Tag: WordPress

  • Sanat Bağlamında Yazarlık

    Sanat Bağlamında Yazarlık

    Gökhan Yavuzel


    Yazı, en temel tanımıyla; bireyin, duygu ve düşüncelerini estetik bir imgeyle kaleme dökebilmesidir.

    Yazı: Roman, hikâye, deneme, şiir gibi eser olma özelliği kazanmış bütün yazınsal faktörlerdir. Gerçek bir yazar için yazı; insan olmasının gereği olarak duyduğu sorumluluktan ibarettir. Yazı yazmak bir sanat ise, bu ancak insanlık onurunu kurtarabilmenin bir aracıdır.

    Yazı sayesinde, kültürlerin kaynaşması sağlanabilecek, hoşgörü ve sevgi yelpazesi artacak, sorunlara ortak çözümler bulunabilecektir. Yazının kullanım biçimi ve topluma sunuş şekli en önemli etkendir. Yazar olabildiğince sade, anlaşılır ve okuyucularının toplumsal psikoloji ve hassasiyetlerini ön plana alarak bunu yapmalıdır, elbette ki yazar toplumsal etiğe uygun yazılar yazabilmelidir. Bir eserin bitiminde yazar sadece kendisini ikna etmekten ziyade, okuyucu kitlesinin tatminini de düşünmelidir.

    Yazar her şeyden önce iyi bir okuyucudur. Okuma ve sorgulamayı kendine ilke edinmiş, merkezi atıf ve söylemleri doğrulamadan inanmayı tercih etmeyen, olabildiğince bilge yaşamayı prensip edinen, başka hayatları anlamayı, gözlemlemeyi ve adil sonuçlar çıkarmasını öğrenebilen kişidir. Yazar için tam bilgelik asla olmaz, o sadece yaşamının koşullarına göre yazmaktan çok okumayı, araştırmayı yeğlemiş mütevazı insandır. (Burada bir yazar kişilik portresi çıkarmak yanlış olur, ancak sade bir yazarın okuduklarıyla ve yazdıklarıyla toplumun gelişimine katkıda bulunması zorunludur. Bu sebeple toplumun gerçekliğine dayalı gayret ve izlenebilecek metot bu kapsamda olabilmelidir.)

    Yazarın en başta bir meselesinin olması gerekir. Bunların başında; Ailesel, toplumsal, varoluşsal, inançsal, ideolojik gibi bir derinlik probleminden yakınması ve buna karşı eyleme geçmesi olarak tanımlanabilir. Yahut kişinin yakındığı konular arasında, toplumun çoğu tarafından reddedilen, yok sayılan ve görmezden gelinen bir karşı çıkışının olması gerekmektedir.

    Yazarlık öğretilmez yahut öğrenilmez. O kişinin doğasında ve yeteneğinde olması gereken bir olgudur. Bireyin bu yeteneğinin farkına varabilmesi için; Edebiyata ilgili olması, araştırma yazılarını seviyor olması, düşünen ve sorgulayan biri olması gerekir. Elbette bu ölçülerin ailesel faktörleri vardır. Aile çocuğunu okumaya teşvik etmeli, yaş gruplarına hitap eden kitaplar okutturulmalıdır. Bu aslında yeterli bir kriterdir, çünkü; bireyin doğasında bu bağlamda bir yetenek var ise ve yeteri kadar kendisini okumayla beslemişse, yazmaya gayret edebilir.

    Tabii, burada büyük bir ayrım söz konusu olmaktadır. Kişi, okuduğu kitaplardan ve keşfini yaptığı sanat tercihinden varacağı sonuç önemlidir. Örneğin, sadece güne hitap eden, yarını olmayan, apolitik gençliğe dayalı yazı ve metotları takip eden Post-Modern yazar veya şairlerin yolundan gidilebilir, ya da Dünya edebiyatına katkıda bulunmuş, ölümlerinden asırlar geçmesine rağmen halen canlılığını koruyan yazarların eserlerini takip edebilir. Bu iki ayrım yazarlığa adım atmış kişilerin, sanat hayatına ve eserlerine yansıyacaktır. İlk mecra, sanat için sanat felsefesini içeren bir yaklaşım olmakta; ikinci yol ise, toplum için sanatı ifade eden, toplumcu gerçekçi yazarların yetişmesini sağlayan bir gerçekliktir.

    Yazarın yazım türünü ve içeriğini etkileyen temel unsur, içinde yaşadığı toplumun salt kültürü, acıları ve yaşayış biçimleridir. Yaşam koşulları çok iyi olan biri yazmaya pek de eğilim sağlayamaz. Çünkü, kişi yazılarına bunalımlarını, kültürel yaşam koşullarını ve uygulanan eşitsizlikten yakınarak kalıcı eserler yansıtabilmelidir ki; önemli eserler üretmiş yazarların hemen hepsi içinde bulunduğu zor koşullardan, geçimsizliklerden, haksızlıklardan ve mutsuzluğundan dolayı kâğıt ve kaleme muhtaç olmuşlardır.

    Mutlu insan yazamaz mı sorusu akıllara gelmektedir. Elbette yazabilir. Ancak bir durumu tasvir ederken, o durumdan biraz nasiplenmek gerekir. Hayatında hiç geçim problemi yaşamamış; sistemsel, toplumsal, inançsal ya da ailesel baskı ve haksızlıklara uğramamış biri, eserlerine bu gerçekliği ne kadar hissedip yansıtabilir?  Belki de güçlü empati becerisini yansıtarak bir şeyler aktarabilir ama bu durumu bizatihi yaşamış ve hiç yaşamamış birinin kalemi bir olur mu? Bambaşka hayatları süren okurlarına bu yaşanmışlığı ne ölçüde ulaştırabilir yahut hissettirebilir?

    Yazarlığın bir de kurtarıcı işlevi vardır. Kişi hayatını sürdüğü yaşam ile yazdığı yazılar tamamen zıt olabilir. Örneğin mutsuz, hastalıklı, problemli, maddi imkansızlıktan yakınan, içinde yaşadığı toplum ile barışık olmayan biri; eserlerine mutluluğu, sağlıklı yaşamanın değerlerini, problemlere çözüm üretmeyi, maddi problemi dert edinmeyen yöntemler sunmayı, toplumu ile barışık yaşamanın koşullarını okuyucularına aktarabilir. Bu yazarın kendisinden yola çıkarak okurlarını değiştirip dönüştürmesinin güçlü istemidir.

    Örneğin, tamamen işitme engelli olan Beethoven 9.senfoniyi ortaya çıkardığında bütün Dünya’yı ayaklandırdı; İranlı kadın şair Füruğ Feruhzad’ın, şeriat kurallarının çok ağır olduğu İran’da şiir yazmasını engellemek için çeşitli psikolojik baskılar ve saldırılara maruz kalır, toplum bir kadının şiir yazmasına alışkın değildir. Ancak Feruhzad bu yolundan asla dönmez, bir suikastla öldürülmüş bile olsa, O eşsiz mücadelesi ve eserleriyle, bütün kadınlar için emsal teşkil etmektedir; Çok mutsuz ve uyumsuz bir hayat süren Kafka, yaşadığı süre içinde yazdıklarını yayınlatamaz, yayınlanmaya değer görülmez.  Ancak o yinede yılmaz, sanatın dönüştürücü işlevine inanır. “Ben öldükten sonra okunacağım” der. Ve öylede olur. Kafka ancak öldükten sonra Kafka olabilmiştir.  Bu örnekler çoğaltılabilir…

    Günümüzde teknolojik aletlerin gelişimi ve insanların modaya uyup, sistemin çarkları arasına sıkışıp kalması, okuma oranını hayli düşürmüş, eğitimde vasat bir hale gelmiş, maalesef ki acılar, savaşlar ve kaoslara sürüklenen bir toplum gerçeği doğurmuştur.  Modern insan yapısı, kendi öz benliğinden uzaklaşmış, kültür ve gelişim faktörlerini yaşatmak ve geliştirmek için düşünmeyecek bir hale sürüklenmiş, Kapitalist toplum gerçeğinin dinamikleştirdiği popüler kültür kalıbına dönüştürmüştür. 21. yüzyılın temel insanı artık yaşayış biçimini sadece tüketim üzerine planlamış, sisteme bağımlı olmuştur. Hâkim sistem, sadece egemen kültürün sanatçılarını ön plana çıkarmaktadır. Burada amaç; düşünen, sorgulayan ve toplumcu gerçekçi bir anlayışın ortaya çıkartabileceği sanatı yok etmek, parçalamak, kısaca; kendine bağımlı kıldığı bir nesil yetiştirmektir. (Sistemin bu amacında, büyük oranda başarı sağladığı ise, ne yazık ki bir gerçektir.)

    Buna karşın, toplumda en büyük sorumluluk sanatçılara düşmektedir. Bu sanatçıların başında yazarlar gelir. Yazarlar, yazdığı kitaplarla, senaryolarla, şarkı sözleriyle toplumun uyanmasını, gerçekleri görebilmesini ve en önemlisi ise, öz benliğine kavuşmasını sağlayabilmelidir. Bu anlamda yazarlar toplumların bel kemiğini oluşturan, nabzını en iyi okuyabilen ve en önemlisi ise, bunu kalemine yansıtıp insanlara sunabilen fikir işçileridir.

  • Üç Kadın Sanatçıdan ”Aşk, Özlem ve Kayıp Şarkıları”

    Üç Kadın Sanatçıdan ”Aşk, Özlem ve Kayıp Şarkıları”

    İngiltere’nin başkenti Londra’da ”Aşk, Özlem ve Kayıp Şarkıları” adıyla multikültürel bir konser düzenlenecek.

    The Old Church kilisesinde 28  Şubat akşamı saat 19:30’da Türkçe, Kürtçe, Rumca ve Ermenice halk melodileriyle, sınırları aşan eşsiz bir konser gerçekleşecek.  Sanatçılar Çiğdem Aslan, Suna Alan ve Hatice Yeşil’in sahne alacağı konserde, müzisyenler Cem Tuncer (bas gitar), Dursuncan Çakın (bağlama, kopuz), Erdal Yapıcı (gitar, on telli bağlama), Eser Ebcin (keyboard), Serkan Çakmak (kaval) ve Suat Karakuş (perküsyon) ile eşlik edecekler. 

    İngiltere’deki Türkiyeli toplumun yakından tanıdığı başarılı sanatçı Çiğdem Aslan uzun yıllardır, Türkçe, Yunanca, Kürtçe, Boşnakça, Bulgarca, Romence ve Ladino gibi birçok dilde ve bölgesel tarzda şarkı söyleyen bir şarkıcı. Kürt-Alevi geçmişinden gelen sanatçının 1930’lardan itibaren Küçük Asya ve Yunanistan’dan Rebetiko ve Smyrnaic şarkılarına odaklanan ‘Mortissa’ (2013) ve ‘A Thousand Cranes (Bin Turna)’ (2016) ödüllü, beğenilen albümleri var.

    Özellikle Kürtçe seslendirdiği eserleri ile İngiltere’de öne çıkan sanatçı Suna Alan da yine Kürt Alevi geçmişinden geliyor. Bingöl’ün dengbêj geleneği ve Kürt-Alevi deyişleri, yine büyüdüğü İzmir’in Rum müzik geleneğinden etkilenen sanatçının repertuarında ayrıca Ermenice, Rumca, Sefardi, Arapça ve Türkçe şarkılar da yer alıyor. 

    Saz çalmanın Alevi toplumu için kültürel bir önemi olduğundan sanatçı Hatice Yeşil, müzik yolculuğuna saz çalmakla başladı. İç Anadolu türkülerinde özellikle bozlak eserlerini oldukça başarılı seslendiren sanatçı Yeşil, ayrıca Alevi deyiş ve eserlerini seslendirmektedir. 

    The Old Church, Stoke Newington Church St, Stoke Newington, London N16 9ES adresinde gerçekleşecek konserin biletleri kapıdan temin edilebilir.

  • Ahmet Aslan ve Levent Güneş Londra’da

    Ahmet Aslan ve Levent Güneş Londra’da

    Uzun bir aradan sonra Anodolu müziğinin özgün sesi Ahmet Aslan ve Levent Güneş  23 Şubat tarihinde Londralı müzikseverlerle olacak. Independent Music tarafından organize edilen konser, Kuzey Londra’da Islington Assembly Hall salonu sahnesinde gerçekleşecek. Sanatçı Ahmet Aslan 2019’da çıkardığı ‘Budala Aurası’ isimli albümünden ve sanatçı Levent Güneş de yine 2019’da çıkardığı ‘Geldim Sevdim Göçtüm’ isimli albümlerinden de eserler seslendirecekler.

    Konser kapsamında Cem Tuncer (bas), Serkan Çakmak (kaval), Erdal Yapıcı (kopuz-gitar) ve Louis Erkin Yalaz (davul) konuk müzisyen olarak sahnede yer alacaklar.

    Bilet fiyatları £25.

    Konser adresi: Islington Assembly Hall, Upper Street, Islington, London, N1 2UD 

    AHMET ASLAN: Seslendirmiş olduğu parçalar ile büyük bir hayran kitlesine ulaşan usta sanatçı Ahmet Aslan aslen Dersim Hozat’lıdır ve Hozat’ın Taux köyünde dünyaya gelmiştir. 1993 – 1996 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuarı’nda okudu. 1996’dan beri Almanya’da yaşıyor. 2008-2012 yılları arasında Rotterdam’da lisans eğitimi aldığı Dünya Müzik Akademisi’nde okudu. 2003 yılında ilk solo albümünü “Va û Waxt (Rüzgar ve Zaman)”, ardından 2007 yılında ikinci albümü Veyvé Milaketu (Meleklerin Dansı) ve son olarak 2019’da Budala Aurası isimli albümünü  çıkardı.

     

    LEVENT GÜNEŞ: Yakın zamanda Londra’ya yerleşen, halk ozanı kültürünü günümüz enstrümanlarıyla ayakta tutmaya çalışan başarılı müzisyen Levent Güneş, genellikle kendi bestelerini etnik unsurların çizgilerini yansıtacak formlarda yapmıştır. Bağlama ile müziğe başlayan Güneş, vurmalı çalgılar, üflemeli çalgılar ve kopuz enstrümanlarında kendini geliştirdi. 1994 yılından beri müzik yapan Levent Güneş, 2010 yılından beri besteci, aranjör olarak KALAN müzik şirketi ile çalışıyor.  Güneş, çeşitli sanatçıların albüm, proje ve konserlerinde yer aldı. Bunlardan ‘Petag Dersim Ermeni Halk Şarkıları’ albümü yönetmeni, aranjörü ve solisti iken, ‘Pelguzar’ albümüne aranjörlük yaptı ve enstrüman çaldı. ‘Kızılbaş II’ albümünden Peyman eserinin bestecisi, aranjör ve solisti iken, yine ‘Alevilere Kalan I’ albümünde Yola Girme Sen eserinin solistliğini ve aranjörlüğünü üstlendi. Levent Güneş’in solo albümü ‘Geldim Sevdim Göçtüm’ 2019’da Kalan etiketiyle çıktı. Güneş ayrıca Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Ekşi Elmalar ve Çınar Ağacı gibi unutulmaz yapımların müziklerini bestelemiş ve yorumlamıştır.

  • Sanatçı ve İktidar İlişkisi

    Sanatçı ve İktidar İlişkisi

    Gökhan Yavuzel


     “Mala taparsan mallaşırsın.” demiş ve eklemişti, üstad İlyas Salman: 

     “Aşkı, şiiri ve kavgayı bilmeyen insandan hayır gelmez. Çünkü dünyada aşık olunacak çok güzel, uğruna şiir yazılacak çok güzellik ve kavga edilecek çok onursuz var.”

     Bu ilk çıkarımdan güce tapanlar gücün esiri, iktidara tapanlar ise iktidarın kölesi olur, tespiti çıkar. Kişi her neyin uğraşı içindeyse kendi irade ve aklıyla hareket etme sorumluluğunu üstlenebilmelidir. Başkasının aklı ve fikrine tüm iradesini teslim ediyorsa; bağımsız değildir, modern bir köledir. 

     Özellikle toplumların estetik, düşünce ve üretkenliğini üstlenen sanatçılar özgür ve muhalif olmak durumundadır. Sanatçı aksaklık ve yanlışlık olduğu için muhaliftir, o bugünün dünyasını onarmak ve daha da güzelleştirmek için sosyal sorumluluklar alır. Üstünkörü muhalif değildir, o neyi niçin savunduğunu bilir, gücün ve zorbanın karşısında halkının yanında olabilendir. Savaş yerine barışı; toplumsal düzensizliğe karşı huzuru; yıkım karşısında ise umudu ve mücadeleyi besler.  

     Zülfü Livaneli “Serenad” isimli romanında “Bütün iktidarlar öldürür” tespitini yapar. Tarih konusuna hakim olanlarda tasdik eder ki, kan dökmemiş bir iktidar henüz peydah olmadı… Ancak iktidarın tabi olduğu sistem, yönetim biçimi ve halkla olan ilişkileri potansiyel yaklaşımın ölçüsünü belirler. Ulus-Devlet’çiliğin radikal hali şovenizmi ve onun üst aşaması olan faşizmi doğurur. Baskı, medya sansürü ve fikir özgürlüğünün kısıtlanması gibi sebepler buna örnektir. Daha somut olması açısından Türkiye örneğini vermek yanlış olmayacaktır. Burada sanatçı mevcut iktidarın baskı ve tektipleştirmesine karşı özgür iradesini ortaya koyma yolunda dirençli olması elzemdir, ki sanatçıyı özgün kılan en temel özelliği bu olsa gerek. O halkının kanayan yarasına melhem olabilmeli, hiç değilse bozuk koşulları düzeltmek adına çaba verebilmelidir. O sadece mevcut konjenktüre karşı teorik önerileri ve tartışmalarıyla sınırlı kalmamalıdır, en zor koşullarda bile pratiğiyle bunu destekleyebilmelidir. 

      İktidar öldürme aracına dönüşmüş ve farklılıkları dışlayıp imha etme sürecinde bir diktatör doğuyorsa o devletin sonu gelmiş demektir. Keyfivari yönetim modeli uzun ömürlü değildir, ancak despotizmin farkına varmadığı; öfkesiyle meşru ve azınlıkta da olsa bilinçli bir muhalif devrimci halk kitlesi doğmuş ve karşı hamle için uygun ve nesnel koşulları beklemektedir. Bu karşı çıkış elbette ki, icab etmesi halinde iktidarın koruyucu güvenlik ve kurumlarını imha etmek için silahlı ve kanlı bir taktik doğuracak, sonu gelmez düşünülen iktidarın sonunu getirecektir… 

     Bu aşamada etkin ve üretkenliğini halktan almış sanatçıların tercih, söylem ve pratiği halkın gücünü ve iktidarın çaresiz yenilgisinin teşhisinde, güçlü bir faktör olarak önümüze çıkmaktadır. Ona düşen misyon; halkçı reformlar ya da devrim öncesi, kitlelere haklı ideolojik bir eğitimin ve öğreticiliğin zeminini oluşturmak ve bilinç aşılatmaktır. Bazı doktrinlerin yahut zamansız kalkışmaların yeteri kadar kitle oluşturamamış olmasının nedenleri bir önceki yenilgilerin temel sebepleri sayılmakla birlikte; partisel olgunluğun, ideolojik yoğunluğun ve politik derinliğin hayata geçirilememiş olmasına bağlanabilir. 

     İktidar cephesi, bir zor kullanma aracı olarak düşünüldüğünde bugün özellikle Türkiye’de gelmiş olunan bütün baskı, yıldırma ve öteki yahut öteki düşünen ve iktidar ile aynı düşünmeyen bireyler üzerinde de ciddi baskılar söz konusudur. Hayatını zindanlarda veya diasporada geçirmek zorunda kalan insanların mücadele ve üretkenlik alanını zayıflatacağını düşünen yönetimin gözden kaçırdığı diğer husus; bu insanların zor koşullarda daha dinamikleştiği, etki alanını genişlettiği ve derin politik ve sanatsal hakimiyetini büyüttüğü gerçeğidir. 

     Bu kanlı, aldatmacalı, sömürü ve katliamlarla dolu geçmiş oluşturan iktidarlar kadar suçlu bir diğer cenah ise; bazı soytarıların parti ya da sivil toplum kuruluşları himayesinde solun ve hatta ülkenin en gerçekçi sanatını üretenler olduklarını iddia etmesi, bununla da yetinmeyip kavramsallaştırdıkları bazı sol literatürlerle devrime hizmet ettiklerini vurgulamaları, iktidarın ortaya sunduğu politikaların sadece terimlerini değiştirerek destek vermeleri ve halktan yana tutum almamaları, opürtünist kavramın belki de en somut temsilcileridir. Buna karşın sesini yükseltmeye çalışan Toplumcu-Gerçekçi sanatçıların güçlü medya organlarının olmayışı ve toplumun çoğunluğuna ulaşmasını sağlayacak araçlardan mahrum olması, baskı ve yıldırmalarla boğuşması gibi sebepler popülist akımın yandaş ve fırsatçılığını üstlenen kesimlere karşı kaybı biçiminde yorumlanabilir, ancak bu ne gerçek, ne rasyonel ne de kabul edilebilirdir… Çünkü talihin tersine döndüğünü ve tekerrür edeceğini tarihsel olgularda destekler. 

     Sonuç olarak, sanatın ve sanatçının eğitsel ve kültürel yönü mücadele alanlarını kapsayacak; zorba ve dikta rejimlere karşın en yüce silah olarak bilinç düzeyine tesir edecektir. İktidar cephesinin kullandığı ve kullanacağı meşru olmayan araçlar, onların gücü ve üstünlüğüne rağmen yenilgiye uğrayacaktır… 

     Aydınlık günlere

    Selamlar.    

  • Eskioğlu’na TCCA’dan teşekkür plaketi

    Eskioğlu’na TCCA’dan teşekkür plaketi

    Kıbrıs Türk Toplum Merkezi, (Turkish Cyriot Community Association – TCCA) Faruk Eskioğlu’na “Londra’da Bizim’Kiler” çalışmasından dolayı “teşekkür plaketi” verdi.

     

    1 Şubat Cumartesi günü  “628-630 Green Lanes, Haringey, N8 0SD” adresindeki TCCA’de yapılan kitap tanıtım panelinde gazeteci yazar Eskioğlu ve kitabın İngilizce editörü Ertanç Hidayettin konuşmacı olarak katıldı. Etkinliğe bir süre önce aramızdan ayrılan Hulus Çağlar İbrahim’in eşi ve Hasan Raif’in ailesinin de aralarında bulunduğu 30’un üzerinde katılım oldu.

     

    Açılış konuşmasını yapan TCCA Başkanı Niyazi Enver, Türkçe ve İngilizce kaleme alınan “Londra’da Bizim’Kiler”in toplum tarihinin gelecek kuşaklara taşımada önemli bir işlevi olacağını belirterek yazarı ve çalışmaya katkıda bulunanları kutladı. Enver, üçlü kitap setinin sert kapak özel baskısını Hulus Çağlar İbrahim ve Hasan Raif’in eşlerine hediye ederken, İlker Kılıç’ı da saygıyla yâd ederek üçünçü kitabı Kılıç ailesine ulaştıracaklarını söyledi.

     

    Enver, Eskioğlu’na kurum adına hazırlanan “Toplumsal hizmetlerinden dolayı teşekkürlerimizle” yazılı plaketi vererek çalışmalarını sürdürmesini diledi.

     

    Duygusal anların yaşandığı etkinlikte Rosemerry İbrahim de eşi Hulus Çağlar İbrahim’in bir efsane olduğunu belirterek bu kitaplarla efsanenin unutulmayacağından dolayı çok mutlu olduğunu söyledi. Gülşen Raif de Eskioğlu’nun uzun süren çalışmalarını ailecek bildiklerini belirterek “Rahmetli eşim Hasan da sağ olsaydı bu gece mutlaka aramızda olurdu” diye konuştu.

     

    Ertanç Hidayettin de “Londra’da Bizim’Kiler”in Türkiye’den 150 ve Kıbrıs’tan 100 yıllık göçün tarihini ele aldığını belirterek çalışmanın her evin kütüphanesinde bulunması gerektiğini ve araştırmacılara da ciddi bir kaynak olacağını söyledi. Kitapta yer alan ve şimdi hayatta olmayan isimleri sayarak yâd eden Hidayettin, toplumun sözlü tarihini de yazıya geçiren “Londra’da Bizim’Kiler”in bu açıdan da önemli bir işlev yüklendiğini söyledi.

     

    Eskioğlu da araştırması boyunca kendisine destek olan, panelde ev sahipliği yapan ve kendisini ödüllendiren TCCA’e teşekkür ederek başladığı konuşmasında, toplumun kitaplara olan ilgisine de teşekkür etti.

     

    Kitapta yer alan ilginç olayları özetleyen Eskioğlu, kendisinin bir bilimadamı olmadığını fakat bilim insanlarının yorumlayabileceği ciddi bir arşiv toplaması ve sözlü tarih çalışması yaptığını söyledi. Eskioğlu bir soru üzerine çalışmasından alıntılar yaparak toplumdaki üç önemli köşe taşını “1970’lerdeki Wimpy Grevi, 1990’lardaki Kürt ve Alevilerin kimlik arayışları ile 2000’lerde tekstilin emek ucuz ülkelere taşınmasıyla ortaya çıkan büyük işsizlik ve onun ileride yarattığı sorunlar sayılabilir” dedi.

     

    Kitaplarının içinde yaşanılan ülkede toplumu görünür kılmasını dileyen Eskioğlu, kitapla ilgili ayrıntılı bilgi ve satış noktalarının londradabizimkiler.com‘dan öğrenilebileceğini söyledi. Doç. Dr. Tuncay Bilecen’in de konuşmacı olarak katılacağı bir sonraki kitap panelinin 16 Şubat Pazar saat 13’te “Mildmay Ward, Londra N1 4RX” adresindeki Türk Eğitim Birliği’nde olacağı öğrenildi.

  • Londra’da tutuklu şair Çomak ve tutsaklar için dayanışma etkinliği

    Londra’da tutuklu şair Çomak ve tutsaklar için dayanışma etkinliği

    İngiltere Exiled Writers Ink (Sürgün Yazarlar) kuruluşu ve Norveç PEN işbirliği ile Londra’da tutuklu şair İlhan Sami ÇOMAK ve tüm politik tutsaklar için zengin bir etkinlik gerçekleşti. 

    Londra merkezli The Poetry Cafe’de gerçekleşen, modetörlüğünü  emekli avukat ve şair Michael Baron’un üstlendiği etkinliğin ilk bölümü Exiled Writers Ink’ten Jennifer Langer’in açılış konuşması ile başladı. Ardından şair İlhan Sami Çomak’ın etkinlik için kaleme aldığı mektubu Türkçe ve İngilizce okundu. Devamında insan hakları avukatı, ceza hukuku uzmanı ve ünlü şairler Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı anlatan ”Ben Kolay Ölmem” tiyatro oyununun yazarı Ali Has,  İlhan Sami Çomak şahsında politik öğrenci ve tutsakların hukuki durumuna değinen bir konuşma yaptı. Yine 2016’da İstanbul’da İlhan Sami Çomak’ın duruşmasına katılan insan hakları avukatı Margaret Owen mahkemedeki gözlemlerini anlattı ve şair Çomak’ın yaşadığı hukuksuzluğa insan hakları açısından bir konuşma yaptı.

    Macar kökenli mülteci bir ailenin çocuğu olan ödüllü şair George Szirtes, Macar şairi Gyula Illyés’in 1950 yılında yazılmış meşhur “Tiranlık Üzerine Bir Cümle” isimli uzun şiirinden bir bölümü okudu. Şarkıcı Suna Alan’ın müzik dinletisi ile devam eden ilk bölümde, edebiyat çevirmeni, şair ve Norveç PEN’in hapishanedeki yazarlar Türkiye danışmanı Caroline Stockford Norveç PEN adına bir konuşma yaptı ve Stocford şair Çomak davasının takipçisi olacaklarını vurguladı. Ardından şair, çevirmen, editör ve Hapisteki Yazarlar Komitesi üyesi Erkut Tokman, İlhan Sami Çomak’ın şiiri üzerine bir konuşma yaptı. Açık Şiir isimli bir edebiyat girişimi oluşturduklarını ve şair Çomak’ın şiirinin daha da tanınır kılınması için bu girişim aracılığı ile çalışacaklarını söyledi. Şair Çomak’ın şiirlerinin okunduğu ilk bölüm ardından verilen arada katılımcılar tarafından Çomak’a kartpostallar yazıldı.

    Etkinliğin ikinci bölümünde yeniden sahne alan sanatçı Alan, sürgünde yaşama veda eden ünlü Kürt şairi Cegerxwîn’in şiirinin bestesi olan ‘’Hate Ber Derî’’eserini, yine Mamak cezaevinde 1980 darbesi sonrası katledilen yayıncı İlhan Erdost’un abisi Muzaffer İlhan Erdost’un ‘’Kederin Kardeşiyim’’ isimli şiirinin bestesini seslendirdi. Şair Çomak’ın şiirlerinin İngilizce tercümelerinin okunduğu  ikinci bölümce edebiyatçı Erkut Tokman, şair Çomak’ın şiirini anlatan kısa bir tiyatrikal performans sergiledi. Yine şair Michael Baron, şair Çomak’a ithafen yazdığı Swimmer (Yüzücü) isimli eserini okudu. İkinci bölümün sonuna yaklaşılırken Açık Şiir girişimi tarafından hazırlanan videoda şair Çomak’ın haftada 10 dakikalık telefon hakkı sırasında, bir şiirini okurken kaydedilen sesi ilk kez katılımcılar tarafından dinlendi. Duygulu anların yaşandığı video gösterimi sonrası öğretim üyesi, hapishanelerdeki öğrenciler ve politik tutuklular alanında uzman insan hakları aktivisti ve şair Çomak’ın vasisi İpek Özel, katılımcılardan gelen soruları yanıtladı.

    Şair İlhan Çomak 1994 yılında henüz 21 yaşında İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğrencisiyken, çok işkenceli on altı günlük gözaltı süresinden sonra tutuklandı. AIHM’in 2007’de adil yargılanmadığına dair hükmüne rağmen, son 26 yıldır tutuklu yargılanan Çomak’ın cezaevinde iken çıkardığı 8 şiir kitabı var. Çomak’ın son şiir kitabı “Geldim Sana” dosyası geçtiğimiz yıl Sennur Sezer birincilik ödülüne layık görüldü. 

    Foto: Suat Eroğlu

  • Emek Tiyatrosu Yüzlerce Sabah’ı sahneledi

    Emek Tiyatrosu Yüzlerce Sabah’ı sahneledi

    Tiyatrocu Saray Karakuş tarafından yazılan ve Londra Emek Tiyatrosu tarafından oynanan Yüzlerce Sabah adlı oyun Londra’da sahnelendi.

    Tiyatro ve oyuncu Saray Karakuş tarafından yazılan Yüzlerce Sabah adlı oyun Londra Emek Tiyatrosu tarafından Millfield Tiyatro Salonu’nda sahnelendi.  Tiyatroseverlerin yoğun ilgi gösterdiği oyunun yönetmeniliğini Ali La Pax ve İdil Sönmez yaparken, toplam da 22 oyuncu yer aldı. Yine oyun sırasında işaret dili kullanılarak engellilere dönük canlı anlatım yapılması ise dikkat çekti. Oyun aile işletmesi olan bir cafenin düzenli müşterileri olan yaşlı bir çiftin hikayesi anlatılırken, oyun da farklı kimlikler, kültürler, gençlik ve yaşlılık konuları iç içe geçiyor.

    Yine local bir bölgenin farklı kimlik ve yapıların yansıma biçim bir cafeteryadan yola çıkılarak anlatılıyor. İzleyenlerin ayakta alkışladığı oyun da iki İngiliz tiyatorucu da yer aldı. Saray Karakuş oyunu, Enfield bölgesinde belediye başkanlığı yaptığı dönemde huzurevinde kalan yaşlı birinin anlattıkları üzerinden kurguladığını belirtti. İzleyenlerin ayakta alkışladığı oyun sonunda yazar Karakuş oyuncu ve yönetmenlere teşekkürlerini iletti.

    Yüzlerce Sabah oyuncuları ise şöyle: Grek Ryan, Onur Kupcu, Arda Afşar, Berta Sarıkaya, Sevgi Şenses, Derya Cino, Işık Akpınar, İnan Çiftçi, Gülhan Tetik, Ercan Boz, Fırat Sac, Eren Kaya, İdil Sönmez, Ali La Pax, Nurcan Şahin, Berna Sarıkaya, Hande Erel, Gülcan Ergisi, Hüseyin Köroğlu, Çiğdem Asar Karagöz ve Aygül Ağırgöl) tek tek kutluyorum.