Author: ali

  • Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Her yıl düzenlenen Britanya Alevi Festivali kapsamında 9 Haziran Cuma günü Londra’da bulunan Stoke Newington Town Hall’da edebiyat öğretmeni Emel Yürükel’in yazdığı ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’ tiyatro oyunu sahnelenecek. Yoğun çalışmaların sürdüğü tiyatro oyunu gösterimine ilişkin gazetemizin sorularını yanıtlayan reji asistanı ve Harman Semah ekibinin de üyesi Belgin Çetin tiyatro oyunu ile amaçlarının semahları ve yolu anlatmak olduğunu söyledi.

     

    Tiyatro oyunu kapsamında kendilerine Emel Yürükel’in eşi Saffet Yürükel’in de semah ve tiyatro çalıştırdığını söyleyen Çetin, bu yıl farklı bir formla insanlara ulaşmak istediklerinin altınız çizerek, şunları ekledi: “Harman Semah ekibi olarak her yıl Britanya Alevi Festivali’nde semahlarımızı dönüyorduk ancak artık bir değişiklik yapmak gerektiğini düşündük ve farklı bir formda insanlarımıza ulaşmak istedik. Bu yola çıkarken, amacımız semahlarımızı ve yolumuzu anlatmak oldu. İnsanlarımızın içindeki halihazırda olan bu yol aşkını tekrar uyandırmaktı hedefimiz. Bunu en iyi nasıl yaparız diye düşündük ve ekipçe bir fikir alışverişine girdik. Sonuç olarak Bade-i Aşk- Yunus’un Dilinden 7 Ulu Ozan’ tiyatro oyunu ortaya çıktı.”

    Tiyatro oyunu gösterimi fikri ardından hemen bir görev dağılımı yaptıklarını söyleyen Çetin, Özcan Kaya ve Esma Güneş ile birlikte asistanlık görevini aldıklarını belirtti. 40 kişiyi koordine etmenin oldukça zor bir görev olduğunu aktaran Çetin, “Harman Semah ekibindeki herkes gönüllü olarak farklı farklı görevler üstlendi. Bu projeyi hayata geçirebilmek için sponsorlara ihtiyacımız oldu ve sağolsunlar çevremizde bize destek çıkan işyerleri ve bireyler oldu. Ana sponsorumuz Morgan Has Avukatlık Bürosu oldu. Büyük katkıda bulundular ve bu Harman Semah ekibi için çok önemli bir kazançtı. Yine çalışmamızı iş yerlerinde Türkiyeli olmayan arkadaşlarına anlatan bazı ekip arkadaşlarımız, onlardan dahi oyun için destek aldı. Ayrıca Britanya Alevi Federasyon Başkanımız İsrafil Erbil de uzun zamandır böyle bir projenin olmasını istediğini dile getirmişti ve onun desteğini de alarak, başlamış olduk çalışmalarımıza” diye konuştu.

    ‘Ozanlardan ilham alıyoruz’

    Oyunun içeriğine ilişkin bilgi veren Belgin Çetin şunlara dikkat çekti: “Tabii ki 600 yıllık bir tarihi tek bir oyunda anlatamayacağımız için, 7 ulu ozanlarımızın hayatlarından kısa alıntılarla bu tiyatroyu hazırladık. Ozanlarımızın mücadeleleri, felsefeleri ve fedakarlıkları ilham vermiştir bize her zaman. Ulularımızın önemini insanlarımıza hatırlatmak istedik. Bu oyun geçmişimizde kimler vardı ve onlar yol için ne yaptı, onu göz önüne getiriyor. Ne yaptı bu ulular ki hala bugünümüzde isimleri, şiirleri ve sözleri zikir ediliyor? Bunu az da olsa anlatabilmek istedik.”

    Çetin, oyunun en temel bölümlerinden birinin de “semah” olduğunu vurgulayarak semahın önemini şu cümlelerle anlattı: “Semahın yolumuzdaki önemi ve anlamını anlatmak kolay değil. Semah nedir? diye sorulacak olursa, benim fikrimi sorarsanız ilk cevabım şu olur: Cem’de 12 hizmetlerden bir tanesidir. Ayrıca, vücudun ve ruhun kendisini Hakka en çok yakın hissettiği anlardan birisidir’derim. Semah yeryüzündeki insanlar, hayvanlar, bitkiler ve tüm varlıklar arasındaki ahengi sembolize eden bir yürüme biçimidir derim. Semahta canlar yürürken birbirlerine hiç değmezler çünkü ne kadar yakın olsalar da, ne kadar çarpışacaklarmış gibi görünseler de, kimse kimseye dokunmaz.”

    ‘İnsanların dikkatini çekebilmek için tiyatro hazırladık’

    Oyunun diğer bir büyük özelliğinin de müzik olduğunu söyleyen Çetin, ”Alevi inancında müziğin yeri zaten çok özeldir. Nefesler, deyişler, şah-beyitler ve semahlar bizim dinimizi ve inançlarımızı yüzyıllardır yaşatılması için ve dilden dile taşınılması için bir araç olmuştur. İnanılmaz bir müzik ekibi birleşti bu proje için. Emeği ve hakkı ödenilmez müzisyen arkadaşların, başta Dursun Can Çakın ve Erdal Ünsalan hocalarımız çok büyük katkıda bulundu bu iş için. Daha nice adını şimdi sayamadığım yetenekli çok sayıda müzisyenler de buna dahil oldu” dedi.

    Sonuç olarak tüm bu derinlikleri park alanında ve Cemlerde anlatamayacakları için bu projeye başladıklarını ifade eden Belgin Çetin, sözlerini şöyle bitirdi:“İnsanların dikkatini yüzde yüz bize verebileceği düşündüğümüz için böyle sunmak istedik. Umarız bizi izlemeye gelen arkadaşlar çok keyif ve ilham alırlar. Biz bu oyunu ‘Harman Semah ekibi’ olarak hazırlarken inanılmaz keyif aldık çünkü. Bu projeyi yürüten Saffet Yürükel hocamız aylar boyunca çok büyük emek harcadı. Ekipteki tüm canlar da can ile baş ile çalıştı. Çocuklar okuldan, yetişkinler ise işlerinden koşa koşa provalara yetişmek için büyük çaba sarf ettiler. Her can kendi imkanlarını zorlayarak zaman ayırdı. Cem evinde saatlerce provalar alındı.Yöre dernekleri de bize kapılarını açtı. Özellikle Britanya Alevi Federasyonu’na, Londra Cemevi’ne ve Bozca-Der’e teşekkür ederiz. Londra Cem Evi başkanımız Tugay Hurman ve yönetimde olan arkadaşlar da her daim sonsuz desteklerini sundular; teşekkür ediyoruz. Sheffield Cemevi başkanımız İsmail Aslan’a oyunumuzun içerisinde bulunup bizlere destek verdiği, yanımızda olduğu için ayrıca teşekkür etmek isterim.”

    Büyük emeklerle hazırlanan ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’adlı tiyatro oyunu için bilet almak isteyenler Cem Evi’nden temin edebilirler.

    (Oyununun önsözü)

    ”Yedi Ulu Ozan, yüzyıllar öncesinden seslenir bize Yunus’un diliyle… Miskin Yunus yine yollardadır. Ancak bu yolculuk yüz yıllar arasınadır. Kah Pir Sultan’a gider, kah Şah Hatayi’ye… Fuzuli’de dinlenir, Nesimi’de demlenir. Yemini’nin sözü ile Kul Himmet’in teli ile efkarlanır. Nihayet Virani’de yolculuğunu sonlandırır. Yedi ulu, yedi gönül, yedi irfan, yedi derya… Bize de bu deryadan birer damla anlatmak düştü. Her bir damla deryanın özünü taşımakta, deryadan haber vermekte ve de yine deryaya dönmekte.” Emel Yürükel.

    Londra Harman Semah Ekibi
  • Londra’da Kanlı Gece: 3’ü Saldırgan 9 Ölü, 48 Yaralı

    Londra’da Kanlı Gece: 3’ü Saldırgan 9 Ölü, 48 Yaralı

    Thames nehri üzerindeki en işlek köprülerden birisi olan London Bridge ve yakınındaki Brough Market’te yaşanan saldırıda 6 kişi hayatını kaybederken, saldırganlar olduğu belirtilen 3 kişi polis tarafından öldürüldü. Yaralı sayısı 48 olarak bildirildi.

     

     

    Güvenlik güçlerinin ‘büyük olay’ diye duyurduğu olay Londra merkezdeki London Bridge’te dün gece saat 10:00’da gerçekleşti.

    Görgü tanıklarına göre 80 km hızla giden bir araç köprü üzerindeki yayaların üzerine sürüldü, daha sonra da araçtan inen üç kişi etraftakilere bıçakla saldırıp bazı insanların boğazını kesti.

    Yaşanan saldırıda 6 kişinin yaşamını yitirdiği açıklanırken, 48 kişinin yaralı olarak hastanelere kaldırıldığı bildirildi.

    Metropolitan Polisi birimi tarafından yapılan açıklamada, saldırıdan 8 dakika sonra üç saldırganın polis tarafından silahla öldürüldüğü ifade edildi.

    Emniyet müdürü Mark Rowley, üç zanlının önce beyaz bir kamyoneti London Bridge’de yayaların üzerine sürdüklerini, daha sonra araçtan inip biri polis bazı kişileri Borough Market’ta bıçakladıklarını söyledi.

    Polis tarafından öldürülen 3 kişinin kendilerine intihar saldırganı süsü vermek istediklerini ancak daha sonra üzerlerinde patlayıcı olmadığı anlaşıldı.

    22 Mart’ta da Londra’da yine buna benzer bir saldırı gerçekleşmişti. London Bridge yakınındaki Westminster Bridge üzerinde aynı şekilde Khalid Masood adındaki saldırgan arabayla yayaların içine dalmış, daha sonra da parlamento binası kapısındaki polisi bıçaklamıştı. Saldırıda biri polis 5 kişi hayatını kaybetmiş, saldırgan polis tarafından öldürülmüştü.

    Yine bundan 12 gün önce Manchester’da bir konsere yönelik intihar saldırı gerçekleşmiş, çoğu genç ve çocuk 22 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırı 22 yaşındaki Salman Abedi tarafından gerçekleştirilmiş ve DAİŞ tarafından üstlenilmişti.

    Saldrıganlar beyaz minübüsü yayaların üzerine sürdü

     

  • Kürdistanlılar: Manchester’i Seviyoruz, Birlikte Daha Güçlüyüz

    Kürdistanlılar: Manchester’i Seviyoruz, Birlikte Daha Güçlüyüz

    Kuzey İngiltere’de yaşayan yüzlerce Kürt, Manchester’da DAİŞ terörünü kınamak ve Manchester Arena’da hayatını kaybedenlerin yakınları ve İngiliz halkıyla dayanışmak için St Ann Square’de bir araya geldi. Anmaya katılan yüzlerce Kürdistanlı üzerinde “Manchester’i seviyoruz, birlikte daha güçlüyüz” yazılı büyük pankart açtı.

    Meydanı ziyarete gelenler, hayatını kaybeden 22 kişinin anısına, meydanı çiçeklerle donattı. Manchester halkı, günlerdir St Ann Square’de bir araya gelip, saldırıda hayatını kaybedenleri anıyor, dayanışma mesajlarını ve DAİŞ terörüne karşı tepkilerini dile getiriyor.

    PKK, YPG/YPJ, PYD bayrakları ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan flamalarıyla anmada yerini alan Kürtler, üzerinde “Manchester’i seviyoruz, birlikte daha güçlüyüz”, “Manchester halkı yalnız değildir” sözlerinin ve Rojava’da yaşamını yitiren YPG’lilerin fotoğraflarının bulunduğu dövizleri taşıdılar.

    Saygı duruşundan sonra, birlikte getirilen çiçekler alana bırakıldı ve anma yerinin ilerisinde bulunan Albert Square’e kadar bir yürüyüş gerçekleştirildi.

     

     

  • Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    “Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum” bu sözler Kürt kadınlarının DAİŞ’e karşı verdiği mücadeleden etkilenip YPJ’ye katılan Hanna Bohman’a ait.

    Röportaj: Erem Kansoy

    Hanna Bohman, özellikle kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinden etkilenip Rojava’ya gitti ve gördükleri ardından YPJ’ye katılma kararı verdi.

    YPJ saflarında birçok bölgede DAİŞ’e karşı savaşan, farklı alanlarda da görev alan Bohman, “Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi” diyor.

    Londra’da görüştüğümüz ve Batılı bakışı birçok kez eleştiren Bohman, şimdilerde yeniden Rojava’ya dönmeye hazırlanıyor.

    Dünya, Bohman’ı Türk basınının “Kanadalı manken YPJ’ye katıldı” haberleriyle tanımıştı. Zira Bohman, Güney Afrika’nın yoksul ülkesi Zambia’da doğması ardından ailesiyle birlikte Kanada’ya göç etmiş, gençlik yıllarında ise çeşitli ajanslarda model ve sinema oyuncusu olarak çalışmıştı. Bohman’ın modelliği oldukça kısa sürmüştü ama Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadeleyi boşa çıkartmak isteyen medya organları için bu durum bulunmaz nimetti.

    Bohman, bu haberlere de tepkili: “Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok.”

    Bohman’la Rojava’ya gidişini, motivasyonunu ve yaşadıklarını konuştuk.

    Rojava’ya gitmeye nasıl karar verdiniz?

    Hanna Bohman

    Dürüst olmam gerekirse Rojava’ya gitmemin en büyük sebeplerinden biri Kanada’da yetişmiş olmam. Kanada’da çok rahat ve sorunlardan uzak yetiştik; aslında “İnsanlığa olan borcumu ödemeliyim” hissiyle Rojava’ya gitme kararı aldım.

    Zambia’da çok fakir bir bölgede dünyaya geldim ve ailemin nasıl zorluklar yaşadığını biliyorum. Kanada’da hiçbir zorlukla yüzleşmeden büyümüş olmak ise büyük şanstı. Bunun oluşturduğu vicdanla Rojava’ya gittim.

    YPJ’ye neden katıldınız?

    İki nedenden: Birincisi, bu kadınların savaşıydı; ikincisi ise Rojava’daki kadınlar, tüm dünyanın ve Ortadoğu’nun kadınlarının hakları, eşitliği ve özgürlüğü için savaşıyordu.

    Rojava’da hangi bölgelerde bulundunuz? YPJ’deki göreviniz, pozisyonunuz neydi?

    Rojava’nın hemen hemen her yerine ayak bastım. Başta Kobanê, Til Temir. Geçtiğimiz yıl da Kobanê’de gezici ve denetleyici kontrol birliğiyle çeşitli bölgelere gittim. Halkla ilişkiler ve basın alanında çalıştım. Ayrıca yaklaşık 7 ay boyunca da keskin nişancı birliğinde görev aldım. Şu sıralarda medikal birliklere katılım çabasındayım. YBT’ye (Yekîneyên Bijîşkê Taktîkî, Taktik Doktorlar Birliği) katılıp sağlıkçı alanındaki boşluğu doldurmaya katkı sunmak istiyorum.

    YPJ’ye katılım kararı ardından hiç çelişkiye düştüğünüz, “Keşke yapmasaydım” dediğiniz zamanlar oldu mu? Umduğunuzu, aradığınızı Rojava’da bulabildiniz mi?

    Hiçbir zaman pişman olmadım; aksine şu anda “İyi ki yapmışım” diye düşünüyorum. Sadece anlık pişmanlıklarım olmuştu, halen de oluyor. İnanın bir aileniz varken ölümle burun buruna gelmeniz size anlık da olsa pişmanlık duygusu verebiliyor ama genel anlamıyla bakınca hiç pişman olmadım ve görevime devam etmek için geri dönüyorum.

    Rojava’ya gitmeden önce işe yarar bir insan olmak çabasındaydım. Rojava’ya giderkenki amacım da buydu. Dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmek için verilen mücadelenin parçası olmanın bana daha iyi hissettireceğini düşünmüştüm. Ve evet, Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi. Dünyada herkesin görmek isteyeceği sevgi ve barış için yürütülen savaşın bir parçası olmak, bana kendimi özel hissettirdi. Bundan dolayı diyebilirim ki, evet, Rojava’da aradığımı buldum.

    Rojava’nın çoğunlukla hangi bölgelerinde kaldınız?

    6 hafta Til Hemis’te görev yaptım. Burada intihar saldırısı yapmak isteyen DAİŞ‘lileri gözetleme görevindeydim. 6 hafta boyunca da Til Temir bölgesinde Şehîd Qamişlo Operasyonu’nda bulundum ve ön saflarda çatıştım. Kobanê’de birçok sefer bulundum ve orada da çeşitli görevler aldım. Yine Şedadê bölgesinin güneyinde bazı operasyonlara katıldım; o operasyonlarda sayısız köy ve mezra DAİŞ’in elinden kurtarılarak özgürleştirildi. Daha sonra 3 aylık bir dönem için Kanada’ya geri döndüm; çünkü çok fazla kilo kaybetmiş ve yorgun düşmüştüm. Daha sonra Rojava’ya geri dönerek Qamişlo Şehîd Fîraz Operasyonu’nda keskin nişancı olarak görev aldım. Operasyon öncesinde YPG Akademisi’nde de kısa süre yeniden bulundum ve Kürtçe dersleri aldım.

    Hanna Bohman

    Rojava’da sizi en çok zorlayan ne oldu?

    Özellikle arkadaşlarımın öldüğünü görmek. Bu en acı tarafı. Kaldıramadığım bir başka üzüntü ise tanıdığım birilerinin kaybolması. Çünkü orada kaybolmak demek, DAİŞ’in eline düşmüş olabillirsiniz demektir. O barbarların insanlara neler yaptığını aklınıza getirdiğinizde bu, inanın katlanılamaz bir acıya dönüşüyor. Tanıdıklarınızın, sevdiklerinizin cansız bedenlerini dahi bulamamak ya da hayatta mı, değil mi bilememek, beni orada en çok zorlayan şey oldu.

    Sizi Rojava’da en çok şaşırtan ne oldu?

    Cinsiyet eşitliği beni hem çok etkiledi hem de çok şaşırttı. Beklemiyordum. Bir Batılı olarak Ortadoğu’yu böyle hayal etmemiştim ama inanın ki çok şaşırdım. Rojava’daki kadın-erkek eşitliği, diyebilirim ki dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Şunu çok net söyleyebilirim ki, Güney Kürdistan’dan tutun Kanada’ya kadar dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir yönetim biçimde kadın-erkek ilişkisi Rojava’daki eşitlik düzeyine ulaşmış değil.

    Batılı kültürde kadın ve erkeklerin eşit olduğunu zannediyoruz. Fakat inanın, durum böyle değil. Gerçekten cinsiyet eşitliğini görmek isterseniz Rojava’ya bakmalısınız. Bu beni Rojava’yla ilgili en çok şaşırtan şey oldu.

    Rojava’ya ilk gittiğimde sanki her şey normal ve olması gerektiği gibiymiş gibi hissettim. Bir kadın olarak içimde hep kendimi savunma hissi oldu. Rojava’ya ikinci gidişimde bu duygu yarı yarıya düştü. Son gittiğimde ise artık bir kadın olarak kendimi Batı’da Rojava’da olduğundan daha fazla savunmam gerektiğini hissettim. Çünkü Rojava’da kadınlar ile erkekler eşit.

    En mutlu eden şey peki?

    Tabii ki arkadaşlarım. Rojava’daki arkadaşlarımın çoğu Kürtler. Çünkü yabancı savaşçılar içinde çok drama oluyor; gereksiz konuşmalar, birbirini çekememek… Ben de bu hataya düşmüştüm ve bu gereksiz tartışmaların içinde yer aldığım oldu. Pişmanım ve buna bir daha izin vermeyeceğim. Fakat Kürtler öyle değil, sizinle samimi dostluklar kuruyorlar. O yüzden de en yakınlarım Kürtler oldu.

    Bu gidişimde Rojava’da sadece görevimi yapacağım; gereksiz spekülasyonlara, dedikodulara meydan vermeden Kürt mücadelesi için gereken neyse onunla uğraşacağım. Ve tabii ki bunu canım kadar sevdiğim Kürt dostlarımla yapacağım.

    Hanna Bohman

    Kobanê’ye sayısız kez gitmişsiniz. Oraya dair gözlemleriniz neler?

    Evet, birçok kez bulundum. Şehrin çok büyük bölümü ciddi yıkıma uğramış, kullanılamaz hale gelmişti. Kobanê, Rojava’daki en hayat dolu şehirlerden biri. Evet, çok büyük bir yıkımla yüzleşti ama şu anda Kobanê yaralarını sarıyor ve yeniden inşa hızla devam ediyor.

    Şunu da belirtmek istiyorum: Kobanê gün gelecek ve Ortadoğu’da bir başkent olarak görülecek. Çünkü buradaki çok kültürlülük ve ayrıca DAİŞ’e karşı savaş, Kobanê’yi dünyanın gündemine taşıdı. Şimdi işimiz, bu kenti yeniden inşa etmek.

    YPJ’ye katılma kararınız, özellikle mesleğiniz dolayısıyla çok tartışıldı ve ilgi gördü. Rojava’ya giderken nasıl bir yaşamı geride bıraktınız? Ne için bıraktınız?

    Ben geride benim için önemli olan hiçbir şeyi bırakmadım. Mesleğimin sürekli öne çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Ben sadece mankenlik de yapmadım, farklı mesleki alanlarda çalıştım ve film sektöründe de görevler aldım. Fakat Batılı basın ve özellikle de saldırgan Türk basını mankenliğimi ön plana çıkararak aslında kendince Rojava’daki mücadelemizi boşa çıkarmaya çalışıyor. Buna izin vermeyeceğim.

    Kanada’dan Rojava’ya giderken arkamda ailemden başka önemli hiçbir şey bırakmadım. Rojava’ya çok pahalı evler, arabalar ya da lüks bir yaşantıyı geride bırakarak da gitmedim. Kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını fark ettim ve öyle gittim. Çok sevdiğim bir işim yoktu; yaşadığım yeri de çok sevmiyordum. Rojava’ya gittikten sonra ise daha da geliştiğimi ve kendimi bulduğumu, mutlu olduğumu gördüm.

    Rojava, özellikle Kobanê direnişi esnasında da dünya dergilerine hep “güzel görünümlü YPJ’li kadınlarla” kapak oldu; birçok kişi bu yaklaşımın “esasa dair tartışma olmadığı için” yanlış olduğu eleştirisini yaptı. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

    Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok. Gerçekten bu konunun böyle gündeme gelmesinden çok rahatsızım fakat dediğim gibi medyanın neden böyle yaptığını da anlıyorum.

    Kürt kadınları son dönemlerde ‘Jineoloji’ kavramını yoğun bir biçimde gündemine aldı. Bu konuda sizin gözlemleriniz nelerdir?

    Batılı toplumlar için Jineoloji, tam bir ders. Bunu Batılılar da çok iyi anlamalı ve okumalı, örnek almalı. Batı’daki birçok insan devlet yönetimiyle mutlu ve düzeni değiştirmek istemiyor. Yetiştirilme biçimlerinden dolayı insanlar, sistemin aksaklıklarını göremiyor. Öcalan’ın Jineolojiyle ortaya koyduğu fikir, kadınları olduğu gibi tüm toplumu da geliştiriyor, eksikleri görüyor. Yeniliklere de açık. Elbette daha çok gelişmeli ama şu haliyle bile Batılı yaklaşımdan çok önde olduğunu söyleyebilirim.

    Rojava’daki kadınların özgürlüğünü biraz daha somut anlatabilir misiniz?

    Rojava’da YPJ, kadınları birliklere katılmak için zorlamıyor. Fakat bakın, orada kadınlar, özellikle DAİŞ‘in türemesi ardından yıllardır yüksek dört duvar arasında yaşıyor. YPJ’yle birlikte kadınlar, yaşamlarının kontrolünü kendilerinin alabileceğini anladı. Bunu gerekli görmeye başladılar ve pratikle uygulamayı başardılar. Şu anda YPJ’de kadınlar, erkeklerle minimum iletişim içinde. Ortadoğu’da kadınların yüz yıllardır ezilen olma pozisyonunu YPJ tamamıyla değiştirdi diyebiliriz. Bu Batı’da işlemez belki ama Ortadoğu’da, Rojava’da işe yaradı.

    İki yıldır bu savaşa hem tanık oluyor hem içinde yer alıyorsunuz. Bu süreç size ne kattı? Sizde ne değiştirdi?

    Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum. Bu durumdan kendi çıkarımı sağlamıyorum, bunu yaparak zengin de olmuyorum. Narsistçe duyulmak istemek de değil bu ama evet, popülerliğiniz artabiliyor; fakat bunları kendim için değil Kürtler için yapıyorum.

    Ülkenizde insanlar YPG/YPJ’ye nasıl bakıyor?

    Kanadalıların çoğu Rojava ve Kürtlerle ilgili herhangi bir bilgiye sahip değil. Batılı medya organları gerçekleri anlatmıyor. Neden mi? Çünkü Türklerle çıkar ilişkileri var. Bu nedenle de Kanadalılar ve genel olarak Batılılar, gerçekleri göremiyor, Kürtleri tanıyamıyor. Kanada sanki bir balonun içinde gibi; uzakta insanlar, evet DAİŞ’i duymuş ama ne olup bittiğinden hiç haberi yok.

    Peki Kanada devletinin yaklaşımı?

    Kanada devleti Rojava’yla ilgili ne düşünüyor, bilmiyorum ama edindiğim tecrübeyle diyebilirim ki birçok devlet çalışanı elbette DAİŞ tarafında değil özgürlük mücadele veren Kürtlerin tarafında. Ama devletin resmi olarak Kürtlere hiçbir desteğini görmedim. Bireysel diyelim; bireysel olarak Kanadalılar Kürtleri destekliyor. Başbakanın Kanada jetlerini bölgeden geri çektiğini de biliyorum. Kanada Türkiye’yle çok fazla çıkar ilişkisi de kurmuş değil ama yine de neden böyle sessiz anlamış değilim.

     

  • Milletvekili Adayları Kürt Toplumu Merkezini Ziyaret Etti

    Milletvekili Adayları Kürt Toplumu Merkezini Ziyaret Etti

    Birleşik Krallık genelinde yapılacak parlamento seçimlerine bir hafta kala adayların çalışmaları hızla devam ediyor. İşçi Partisi ve Yeşiller Partisi milletvekili adayları Londra Kürt Halk Meclisi üyeleriyle biraraya geldiler.

     

    İşçi Partisi Hackney milletvekili Diane Abott ve Haringey milletvekili adayı Catherine West ile birlikte Yeşiller Partisi İslington adayı Caroline Russel Cumartesi günü Haringey’de bulunan Kürt Toplum Merkezinde, Kürt Halk Meclisi üyeleriyle biraraya gelerek çalışmalarını anlattılar. 8 Haziran’da yapılacak erken genel seçimlerde İşçi Partisi ile Muhafazakar Partisi’nin adayları yoğun bir tempo ile çalışırken, anketlere göre partiler arası fark da kapanmış durumda.

    Londra Kürt Halk Meclisi eşbaşkani Devrim Has’ın da hazır olduğu toplantıda önce adaylar kendilerini tanıttı.

    30 yıldır Hackney North seçim bölgesinden milletvekili olan Diane Abbott ilk sözü alarak 8 Haziran seçimlerinin önemine değinip Jeremy Corbyn’e yönelik saldırılara dikkat çekti.

    ‘Corbyn, politikaya yeniden heyecan getirdi’

    ‘‘8 Haziran seçimleri Birleşik Krallık’ın geleceği açısından tarihi öneme sahip. Muhafazakar Parti’nin tekrardan iktidar olması bizim gibi toplumlar açısından çok kötü sonuçları olacaktır. Jeremey Corbyn’ın uzun yıllara dayanan bir Kürt dostluğu var. Corbyn büyük bir değişimi temsil ediyor. Sosyalist kişiliğiyle toplumu ve gençleri yeniden seçimlerle ilgilenmeye çekiyor. Politikaya yeniden heyecan getirdi. Bu yüzden ana akım medya ve sağ partiler tarafından bu kadar yoğun bir saldırı altında.’’

    Diane Abott, Catherine West, Caroline Russel

    Yeşiller Adayı: Birçok seçim bölgesinde İşçi Partisi lehine çekildik

    Londra Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi olan ve Yeşiller Partisi’nden İslington milletvekili adayı olan Caroline Russel da, Corbyn’e yönelik saldırılara dikkat çekerek, MI5’ın siyasetçilerle uğraşması yerine ülkenin güvenliğine yoğunlaşması gerektiğini ifade etti.

    Jeremy Corbyn’in aday olduğu bölgeden milletvekili adayı olan Russel, Brexit’in ülkeyi ikiye böldüğünü ve göçmenlerin ülkeye ekonomik katkısının çok önemli olduğunu ifade etti.

    ‘‘Muhafazakar Parti’inin insan hakları boyutuyla uluslararası ilişkileri çok sorunlu. Türkiye ile yapılan silah ticareti de bu anlamda kabul edilemez. Türk devletinin bu silahları Kürtlere karşı kullanacağı kesin. Bu anlamda Muhafazakar Parti’nin mutlaka yenilmesi gerek, riskli olan yerlerde İşçi Partisi’ni, Liberal Demokratları destekleyin. Bizler birçok seçim bölgesinde İşçi Partisi lehine çekildik. Bu bir bedeldir, ve bizler Muhafazakarların iktidar olmaması için bu bedeli ödeyeceğiz.’’

    Catherine West: Muhafazakarlar halkın dertlerini anlamaktan uzak

    2015 yılından bu yana Haringey’in Hornsey-Wood Green seçim bölgesini temsilen parlamentoda olan ve aynı zamanda İşçi Partisi’nde gölge dışişleri bakanı olan Catherine West, Muhafazakar Partisi’nin topluma büyük bedeller ödettiğini ve bu gidişata dur demek için herkesin 8 Haziran’da sandık başına gitmesi gerektiğini ifade ederek konuşmasına başladı.

    ‘‘Sosyal yardım, sağlık ve eğitim gibi önemli alanlarda yapılan kesintiler toplumu çok ciddi sıkıntılarla yüzyüze bıraktı. Sadece Haringey’de 600’den fazla öğretmen işinden oldu. Konut krizi giderek büyüdü.’’

    Muhafazakar Partisi’nin Türkiye’deki hukuksuzlukları görmezden geldiğini ifade eden West, sadece daha fazla ticaret yapma çabası içerisinde olduğunu dile getirdi.

    ‘‘ Türkiye’deki hak ihlalleri her gün biraz daha kötüye gidiyor. İktidar Partisi sadece ticari ilişkiye yoğunlaşmış durumda. Bizim iktidarımız döneminde Türkiye ile olan ilişkilerimizde önceliğimiz insan hakları ve demokrasi olacak. Türkiye’nin hak ihlallerine son vermesi için uluslararası düzeyde girişimlerimiz olacak. Türkiye’nin tabi olduğu bir çok uluslararası antlaşma var ve bunların birçoğu ihlal edilmesine rağmen halen bu yönlü bir girişim yok. Bizler bu kurulları işletmek için çaba içerisinde olacağız.’’

    ‘500 bin Sterlin maaş alan birisi emekçinin halinden anlamaz’

    Merkez medyada çalışan gazetecilerin ve Muhafazakar Partili milletvekillerin emekçi kesimin sorunlarını anlamaktan uzak olduğunu söyleyen West, konuşmasına şöyle devam etti; ‘‘Birçok kesintinin mimarı olan eski maliye bakanı George Osborne 500 bin sterlin maaş alıyor, ama açlık sınırında olan insanlarımızın yardımlarından kesinti yapıyor. Birçok küçük esnaf ta büyük ekonomik kriz içerisinde. Onların da sorunları bizim gündemimiz de olacak. Birçok Kürt vatandaşımız da küçük işletme sahipleridir. Büyük şirketler internet üzeri büyük satışlarla sıfır vergi ödüyor, bunların hepsi bizim yoğunlaşacağımız konuları.’’

     

  • Müzisyen Gizem Altınordu: Afrika’dan İran’a Ritmin Yetenekli İsmi

    Müzisyen Gizem Altınordu: Afrika’dan İran’a Ritmin Yetenekli İsmi

     

    Afrika’dan Fas ve İran’a oradan da Balkanlar’a uzanan geniş bir müzikal yolculuğa sahip Trakyalı genç müzisyen Gizem Altınordu, geçen yıl Eylül ayında Londra’ya yerleşti. Don Kipper, Nepalli Namlo ekibi, Balkan grubu Raka ve Ege Müziği yapan Near East Collective gibi bir çok projede yer alan müzisyen Altınordu, bir de kadınlardan oluşan bir perküsyon ekibi projesi yürütüyor. Genç müzisyen Gizem Altınordu gazetemizin sorularını yanıtladı.

    Röportaj: Suna Alan

     

    Müziğe ilginiz ilk nasıl başladı? Doğduğunuz büyüdüğüz kültürel ortamın müzik ile haşır neşir olmanızda payı var mıydı sizce?

    Muhakkak doğduğumuz yer, büyüdüğümüz ortam hikayemizin bir bölümünü ister istemez etkiliyor. Ben Trakya’da annemin köyünde büyüdüm. Köyün bir kısmı Pomaklardan, diğer kısmı Romanlardan oluşuyordu. Sürekli müzikle iç içeydik zaten.

    Gizem Altınordu

    Müzikal yolculuğunuzdan bahseder misiniz biraz? Eğitim aldınız mı? Neler yaptınız? Yine kimlerle çalıştınız?

    Üniversitede profesyonel olarak perküsyon çalmaya başladım. Bir sürü öğretmenim, ustam oldu ama alaylıyım. Konservatuvara gitmedim. Uzun süre otostopla gezdim, Afrika’da perküsyon eğitimi aldım. Fas’ta ve İran’da hem yerel müzisyenlerle çalıştım, hem de yerel perküsyon sazlarını öğrendim. Balkanlar’da uzun zaman kaldım. Orada da bir sürü müzisyenle çalışma imkanı buldum. Sonra Türkiye’ye döndüm. Simurg’la bir dönem çaldım ve şimdi burada olsam bile Andan İçeri ve Mızıkçı Melodiler’le çalışmalarım sürüyor.

    Bir kadın olarak perküsyon çalmanıza yönelik ne tür tepkiler ile karşılaştınız? Siz bir kadın olarak ne hissediyorsunuz perküsyon çalarken?

    Açıkçası, müzisyenler arası rekabet genellikle kadının başına patlıyor, eğer perküsyon ya da renk sazı çalıyorsanız. Ama köye, ufak yerlere gidince insanlar bir kadının enstrüman çaldığını görünce çok mutlu oluyorlar. Şehirde, tanıdık bildik insanlarda bile bir kadının orada oluşu, ön plana çıkışı, erkek arkadaşlarda bir erillik yaratıyor, genelde. Ama bu benim enstrümanıma daha fazla sarılmamı, hatta bunu daha çok kadınlarla paylaşmamı, kadınlarla daha fazla iş yapmak istememi sağladı.

    Gizem Altınordu

    Londra’ya ne zaman yerleştiniz? Buradaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Londra’ya geçen sene Eylül’de yerleştim. Biraz da şanslı geldim demek ki, hemen bir sürü ekiple çalışmaya başladım. Don Kipper’le çalışma yürütüyordum. Şimdi Nepalli Namlo ekibiyle, Balkan grubu Raka’yla ve Ege Müziği yaptığımız Near East Collective ile çalışıyorum.

    İleriye yönelik çalışmalarınız var mı? Bizimle paylaşır mısınız?  

    2 Temmuz’da Clissold Park’ta DAY-MER Kültür ve Sanat Festivali’nde sahne alacağız. Bir yandan kadınlardan oluşan bir perküsyon ekibi kurmak için uğraşıyorum ve çok iyi gidiyor. Muhtemelen Eylül ayı gibi yeni ekipler ile de konsere çıkmaya başlayacağız.

  • Celiloğlu: Hesaplaşma Olmadan Toplumun Yarası Kapanmaz

    Celiloğlu: Hesaplaşma Olmadan Toplumun Yarası Kapanmaz

    ‘‘Artık işkenceler bittikten sonra demokrasi sürecinde bu insanlar mahkemeye çıkarılıyor, cezalandırılıyor, mağdurlardan ya da mağdurların ailelerinden özürler dileniyor. Aslında orada bir hesaplaşma ve defteri kapatma durumu söz konusu. Türkiye’de bu olmadı, olmuyor. Ceza çekilmeyince, hesaplaşma yapılmayınca toplumun yarası da kapanmıyor.’’  

    Röportaj: Övgü Kaya-Telgraf

    Sanatın toplumların yaşamlarına etkisi şüphesiz büyük bir öneme sahip. Her sanat dalı her bireyin dünyasında farklı çağrışımlara vesile oluyor. Bazen bir müziğin uyandırdığı duygu o anın yaşanılırlığı bakımından oldukça anlamlı olabiliyor. Kimi zaman tuvale nakşedilmiş bir resim, bazen enstantane ile diyaframın buluştuğu o muazzam noktalar hafızalarımıza kazınabiliyor. Bazen de duygunun bedende ki jestler ve mimiklerle karşımızda durduğu o muhteşem an. Tiyatro işte bu muhteşem anın en büyük aracısı. Öyle ki kimi zaman hayalini kuramadıklarımızı tiyatro izlerken yaşarız. Tiyatro tüm detaylarıyla bizi başka yaşamların içerisine alır ve sorgulatmayı sağlar. Politik içerikli oyunlar ise toplumda fikirsel elektriklenmenin önünü açarlar. Bu oyunlardan birisi de Ölüm ve Kız’

    ‘Ölüm ve Kız’, uzun bir diktatörlük döneminden sonra demokratik yönetime kavuşmuş bir ülkede, politik görüşleri nedeniyle işkenceye ve tecavüze uğramış bir kadının, işkencecisiyle karşılaştığında ondan öç alıp almama ikilemini gerilimli bir atmosferde sahneye taşıyor. Arjantinli yazar Ariel Dorfman tarafından kaleme alınmış, faşizmin toplumlarda açtığı yaraları işleyen oyunun yönetmeni                  Barış Celiloğlu ile oyun ve sanat hakkında konuştuk.

     

    İstanbul’da ‘Savaş Oyunları’ isimli tiyatro oyunu ile büyük ses getirdikten sonra Londra’ya gelme kararı alma nedeniniz nedir?

    Barış Celiloğlu

    17-18 yaşındayken yurtdışında okuma sevdam vardı. Hali hazırda zaten İngilizce de biliyordum. Birde tiyatroyu çok seviyordum, İngiltere de Shakespeare’nin memleketi olduğu için tercih sebebim oldu. Tabii kolejden sonra direkt gelemedim, 10 yıl kadar bankada çalışıp para biriktirdim. Plaza çalışanı ve sanatçı olmak arasında geçen 10 yıl… Savaş Oyunları’ndan sonra hem maddi anlamda yeterliydim hem de Türkiye’de daha fazla gelişemeyeceğimi düşündüm ve hayalimi gerçekleştirmenin zamanı da gelmişti.

    Biraz ‘Londra Londra Olalı’ döneminden söz edebilir misiniz?

    Dizi; Umut Ulaş Er tarafından (oyuncu ve yönetmen) 13 bölüm olarak yazıldı, çok da iyi kalemi vardır. Birkaç bölümü kendi imkanlarımız ile çekip ATV’ye gönderdik ve çok beğenildi ancak yatırım yapılmadı. Haliyle kendi imkanlarımız ile sponsor bulduk. Kısıtlı bir bütçemiz vardı ve prodüksiyon açısından ne yazık ki kaliteli olamadı. Halk da çok sevmişti ama yazık oldu. Çok eğlenerek, keyifle çalıştık ama elinden tutulan bir proje olmadı.

    Sinema mı, tiyatro mu? Neticede tiyatroda daha sıcak bir tüketim var sinemanın aksine.

    Tiyatro benim ilk göz ağrım ama sinemayı da çok seviyorum. Sinema çok kalıcı, yıllar sonra da erişilebiliyor. Tiyatro bambaşka bir tutku.

    ‘Tabutta Rövaşata’ ve ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ Türki Sineması’na kazandırılmış çok önemli iki eser. Buralarda rol almak nasıldı?

    Uçurtmayı Vurmasınlar döneminde çok genç olduğum için farkında değildim. “Hapishanede kadınların olduğu bir rol var ister misin?” dediler, gittim. Tunç Başaran da “tamam” deyince ekibin içine girdim ve ancak o zaman fark edebildim nerede olduğumu. Tabutta Rövaşata’nın senaryosunu arkadaşım Derviş Zaim yazıyordu ve “Bizim Derviş senaryo yazıyor” diyorduk acıkası. Sonra Derviş bir oyunda sahnede bizi görünce rol teklif etti ve arkadaşımıza yardım edelim diye başladığımız bir projeydi. Bu kadar iyi olacağını tahmin edememiştim doğrusu.

    Gate Theatre, The Young Vic, Arcola Theatre, Camden People’s Theatre gibi büyük sahnelerde gördü sizi seyirci. Türkiye toplumuna hitap etmek ile yabancılara hitap etmek arasında bir fark olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hiç fark yok aslında. Siz bir karakter yaratıp bir oyunun içinde yer alıyorsunuz. Mesajı aktarmak ve temalara değinmek, seyirci ile bir bağ kurmak; bunlar gerçekleştiğinde zaten başarılı ve mutlu hissediyorsunuz. Ama Türk toplumu hislerini açığa vurmaktan imtina etmiyor. Bizim coğrafyamızın insanı coşkuludur, İngilizler daha formal bir seyirci kitlesi. Onlar seyreder ve gider. Hissetmiyorlar değil ancak hislerini açığa vurma konusunda bizim kadar başarılı değiller. 

    Ariel Dorfman, ‘Ölüm ve Kız’ hakkında insanlığın çağlar boyunca karşılaştığı sorunları ele aldığını ifade ediyor. Metni yeniden sahneye koymuş bir yönetmen ve oyuncu olarak bunun üstüne ne eklemek istersiniz?

    Oyun, faşizm üstüne. Cuntaların toplumlarda yara açtığı ve bu yaraların nasıl iyileşeceği konusunda sorular soran bir oyun. Faşizm hala devam ediyor, ne yazık ki. Ama oyunun başarısı şurada; faşizmin açtığı yaralar sonucu gelen travmalar nasıl silinir, hala hatırlamak önemli mi, değil mi? Bu soruların cevaplarını arıyor ve aratıyor. Aslında biraz da mağdur ve seyirci arasında bağ kuruyor ve burada da bırakmıyor ve ekliyor; Mağdur olan da aynı işkence yoluna başvursa ne duruma düşer?

    Oyun aslında Şili’de geçiyor. Buradan yola çıkarak; bu tarihsel bir sorgulamayı ve yargılamayı Türkiye toplumu açısından teşvik edici özelliğe sahip olduğunu anlayabilir miyiz?

    Ariel Dorfman’ın bunu yazmış olmasını nedeni; –17 yıl sonra kaleme alabilmiş- Şili’de yaşayanların olan şeyleri unutmuş olması. Biz de yıllarca düşünüp planladık ama bu dönemin uygun bir dönem olduğuna karar verdik, hem Türk toplumu hem de dünyada olanlar açısından. Tüm dünyada insan hakları konusunda geriye doğru bir gidiş var.

    Oyunun kadınlar için özellikle anlatmak istediği bir şey var mı?

    İşkencenin kadını, erkeği asla olamaz, kime, neden ve nasıl yapıldığı asla kıyaslanamaz ama kadına uygulanan şiddet erkeklere uygulanan şiddetten daha boyutlu. Tecavüz gibi bir boyut var.

    İşkencecimiz ile barışmak mümkün müdür?

    Ariel Dorfman da bu soruyu soruyor. Artık işkenceler bittikten sonra demokrasi sürecinde bu insanlar mahkemeye çıkarılıyor, cezalandırılıyor, mağdurlardan ya da mağdurların ailelerinden özürler dileniyor. Aslında orada bir hesaplaşma ve defteri kapatma durumu söz konusu. Türkiye’de bu olmadı, olmuyor. Ceza çekilmeyince, hesaplaşma yapılmayınca toplumun yarası da kapanmıyor.

    Death and The Maiden ilk kez 1990 yılında İngiltere’de sahnelenmiş. İlk kez Türkçe yorumuyla siz ve ekibiniz sahneye koydunuz, nasıl hissediyorsunuz?

    Çok mutluyum, harika bir ekip çalışması yürüttük. Ağırlıklı bir rol oynadığım için benim sahnelerime bakacak bir dış göze ihtiyacım vardı ve çok iyi bir kadın yönetmen buldum: Viyanalı Kattharina Reinthaller. Oyunu birlikte yönettik ve çok keyifli bir süreç oldu. Yapımcımız Zeynep Dalkıran’iın her anlamda büyük yardımları oldu. Yönetmen Asistanı Gülseven Akbulut, Set Dizayn Rasa Selemonaviciute ve Oyuncular; Göktay Tosun ve Yener Çelik ile iyi bir ekip çalışması oldu. Ayrıca 10-15 sene evvel şehir tiyatrolarında Işık Yenersu yönetiminde izlemiştim Ölüm ve Kız’ı. O gün kendime; “Bu yaşa geleceğim ve bu rolü oynayacağım” demiştim. Bu hayali gerçekleştirmenin de ayrıca mutluluğunu yaşıyorum.

    Not: 4 Haziran, saat 20:00’de Arcola tiyatrosunda gösterilecek ‘Ölüm ve Kız’ İngilizce üst yazılı şekilde oynanacaktır.