Author: ali

  • İkinci dalga kapıda: Salgın yeniden canlanabilir

    İkinci dalga kapıda: Salgın yeniden canlanabilir

    İngiltere’de test ve temas takibi uygulamaları başlıyor. Fakat kısıtlayıcı önlemler hafifletilirken, bunların önemli bir etki yaratması için kitlesel bazda yaygınlaştırılması gerekecek.

    David Hunter*

    Artık hepimiz temel bilgilere sahibiz; ‘R değeri’, Covid-19’a yakalanan insanların virüsü bulaştırdığı ortalama insan sayısını ifade ediyor. Eğer bu değer 1.0’dan büyükse, salgın katlanarak artacaktır ama 1.0’dan düşükse, nihayetinde yok olacaktır.

    R değerinin çeşitli türleri mevcuttur: ‘R0’, bağışıklığı veya taşıyıcılığı olmayan, derinlemesine incelenmemiş bir grubu ifade eder; politikacıların sözünü ettiği ‘etkin R’ veya ‘Re’ (Rt olarak da adlandırılır) ise virüsü kontrol etmede hangi aşamada olduğumuzu gösteren gruptur.

    R değerini çeşitli şekillerde hesaplıyoruz. İki ila dört hafta önce yaşananlar, Covid-19 nedeniyle hastaneye yatırılma veya ölümlerdeki değişiklikler eklenerek yeniden hesaplanabilir. Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), şu anda virüsü taşıyan kişilerin oranını ve bunun zaman içinde nasıl değiştiğini tahmin etmek için ulusal çapta pamuklu çubukla örnek alarak testler gerçekleştiriyor; fakat bunların işlemden geçirilmesi ve raporlanması bir iki hafta kadar sürüyor. Bu nedenle, R’nin günden güne değişen kesin değeri konusunda fazla emin olamayız ve hatta kaçınılmaz olarak ulusal çaptaki sayılardan daha az veriye dayanan bölgesel farklılıklar konusunda kesinlik sağlama ihtimalimiz daha düşüktür.

    KALABALIK ORTAMLAR DENETİM ALTINDA TUTULMALI

    Hükümetin bilim komitesi olan ‘Sage’, İngiltere için R değerinin 22 Mayıs’ta 0.7 ile 1.0 arasında olduğunu tahmin ediyor. Bu, ülke çapındaki ortalama bir değer ve önemli bölgesel farklılıklar söz konusu; İngiltere’deki salgının çıkış merkezi olan daha kuzeydoğu bölgelerindeki ‘Re’ değeri, Londra’dan iki kat daha yüksek olabilir. ‘Aşırı yayılma’ olayları yüksek bir enfeksiyon oranıyla ilişkiliyken R değeri kişiler arasında farklılık gösterir ve belki de birçok kişi, hatta belki de bu insanların çoğunluğu, enfeksiyonu başkalarına bulaştırmaz. Bulaşıcı hastalık modelleme ve virüs sıralama verileri, salgının başlarındayken virüsü taşıyanların yüzde 10 veya daha azının enfeksiyonların yaklaşık yüzde 80’ine yol açtığını göstermektedir.

    Her bireyin taşıdığı virüs miktarı kısmen bu gidişattan sorumlu olabilir; ancak -partilerde, iş yerlerinde, restoranlarda ya da dini buluşmalarda- başkalarıyla iletişime geçilen durumlar da fazlasıyla önemlidir. Bu yolla, Güney Kore’de bir kişi 90 kulüp müdavimine virüsü bulaştırırken, Washington eyaletindeki bir koro üyesi 61 kişinin hazır bulunduğu koro provasında tek başına 52 kişiye virüsü bulaştırabiliyor.

    Covid-19 için enfeksiyon oranı olan R0’la ilgili başlangıçtaki tahminler 2.0 ila 3.0 aralığındaydı; buna karşın, yeni tahminler 4.0 veya daha fazlasına işaret ediyor. Bu oran, influenza (mevsimsel grip/ç.n.) için yapılan ve yaklaşık 1.4 ila 2.0 olan genel tahminden büyük oranda yüksek. Enfeksiyon oranı 12 Mart’ta yürürlüğe giren bir takım önerilerle aşamalı biçimde düşmeye başlasa dahi, 11 gün sonra tam karantina kararı duyurulana kadar ani bir düşüş yaşanmadı. Salgın, tecritten önce, daha sonraki azalma oranına kıyasla çok daha hızlı yayıldı. Aynı oranda düşüş için, R sayısının şu anda yaklaşık 0.25 olması gerekiyor ve hiç kimse bu seviyeye gerilediğini düşünmüyor. Harvard Üniversitesi’nden epidemiyoloji profesörü Bill Hanage, “Yangın ilk başta hızlı yayılır ama közlerin sönmesi uzun zaman alır” diyor.

    TEDBİRLER GEVŞETİLMEMELİ

    Peki bu durum bizi önümüzdeki birkaç ay içinde nereye taşır? Temelde, 1.0’a çok yakın olan Re değerine ilişkin iki seçenek söz konusu. İlk etapta -Re’yi daha da aşağı indirerek- enfekte olan kişi sayısındaki düşüşü hızlandırmayı deneyebiliriz; böylece, etkili test, izleme ve izolasyon tedbirleri yeni hastaların karantinaya alınmasıyla birlikte tıpkı Güney Kore, Tayvan, Avustralya, Yeni Zelanda ve belki de Çin’de olduğu gibi, bize virüsü fiili eleme noktasına kadar bastırma şansı verebilir.

    Başbakan Boris Jonhson’ın 10 Mayıs’ta yaptığı açıklamadan ve hükümetin hala virüsü taşıdığını bilmeyen çok sayıda enfekte insan varken ekonomiyi normal seyrine kavuşturmak için tecridin hafifletilmesini tercih ettiğini duyurmasından sonra, enfeksiyonun devam edeceği ve virüsün bastırılamayacağı da netleşmiş oldu. Netice itibariyle, Covid-19 ölüm oranı sabitlense bile çok daha düşük seviyelere inmeyebilir ve yaşlılara ve bakım evlerinde bulunanlara yönelik tehdit ciddiyetini korumaya devam eder.

    Daha önce açıklanan ‘işe ve okula dönüş’ kararları bağlamında istikrarı sağlamak için bile üç temel kontrol unsurunun devreye sokulması gerekiyor. Her türlü kapalı toplantıların boyutu ‘süper yayılma’ olaylarını önlemek için sınırlı kalmalı, mağaza çalışanları, bakım görevlileri ve otobüs şoförleri gibi her gün çok sayıda insanla temas eden kişilere koruyucu ekipman verilmeli ve bu kişilere düzenli olarak test yapılmalı. Tren ve otobüslerde kaç kişinin işe gidip gelebileceğiyle ilgili açık tavsiyeler bulunuyor. Ve yüz koruyucu siperliklerin kullanımı, hükümetin basın toplantıları da dahil olmak üzere, ‘yeni normale’ dahil edilmeli.

    Hasta izleme sistemi yaygınlaştırılmalı ve etkin bir şekilde kullanımda olmalı. Bugün bir test ve izleme sistemi uygulamaya geçirilse bile, bilim insanları, hâlihazırda enfekte olan çok sayıda insan göz önüne alındığında, enfeksiyonların yüzde 15’inden daha azını önleyeceği konusunda uyarıda bulunuyorlar.

    ŞEHİRLER ARASI SEYAHAT SINIRLANDIRILMALI

    Ayrıca, ülkenin bir bölgesinden diğerine yapılan seyahatler en alt düzeye indirilmelidir; bu sayede, enfekte durumdaki gezginler düşük riskli bölgelerde yeni salgınlara yol açmamış olur. Hükümetten gelen karışık mesajların daha fazla toplantıya ve kalabalık trenlere neden olduğuna dair kaygı verici işaretler var ve hükümet danışmanı Dominic Cummings’i destekleyerek, uzun mesafeli seyahatlere yeşil ışık yakmış oldu.

    Salgını kontrol altında tutabilmek bize yalnızca etkili bir tedavi veya aşı bulmak için zaman kazandırır. Belki de salgın devam etmekteyken açık havada sorumlu bir biçimde davranarak fiziksel mesafemizi korursak, daha sıcak hava koşullarının da bizlere yardımı olur.

    Bununla birlikte, bir aşı bulunmadan önce soğuk havanın bizi tekrar kapalı alanlara iteceği ve temas izlemesinin büyük ölçüde yaygınlaştırılmadığı bir durumda, ikinci dalga yaşanacak ve salgın yeniden canlanacak. Böyle olması gerektiği için değil ama virüsü yok olmaya yeterince zorlamadığımız ve toparlanmayı doğru biçimde planlamadığımız için, virüse ikinci bir yaşam süresi kazandırdık. Ve tüm bunlar, İngiltere’de daha fazla Covid-19 kaynaklı ölüme neden olacak.

    *David Hunter Oxford Üniversitesi Nuffield Nüfus Sağlığı Bölümü’nde epidemiyoloji ve tıp profesörüdür.


    Yazının aslı Guardian sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

  • Yeni incelemeye göre Britanya artık dünyanın en yüksek Koronavirüs ölüm oranına sahip

    Yeni incelemeye göre Britanya artık dünyanın en yüksek Koronavirüs ölüm oranına sahip

    Yeni bir analiz, hükûmetinin aldığı Koronavirüs önlemlerinin şubat ayından bu yana tartışmalara sebep olduğu Britanya’nın en yüksek Covid-19 ölüm oranına sahip olduğunu ortaya koydu.

    Britanya’da resmi rakamlara göre Koronavirüs sebebiyle 37 bin 837 kişi hayatını kaybetti. Ancak geçen yılların Mart-Mayıs sonu ortalamalarına bakıldığında bu sene Britanya’da toplam 59 bin 537 aşırı ölüm yaşandığı görülüyor. Financial Times gazetesine göre bu sayı, ülkede yaşanan gerçek Covid-19 kaynaklı ölü sayısına işaret ediyor olabilir. Bu sayılar gerçek ölü sayısına işaret ediyorsa, Britanya şu anda ABD’den sonra en çok Koronavirüs kaynaklı can kaybının yaşandığı ikinci ülke konumunda.

    Bu verilere göre Britanya’da yaşayan her bir milyon kişiden 891’i Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti.

    Business Insider’ın analizine göre son açıklanan veriler nüfusa oranlandığında Britanya’nın ABD, İsveç ve İtalya gibi ülkeleri geride bırakarak dünyadaki en yüksek ölüm oranına sahip olan ülke olduğunu gösteriyor. FT’nin dünkü nüshasında yer verdiği makale Britanya’nın İspanya’dan sonra en yüksek ikinci Koronavirüs ölüm oranına sahip olduğunu gösteriyordu.

    Financial Times aynı zamanda Koronavirüs önlemlerini erken alan ülkelerin genellikle daha düşük ölüm oranlarına sahip olduğu değerlendirmesinde bulundu. Britanya’da Boris Johnson hükûmeti, önlemleri çok geç almakla eleştiriliyordu.

  • HDP Batman İl Binasına baskın: Eşbaşkanlara gözaltı

    HDP Batman İl Binasına baskın: Eşbaşkanlara gözaltı

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Batman il binası yapılan operasyon ile polis baskını gerçekleştirildi. Yaklaşık 2 saat süren baskının gerekçesi olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterlerinin parti binası dışından görüldüğü iddiası ile yapıldığı belirtildi.

    Aramalar esnasında parti binasında HDP milletvekilleri Ayşe Acar Başaran, Mehmet Rüştü Tiryaki ve Dr. Nejdet İpekyüz ve avukatlar bulundu. Aramaların devam ettiği sırada bina ve çevresi de polis ablukasına alındı. Partililer ve parti yöneticileri il binası önüne gelerek bekleyişlerini sürdürürken, polisin dışarıda bekleyen partililere “fiziki mesafe” kuralını hatırlatması dikkat çekti.

    Yapılan aramalarda bina içinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Haki Karer, Sakine Cansız’a ait fotoğraflara ve binada bulunan tüm dijital materyallere de el konuldu.

    Aramalar sona ererken, Batman İl Eşbaşkanları Ömer Kutlu ve Fatma Albay gözaltına alındı.

  • Thomas Lovejoy: Doğayı önceleyen çığlık yükseliyor

    Thomas Lovejoy: Doğayı önceleyen çığlık yükseliyor

    Biyo-çeşitlilik kavramının kurucularından Prof. Dr. Thomas Lovejoy, doğayı öncelik alan yeni bir model için çığlıkların yükseldiğini belirterek, “İnsanlığı daha sağlıklı kılmanın yolu doğaya ve biyo-çeşitliliğe saygı duymaktan geçiyor, onları suçlamaktan değil” dedi.

    Koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla beraber ekolojik yıkımın göstergelerinden biri olan canlı türlerinin yok edilmesi de tartışılıyor. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından 2018 yılında yayınlanan raporuna göre; son 50 yılda karasal türlerin popülasyonunda yüzde 38 ve deniz türlerin popülasyonunda yüzde 36 azalma, en fazla kayıp yüzde 82 ile sulak alanlarda ve canlı türlerinde yüzde 60’lık genel bir kayıp yaşandı.
    Science tarafından yayınlanan “Yeryüzündeki yaşamın giderek yayılan insan kaynaklı azalışı dönüştürücü bir değişim ihtiyacına işaret ediyor” başlıklı bir araştırmada, yeryüzünün yüzde 70’inin doğrudan değişikliğe uğratıldığı, okyanus yüzeyinin yüzde 66’sının giderek artan kümülatif etkilere maruz kaldığı; sulak alanların yüzde 85’inin 1700’lerden beri yok olduğu ve bin kilometreden uzun nehirlerin yüzde 77’sinin artık doğrudan kaynağından denizlere akamadığı kaydedildi.
    Biyo-çeşitlilik kavramını bilimsel alana ilk taşıyan Mason Üniversitesi Çevre Bilimi ve Politikası Bölümü’nden Prof. Dr. Thomas E. Lovejoy ile konuştuk. Son 50 yıldır Amazonlar başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde canlı türlerine dair araştırmalar yapan Lovejoy, mevcut ekolojik krizlerin, doğayı öncelik alan bir model için birer çığlık olduğunu belirtiyor.
    Ekolojik krizleri türlerin yok edilmesiyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
    Biyo-çeşitlilik tüm çevresel problemlere dâhildir ve bütün çevresel problemlerin biyo-çeşitlilik üzerinde negatif sonuçları olur. Şu an açık şekilde anladığımız bir şey var ki o da şu habitat parçalanmasına (ve doğada başka pek çok şeye) neden olarak biyolojik çeşitliliğin kaybolmasına neden oluyoruz. 100 hektarlık bir alandaki habitat parçalanmasının bu alanın içindeki ormanda yaşayan kuş türlerinin 15 yılda ortadan kaybolması ile sonuçlandığını çalışmalarımızda gösterdik.
     Yeni koronavirüsün ortaya çıkmasında vahşi hayvan pazarlarının, taze et pazarların rolü nedir? 
    Salgın insanın doğanın işleyişini muazzam düzeyde ve sürekli devam eden şekilde bozmasının, vahşi yaşam ticaretinin, vahşi hayvan eti ve Wuhan’daki yarasa marketleri gibi vahşi yaşam marketlerinin açık sonuçlarından biri. Daha önce de belirttiğim görüşü tekrarlıyorum, bunu kendimize biz yaptık. Vahşi yaşam ticareti ve marketleri bir patojenin (örneğin, Ebola) kendi normali olan vahşi yaşam içindeki döngüsünden insanlar arasına sıçraması olasılığını büyük ölçüde artırırlar. İnsanların, vahşi hayvanların ve bu hayvanların taşıdıkları patojenlerin temasını, bu patojenlerin kendilerini taşıyacak ikinci bir konak (vahşi ya da evcil başka bir canlı) bulma ve oradan da insanlara taşınma olasılığını artırırlar.
     İnsanlığın doğaya-yaşam alanlarına müdahalesinin olası sonuçlarını ve bu müdahalenin koronavirüs pandemisinin ortaya çıkmasındaki rolü nedir?
    Patojenler normalde doğada sürekli dolaşım halindedir ve bunun bozulması insan toplulukları arasına sıçramalarına yol açabilir. Her yıl doğada ortaya çıkan yeni patojenler arasından genelde en az iki en çok dört tanesi insanlar için potansiyel yeni hastalıklar olarak tarif ediliyor. İklim değişikliği, vahşi ekosistemlere doğru küçük değişim dalgaları yayıyor ve yukarda bahsettiğim türden sıçramaların ve gelecek pandemilerin olasılıklarını artırıyor.
    Virüslerin biyo-çeşitlilik içindeki yeri nedir? Koronavirüs için “savaşılan bir düşman” benzetmesi yapılıyor…
    Patojenler doğanın içkin bir parçasıdır, ancak gerekli özen ve tedbirle doğaya yaklaşılırsa bu patojenlerin insan topluluklarına sıçramaları pek olası değildir. Ancak şunu da hatırlamalıyız; (Edward Jenner’a borçlu olduğumuz) aşı kavramının yaratılmasına da bir virüs (kovpoks virüsü) neden olmuştu. Ki aşının icadından beri milyarlarca insan bunun faydasını görüyor. İnsanlığa hizmet etmenin ve insanlığı daha sağlıklı kılmanın yolu doğaya ve biyo-çeşitliliğe saygı duymaktan geçiyor, onları suçlamaktan değil.
    Hayatınızın 50 yılını eko-sistemini araştırarak geçirdiğiniz Amazon yağmur ormanlarındaki türlerin yok olması noktasında temel bulgularınız nedir?
    Habitat, elbette yaşayan bitkilerden, hayvanlardan ve mikro-organizmalardan oluşuyor. Bu yüzden orman veya başka bir habitat yok olduğunda, bu yaşam alanının unsuru olan biyo-çeşitlilik de, yani bu alanda yaşayan tüm canlılar kayboluyor. Amazon, karmaşık yüzey alanlarındaki buharlaşma (evoporasyon) ve yapraklardaki terleme (transpirasyon) yoluyla aslında kendi aldığı yağışın yarısını kendisi oluşturur. Tropik Atlantik’ten Ant Dağları’na ulaşana kadar sular beş veya altı kez yenilenir.
    Bugün, ormanların tahrip edilmesi, iklim değişimi ve sıkça yaşanan yangınlar arasındaki negatif sinerjilerden dolayı Amazon öyle kritik bir noktaya geldi ki yağışlar Amazon’un güneyi ve doğusundaki yağmur ormanlarını desteklemek için yetersiz kalacak. Bu ormanlar muazzam ölçüde biyo-çeşitlilik kaybı, büyük karbon emisyonları ve içinde yaşayan yerli halklar üzerine pek çok etki ile birlikte savanaya (bozkır) dönüşecek. Ancak agresif düzeyde yoğun bir yeniden ağaçlandırma çalışması bu kritik noktadan kaçınmak için bir güven aralığı yaratabilir.
    Bu salgın krizine biz çözüm yaklaşımı olarak ekolojik bir perspektif konusunda önerileriniz nelerdir?
    İçinden geçtiğimiz mevcut pandemi krizi ve çevresel krizler, doğayı öncelik alan ve insan arzularının doğa ile bütünleştiği yeni ve sürdürülebilir bir model için bir çığlık olarak yükseliyor. Yaşayan Gezegen’in bize söylediğini dinlemek için çok geciktik.
    MA / Eylül Deniz Yaşar
  • Hrant Dink Vakfı’na destek, yetkililere çağrı

    Hrant Dink Vakfı’na destek, yetkililere çağrı

    İSTANBUL – Sivil toplum örgütleri, ortak açıklamayla Hrant Dink Vakfı’na gönderilen tehdit e-maili ile ilgili sorumluları provokasyonlara son verip, kin ve nefreti körüklemekten vazgeçmeye, yetkilileri ise görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet etti.

    Anıtpark Forum, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Demokrasi İçin Birlik (DİB), Demokratik İslam Kongresi (DİK), Diyalog Grubu, Doğu Güneydoğu Derneleri Platformu (DGD), Hak ve Adalet Platformu, Solfasol Gazete ve Yurttaş Girişimi, Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehdit içerikli e-mail ile ilgili ortak bir yazılı açıklama yayımladı.
    ÖRNEKLERİN BAZILARI
    “Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olan bizler bu oyunu defalarca gördük, yaşadık. Sonu kötü bitiyor” sözleriyle başlayan açıklamada, “İşte yine bir süredir toplumun sinir uçlarına dokunmayı, tedirginlik, kargaşa, güvensizlik ortamı yaratmayı amaçlayan provokatif eylemler peş peşe geliyor. Van Başkale’de Vefa görevlilerinin uzun menzilli silahlarla saldırıya uğraması, muhalif kişi ve liderlere mermili, silahlı görüntülerle gözdağı verilmesi, Adana Yüreğir İlçesi CHP Gençlik örgütü başkanının tutuklanması, İzmir’de cami hoparlöründen Çav Bella çalınması, Bakırköy’de kilisenin kapısının yakılmak istenmesi, Kuzguncuk Ermeni kilisesinin haçının çalınması, mezarların tahrip edilmesi bu örneklerin bazıları” diye belirtildi.
    CEZASIZLIK TEŞVİK ETMEKTE
    Bu eylemlerin en yenisinin ise iki gün önce Hrant Dink Vakfı’na gönderilen e-posta olduğu vurgulandı.  Bu konuda açıklamada, “Daha önce de benzer dönemlerde defalarca duyduğumuz ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ gözdağıyla Rakel Dink’in ve Vakfın avukatının ölümle tehdit edilmesidir. Son dönemlerde üst üste gelen bu kışkırtma ve saldırılar birbirinden bağımsız ve rastlantısal değildir. Toplumu ayrıştırma, bölme, korku salma amaçlı nefret dilinin tetiklediği güdümlü eylemlerdir. Takipsiz ve cezasız kalmaları şer planları kuran odakları güçlendirmekte, hatta teşvik etmektedir” ifadelerine yer verildi.
    YETKİLİLERE ÇAĞRI
    Geçmişte de benzer olayların yaşandığı hatırlatmasında bulunulan açıklamanın devamında şunlar kaydedildi: “Hrant Dink suikastine giden yollar benzer provokasyonlarla ve aynı nefret diliyle döşendi. Bu film bize on yıllar boyunca defalarca seyrettirildi. Filmin sonu her defasında kötü bitti. Sorumluları provokasyonlara son vermeye, kin ve nefreti körüklemekten vazgeçmeye; yetkilileri görevlerini ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmeye davet ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin her türlü ayrımcılığı lanetleyen yurttaşları olarak Hrant Dink Vakfı’na geçmiş olsun diyor, yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz.”
  • Hasan Cemal’den Telgraf News’e konuk olan  Osman Baydemir’e  mektup: Berxwedan jiyane!

    Hasan Cemal’den Telgraf News’e konuk olan Osman Baydemir’e mektup: Berxwedan jiyane!

    Geçtiğimiz pazar günü Telgraf News Facebook adresimizden canlı yayın yaptığımız Hikmet Erden’in hazırlayıp sunduğu Telgraf Aktüel programına konuk olan Osman Baydemir, bir çok çarpıcı söz ile duygularını ifade etmişti. Türkiye ve Kürdistan’da epey ses bulan konuşmalardan sonra sevgili Hasan Cemal T24’ten  Osman Baydemir’e seslendi.

     

    Osman Baydemir’e mektup: Kürtler ve Türkler birbirlerinden kopmayacak, barış çığlığımız yükselecek!

    Diyarbakır, 28 Kasım 2015. Baro Başkanı Tahir Elçi‘nin toprağa verildiği o acılı günde HDP Urfa Milletvekili Osman Baydemir‘le yan yana yürüyoruz. Daha çok o konuşuyor, ben dinliyorum. Yıllar yılı yaptığı Diyarbakır Büyükşehir Başkanlığı’ndan dolayı ben ona hep
    Başkan diye hitap ederim. 1990’ların zor yıllarından tanışırız. Hem içimi acıtan, hem beni tedirgin eden bir cümle çıkıyor ağzından:

    Bir arada yaşamak her geçen gün güçleşiyor.

    Göz göze geliyoruz, devam ediyor:

    Hazin ama gerçek… Kürtlerle Türkler gün geçtikçe kopuyor, yaşanan acılar onları birbirinden kopartıyor. Realite bu…

    İçim acıyor.
    Ertesi gün T24’e Diyarbakır’dan yazdığım 29 Kasım 2015 tarihli yazım şöyle başlıyordu:

    En sonda söylenecek olanı en başta söylemek istiyorum. Farkında bile değilsiniz. Bu topraklara yaşattığınız acılarla bu memleketi her geçen gün bölüyorsunuz. Evet, farkında bile değilsiniz. Üstelik yıllardan beri değilsiniz. ‘Bölücü terör’le mücadele derken, öylesine düşman cepheler yaratıyorsunuz ki, düşmanlığı öylesine derinleştiriyorsunuz ki, asıl bölücülüğü siz yapmış oluyorsunuz. Tahir Elçi‘nin cenaze töreninde saatler boyu yaşadığım duygu fırtınasını hiç unutmayacağım. Tahir Elçi’nin kızı Nazenin’in o keder dolu çığlığı kulağımda hep çınlayacak: “Baba… Baba… Gitme lütfen baba, bizi bırakma!”

     

    Yaşamak için acı çekmek…
    Demek ki öyle. Bu topraklarda yaşamak için ille de acı çekmek, oluk gibi kan ve gözyaşı akıtmak gerekiyor. Demek ki, başka türlü yaşamak mümkün değil bu topraklarda. Demek ki, trajediye bir türlü doymak bilmiyor bu topraklar. Demek ki, alın yazısı böyle yazılmış
    bu topraklarda yaşayan insanların. Eğer öyleyse ne hazin. Ama ben öyle olduğunu sanmıyorum.

     

    Kan ve gözyaşı kader değil. Bu kanlı kısır döngü, gün gelecek bu topraklarda da kırılacak.

    Beş yıl önceki satırlarım böyleydi. Bugün de farklı düşünmüyorum. Ama sevgili Başkan’ın, Osman Baydemir’in beş yıl önce içimi acıtan o sözlerini de unutmuş değilim, aklımın ve kalbimin bir yerinde duruyorlar:

    Kürtlerle Türkler gün geçtikçekopuyor!

    Çok iyi farkındayım. Acı ve gözyaşı bitmek tükenmek bilmiyor bu coğrafyada, tersine, derinleştikçe derinleşiyor. Osman Baydemir de bu acıları, anlaşılan o ki, sürgünde çok daha fazla hissediyor. Londra’da geçen gün yaptığı açıklamada Telgraf News (Telgraf Aktüel programında) özetle diyor ki:

    Türkiye’deki bu rejimin artık demokratik değerlerle değişmeyeceği, değişmek istemediği bir değil, onlarca kez test edilmiştir. Değişip dönüşecek bir rejim yok karşımızda… Bu rejimin
    demokratikleşeceği yok. Bu devletin demokratik bir cumhuriyete dönüşeceği yok.

    Osman Baydemir’in kapıldığı bu derin umutsuzluk içimde büyük bir hüzün dalgası
    kabartıyor. Ona sesleniyorum: Sevgili Başkan; Bu kadar umutsuzluğa kapılma. Kürtler yalnız değildir. Kürtler ve Türkler birbirlerinden kopmayacak! Siyaset bunun için var. Barış ve demokrasi için siyaset yapmaya devam edeceğiz. Diyarbakır’dan, yan yana saatler boyu yürüdüğümüz, dertleştiğimiz Tahir Elçi’nin cenaze töreninden yazdığım satırlarıma bakıyorum. Osman Baydemir’le birlikte taziye evine de uğramışız. Selahattin Demirtaş‘ın konuşmasından notlar almışım:

    Özgürlük olacak, demokrasi olacak, eşitlik olacak. Gerçek barış ancak o zaman kapımızı çalacak. Kini büyütmeyelim, düşmanlığı büyütmeyelim. Savaş, silah, çatışma insanlığın
    doğasına aykırıdır. Özgürlük ve demokrasi sevdamızdan vazgeçmeyiz. Barış çığlığımızı yükseltmeliyiz.

    Osman Baydemir,
    Sevgili kardeşim;
    Sen de kendi hayatından çok iyi biliyorsun:

    Yaşamak direnmektir!
    Ya da senin anadilinle:
    Berxwedan jiyane! ”

     

    Osman Baydemir’in konuşması için

  • İngiltere’de 39 kişiye mezar olan TIR davasında flaş gelişme

    İngiltere’de 39 kişiye mezar olan TIR davasında flaş gelişme

    Ekim 2019’da Essex’te TIR dehşeti yaşanmıştı. Dünya gündemine bomba gibi düşen olayda bir TIR’ın dorsesinde 39 kişinin cesedi bulunmuştu. Olayın ardından başlatılan soruşturmada aylar sonra flaş bir gelişme yaşandı ve 26 kişi tutuklandı…

    Corona virüsü dünyayı sarmadan önce İngiltere’nin gündemi başkent Londra’nın kuzeydoğusundaki Essex’te yaşanan TIR dehşetiydi. 23 Ekim’de ihbar üzerine şüpheli TIR’da incelemelerde bulunan polis, aracın dorsesini açtığında korkunç manzarayla karşılaştı.

    Aralarında 15 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 39 kişinin cesedini bulan polisler, olayla ilgili soruşturma başlattı. Çalışmalar sonucunda ölenlerin Vietnam uyruklu göçmenler olduğu ve Belçika üzerinden İngiltere’ye kaçak yollarla getirildikleri belirlendi.

    Saatlerce havasız kalmaları sonucu ölen göçmenlerle ilgili ilk olarak TIR’ın sürücüsü Mo Robinson gözaltına alınmıştı. İngiliz makamlarının Fransa ve Belçika’daki temasları neticesinde soruşturmanın kapsamı genişletildi. Reuters’ın Fransız Savcılığı’ndan aldığı bilgiye göre, Belçika ve Fransa’da olaya karıştığı belirlenen 26 kişi tutuklandı.