Author: ali

  • Prof. Michael Gunter: PKK’nin listeden çıkarılması barış için büyük bir adım olacaktır

    Prof. Michael Gunter: PKK’nin listeden çıkarılması barış için büyük bir adım olacaktır

    Amerika Tennessee Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve AB Türkiye Sivil Komisyonu (EUTCC) Genel Sekreteri Michael Gunter, PKK’nin yasaklı listeden çıkarılmasının Ortadoğu barışı için büyük bir adım olacağını kaydetti.

    PKK’yi AB’nin terör örgütleri listesinden çıkarmak ve Önder Apo’ya yönelik tecridine son vermek için 28 kişinin başlattığı imza kampanyasının öncü isimlerinden Prof. Michael Gunter, gazeteci Erem Kansoy’un sorularını yanıtladı.

    Michael Gunter, PKK’nin terör örgütleri listesinden çıkarılmasının Türkiye’de ve Ortadoğu’da barış ve güvenliğin sağlanması için büyük bir adım olacağanın altını çizdi.

    “Türk devleti tarafından Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin aynı zamanda PKK ve Kürt halkının da tecrit edilmesidir” dedi.

    PKK’nin terör listelerinden çıkartılması, Türkiye, Irak ve Suriye’de huzuru getirecek akan kanı durduracaktır. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan; PKK’yi “terrorist” olarak etiketleyerek stratejisini kesinlikle yanlış bir şekilde belirlemiştir. Bu yöntem işe yaramaktadır, huzur ve barışın sağlanabilmesi adına Erdoğan’ı başka bir yöntem denemeye davet ediyoruz.

    Öcalan’ı tecrit ederek PKK’yi de tecrit ediyorlar ve PKK’yi terör örgütü olarak etiketleyerek olası barış görüşmelereinin de önünü kapatıyorlar. Öcalan’a yönelik tecrit uygulamasını ve PKK’yi “terrorist” örgütler listesinde tutma siyasetini, yani bu iki yöntemi bir biriyle uyumlu olarak yürütüyorlar.

    Michael Gunter son olarak, “PKK’yi “terörist” olarak etiketlemenin bir işe yaramadığını gördük, ABD ve AB artık yeni bir yöntem denenmelidir.”dedi.

    Eğer Amerika daha huzurlu ve barışçıl bir ortadoğu istiyorsa; Türkiye ve Kürt’lerle ilgili politikalarını değiştirmelidir. PKK’yi “terörist” olarak etiketlemey çalışmanın hiçbir işe yaramadığını gördük, yeni bir yöntem denenmelidir. ABD daha önce buna benzer birçok hata yaptı, Nelson Mandelayı’da terrorist ilan eden ABD idi ve bu durumun da tamamen siyasi nedenlerle alakalı olduğunu hatırlıyoruz.

  • Londra Dersimliler Dayanışma Gecesi 25 Aralık’ta düzenlenecek

    Londra Dersimliler Dayanışma Gecesi 25 Aralık’ta düzenlenecek

    Londra’da her yıl geleneksel olarak düzenlenen Dersimliler Dayanışma Gecesi, bu yıl sanatçı Diyar’ın katılımıyla 25 Aralık günü Prenses Düğün Salonu’nda gerçekleşecek.

    Dersimliler Dayanışma Derneği (Dersim-Der) tarafından her yıl geleneksel olarak düzenlenen Dayanışma Gecesi’ne bu yıl Kürt sanatçı Diyar, Grup Sinemili ve Hüseyin Güneş katılacak. Prenses Düğün Salonu’nda 25 Aralık Cumartesi akşamı düzenlenecek olan geceye yönelik hazırlıklar tamamlandı. Gece de konuşmaların yanı sıra davul-zurna ekbi de yer alacak. Dersim-Der’den geceye ilişkin yapılan açıklamada, herkesin katılabileceği geceye tüm devrimci, demokratları Dayanışma Gecesi’nde buluşma çağrısı yapıldı.

     

  • Türk devletinin savaş suçlarına tepkiler büyüyor

    Türk devletinin savaş suçlarına tepkiler büyüyor

    Strasburg’tan insan hakları aktivisti ve Kürt hakları savunucusu Sarah Glynn ve İskoçya’dan UNISON Ulusal Yürütme Kurulu Üyesi Stephen Smellie gazetemize konuştu.

    Glynn ve Smellie, İngiltere’de kurulan kimyasal silah kullanımına karşı koalisyonun önemine dikkat çekti.

    Gazeteci Erem Kansoy’un sorularını yanıtlayan İnsan hakları aktivist Sarah Glynn, İngiltere’deki kimyasal silahlara karşı koalisyonun nasıl kurulduğunu anlattı. Kimyasal Silah Kullaımına Karşı Koalisyon’un önümüzdeki dönemde aralarında fizikçi, avukat, aktivist, siyasetçi ve gazetecilerin de bulunduğu bir heyeti bölgeye göndermek için çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

    Türk Devleti’nin kimyasal silahlar kullanması aslında Kürt halkına karşı işlediği insan hakları ihlallerinden sadece bir tanesidir. Türkiye’nin kimyasal silah kullanımı 1980’lere dayanıyor. Bugüne kadar kimyasal silahlarla yapılan hiçbir saldırı araştırılmış değildir ve bu araştırmaların yapılmasına aslında Türkiye engel oluyor.

    Türk Devleti’nin kimyasal silahlarla saldırılar düzenlemesi, Kürt halkına karşı işlenen birçok savaş suçundan sadece bir tanesidir diyebiliriz.

    Koalisyon sözcülerinden ve Britanya’nın en büyük sendikalarından UNISON’ı temsilen Stephen Smellie ise uluslararası kurumları kimyasal silah iddiaları derhal araştırma başlatması gerektiğine işaret etti.

    Stephen Smelli-İskoç Unison Sendikası Yürütme Kurulu üyesi, kimyasal silahların kullanımına ilişkin araştırmaların yapılması OPCW ve IPPNW gibi uluslararası kurumların asli görevidir, fakat görevlerini yerine getirmiyorlar. Ortada çok ciddi iddialar var ve görevlerini yerine getirip bu araştırmaları yapmak zorundadırlar. Araştırmaları yapmamalarının sebebi ise karşılaşacakları sonucun işlerine gelmemesidir. Bölgede kimyasal silahlardan etkilenen ve yaşamını yitiren insanların hayatları umurlarında değil. Kimyasal silah kullanımına ilişkin araştırmalarını derhal yerine getirmelidirler.

    Sarah Glynn

    “Koalisyon, Kuzey Irak’ta Türk devletinin Kürt savaşçılara karşı kimyasal silah kullanarak saldırılar düzenlediğine ilişkin yapılan sayısız çağırıya uluslararası kurumların sessiz kalması ve halen bölgede araştırma yapamamsına bir tepki olarak kuruldu.

    Türk devletinin kimyasal silahlar kullanması aslında Kürt halkına karşı işlediği insan haklarına aykırı suçlarından sadece birtanesidir. Türkiye’nin kimyasalllar kullanması 1980’lere dayanıyor, bu güne kadar hiçbir kimyasal saldırıları araştırılmış değildir ve bu araştırmaların yapılmasını aslında Türkiye zorlaştırıyor. Fakat şuandaki durumda Türk devletinin kimyasal silahlarla saldırılar düzenlemesi, Kürt halkına karşı işlenen bir çok savaş suçlarında sadece birtanesidir diyebiliriz.”

    Stephen Smellie

    “Uluslarası kuruluşların kendi çıkarları doğrultusunda öncelikleri olduğunu açıkca görüyoruz. Bu duru aslında kurumların davranışlarından görebiliyoruz. Örneğin Suriye’de daha önceleri kimyasal silahlar kullanıldığına dair araştırmalar yapmışlardı, fakat Türk devletinin kimyasal silahlar kullandığına dair iddaları halen incelememede ve araştırma yapmamakta ısrar ediyorlar. Şunu söylemeliyiz ki bu kurumlar kendilerine uygun, işlerine geldiği şekilde davranıyorlar.

    Koalisyon sözcülerinden Stephen Smellie son olarak uluslararası kuruluşları kimyasal silahların kullanamına ilişkin araştırmalar yapması için acilen bölgeye gitmesi gerektiğine dikkat çekti.

    KİMYASAL SİLAHLARA KARŞI KOALİSYON’DAN ÇAĞIRI

    “ULUSLARARSI KURUMLAR ACİLEN BÖLGEDE ARAŞTIRMALARA BAŞLAMALIDIR”

    Kimyasal silahların kullanımına ilişkin araştırmaların yapılması OPCW ve IPPNW giib uluslararası kurumların asli görevidir, fakat görevlerini yerine getirmiyorlar. Ortada çok ciddi iddalar var ve görevlerini yerine getirip bu araştırmaları yapmak zorundadırlar, araştırmaları yapmamalarının sebebi ise karşılacakları sonucun işlerine gelmemesidir. Bölgede kimyasal silahlardan etkilenen ve yaşamını yitiren insan hayatları umurlarında değil, kimyasal silah kullanımına ilişkin araştırmalarını derhal yerlerine getirmelidirler.

  • Londra’da katliamlara karşı direniş çağrısı

    Londra’da katliamlara karşı direniş çağrısı

    Londra’da düzenlenen ‘Katliamları unutmadık’ anmasında konuşan Ferhat Encü, “Hukukta umut yok. Direniş ile Roboski şahsında bütün katliamların hesabını soracağız” dedi.

    Britanya Demokratik Güç Birliği tarafından, 1978 yılında Alevilere yönelik Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 yılında ‘Hayata Dönüş’ adı altında yapılan cezaevleri katliamı ve 28 Aralık 2011’de Türk devletinin çoğu çocuk 34 Kürdü katlettiği Roboski Katliamı’nda katledilenler kitlesel olarak anıldı.

    Britanya DGB tarafından İngiltere Alevi Kültür Merkezi’nde düzenlenen anmaya Kürt siyasetçi Osman Baydemir, Alevi örgütleri eşbaşkanları ile demokratik kitle örgütü temsilci ve üyeleri katıldı.

    Bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan anmada, katliamlar da yaşamını yitirenler için ‘çıra’ yakıldı. Ardından bir konuşma yapan İAKM Eşbaşkanı Filiz Koç, Aralık ayının tarihe utançla yazılan üç büyük karanlık katliamın yaşandığı bir ay olduğunu ifade etti. Maraş, Roboski ve 2001 Cezaevi katliam katliamlarının ortak özellliğinin sindirme, yıldırma, dayatma ve yok sayma olduğunu ifade eden Eşbaşkan Koç, “Maraş’ta Alevilere dönük düzenlenen katliamda yüzlerce Alevi hunharca katledilmiştir. Katliamın üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen ne adalet sağlandı nede yüzleşme. Roboski’de savaş uçakları 19’u çocuk 34 sivil Kürt katledildi. Tıpkı 33 Kürdün kurşuna dizilmesi gibi bu katliam gerçekleşti” dedi.

    İAKM Eşbaşkanı İbrahim Has’ın, Ahmed Arif’in 33 kurşun şiirini okuduğu anmada, katliamların karşısında durarak hesap sormanın tüm canlara olan bir borç olduğu ifade edildi.

    DGB adına bir konuşma yapan İsrafil Erbil ise katliamcı faşist zihniyetin hala sürdüğünü belirterek, iktidarlar değişse bile sistem değişmediği müddetçe zulmün devam edeceğinin altını çizdi. Anmaya ‘online’ olarak katılan Yazar Aziz Tunç ve Av. Seyid Sönmez’de birer konuşma yaparak Maraş katliamının detaylarını ve hukuksal süreci anlatıldı.

    Erbil’in konuşmasının ardından tanık ve mağdurların anlatımlarıyla ‘Maraş katliamı’ ile ilgili bir sinevizyon gösterildi. Anmada, katliamın tanıkları Nevroz Duman, Mustafa Duman, Elif Tabak, Dilek Boz, Güllü Bayır ve Cemal Top sahneye çıkarak, o günleri anlattı.  Ardından katliamlar da yaşamını yitirenler için ağıtlar seslendirildi.

    Roboski katliamında 27 yakınını kaybeden HDP İstanbul Eşbaşkanı Ferhat Encü ise ‘skype’ üzerinden bağlandığı anmada, Roboski katliamını anlattı. Encü, ilk günkü gibi acılarının taze olduğunu ifade ederek, “Bir hukuk bir adalet mücadelesi verdik. Bu katliamları yaşatanlara karşı ‘bir daha asla’ mücadelesini verdik. Bu mücadeleyi yürütürken tutuklandık, darp edildik, gözaltına alındık ve sayısız dava ile mücadele ediyoruz. Öbür yanda bu katliamı yaşatanlar yeni katliam yapmaya devam ediyorlar. Katliama ‘kaçınılmaz hata’ dediler. AKP’li milletvekilleri bunu söylediler Meclis’te . Bilinçli ve planlı bir katliama ‘kaçınılmaz hata’ diyebildiler. Yargı yolu da kapatıldı. Söz konusu egemenler olunca mağdurlar mazlumlar olunca uluslararası mahkemeler bile işlemiyor. Egemenlerin suçları örtüldü” dedi.

    ‘DİRENİŞ İLE HESAP SORULUR’

    O günden bugüne bir çok şey değiştiğini ancak hiç bir şeyin değişmediğini dile getiren Encü, “Acı hiç bir zaman değişmedi. Katliamın 10’uncu yılına girerken bu davadan ve mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz. Roboski suçüstü bir katliamdır. Genelkurmay Başkanlığı’nda planlanmış ve organize edilmiştir. Katliamın sorumlusu bugün hala katliam düzenleyen iktidar ve sistemdir. Hukuksal olarak bu ülkede Roboski’nin hesabının sorulacağı yönünde bir umudumuz kalmadı. Hukukta umut yok. Bizim ortaya koyacağımız direniş ile Roboski şahsında bütün katliamların hesabını soracağız. Yeter ki birbirimiz ile dayanışalım ve birlikte mücadeleyi yükseltelim” diye kaydeti. Encü, devrimci, demokrat ve yurtseverleri Roboski’nin sesi olmaya çağırdı.

    Ercü’nün ardından Roboski katliamını anlatan sinevizyon gösterildi. Ardında Roboski üzerine sanatçılar ağıtlar yakarken, duygusal anlar yaşandı.

    ‘KÜRDİSTAN OLDUĞUMUZ İÇİN…’

    Kürt siyasetçi Osman Baydemir ise yaptığı konuşmada, Kürdistan halkının yarasının da acısınında bir olduğunu vurgulayarak, “Bir kez daha görüyoruz ki, bize yaşatılan katliamların tek nedeni sadece devletin zulmü değildir. Katliamın temel sebebi devletsizliktir, sahipsizliktir. Sadece Alevi olduğumuz için Maraşlı Roboskili olduğumuz için katliama maruz kalmadık. Bu katliamlar Kürdistan olduğumuz için, Kürtsüzleştirme ve insansızlaştırma operasyonuyla yapıldı. Bu operasyon Afrin’de yaşanıyor. Aynı akıl aynı mantalite ile yapılıyor bunlar. Bu devlet Kürdün varlığını dilini bekasının bir tehditi olarak görüyor. Bu kanayan yara nasıl iyileşecek. Elbetteki bu yaranın paylaşılması aktarılması gerekiyor. Ama bu yetmez. Yüzleşilmeden bu yara kapanmaz, kucaklaşma helalleşme olmaz. Celladımızdan umut duymamamız lazım. Kürtlerin dermanı birliktir” diye kaydetti.

    Baydemir’in konuşmasının ardından 19 Aralık katliamı ile ilgili gösterilen sinevizyonun ardından, anma programı sona erdi.

  • Londra Alxaslılar’da ‘zindan direnişleri’ konuşuldu

    Londra Alxaslılar’da ‘zindan direnişleri’ konuşuldu

    Kürt siyasetçi Ali Poyraz’ın ’21 Yıl 4 Ay’ adlı kitap tanıtımı ve Maraş katliamı anısına Londra  Alxaslılar Dayanışma Derneği’nde bir etkinlik düzenlendi.

    Etkinliğe Kürt siyasetçi Osman Baydemir’in yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.Etkinlik katliamlar da yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Saygı duruşunun ardından bir konuşma yapan yazar Ali Poyraz, cezaevindeki günlüklerden oluşan kitabin yazım sürecini anlattı. Zindanlar da faşist ve cuntacı iktidara karşı zindanlar da nasıl bir direniş gerçekleştiğinin yer aldığını ifade eden Poyraz, “Bu günlükte yer alan bir çok direniş arkadaş var. Bir kısmı halen yaşıyor ve mücadeleyi sürdürüyor. Bir kısmı hala zindanda ve bir kısmı ise hayatlarını kaybetti. 81 yılında Maraş Kapalı Cezaevi ile başlayan bir süreç yaşadım. Bizler içeride bir direniş te iken aynı zamanda tüm gelişmeleri yakından takip ediyorduk. O günlükler de yakın tarihin tüm notları var aslında. Buda zindan da mücadeleye hayata ne kadar ciddi baktığımızın bir özetidir. Sadece zindanların günlüğü değli aynı zaman da tutsakların ailelerinin de direnişinin günlüğündür” dedi.

    ‘GÜNLÜKLER DE DİRENİŞİN TARİHİ’

    Kürdistan’da yaşanan korkunç savaşın sürdüğüne dikkat çeken Poyraz, “Yazmak çok önemlidir. Bir direniş tarihini geleceğe taşımak gerekiyor. Yazmadığımız da unutulur. Amed zindanında 96  Eylül’ünde 10 arkadaşımız vahşice katledildi. Bizim o an hissettiklerimiz duygularımız ve o dar alanda bir özgürlük çizgisi yaratıyorduk. Günlük zindandan yükselen özgürlüğü bilinci felsefeyi anlatıyor” diye kaydetti.

    ‘ÖZGÜRLÜK İRADESİ BOYUN EĞMEYECEK’

    Boyraz’ın ardından söz alan Kürt siyasetçi Osman Baydemir ise özgür Kürdistan’da buluşma dileği ile başladığı konuşmasında, “Kürtlerin zindanda tarihi özgürlük direnişi yazılmış. Zindanlar da bir tarih yazılırken dışarıda da bir tarih yazılıyordu. 90’lı yıllar da bizler en değerlilerimiz, en zekilerimiz en fedekarlarımız bizlerden koparıldı. Ya toprağa ya zindana yada sürgüne gönderildiler. Faili meçhul adı konulan devlet eliyle işlenen işletilen cinayetler işlendi. Pırlanta gibi canlardı yoldaşlar dı. İçeride nasıl direnildiyse dışarıda ona denk düşen bir direniş yaşandı. Yaşar Aslan benim sınıf arkadaşımdı. Yaşar saflara katıldı. Sonra yakalandı ve müebbet yedi. Ve o zindan direnişinin canlı tanıklarından direngenlerinden bir tanesi oldu.

    Zindanların direnişi kelimelerle ifade edilemeyecek bir direniştir. İrade ve bedenleri dışında hiçbir savunma mekanizmaları yok. Bütün dünya bilsin ki Kürt halkının yiğit evlatlarının özgürlük iradesi dünyanın hiçbir faşizmi tarafından boyun eğdirilmemiştir ve eğdirilmeyecektir” diye kaydetti.

    Yapılan konuşmalarından ardından Yazar Ali Poyraz, 21 Yıl 4 Ay adlı kitabını okurlara imzaladı.

  • Medya ortaklığı ile bir katliam: 19 Aralık

    Medya ortaklığı ile bir katliam: 19 Aralık

    Türk devleti, 19 Aralık 2000’de cezaevlerini bastı, yasak silahları da kullanarak 30 tutsağı katletti. Gazeteciliğe ihanet eden Türk medyası ise suçu aklayan veya kamufle eden taraftaydı.

    F Tipi Cezaevlerine geçişi protesto etmek için açlık grevinde olan yüzlerce tutukluya karşı gerçekleştirilen saldırılara yüzlerce asker ve polis katıldı. “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen 19 Aralık Katliamı’nın üzerinden 212yıl geçti. Operasyonlarda Milli Güvenlik Kurulu (MGK), hükümet ve Meclis’teki partilerin kararı ve onayı ile yapıldı. 22 Nisan 1999 tarihinde yapımına başlanan Sincan, Bolu, Kandıra, Edirne, Tekirdağ ve İzmir Kırıklar’da F Tipi Cezaevleri 8 Mayıs 2000’de tamamlandı. Dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, 10 Haziran 2000 tarihinde “Her türlü protestoyu göze aldık. F Tipi’ne mutlaka geçilecek ve bu sorun bitecek” açıklamasında bulundu.

    F Tiplerinin yapılması üzerine 20 Ekim 2000 tarihinde siyasi tutukluların bir kısmının süresiz açlık grevine başlaması üzerine dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, “Boşuna açlık grevi falan yapmasınlar. F Tipleri uygulanacak” dedi. 19 Kasım tarihinde ise tutuklular süresiz açlık grevini ölüm orucuna çevirdi.

     BAŞBAKANLIK’TAKİ TOPLANTI

    Çeşitli aydın, sivil toplum örgütü temsilcilerinin Adalet Bakanlığı’na konu ile ilgili yaptıkları girişimler sonuçsuz kalırken, 17 Aralık tarihinde Bakan Türk, “Bundan sonra olacakların sorumlusu ölüm orucunu başlatan, destekleyen ve devam ettirenlerdir” şeklinde açıklamada bulundu. Bir gün sonra ise dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ve yardımcısı Hüsamettin Özkan, Adalet Bakanı Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bir araya gelerek toplantı gerçekleştirdi.

     DEVLET OTORİTESİ

    Toplantıdan hemen bir gün sonra ise saat 04.00 sıralarında ülke çapında 20 ayrı cezaevinde aynı anda saldırı başladı. Operasyonun başladığı 19 Aralık akşamı ise Adalet Bakanı Türk bir televizyon kanalında “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi.

    Tarih 19 Aralık 2000’di. Demokratik Sol Parti (DSP)- Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi (ANAP) koalisyonunun talimatıyla, ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adıyla 20 cezaevine aynı anda baskın yapıldı. Saat 04:00 sıralarındaydı. Akşam saatlerinde konuşan Adalet Bakanı Türk ise “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi. ANASOL-M hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit de operasyondan sonra, ”Bu teröristler artık devletle başa çıkamayacaklarını anlamış olmalılar” demişti.

    Katliamcı saldırılar 3 gün sürdü ve devlet rakamlarına göre 30 kişi katledildi, 237 kişi yaralandı. 2 Türk askerinin de jandarmanın silahlarından çıkan ve ‘arkadan gelen’ kurşunlarla can verdiği saptandı. Senelere yayılan ölüm oruçları sürecinde de 90 kişi daha yaşamını yitirdi, 500’den fazla kişi Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalandı, hafızalarını kaybetti.

     DİRİ DİRİ YAKILDILAR

    Operasyonların gerçekleştiği cezaevlerinden biri de Bayrampaşa Cezaevi’ydi. 14 saat süren Bayrampaşa’daki operasyonda 6’sı kadın olmak üzere 12 kişi yakılarak katledildi, 29 kişi ise yaralandı.

    Saldırıda yasak kimyasal silahlar ve derileri eriten formülde ağır bombalar kullanılmıştı. Katliam bizzat devletin kararıydı ve haliyle sorumlular da yargılanmadı. Hatta katliamdan sonra tutsaklara dava açıldı; ‘Devlet malına zarar vermek’ ve ‘İsyan çıkarmak’ ile suçlandılar. Dahası F tipi cezaevlerinin mimarlarından ve operasyon sırasında Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olan Ali Suat Ertosun, 2004 yılında AKP iktidarı tarafından ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ ile ödüllendirildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise Türkiye’yi yaşam hakkı ve işkence suçunu ihlalden mahkûm etti.

    SUÇ ORTAĞI TÜRK MEDYASI

    Cinayet ve toplu öldürmesiyle de bilinen Türk devleti, medyayı her suçundan sonra kamufle veya “temizlik” aracı olarak kullandı. Medya, devletin 19 Aralık Katliamı’ndaki suçlarını da aklamak için görevdeydi.

    Milliyet gazetesi, operasyonun ertesi gününde “Sahte Oruç, Kanlı İftar” manşetiyle çıktı. Gazetenin 20 Aralık’taki nüshasında, katliam şöyle çarpıtıldı: “En zorlu operasyon Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşandı. Mahkumlar direnişe geçince, jandarma koğuşların çatısında balyozla delik açtı. Ardından göz yaşartıcı bombalar atıp içeri girdi. Ancak, ölüm orucu tuttuğu sanılan birçok mahkumun, turp gibi olduğu görüldü. Hatta hastaneye giderken slogan atıyorlardı. Bartın Cezaevi’ndeki direnişte ise mahkumları bazıları ağır şekilde yaralandı ve eylem kırıldı.”

    Milliyet, yine birinci sayfasında yalanda sınır tanımıyor, “Bayrampaşa’da lüks içinde yaşayan örgüt liderlerinin kendilerine balık ve ördek havuzu yaptırdığı bildirildi” yazıyordu.

    Milliyet Yazarı Güneri Cıvaoğlu da “Mümkün olduğunca az kan akması, az ölüm olması için özen gösterildi” diye yazmıştı.

    Hürriyet’in 20 Aralık 2000 tarihli manşeti ise “Devlet Girdi” oldu. Gazete, birinci sayfada “Kalaşnikof ile ateş açtılar” başlığını kullanmaktan da çekinmediği gibi, “Açlık grevi ve ölüm oruçlarını sona erdirmek için dün düzenlenen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nun ardından, bugün, Buca, Aydın, Uşak ve Nazilli cezaevlerinde durumun sakin olduğu bildirildi” diye yazmıştı.

    Hürriyet’in yazarlarından Emin Çölaşan da “Biz cezaevlerine egemen değiliz. Bu yüzden af çıkarıp oraları boşaltmak istiyoruz’’ argümanının son bulduğunu savunuyordu. Çölaşan, tutsaklara destek verenleri de şöyle suçluyordu: “Siz kimleri hangi nedenlerle tahrik ediyor, kışkırtıyor ve moral veriyorsunuz? Bu işler şakaya gelmez. Biz bu medya tahrikçiliğini PKK terörü döneminde de aynen yaşamıştık. Entelliğin sırası değil muhteremler!”

    Yıllar geçti, katliamcılar unutuldu ama tutsaklar anılıyor. Yine de dönemin Hürriyet yazarlarından Fatih Altaylı, şöyle yazıyordu: “Boş yere can veren ve alçakça can alan militanlar bilsin ki, yanlarında halk desteği yok. Hangi sosyal gruba mensup olursa olsun, sokaktaki vatandaş devleti haklı buluyor.

    Hürriyet yazarlarından Cüneyt Ülsever katliamdan iki gün sonraki yazısında “Cezaevi operasyonlarında hükümeti destekliyorum” başlığını kullandı.

    Sabah gazetesi de suçu kamufle etmeye çalışıyor, 20 Aralık nüshasında “Can ve mal kaybına sebebiyet vermemek için güvenlik güçlerince daha hassas davranılarak sonuca ulaşılmaya çalışıldığını” diye yazıyordu.

    Sabah’ın yazarlarından Güngör Mengi de şöyle yazdı: “Terörle pazarlık edilmeyeceği gerçeği nihayet bir kez daha görüldü. Daha fazla beklemek, devletin kendini inkârı olurdu.”

     

  • Taybet Ana’yı unutmadık!

    Taybet Ana’yı unutmadık!

    “Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı.” (Taybet Ana’nın oğlu Mehmet İnan)

    Taybet İnan ya da başka bir değişle Taybet Ana, 1993 yılında her iki çocuğu Esmer (12) ve Botan’ın (4) parçalanarak katledilmesine tanık oldu. Demokratik Özerklik ilan edildiği Şirnex’ın (Şırnak) Silopî ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan eden Türk devletinin kesin nişancıları tarafından 19 Aralık 2015 günü çocuklarının gözü önünde katledildi. Onu kurtamaya çalışan kayını Yusuf İnan da yanına gitmeye çalışırken katledildi. Yusuf İnan’ın cansız bedeni evin içine güçlükle çekilirken, Taybet Ananın cansız bedeni 7 gün boyunca sokakta kaldı. Beyaz bayraklarla Taybet Ananın cenazesini almaya çalışan herkese ateş açıldı. 7 gün sonra cansız bedeni morga kaldırılan 57 yaşındaki Taybet Ana, 23 gün sonra defnedildi. Cenaze törenine eşinin ve çocuklarının dahi katılmasına izin verilmedi.

    Vücudunda 10 kurşun tespit edilen 11 çocuk annesi İnan ve kayınının öldürülmesine ilişkin açılan soruşturma Emniyet, “ölümünden 6 gün sonra haberimiz oldu” derken daha sonrasında savcılık, “Güvenlik güçleri tarafından vurulmadı” derken Teybet İnan’ın vücudundaki metal parçaların hangi silahtan çıktığının tespit edilmediğini ileri sürecekti.

    O anları anlatan oğlu Mehmet İnan şöyle söylüyordu: “Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı.”

    Olaydan sonra Teybet İnan’ın oğlu Mehmet İnan yazdığı mektupta şöyle diyordu:

    “Annem tamı tamına 7 gün sokakta kaldı… Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı. 7 gün tam 7 gün annenizin cenazesi sokak ortasında kalsın… İnsan çok iyi olamıyor, insan kalamıyor… Annemin elleri kaskatı olmuş ve öyle sıkmış ki eşarbını, belli ki canı hayli acımış, öptüm ellerinden helal et hakkını diye ama… Kanı kurumuş annemin, elleri, yüzü ki yüzü düşerken toprak olmuş, elbiseleri kandan ıslanmış sonra kurumuş, sonra taş olmuş annemin… Kokusu gitmiş, toprak ve kan kokuyor annem, saçları sertleşmiş, kirlenmiş, annemin canından can almışlar Allah’a inananlar! Gözleri açık kalmış annemin, yüzü eve dönük, ayakları toplanmış bir takat gelsin diye belli ki çabalamış. Benim annem, siz benim annemi öldürdünüz, çocuklarınız var mı bilmiyorum sizin yoksa bile sahiplerinizin var, nasıl bir acı demeyeceğim zira ağır… 7 gün benim annem 7 gün kara kış soğuğunda kaldı, en acısı kaç saat yaralı kaldı bilememek, keşke diyorum hemen ölmüş olsa. Siz benim annemi öldürdünüz.”