Tag: WordPress

  • Tutuklu şair İlhan ÇOMAK ve tüm politik tutsaklar için Londra’da şiir ve müzik etkinliği

    Tutuklu şair İlhan ÇOMAK ve tüm politik tutsaklar için Londra’da şiir ve müzik etkinliği

    İngiltere Exiled Writers Ink (Sürgün Yazarlar) kuruluşu ve Norveç PEN işbirliği ile Londra’da tutuklu şair İlhan ÇOMAK ve tüm politik tutsaklar için bir şiir ve müzik etkinliği gerçekleşecek.

     

    Şair Çomak’ın şiirlerinin okunacağı etkinlikte, onun şiirine dair sohbet, cezaevindeki öğrenciler ve politik tutukluların hukuki durumuna ilişkin görüşler paylaşılacak ve Çomak’ın sevdiği şarkılar seslendirilecek. Etkinlikte ayrıca Çomak’a kartpostallar yazılacak. 

    3 Şubat Pazartesi akşamı Londra merkezli The Poetry Cafe’de (22 Betterton St, London WC2H 9BX) 19:00-21:00 saatleri arasında gerçekleşecek etkinlikte,katılımcıların isimleri söyle: George Szirtes (ödüllü şair ve çevirmen), Erkut Tokman (şair, çevirmen, editör ve Hapisteki Yazarlar Komitesi üyesi), Caroline Stockford (edebiyat çevirmeni, şair, Norveç PEN’in hapishanedeki yazarlar Türkiye danışmanı), Margaret Owen (İnsan hakları avukatı, 2016’da İstanbul’da İlhan Çomak’ın duruşmasına katıldı), Michael Baron (emekli avukat ve şair), Ali Has (insan hakları avukatı, ceza hukuku uzmanı, şairler Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı anlatan ”Ben Kolay Ölmem” tiyatro oyununun yazarı), İpek Özel (öğretim üyesi ve hapishanelerdeki öğrenciler ve politik tutuklular alanında uzman insan hakları aktivisti) ve Suna Alan (sanatçı ve gazeteci, İlhan Çomak’ın kuzeni).

    Şair İlhan Çomak 1994 yılında henüz 21 yaşında İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğrencisiyken, çok işkenceli on altı günlük gözaltı süresinden sonra tutuklandı. AIHM’in 2007’de adil yargılanmadığına dair hükmüne rağmen, son 26 yıldır tutuklu yargılanan Çomak’ın cezaevinde iken çıkardığı 7 şiir kitabı var. Çomak’ın son şiir kitabı “Geldim Sana” dosyası geçtiğimiz yıl Sennur Sezer birincilik ödülüne layık görüldü.

  • Araştırmacı-yazar Ahmet Güven: Kürtçe unutulduğunda Alevilik asimile oluyor

    Araştırmacı-yazar Ahmet Güven: Kürtçe unutulduğunda Alevilik asimile oluyor

    HİKMET  ERDEN


    ‘Kürt Aleviler / Kurmanclar’ adlı kitabı ile tekrar okuyucusuyla buluşan araştırmacı-yazar Ahmet Güven Kürtçe unutulduğun da Aleviliğin daha çok asimile edildiğine dikkat çekerek, asimilasyona karşı Cemevleri ve yöresel dernekler de Kürtçenin kullanılmasının önemli olduğuna işaret etti.

     

    Araştırmacı-yazar Ahmet Güven, Vivo Yayınevi’nden çıkan “Kürt Aleviler / Kurmanclar” adlı yeni kitabını okuyucusuyla buluşturdu. Yazar Ahmet Güven’in tarih ve sosyoloji alanındaki incelemeleri kapsamında hazırladığı yeni kitabına ilişkin Kırkısrak Dayanışma Merkezi’nde (KDM)  imza günü ve söyleşi düzenlendi. Yoğun bir okur ve dinleyicinin katıldığı etkinliğe Londra’da faaliyet gösteren çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi de katıldı. Söyleşiye katılan Yazar Aydın Çubukçu, Ahmet Güven’in bu çalışmaları para için yahut ekmek parası için yapan biri olmadığının altını çizerek, “.Ahmet gibi araştırmacılar aslında köklere inmek isteyen kökleri bir ormanı çevirmek isteyen gönül insanlarıdır. Eğildikleri konu ile bizi kendimiz ile yüzleştirirler. Kimliğimizin oluşum süreçlerini aydınlatırlar ve bizi biz yapan değerler konusunda bilincimizi geliştirirler. Bu bakımdan akademisyen ve profesyonel araştırmacılardan daha önemli bir yerleri var. Ahmet’e benzeyen pek çok yerel tarihçi vardır Anadolu’da. Çoğu kendini eğitmiş insanlardır. Herhangi bir üniversiteden resmi eğitim süreçlerinden geçmemişlerdir. Ama ilgi ve meraklıları kendi varlıklarını aydınlatmaya dönük her konuyu didik didik etmeye yönelmiştir. Ve bu akımdan aslında profesyonel araştırmacılardan çok daha önemli bir iş yaparlar” dedi.

     

    ‘ALEVİLİK ORTAK DEĞER OLUŞTURDU’ 

    Güven’in “Kürt Aleviler Kurmanclar” kitabının çok ilgisini çektiğini ifade eden Çubukçu, şunları kaydetti: “Kürt değilim Kurmanc değilim Alevi değilim. Ama biliyorum ki bir Anadolu çocuğu olarak benim tüyümde kanımda damarımda atan bir gerçeği cevheri aydınlatacaktır. Oraya bir ışık tutmaktadır. Devletler yıkılır halklar yaşar. Devlet gelip geçer. Anadolu’da meşhur bir söz vardır. ‘Bu da gelir geçer’ Buda gelir geçer dediği şeyler devletlerdir. Kökleri ortak olan birbirlerinin değerini benimsemiş birbirlerine değer aktarmış birbirlerini yeniden yaratmış halklardır. Bunların en genel ortak özelliği Aleviliğin kendi öz değerleri olarak benimsediği değerlerdir. Alevilerin böyle bir özelliği vardır. Anadolu’nun en eski halklarının değerlerinin ortak değer olarak benimsemiş ve yaşamıştır. Alevilik, Hristiyanlık, yahudililik, zerdüştlük ve İslamiyeti de geliştiren ortak bir değer oluşturmuştur. Ve insanlığın en temel değerlerinin ortak beyan olmasına çalışmıştır.”

     

    ‘KURUMLAR GÖREVİNİ YERİNE GETİRMEDİ

    Araştırmacı Yazar Ahmet Güven ise söyleşisine Kürt Alevilerin yakın dönem de yaşadıkları acılara değinerek, “80 askeri darbesinde Kürt toplumu üzerinde korkunç bir terör estirildi. Alevi Kürt yerleşkeleri boşaldı ve nüfus azalmaya başladı. Nüfus kentlere ve Avrupa ya akmaya başladı. Bu defa bu dil kaybına başka faktörler de eklendi. Bu Avrupa’ya yerleşen nüfusta çocuklara baktığımız da İngilizcenin getirdiği avantaj karşısında Kürtçe de geriledi. Bununla birlikte çok dilli bir nesil yetişmeye başlamış. Bir Almanya’ya giden çocuklar Almanca Fransa’ya giden çocuklar Fransızca İngiltere’ye giden İngilizce öğrenmiş. Buda ister istemez dili geriletti. Bununla birlikte toplumsal kurumlar ve aydınlar sorumluluklarını yeterince yerine getiremediler. Yani bu dilin kendini ifade edeceği akacağı kanallar açılmadı. Şöyle ki, Kürtçe eve mahkum kaldı evin dışına çıkılmadı. Evin dışına kültür sanat etkinlikleri ile çıkabilirdi.  Bu konuda kurumlar kendi görevlerini yerine getirmediler” diye kaydetti.

     

    ‘BÖLGE KÜRTÇESİ BİR ZENGİNLİKTİR’ 

    Yöresel dernekler de verilen Kürtçe kurslarının bölge lehçesi ile yapılmamasını eleştiren Güven, bölge Kürtçesi’nin kimi yarı aydınlar tarafından küçümsemeleri sonucu toplumun yanlış bilgilendirildiğine dikkat çekti. Bölge Kürtçesinde olmayan sözcüklerin ifade edildiğini aktaran Güven, ‘Örneğin, “Deri toplamiş kır” dediler. Aslında böyle bir şey yoktu. Ama böyle bir şey yakıştırmaya çalıştılar. Bölgenin bir kültürü bir lehçesi olduğu bunun da bir zenginlik olduğu bunun da Kürtçe sözlüklere alınmadığı konusunda kimse bir şey söylemedi. Örneğin bugün Kürtçe sözlükte pirince “Bırınç” diyor ama Kürtçesi Rıv’dır. Patatese ‘Patate’ diyor ama bölge Kürtçesinde ‘qartol’ deniyor. Bunlar ön sözlüklere alınmadı. Yerel öğretmenler de bölge Kürtçesi ve ağza hakim olmadıkları için verimli olamadılar. Toplumla bir bağ da kuramadılar” dedi.  

     

    ‘BÖLGE KÜRTÇESİ RİSK ALTINDADIR’

     Devletin denetiminde açılan Cem Vakfı’nda Kürtçe’nin yasaklandığını ifade eden Güven, “Bu Cem Vakfı çeperinde kurulan Cemevleri’nde Kürtçe yasaklandı. Dolayısı ile Kürtçe yok olmakla karşı karşıya kaldı. Biz de dedik ki ‘Her kayıp insanın kaybıdır. Her kazanım da insanlığın kazanımıdır’ Bunun için bu sorunları önce bir tespit ettik ve çözümleri ne olabilir dedik. Cem Vakfı dışında Demokratik Alevi Hareketi önemli çalışmalar yaptı. Ama halen Cemevleri’nde bazen Kürtçe Cem de yapılsa bölge Kürtçesi yani Kürtçe görünür değil. Bu konuda adımların atılması lazım. Kürtçeyi daha görünür kılmak lazım. Yani Cemevi açılıyorsa Cemxaneler de açılmalıdır. Bölge Kürtçesi risk altındadır. Türkiye sınırları içerisindeki bütün Kürtçe risk altındadır. Şimdi biliyoruz ki, aslında statü olmadan asimilasyona karşı durmak çok zordur. Ama onun bir tarafı da daha vardır ki, statü konusunda bir yol gidilecekse de kendi dilini ve kimliğini korumak önemlidir. Tabi burada tutucu olmamak lazım. Gelişim ve değişimlere uyarlayarak yol almakta fayda vardır” diye aktardı.

     

    Kürtçe unutulduğun da Aleviliğin daha çok asimile edildiğine dikkat çeken Güven, “Çünkü İslami sözcükler nüfuz ediliyor Alevilerin hayatına daha rahat daha kolay giriyor. Kürt Aleviler ‘Selamün Aleyküm’, ‘İnşallah’ diye sözcükler kullanmazlar. Aslında Kürtçe selamlama ve yakarışlar vardır. Cemevleri’ne Cemxane’de densin çünkü Aleviler asimilasyondan çok çekmiş bir toplumdur. Bu ruh giderek gelişiyor” dedi.

     

    ‘ALEVİLER EZİLENİN EZİLENİDİR’

    ‘Kürt Aleviler’ denildiği zaman hem Kürt hem de Alevi oldukları için ezilen bir toplum olduğunu söyleyen Güven, “Mevcut durum da ezilenin ezileni bir toplumdur. Bu toplum hem dışarı da ezilmiş hem de içeride de buna benzer bir tepki görmüştür. Örneğin bizim Müslüman Kürtler de inancı dışlanmıştır. Bizim Kürt Aleviler de dili dışlamıştır. Şimdi bu Osmanlı dan başlamıştır ama şimdi bizim Müslüman Kürtler tarafından inancının dışlanması Cumhuriyet döneminde devam etti. Kürtler de ulusal bilinç geliştikçe bu kırılmaya başlandı. Kürt Alevilere baktığımız da devletçi ulusalcı kesim kesinlikle Kürtlerin dilini red ediyor Kürt kimliğini red ediyor. Alevi toplumunun büyük bir çoğunluğu halen devletin Alevisi olmadı ve çoğunluk demokratik taleplerden vazgeçmedi. Cumhuriyet döneminde Kürt Alevi olduklarının yazdığı sadece Türkçe olarak kayıt altına alındı. Kürtçeler kayıptır. Biz bulabildiklerimizi bu kitapta yer verdik” diye belirtti. Yöre derneklerinin kültür ve sanat etkinlikleri kapsamında kendi yörelerindeki Kürtçe eserleri gün yüzüne çıkarıp derleyip toparlamalarının Kürtçeye büyük bir katkı sunacağını ifade eden Güven, edebiyat, müzik, şiir ve tiyatro gibi alanlar da Kürtçeyi kullanıp geliştirerek asimilasyonun önüne geçilebileceğini belirtti. Güven, bölge şivesine hakim öğretmenlerin yetiştirilmesi gerektiğini bölge Kürtçesinin Kürtçe’den kopuk ayrı bir lehçe olmadığının altını çizdi. Söyleşinin ardından Ahmet Güven okuyucularına kitabını imzalarken, okuyucuların yoğun ilgisi ise dikkat çekti.

     

    ARAŞTIRMACI-YAZAR AHMET GÜVEN KİMDİR?

    Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Gözpınar köyünde doğdu. Çocukluk yılları Kayseri Sarız’ın Kırkısrak köyünde geçti. İlk ve orta eğitimini Kırkısrak köyünde tamamladı. Afşin’de başladığı lise eğitimini bir yıl sonra terkederek Londra’ya göçmen olarak geldi ve eğitimine burada devam etti. Middlesex Üniversitesi’nin Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Politik Art, Telgraf, Gerçek, Emeğin Sanatı, Sürek, Haber, Berfin Bahar, Alevi Haber gibi gazete ve dergilerde makaleleri ve şiirleri yayınlandı. Güven’in “Düşlerimin Gül Şafağı” (Şiir), “Alevilik Nedir” (Araştırma-İnceleme), “Nar Taneleri” (Roman) adlı yayınlanmış kitapları bulunuyor.

  • ‘Armenak ezilenlerin hikayesidir’

    ‘Armenak ezilenlerin hikayesidir’

    HİKMET ERDEN


    LONDRA- Londra’da gösterilen ‘Armenak’ belgeselinin yönetmeni Nurcan Yıldırım, Armenak ile ezilen ve soykırıma uğrayan halklar ile ezilenlerin mücadele hikayesini anlattıklarını söyledi. 

    Türkiye’de sosyalist mücadelenin önde gelen isimlerinden Armenak (Orhan) Bakır’ın yaşamını konu alan ‘Alnına Kılıç Yarası/Armenak’ adlı belgesel gösterimi Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi’nde gösterildi. Filmin yönetmeni Nurcan Yıldırım’da katıldığı gösterime yoğun bir ilgi gösterilirken,  salonda Hrant Dink, Orhan Bakır ve solun önder isimlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın fotoğrafları asıldı. Partizan ve Sınıf Teorisi’nin ortak organizasyonuyla gerçekleşen gösterim, Ermeni yazar Hrant Dink’in katledilmesinin 13. Yıl dönümü dolayısıyla bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Anma ile birlikte Hrant anısına birde şiir okundu. Yaklaşık bir buçuk saat süren Armenak belgeseli izleyenlere duygulu anlar yaşatırken, Türkiye devrimci hareketinin yakın tarihine ışık tutması dikkat çekti.

     

     

    ‘ARMENAK HEPİMİZİN HİKAYESİDİR’

    Filmin yönetmeni Nurcan Yıldırım ise gazetemize verdiği demeçte, Armenak ile Türkiye devrimci hareketinin tarihsel belleğine bir katkı sunduğunu ifade ederek, “Armenak ile Hrant’ın hikayesi bizim hepimizin hikayesidir. Ezilen ulusların, haksızlıkların, kadınların, soykırıma uğrayanların hikayesidir Ermenak. Kadınların hikayesidir. Bu çalışma içerisinde Armenak’ın onlarca arkadaşı yoldaşı tanıklıklarını aktardı. Ailesinden çalışma yürüttüğünü köyler deki halka kadar herkes bir katkı sundu. Bize de bu işi toparlamak düştü” dedi.

     

    ‘TARİHSEL BELLEĞE BİR KATKI’

    Orhan Bakır ile Hrant Dink’in birlikte büyüdüklerini ve yoldaşlıklarını bir ömür sürdüğünü ifade eden Yıldırım, “Armenak onların diğer yüzüydü. Bu belgesel de 6 yıllık bir emeğin sonucu oluştu. Tarihsel belleğimize de katkı sunuyor. Armenak deyince Ermeni soykırımını işlemeden geçemezdik. O tarihte bir Paramazlar var. Türkiye sol tarihinde çok ta işlenmiyor. Bu çok önemli bir eksiklikti. Biz bunu da işledik. Türkiye sol hareketi bu konuda sınıfta kaldı. Paramazlar var Hilmiler var. Tarihin bu boyutunda devrimci kadınları es geçemeyiz. Aslında tarihi yerli yerine oturtmak lazım. Bu belleğimizdir bu tarihimizdir. Bu yolculukta bizde bir şeyler kattık” diye kaydetti. Armenak belgeselini kitaplaştırdıklarını kaydeden Yıldırım, filmin bir çok ülke de daha gösterime sunulacağını ifade etti.

  • Kadın gözüyle yeni yıla merhaba sergisi

    Kadın gözüyle yeni yıla merhaba sergisi

    Her geçen gün Türkiye’de zorunlu ayrılarak İngiltere’ye gelen onlarca sanatçıdan sadece biri Mehmet Arslan. Arslan yaklaşık üç yıldır Londra’da yaşıyor. Sanat çalışmalarını PAZ-DER’de sürdüren Arslan, bu kez atölye sanatçılarından Elif Tumay’ın yapıtları ile sanat severlerin karşısında.

    Elif Tumay’ın ‘Ebru Sanatı’ çalışmaları ilk kişisel sergisi. Yaklaşık bir yıldır sanat çalışmalarını aralıksız sürdüren Tumay, iki çocuk annesi. Tumay, Pazarcık’tan zorunlu göç nedeniyle Londra’ya gelen kadınlardan sadece biri. İçinde biriktirdiği resim aşkı ona her zaman başka bir sorumluluk yüklemiş. Bu aşk sokaklardan caddelere, omuz omuza sürgün dostlarıyla, akrabalarıyla, hemşerileriyle tüm zorluklara karşı koymuş. Bu kavga onun sanat çalışmalarında rengarenk gökkuşağı olmuş.

    Yıllarca içinde sakladığı sürgün hayatı onun sanat çalışmalarına ayna olmuş. Tumay ebru sanatı çalışmalarını The Garden House (Kitapevi) adresinde 19 Ocak – 22 Şubat tarihleri arasında sergiliyor.

    Tumay bu sergiye yüzyılın en büyük sorunlarından biri olan çevre sorununa dikkat çekerek ‘’Green Planet’’ adını vermiş. Böylelikle hepimizin yeşil bir gezegen özlemine kulak vermiş oluyor.

    Sergi Açılış Tarihi : 19 Ocak 2020

    Saat : 16:00

    Yer : The Garden House (Kitabevi)

    410 High Rd, Tottenham, London N17 9JB

  • Sanat Deliliktir

    Sanat Deliliktir

    Gökhan Yavuzel 
     Ortadoğu coğrafyası veya kuzey Afrika kıtası ülkelerinin birine mensup iseniz ve yazarlık gibi bir serüvenin içerisinde yol kat etmeye çabalıyorsanız iki seçeneğiniz vardır: Despotların kölesi olmak ya da toplumdan soyutlandırılmak.
    Benim sanat yorumlamalarım ve bilhassa yazarlık tanımlamalarım yerine göre sert,eleştirel; kimi zamanda toplumcu gerçekçi bir anlayışa kendimi fazladan kaptırdığım, güne ayak uydur-a-mayan bir aykırı üslup biçiminde oluyor-muş!  -aldığım tepkilerin ortalaması bu sonucu gösteriyor,elbette yanılıyor da olabilirim.-
    Mevzubahis benim sanat anlayışım, neyi ne biçimde yorumladığım değildir, doğmatik ve yapay eleştirileri kaideye almam. İstisna olarak yapıcı,bilge ve rasyonel eleştirileri sonuna kadar dinler,önemserim…
    Daha da farklısı, üsluptan yoksun olarak gelen hakaret ve tehdit içerikli eleştirilere ise; kaba bir tabir sayılır mı, bilmem ama şunu derim: “Ben şerefimle -sanatımla- sürgün oldum, peki ya siz?”
    Her neyse…
    Toplumdan dışlanmak, taşlanmak (mecazi) veya soyutlandırılmak gibi kavramların realiteye yansıyışı; zindana atılmak,baskı içerisinde yaşamak, hedef gösterilmek veya sürgünde yaşamaya zorlanmak…
    Despotların, zorbaların egemenliğine boyun eğmek; onların çizdiği kural ve sınırlar dahilinde bir sanat çabasına en iyi tanım: aklını başkalarının söylediklerine teslim etmek, bütün bir yazımsal veya sanatsal yetenek ve birikimini satmak manasını taşıyabilir. Elbette, daha rahat ve baskısız bir yaşamı vaat edebilir, ancak tarihin ve insanlığın düşmanlığını kazandıkları inkar edilmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.
    Bir sanat ve sanatçı tanımı yapmak, kişiyi ezberci bir bir yaklaşıma sürebilir. “Genel kabul görmüş bir tanım yapılabilir.” diyebilirsiniz. Ancak, sanat tarihi ve estetiğini okuyanlar şunu iyi bilir ki: “Sanat özü itibari ile bağımsız, özgür ve muhaliftir. Otoritelerin zorba tutumlarına karşın halkın ve hakkın yanında yer almaktır.”  Esasında sanat tanımsızdır, belli kalıplar içerisine dayatılarak tanım ve talimatlar çıkarmak ve bunu topluma deklare etmek doğru değildir, bu ancak kişisel bakış açısı veya öznel bilgi ve tanımlamalardan ibaret kalır.
    Çünkü bugün sanatı yargılayabilecek bir merci yoktur, sanat bilimsel değildir, herkes tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.
    Sanatçı iyiyi ve güzeli kendi dünyasında tasarlayıp sanatını icra ettiği vakit sanatçı hissine kapılır. Ortaya çıkardığı ürün kendisini tatmin ediyorsa, öz duyguları rahata erer. Sanatına olan eleştirileri elbette kaideye alacaktır, ancak bu kaideye alışın ölçüsü daha iyiye, daha güzele ulaşma çabasına hizmet etmelidir.
     Sanatçı sanatında elbette özgürdür, halkının gerçek sorunlarını yansıtabilecek yeteri ölçüde beceri,kabiliyet ve birikimden yoksun olabilir ancak tavırlarıyla ve söyledikleriyle topluma ışık olmak zorundadır, insanlığın zor koşullarında yanında safını almalı, zorun ve zulmün karşısında durmalıdır. Magazin dünyasının, televole kültürüyle popülerlik çabasına girmiş olanlar sanat gibi -yüce- bir kavramı alet olarak kullanmaları ise soytarılıkta gelinmiş son aşama olsa gerek. Bu kişileri, ambale edilmiş bir topluma sanat ve sanatçı diye yutturabilmekte ki başarı, toplumsal cehaletin bir örneği olarak kabul edersek; doğrudan mental yorgunluğun getirmiş olduğu düşünemez ve sorgulayamaz algısı da bu sürecin en büyük etkenlerinden sayılabilir.
    Toplumsal kriz ve problemler karşısında, sanatçıların duruşu sorunların çözümü hususunda kilit rol oynamaktadır. Kitlelerin beğeni ve takdirini kazanmış yahut kötü imaj algısı yaratmış, kitlelerin nefretini almış sanatçıların bile söz, duruş ve tavırları insanların düşünce ve eylem biçimlerini etkilemektedir. Bu yüzden sanatçı terimine dahil olduğunu düşünen üretken bireylerin, mevcut sorunların çözümü konusunda, süreçleri iyi okumaları ve süreci iyileştirebilecek etkili ve mantıklı fikirsel tavsiyelerini halka idrak ettirme çabası içerisinde olması elzem önem taşır.
    Okuma oranının stardart ortalamanın bile çok altında kalmasının neticesi: insanları kendi öz kültürüne yabancılaştırdığı, asimile ettiği, karşılığı olmayan popüler kültüre yönelişin hız kazandığı bir çağ dönemini doğurduğu gibi; Üretkenliğin yerini tüketime bıraktığı, uzlaşı, tolerans ve hoşgörünün yerini; anlaşamama, sorunları daha da derinleştiren ve öğrenmekten imtina eden bir toplum yapısını ortaya çıkarmıştır. Bu toplum modelinden kurtuluş mümkündür!  Ancak öncelik, gelinen mevcut statünün gittikçe büyüyen bir tehlike olduğunu kabul etmek ve çözümler üretmenin gerekliliğine varmaktır. Mevcut durumun şimdiye kadar getirileri göz önüne alınırsa, toplumu ve dünyayı daha büyük tehlikelere sürükleyeceği ve yaşanmaz bir yapı ortaya çıkaracağı mâlumdur. Bu duruma karşın, bir panzehir yaratmak gerekmektedir.
    Politik ve siyasi yanılgılar ve yetersizlikler, toplumu daha çok cahilleştiren ve birbirine düşüren bir uyutma sanatıdır. Dinin afyon olarak kullanılmasından bile daha tehlikelidir. Daha kültürlü, dünyayı okuyabilen ve sağlıklı kararlar verebilen bir insan modeli oluşturamadıkları gibi; insanları kutuplaştıran, değersizleştiren ve savaş kültürüyle büyüyen bir nesil doğurdukları bilinen bir gerçektir. Bu yüzden, okumanın ve kültürel yönelimlerin öncülüğünü yönetilenlerden önce kendileri üstlenmek zorundadırlar.
     Sanatın değiştirici ve dönüştürücü gücü, gelişkin ve halkçı bir ideoloji ile desteklenirse, devasa kazanımları doğuracağının inancına sahibiz. Sanatın doğayı ve toplumu ilerletebilecek bir paradigmayı kitlelere enjekte edebilmesi, kitlelerin analitik düzeyde düşünce gücüne ulaşmasına yapalabileceği katkılar kitlelerin beyninde bir kıvılcım gibi büyüyebilir…
     Sanatın kollarından biri olan yazı, bir toplumu şekillendirebilecek ve yön verebilecek en güçlü araçlardan biridir. Yazının türü önemli değildir, onu okuyanın neler çıkardığı ve nasıl etkilendiği önemlidir. İster akademik ister entelektüel yönüyle olsun bireyi ilerletebilecek en önemli sanat dallarından biridir. Değişim bir kişiyle başlar ve zamanla tüm bir topluma yayılır. Bu yüzden bilinç kültürü kazanımında; yanlışları, dayatımları sorgulayabilecek, eleştirebilecek ve alternatif modeller sunabilecek beyinleri yetiştirir. Ortadoğu coğrafyasında bitmek bilmeyen savaşların ve nefret politikalarının geldiği noktayı, bu alana yönelişin azınlıkta olmasının neticesine yorumlayabiliriz. Yani eğitimin -eğitimden kasıt diploma değil(!)- ve kültürel boşluğun getirdiği sürü toplumu, medeniyetin başlangıcı olan coğrafyayı parçalamış,köreltmiş ve yıkmıştır.
    Tarihin çoğu döneminde gerçek sanatçılar, içinde yaşadığı toplumdaki baskılara ve yıkımlara karşı mazlumların yanında yer almış; kalemiyle, sazıyla, türküsüyle, çizimleriyle -sanatsal aktiviteleriyle- duruş ve sözleriyle insanlara ışık olmuş, üretkenliğini daima korumuş, yol gösterici misyonunu geliştirmiş ve pratik mücadele içerisinde yerini almıştır. Tüm bunları yaparken kendi toplum ve halkından kişisel bir menfaat beklentisi içerisine girmemiş, daima diktatör rejimlerinin hedefi haline gelmiştir. İlerici sanat(toplumcu sanat), kişiye güzel ve rahat bir yaşam sunmaz aksine zorluklarla dolu bir yaşam içerisinde, baskınlığa karşı yılmamanın mücadelesini verdirtir.
    Bu yüzden sanat deliliktir!
    Halkının fedakarlığını yaptığı, hayatını adadığı halde çoğu zaman uğruna bedel ödediği toplumu zalimlerle iş birliği yapabilmekte, sömürü düzeninin efendilerine kuklalık görevini üstlenebilmekte ve sanatçılarını yok edebilmektedir.
    Halkların bu tutumu zalim diktatörleri doğurmuş, toplumun kutsal değerlerine ve insanlık onuruna sahip çıkmaya çalışan nice insanlar ise, ya öldürülmüş,ya zindana atılmış, ya da sürgün edilmiştir..
  • ‘Ben Kolay Ölmem’ avrupa turnesinde

    ‘Ben Kolay Ölmem’ avrupa turnesinde

    SUNA ALAN / LONDRA

    Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı bir araya getiren, “Ben Kolay Ölmem” tiyatro oyunu Avrupa turnesine hazırlanıyor.

    İki büyük şair Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı bir araya getiren, “Ben Kolay Ölmem” oyunu geçtiğimiz yıl Londra prömiyerini gerçekleştirmişti. Londra’da yaşayan hukukçu Ali Has’ın kaleme aldığı oyun, Avrupa turnesi öncesi Londra’da geçtiğimiz yıl dört kez kapalı gişe sahnelendi.

    Birbirine paralel yaşamlarından yola çıkarak, iki şairin yaşamlarını, mücadelelerini ve aşklarını anlatan oyunda Cemal Süreya’yı Göktay Tosun canlandırırken, Ahmed Arif’e Cüneyt Yalaz hayat verdi. Yönetmenliğini Nesimi Kaygusuz’un üstlendiği oyunun müziklerini, Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk icra etti.

     

    Hikayeleri şiirleriyle anlatılıyor

    Yaklaşık iki yıldır üzerine çalıştığı Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı ilk kez aynı sahnede buluşturan “Ben Kolay Ölmem” oyununun yazarı hukukçu Ali Has, “Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın birbirine paralel yaşamlarındaki kesişmelerden ve arkadaşlıklarından yola çıkarak, iki şairin yaşamlarını, mücadelelerini ve aşklarına değinen oyun, aynı zamanda Türkiye’nin Kürt ve Alevi halklarının iki ferdi ve Türkçe edebiyatının iki büyük üstadının özel hayat hikayelerini şiirleriyle anlatıyor” dedi.

    Oyunun halklara yapılan tarihsel adaletsizliğin altını çizdiğini vurgulayan Has “Sevgisizliğin bu denli dayatıldığı coğrafyamızda en destansı aşk şiirleri, ezilmiş ve devrimci ruha sahip şairler tarafından yazılmıştır. Bu hikaye, öznel yaşamlarına ve onların halklarına uygulanan sevgisizliğin tüm dayatmalarına maruz kalmış iki şaire ve şiirlerinde bıraktıkları mirasın isyansı ruhuna tekrar yaşam vererek tarihsel bir adaletsizliği sorguluyor” ifadelerini kullandı.

    Onları oynamak büyük sorumluluk

    Ahmed Arif’i canlandıran Cüneyt Yalaz ve Cemal Süreya’ya hayat veren Göktay Tosun, iki usta ismi canlandırmanın çok değerli ve mutluluk verici olduğunu söyledi. Yalaz “Ahmed Arif gibi büyük bir halk şairini oynamak büyük bir sorumluluk. Ayrıca bu oyunda iki şairin kimliklerini, yaşama biçiminin sanatlarını nasıl etkilediğini tartışmaya açmak da çok değerli” dedi. Tosun ise “Ben Kolay Ölmem; zihinlerimizde iki ayrı uçtaymış gibi yer etmiş ama aslında aynı makus kaderi paylaşmış olan Türkiye’nin en önemli şairlerinden Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı ve de onların çok bilinmeyen dostluklarını ortaya koyması açısından önemli bir proje. Benim için onur verici” şeklinde konuştu.

    Yolculuklarına aynı trende şahitlik ediyoruz

    Oyunun müziklerini besteleyen ve sahnede icra eden sanatçılardan Vedat Yıldırım “Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın geçmişi ve tarihlerine farklı bir yaklaşım ve yolculuk… Bu yolculuktan ikisinin kaderinin aslında çakıştığını görmekteyiz. Onların etkileşimlerine, yolculuklarındaki duygularına müzikle eşlik etmeye çalıştık. Kimi zaman oyuna has bestelediğimiz müzikler ile kimi zaman da geleneksel müzikler ile bu duygu dünyasını yaşatmaya çalıştık” dedi.

    Müzisyen Cansun Küçüktürk ise ‘’Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in müzik lokomotifi ile sonu olmayan bir şarkıya yolculuklarına aynı trende şahitlik ediyoruz” ifadelerini kullandı.

  • ‘Ciddiyetin Önemi’ 2’inci kez Londra’da 

    ‘Ciddiyetin Önemi’ 2’inci kez Londra’da 

    Londra ve Britanya genelinde hem Türkçe konuşan toplumu hem de İngilizce konuşan toplumları bir araya getiren sanatsal girişimleri ile Pan Productions UK, geçtiğimiz yıl yapımcılığını üstlendiği Ciddiyetin Önemi (The Importance of Being Earnest) ile elde ettiği büyük başarı sonrası ikinci kez Londra’da Tower Theatre’da sanatseverlerle buluştu. 

    Aslen İrlandalı olup, kendisi de Londra’da göçmen olarak yaşamış Oscar Wilde’in defalarca sahnelenmiş oyunu Ciddiyetin Önemi’ (The İmportance of Being Earnest) ilk defa coğunluğun Türkiyeli olduğu, Fransa, Yunanistan, Kanada-Macaristan ve Finlandiyalı göçmen oyuncular tarafından İngilizce olarak izleyiciyle buluştu. Ocak ayının 6’sında gösterime giren oyun 18 Ocak tarihine kadar sürecek.  Göçmen oyuncu grubu ile bir ilke imza atan oyun, hikayesindeki ‘kimlik karmaşası’ temalarını  daha kişisel bir düzlemde yansıtmayı başarırken, her oyuncu göçmen sıfatı ile beraberinde getirdikleri ‘kimlik karmaşası’ konusunu karakterleri ile birleştirerek Wilde’ın kültleşmiş oyununa yeni bir boyut katıyor.

    Oyunun ödüllü yönetmeni Aylin Bozok, “Göçmen ebeveynlerin çocuğu olarak, İsviçre’de doğdum, Türkiye’de büyüdüm ama ikisine de ait olduğumu hissetmedim. Şüphe etmeden söyleyebilirim ki, kendimi Londralı gibi hissediyorum. Bu klasik oyununa da yakınlık kurmakta zorlanmadım, çünkü kültürel farklılıklara rağmen insan insandır, gerçekliklerinde ve yalanlarında da” dedi.

     

    İKİYÜZLÜLÜĞE TEPKİ 

    Yapımcı Zeynep Dalkıran Oscar Wilde’in da bir göçmen olduğunu ama anlattığı hikayelerin göçmenlerle sınırlı kalmadığının altını çizdi. “O insan hikayelerini anlattı. Bizim de bu anlattığımız hikaye Türk, Yunan, Kanadalı, Fransız hatta İngiliz olmakla da sınırlı değil. Bu oyun için çalışmış herkes bu hikayeyi kendisinden, geçmişinden ve tecrübesinden bir şey katarak geliştirdi. Bu sentezi sizinle ikinci kez paylaşabileceğimiz için çok heyecanlıyız!” dedi. Ciddiyetin Önemi, Kraliçe Viktorya dönemindeki İngiliz toplumunun muhafazakar sosyal kalıpları üzerinden insanı insan yapan değerler ve kimlik üzerine sorular sorar. Taşlamalı bir güldürü olan oyun, aslında bireylerin sözde görkemli Viktorya çağında yaşadıkları saygın hayatlarına ve ikiyüzlülüğe olan tepkidir. Yunanistan, Fransa, Finlandiya, Kanada ve Türkiyeli oyuncuların sergilediği bu klasik İngiliz oyununun hikayesi nereden geldiğini bilen ama kim olduğunu bilmeyen Algernon ve kim ve nerede oldugunu bilen ama nereden geldiğini bilmeyen Earnest’i anlatır. 

    Ana dilleri başka olup, İngiltere’yi yuva bellemiş, yaşam mücadelesini İngilizce verip, İngilizce rüya gören göçmen gruplarını bu oyun çok yakından ilgilendiriyor. Oscar Wilde’nin yazdığı oyunu Aylin Bozok yönetirken, oyun kadrosunda ise, Louis Pottier Arniaud, Duncan Rowe, Pınar Öğün,
 Ece Özdemiroğlu,
 Irem Çavuşoğlu gibi deneyimli oyuncular bulunuyor. Stoke Newington’daki Tower Theatre’da sahnelenen oyun Pazar hariç her akşam 19:30’da gösterimleri bulunuyor. Bilet ve ayrıntılı bilgi için Zeynep Dalkıran ile 0794 443 03 49 nolu telefonda irtibat kurabilirsiniz.