuluyormuş hissi,bireyin yaşadığı derin yalnızlık, toplumdan kopuşları da beraberinde getirir. Modern çağın getirdiği popüler kültürleşme; toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere ve belli başlı tabulara yabancılaşmayı doğurur.

     

    Sosyal ilişkiler,modern şehir yaşamı ve basmakalıp düşüncelerin geliştirdiği kapitalizm;bu yeni insan ve toplum yapısına ayak uydur(a)mayan bireyleri, toplumdan soyutlaştırıp yabancılaştırıyor. Bu yeni sayılan toplum modelinde farklılaşmak,uyum sağlayamamak,doğal yaşamak gibi kavramlar önemsizleştirilmiş ve bireyi bu içi boş,köhne ve tüketime dayalı modele enjekte etmiştir.

     

    Belki de içi doldurulabilecek en isabetli tanım, “Yabancılaşmak” terimi olabilir.

    İçimdeki asıl ben şöyle diyordu: “Aileme,arkadaşlarıma ve çevreme sadece ayak uydurmam gerektiğine inanıyordum. onlar ‘adil dünya inancı’ denen garip bir basmakalık hipoteze inanırlardı;güya iyi insanlar iyi şeylerle;kötü insanlarsa kötü şeylerle karşılaşırdı… Ne kadar da saçma ve ilkel bir mantıktı… Oysa ki hayat, hiç de öyle adil değildi… Bu garip söylemler yerine oturmayınca ‘kader’ ya da ‘alınyazısı’ denen ve bilimde karşılığı olmayan ilahi şeyler söylenirdi,bu aslında iletişimi sağlamak ve işin içinden çıkmak için söylenen uyutulmuş sözcüklerdi. Onlarla aynı düşünmeye çabalar,onların hayata bakışı gibi bakar,aynı şeyleri yapar ve aynı ortamlarda bulunurdum. Onlara benzemeye çalıştıkça kendime anormal onlara normal biri olurdum. Onlardan kopmam gerektiğini bilmezdim,onlarla aynı şeyleri yapmak istememeyi bir eksiklik olarak görürdüm,çünkü ailem ve çevremin ne bu eğitimi verecek donanımları ne de bilinçleri vardı. Yeri geldi onlara kabadayıyı ve mertliği oynadım,tembel arkadaşlarım düşük not alıyor diye bilerek yüksek not almadım,onlarla aynı müzikleri dinledim,genç kızlarla flört ettim. Mahalle marketlerinde çikolatalar çaldık,yalanlar söyledik,iyi bir dost,duygusal ya da duygusuz biri oldum,ağırbaşlı,sessiz ya da konuşkan, kimi zaman hasta kimi zaman sağlıklı oldum. Cahili oynadım,bilgelik yaptım,kurnaz ya da saf oldum. En şaşalı restoranlarda garsonlara bahşisler dağıttım,çadır yemeklerinde sıraya da girdim,lokantalarda bulaşık yıkadım. Lüks konakta da yaşadım yıkık harabe evlerde ve hatta parklarda sabahladım…

    Evet… Ama asla onlar gibi hissetmedim, içimde hep bir yabancılaşma, kendimi o dünyalara aitmiş hissi hiç oluşmadı. Zoraki gülümsemeler,kızgınlıklar,sevinçler ve ayak uydurma çabası işte…

    Şimdi mi?.. Yalnızlığın dehasını yaşıyorum… Çünkü artık,daha bilinçliyim. İyi ya da kötüyü yahut kendim olmak dışındaki her türlü duygu ve davranışın rolünü oynayacak mecburiyetlerim yok. Peki, mutlu muyum? Bilmiyorum ve inan düşünmek bile tiksindiriyor,daha doğrusu önemsemiyorum bile. Hem insan yalnızken mutluluğa ihtiyacı olur mu?..”

     

    Bu satırlarımı şu an okuyan okurlarım, belki bayağı postmodern bir yazı olmuş diyebilir ya da avangart,dadaist gibi yahut çeşitli metaforik yakıştırmaları da yapabilir, ancak insanları bu dar kalıp ve tanımlara dahil etmek kadar yakışıksız bir atıf olabilir mi, -gerçi modern denen insan tiplemesinin sıkça başvurduğu bir yöntem degil mi,zaten!-

    Ya da modern yazılar yazdığını zanneden nice yazarlar,esasında piyasaya göre üretim yapmış olmuyorlar mı?

    Bence, ne o ne de bu, mühim husus; düşünce ve duygularını müdahalesiz yaşamak,konuşmak,davranmak ve kaleme alabilmek… En önemlisi ise,kendin olabilmek…

     

    Son sozü Jack London’a bırakalım: “Hep bir kitabım vardı ve diğerleri uyurken ben hep okurdum; uyandıkları zaman yine onlardan biri olurdum,çünkü her zaman iyi bir yoldaştım.”

     

    Aydınlık günlere…

  • Bir Nefes Anadolu Londra’da sahnelendi

    Bir Nefes Anadolu Londra’da sahnelendi

    Bin yıldan fazladır süregelen Anadolu Aşık Geleneği ve bu geleneğin içindeki beş ozanın hayatının anlatılıp, eserlerinin çalıp söylendiği Bir Nefes Anadolu adlı anlatı tiyatrosu Londra’da sahnelendi.

    Sanatçı Murat Aslan’ın Anadolu Aşık geleneği ve bu geleneğin hümanizm ile bağını anlatan Bir Nefes Anadolu adlı anlatımlı müzikli tiyatral gösterim Londra Millfield Tiyatro Salonu’nda sahnelendi. Anlatım ile müziğin buluştuğu muhteşem performansta Pir Sultan Abdal’dan Haci Bektaşı Veli’ye kadar bir çok Anadolu Aşık geleneğinin sözleri ile başlayan etkinlik, izleyenler de farklı duygular hissettirdi. Cura ve bağlama eşliğinde yapılan anlatımlar, kimi zaman hüzünlendirdi kimi zaman da tebessüm ettirdi. Sonraki bölümde ise Anadolu Aşık geleneğinin yakın tarihteki en önemli isimleri Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Aşık Mahsuni Şerif, Ali Ekber Çiçek ve Nesimi’nin hem hayatları anlatıldı hem de eserleri söylendi.

    ANADOLU KÜLTÜRÜNÜ ANLATIYORUZ

    Salonun dolduğu ve yoğun bir ilginin olduğu etkinliğe ilişkin bilgi veren Bir Nefes Anadolu’nun Yönetmeni Murat Aslan, oyunun özel bir proje olduğunu söyleyerek, “Bu oyunda Anadolu aşık geleneğini anlatıyorum. Ve 5 ozanın eserlerini çalıp söylüyoruz. Bir bağlama sanatçısı eşlik ediyor Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Aşık Mahsuni Şerif, Ali Ekber Çiçek ve Nesimi’nin türkülerine. Bedenleri öldü ama fikirleri düşünceleri devam ediyor. Özellikle bu oyunu yapmamızdaki amaç hem Anadolu insanına kendi kültürünü ve tarihini anlatmak bununla birlikte batı dünyasına Anadolu müziği ve kültürünü anlatmaktır” dedi.

    Batı geleneğinin hümanizmin Rönesans ile birlikte16. Yüzyıl da ortaya çıktığını iddia ettiğini aktaran Aslan, “Ancak biz Anadolu insanı olarak biliyoruz ki bin yılı aşkın bir süredir Hümanizm Anadolu’da vardır. Bunların en önemli kanıtı da Anadolu aşık geleceğidir” diye kaydetti. Bu arada yoğun ilginin olduğu ve tek seferlik gösterimi yapılan Bir Nefes Anadolu’nun yakın bir zaman da tekrar İngiltere’de sahneleneceği öğrenildi.