Author: ali

  • Dünya Covid-19 aşısına ne kadar yakın?

    Dünya Covid-19 aşısına ne kadar yakın?

    Covid-19 salgınına karşı aşı üretme yarışı tüm dünyada sürüyor. Hemen her gün farklı kaynaklardan aşının sonbahar aylarında hazır olacağına dair haberler yayımlanıyor. Peki bu beklentiler ne kadar gerçekçi? Aşı geliştirme sürecini ve potansiyel aşı adaylarının güncel durumlarını inceledik.

    Covid-19 aşısında ne durumdayız?

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Covid-19 için 13 Ağustos 2020 tarihi itibarıyla aralarında Türkiye’nin de olduğu ondan fazla ülkede toplam 167 aşı çalışması devam ediyor.

    Bunların 29 tanesi klinik araştırma aşamasını geçti ve insanlar üzerinde deneniyor. Henüz klinik araştırma aşamasında olan bu aşıların bir kısmı DNA bazlı, bir kısmı da öldürülmüş ya da zayıflatılmış virüs kullanıyor. Çalışmalarda sağlıklı gönüllülere aşının uygulandığı ve etkilerinin gözlemlendiği üç faz var. İlk fazda onlarca, ikinci fazda yüzlerce, üçüncü fazda ise binlerce kişi üzerinde testler yapılıyor. Özellikle üçüncü faz, nüfustaki çeşitliliği temsil edebilmesi için çeşitli yaş gruplarını, sağlık problemi olan insanları, hamileleri ve bebekleri de kapsıyor.

    Aşının muhtemel etkilerinin gözlemlendiği bu fazlar aşı çalışmalarında en kritik kısım. Tamamen sağlıklı kişilerin bu test süreci boyunca enfekte olması beklendiği için bu fazlar uzun sürüyor. Etik sebeplerle bu insanlara kasıtlı olarak hastalık bulaştırılmıyor. Dünyadaki aşı çalışmaları arasında, binlerce gönüllü ile gerçekleştirilen üçüncü faza geçen sadece beş aşı adayı var:

    • Oxford/Astrazeneca: Viral vektör türünde geliştirilen bu aşı virüsteki ‘Spike Protein’ diye adlandırılan bölgeyi hedef alarak virüsün hücreye tutunma ve kendini çoğaltma fonksiyonlarını durdurmayı hedefliyor. Daha önceki SARS ve MERS salgınlarında öğrenilen ve bir yere kadar geliştirilen bu teknik, Covid-19 aşı çalışmalarına başlandığında epeyce vakit kazandırdı ve daha şimdiden yüzlerce milyon doz sipariş aldı. Astrazeneca ile ortak yürütülen aşı çalışmasıyla ilgili 20 Temmuz’da yayınlanan makalede ikinci faz sonuçlarının umut verici olduğu ve istenen bağışıklığı sağladığı duyuruldu.
    • CanSino: Çin merkezli bir başka aşı çalışması olan Cansino da viral vektör türünde aşı geliştiriyor. Çin ordusunda 3. Faz denemelerine başlanan aşının da daha önceki fazlardaki etkisi Lancet dergisinde incelenmişti.
    • Sinovac: Eski bir yöntem olan ‘inaktif virüs’ tekniğine göre hazırlanan bu aşıda, enfekte etme özelliğini yitirmiş olan virüs vücuda verilerek, vücudun hastalığa bağışıklık kazanması hedefleniyor. Haziran ayında birinci ve ikinci fazda kritik bir yan etki gözlemlenmediğini açıklayan şirket, üçüncü faz çalışmalarına Brezilya’da devam edeceğini duyurdu. Bu yöntemin dezavantajı, üretiminin uzun ve maliyetli olması. Zayıflatılmış ya da öldürülmüş virüs ile üretilen aşılarda bu virüslerin çoğaltılması için milyarlarca tavuk yumurtası gerekiyor.
    • Sinopharm: Çin merkezli bir başka aşı çalışması olan Sinopharm da ‘inaktif virüs’ yöntemini kullanıyor. Şirket üçüncü faz çalışmalarını Abu Dabi’de yürütüyor.
    • Moderna: Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirilen bu aşı, daha önceki aşılardan farklı olarak virüsün kendisinin değil, genetik materyalinin (RNA) vücuda enjekte edilerek bağışıklık oluşturmayı amaçlayan bir yöntemi kullanıyor. Üretimde büyük avantajlar sağlayacak bu yöntemin başarılı olması halinde aşı teknolojisinde çığır açabileceği bilim çevrelerince öngörülüyor. Moderna şirketi de üçüncü faz çalışmalarına geçtiğini duyurdu.

    11 Ağustos tarihinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkenin ilk koronavirüs aşısınının Moskova’daki Gamaleya Ensititüsü tarafından geliştirildiğini ve Rusya Sağlık Bakanlığı tarafından onaylandığını açıkladı. Putin, yakında toplu üretime başlamayı amaçladıkları aşının kendi kızına yapıldığını da söyledi. Ancak bazı uzmanlar, Rusya’nın aşı çalışmalarında hızlı davranmasına şüpheyle yaklaşıyor.

    Dünya Sağlık Örgütünün belirli aralıklarla güncellediği aşı adayları listesinde bu aşı henüz sadece ilk fazını tamamlamış görünüyor. Güvenli ve etkili bir aşı için geniş kitlelerde denemelerin yapıldığı ikinci ve üçüncü faz ile ilgili detaylar henüz net değil.

    Covid-19 aşısında nasıl zaman kazanıldı?

    Dünyada Covid-19 salgınını daha hızlı sürede kontrol altına almak için bazı aşamalar eş zamanlı yürütülüyor. Bazı şirketler ise henüz klinik araştırma sürecinin başındayken bile üretim ve lojistik için ön çalışmalara başlamış durumda. Covid-19 aşısı çalışmaları başladığında bazı kurumlar daha önceki çalışmalarını (SARS, MERS) bu yeni tipteki Koronavirüs (SARS-CoV-2) için adapte edebildi ve araştırma aşamalarını rekor sürede geçebildi. Çünkü COVID-19 , daha önce aşı çalışmaları başlayan diğer koronavirüslerle aynı aileden.

    Kazanılan zamana rağmen aşının tüm dünyaya ulaşabilmesi için biraz daha beklemek gerekecek. Bu aşı adayları insanlar üzerindeki deneyleri başarıyla tamamlasalar bile onay ve üretim sürecinin de belli bir süre alabileceği düşünülüyor.

    Bunun yanında, salgın tüm dünyaya yayıldığı için tarihte ilk kez bu ölçekte bir lojistiğe ihtiyaç duyulacağı için, aşı için gerekli hammadde temini ve aşının dünyaya dağıtımı da şimdilik soru işaretleri ile dolu.

    Aşılar nasıl üretiliyor?

    Günümüzde modern aşıların geliştirilmesi için iki temel kriter var; güvenlik ve etkinlik. Bir aşının tehlikeli bir yan etkisinin olmadığını ve hedeflenen hastalığa karşı bağışıklık sağladığını gösteren bu iki kriterin sağlanabilmesi için çok titiz ve uzun bir çalışma süreci gerekiyor. Akademik araştırma ile başlayan bu süreç, laboratuvar ortamında yapılan araştırma ve deneylerle devam ediyor. Klinik deneyler ve ardından onay ve üretim aşamaları, en nihayetinde dağıtım ve aşılama aşamaları ile son buluyor.

    Uzun ve zahmetli olan bu süreç ortalama 10-15 yıl olarak kabul ediliyor. Tarihte daha önce geliştirilen aşılara bakıldığında en hızlı üretilen aşının dört yılda geliştirilen kabakulak aşısı olduğunu görüyoruz.

    Bazı aşıların geliştirilme süreci devam ediyor. Örneğin HIV’e karşı 40 yılı aşkın süredir etkili bir aşı henüz bulunamadı.

    Salgın gibi olağanüstü durumlarda aşı üretim sürecinin kısaltılması için çok ciddi maddi kaynağa ve araştırmacıya ihtiyaç duyuluyor. Maddi yetersizlik ya da salgının yavaşlaması sebebiyle bazı aşı çalışmaları da yarım kalıyor. Covid-19 salgınının, kullanılan yeni tekniklerle, tarihte daha önce görülmemiş bir araştırma ve üretim sürecinin yaşanmasına sebep olduğu ve aşı üretiminde yeni bir çığır açacağı bilim çevrelerince öngörülüyor.

    Kaynak : BBC Türkçe


     

    Şelale Restaurant

  • Uzman çavuşun tecavüz ettiği 17 yaşındaki çocuk İ.E.’nin cenazesi gece polis ablukasında defnedildi

    Uzman çavuşun tecavüz ettiği 17 yaşındaki çocuk İ.E.’nin cenazesi gece polis ablukasında defnedildi

    Batman – Uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne uğradıktan sonra intihara sürüklenen çocuk İ. E., polis ablukası altında toprağa verildi. Cenazeyi gece teslim eden polis, aile dışında kimseyi mezarlığa almadı.
    Batman’ın Beşiri ilçesinde uzaman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne uğradıktan sonra 16 Temmuz’da intihar girişiminde bulunan, 17 yaşındaki İ.E., tedavi gördüğü hastanede dün yaşamını yitirdi. İ.E.’nin cenazesi otopsi işlemlerinin ardından Batman Bölge Hastanesi’ne kaldırıldı. İ. E.’nin cenazesi 17 saat sonra gece 03.00 gibi aileye teslim edildi. Batman Asri Mezarlığı’na götürülen cenaze yoğun bir polis ablukası altında defnedildi.
    POLİS MÜDAHALESİ
    Cenaze defnedilirken mezarlığa aile dışında kimse alınmadı. Polis, milletvekilleri, siyasi parti, insan hakları savunucuları, sivil toplum örgütleri temsilcilerine engel oldu. Mezarlığa alınmayan kitle tepki gösterirken, polisler HDP Siirt Milletvekilli Sıdık Taş ve yanındaki gruba müdahale etti. Cenaze aile bireyleri tarafından defnedildi.

     

    İpek Mobilya

  • Uzman çavuşun tecavüzüne uğrayan İ.E. yaşamını yitirdi

    Uzman çavuşun tecavüzüne uğrayan İ.E. yaşamını yitirdi

    Batman – Uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne uğraması üzerine intihar girişiminde bulunan 18 yaşındaki İ.E., 16 Temmuz’dan bu yana tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

    Batman’ın Beşiri ilçesinde 16 Temmuz günü intihar girişiminde bulunan, sonrasında ise uzman çavuş Musa Orhan tarafından tecavüze uğradığı ortaya çıkan 18 yaşındaki İ.E, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

    İ.E, intihar girişimi sonrasında kaldırıldığı hastanede yaşam mücadelesini verirken, İ.E’nin bıraktığı mektubunda tecavüze uğradığını anlattığı ailesinin şikayeti ile aynı gün gözaltına alınan uzman çavuş Orhan ifadesinde, İ.E. ile herhangi bir cinsel birliktelik yaşamadıklarını ileri sürdü. Fakat tecavüzü doğrulayan Adli Tıp Raporu gösterilmesi üzerine bu kez İ.E. ile Siirt’te buluştuklarında “alkollü” olduğunu söylemekle yetindi.

     

    RAPORA RAĞMEN SERBEST KALDI

    Soruşturma dosyasına “gizlilik” kararı getirilen uzman çavuş, “nitelikli cinsel istismar” suçundan sevk edildiği Siirt Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’nce adli kontrol tedbiriyle serbest bırakılmıştı.

     

    MECLİSE TAŞINDI

    İ.E.’nin ailesi ise, hukuki destek alabilmek için İnsan Hakları Derneği (İHD) Batman Şubesi’ne başvurdu. Ailenin talebi üzerine dernek tarafından Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’na, Milli Savunma Bakanlığı’na ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na başvuruda bulunarak soruşturma ve olay hakkında bilgi alma talebinde bulundu.

    HDP Batman Milletvekili Feleknas Uca ise, uzman çavuşun serbest bırakılmasını Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından yanıtlanmasını istediği soru önergesi ile Meclis gündemine taşıdı.

    Yaşananlara ilişkin haberlerin Batman’ın haftalık yerel gazetesi Jiyan Haber’in internet sitesinde yayınlanması soruşturma konusu oldu. Batman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından haberleri yayınlayan Jiyan Haber Gazetesi İmtiyaz Sahibi İdris Yayla hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “halkı kin ve düşmanlığa veya aşağılama” fiilini düzenleyen 216’ncı maddesi uyarınca soruşturma başlatıldı.

     

    MA

     

  • 21. Yılında 17 Ağustos Marmara Depremi özeti : Veli Göçer 2019 yılında tekrar inşaat şirketi kurdu

    21. Yılında 17 Ağustos Marmara Depremi özeti : Veli Göçer 2019 yılında tekrar inşaat şirketi kurdu

    Bugün, Türkiye’nin yakın tarihinin en büyük felaketi olarak gösterilen 17 Ağustos Depremi’nin 21’nci yıldönümü.

    • 1999 yılında 16 Ağustos’u 17 Ağustos’a bağlayan gece meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki yer sarsıntısı, Türkiye tarihinin en büyük ikinci depremi olarak kayıtlara geçti.
    • Türkiye’nin kuzey bölgelerden boydan boya geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın batı bölümünde meydana gelen deprem, 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03:01’de başladı ve 45 saniye sürdü.
    • Depremin merkez üssü İzmit’in Gölcük ilçesi olarak açıklandı. Büyüklüğü de Richter ölçeğine göre ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS) tarafından 7.6; Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi tarafından ise 7.8 olarak ölçüldü.
    • Bununla birlikte, bugün genel olarak depremin büyüklüğü, ilk yapılan açıklamalarda duyurulan 7.4 olarak kabul ediliyor ve bu ölçü kullanılıyor.
    • Resmi rakamlara göre, depremde 18 bin 373 kişi hayatını kaybetti, 48 bin 901 kişi de yaralandı. 5 bin 840 kişi de kayboldu.
    • Ancak bölge halkı, can kaybının çok daha yüksek olduğunu öne sürüyor. Resmi olmayan kaynaklar, can kaybının 50 bin civarında olduğunu iddia ediyor.
    • 20 bilim insanı ve araştırmacıdan oluşan Ulusal Deprem Konseyi kuruldu ancak bu Konsey 2007 yılında lağvedildi
    • İstanbul’un birçok noktasına deprem konteynırları yerleştirildi ve toplanma alanları belirlendi. Belirlenen toplanma alanlarının büyük bir bölümü daha sonra imara açıldı
    • Depremin ardından 170 kamu görevlisi hakkında görevi ihmal suçlamasıyla dava açıldı. Bu kişilerin bazıları görevden uzaklaştırılırken, bazı davalar da zaman aşımı nedeniyle düştü.
    • Ayrıca yıkılan ya da zarar gören binaların müteahhitleriyle ilgili 2 bin 100 dava açıldı. Ancak bu davalarda verilen hükümler ertelendi veya zaman aşımı nedeniyle düştü.
    • Yalova’da inşa ettiği binaların önemli bir kısmı çöken ve 200’ye yakın insanın hayatını kaybetmesine neden olan müteahhit Veli Göçer’le ilgili yargı süreci sembol davaya dönüştü. Göçer, 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. 7,5 yıl hapis yattıktan sonra 2011’de tahliye oldu ve geçen yıl kurduğu şirketle yeniden inşaat sektöründe faaliyet göstermeye başladı.
  • HDP: Felakete yol açan doğal afet değil, rantçı zihniyettir

    HDP: Felakete yol açan doğal afet değil, rantçı zihniyettir

    Halkların Demokratik Partisi 17 Ağustos 1999 meydana gelen depremin yıl dönümüne ilişkin yazılı açıklama yaptı. Depremi’nin yıl dönümünde paylaştığı mesajda, “17 Ağustos yıkımının nedeni sorumsuzluk, rant ilişkileriydi ve ne yazık ki 21 yıldır yine benzer bir rantçı zihniyet bu ülkeyi yönetmektedir” denildi. HDP açıklamasında Türkiye’nin içinde bulunduğu deprem riskine rağmen aradan geçen yıllarda gerekli tedbirlerin alınmadığına dikkat çekildi. Açıklamada şunlar kaydedildi:

     

    Türkiye tarihinin en büyük deprem felaketlerinden biri olan 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin üzerinden 21 yıl geçti. Resmi verilere göre 18 bin 373 kişinin hayatını kaybettiği, 48 bin 901 kişinin yaralandığı, 5 bin 840 kişinin kaybolduğu bu büyük felaketin üzerinden geçen yıllara rağmen ne yaralar tam anlamıyla sarıldı ne de Türkiye’nin içinde bulunduğu deprem riskine karşı gerekli tedbirler alındı.

    İstanbul, Bolu, Bursa, Eskişehir, Kocaeli, Sakarya ve Yalova’da can ve mal kaybına neden olan deprem felaketinin bilançosu resmi verilerden çok daha ağırdı. Sivil toplum örgütlerine, bölge halkına ve resmi olmayan verilere göre 99 deprem felaketinde en az 50 bin insan hayatını kaybetti. TBMM Araştırma Komisyonu verilerine göre deprem felaketinde 112 bin 735’i ağır, 124 bin 131 orta, 12 bin 42 az hasarlı olmak üzere 365 bin bina hasar gördü.

    Marmara depreminde ortaya çıkan yüzlerce örnek yıkımın sadece doğal afet olarak adlandırılamayacağının kanıtıydı. Rant, çarpık kentleşme, siyasi sorumsuzluk, alınmayan tedbirler doğal afetlerle birleştiğinde toplum için kaçınılmaz yıkımlara dönüşmektedir. 17 Ağustos yıkımının nedeni işte tam da bu sorumsuzluk, rant ilişkileriydi ve ne yazık ki 21 yıldır yine benzer bir rantçı zihniyet bu ülkeyi yönetmektedir.

    17 Ağustos depreminden bu yana aynı şiddette olmasa da Türkiye defalarca benzer deprem felaketleri yaşadı ve maalesef hep yıkımla, ölümle sonuçlandı. 2003 yılından beri kentleri depreme dayanıklı hale getirmek, deprem yaralarını sarmak amacıyla vatandaştan toplanan yaklaşık 70 milyar TL’lik Deprem Vergisi, “örtülü ödenek” gibi yandaşlarına, sermayeye peşkeş çekildi. 99 depreminden beri hasar kaydı bulunan binlerce binada yaşamını sürdürmeye mecbur bırakılmış ve ölüme terk edilmiş insanların bulunduğu bir ülke gerçekliği söz konusudur. Başta İstanbul için olmak üzere bırakın gereken tedbirleri almayı, deprem toplanma alanlarını bile AVM’lere, yapılaşmaya açan bu rantçı iktidar zihniyeti toplumumuz için en büyük tehlike ve tehdittir. Deprem gerçeğiyle yüzleşmesi gereken iktidar Kanal İstanbul gibi ekolojik felaketlere yol açmasının yanı sıra fay hatlarını harekete geçirerek daha büyük felaketlere davetiye çıkaracak rant projelerinde ısrar etmektedir. Çünkü rantı insan yaşamının, doğanın ve her türlü değerinin üzerinde görmektedirler. Bu zihniyetin, Marmara Depreminde çürük binalar yaparak insanları ölüme terk ettiği kanıtlanan Veli Göçer zihniyetinden farkı yoktur. Veli Göçer’e ve binlerce canın yitirilmesine neden olan diğer müteahhitlere yeniden “inşaat yapma ruhsatı” veren de zaten bu iktidardan başkası da değildir.

    Yapılması gereken uzmanların ısrarlı uyarıları dikkate alınarak başta yerel yönetimler olmak üzere yetkililerin gereken tedbirleri almasıdır. Halklarımız da bu konuda gerekli duyarlılığı göstererek yaşamı üzerinden rant hesapları yapanlara prim vermemelidir.

    17 Ağustos Marmara Depremi vesilesiyle bir kez daha depremde hayatını kaybeden on binlerce canımızı rahmetle anıyor, bu rant düzenine karşı mücadeleyi yükselteceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.”

  • Ölüm orucundaki Karakaya ve Akman’ın avukatı: Talepleri karşılanabilir

    Ölüm orucundaki Karakaya ve Akman’ın avukatı: Talepleri karşılanabilir

    6 aydır ölüm orucunda olan tutuklular Özgür Karakaya ve Didem Akman’ın avukatı Tuğçe Nazlı Akın, durumları hakkında bilgi verdiği müvekkillerinin adil yargılanma ve cezaevi koşullarının düzeltilmesi yönündeki taleplerinin yerine getirilemeyecek istekler olmadığını dile getirdi.

    Tutuklu avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal gibi İzmir Şakran Cezaevi’nde kalan Özgür Karakaya ve Didem Akman da, adil yargılanma ve cezaevi koşullarının düzeltilmesi talebiyle 19 Şubat’tan bu yana ölüm orucunda. 6 aydır eylemlerini sürdüren her iki tutuklu için hayati risk her geçen gün daha büyüyor. Eylemcilerden Akman, geçtiğimiz ay avukatı aracılığıyla paylaştığı mektubunda “Ölüm orucu olsun olmasın ‘hücreler öldürüyor’ diyoruz. Bunun anlaşılması, tartışılması, görülmesi ve ölümün önüne geçilmesini istiyoruz” diyerek, ağırlaştırılmış müebbet rejimi konusunda acilen düzenlemelerin yapılması çağrısında bulunmuştu.

    Her iki ismin avukatı Tuğçe Nazlı Akın, Karakaya ve Akman’ın durumlarına ilişkin Mezopotamya Ajansı (MA) konuştu.

    YÜRÜYEMEYECEK HALDE

    Didem Akman’ın ağırlaştırılmış müebbet cezası olduğu için ‘tabutluk’ adı verilen 8 metrelik tek kişilik bir hücrede tutulduğunu belirten avukat Akın, 40 kiloya kadar düşüp, el ve ayak bileklerinde morluklar ve şişlikler oluşan Akman’ın artık yürümekte zorluk çektiğini paylaştı.

    İDAMI KALDIRDILAR ‘TABUTLUK’ İNŞA ETTİLER

    Akın, “Sadece bir yatak ve küçük bir dolabın olduğu bir yerde, kişisel temizliğini ve yemek ihtiyacını aynı lavaboda karşılıyor. Ağırlaştırılmış müebbet tutsaklar yaşamlarını böyle bir yerde geçiyorlar. Ağırlaştırılmış müebbet cezası, idam cezasının yerine getirilen bir ceza. Yani öldürmüyorlar ama ‘tabutlukta’ bir ömür geçirmeye mahkum bırakıyorlar” dedi.

     

     

    Akman’ın günde sadece 1 saatlik havalandırma hakkına sahip olduğunu dile getiren Akın, diğer tüm tutukluların bir araya gelebildiği ortak havalandırma ve sohbet hakkından Akman’ın yararlanamadığını ifade etti. Akın, pandemi döneminde ailesiyle görüşemeyen Akman’ın sadece her hafta telefon görüşmesi yapabildiğini aktardı.

    CEZAEVİ İDARESİ GÜÇ GÖSTERİSİNDE

    Fiziksel olarak hareket edemediği için kişisel temizliğini dahi yapamadığını söylediği Akman’ın ciddi sağlık sorunları yaşadığını söyleyen Akın, şunları ekledi: “Akman’ın bir refakatçıya ihtiyacı var ancak idare tarafından verilmiyor. Zayıfladığı için kemik batmaları yaşıyor, bir havalı yatağa ihtiyacı var ama yine idare tarafından verilmiyor. Cezaevi idaresi tutsaklara ‘sizi adam edeceğiz’ diyerek, bir güç gösterisinde bulunuyor. Akman da dahil olmak üzere bu cezaevinde kalan tüm tutsakların talepleri, ihtiyaçları sebep gösterilmeksizin reddediliyor. Ayrıca tutsaklar, AYM başvuruları gibi çok hayati durumlar için yaptıkları yazılı başvurulara numara verilmediği için takip edemiyorlar. Örneğin bir tutsak cezası onanmadan önceki bu 1 ile 2 haftalık bir süreci kapsıyor. Başvurusunu takip edemediğinde cezası onanabiliyor. Bu kadar hayati bir konuda bile idarenin keyfi tutumu söz konusu. Yayın ve mektup sorunları da devam ediyor. Zaten tecrit altındalar, bu tür uygularla katlanmış bir tecritte yaşıyorlar. Akman ve Karakaya tüm bu nedenlerin ortadan kalkması, koşulların düzeltilmesi için ölüm orucundalar.”

    B1 VİTAMİNİ VERİLMEDİ 

    Av. Akın, 37 kiloya düşen Özgür Karakaya’nın ise ağzında yaraların oluştuğunu paylaştı. Ölüm orucundaki insanlarda oluşan ağız yaralarına kara dut şerbetiyle gargara yapmanın iyi geldiğini belirten Akın, fakat idarenin bunu tutuklulara vermediğini dile getirdi. Akın, yine ailesi tarafından cezaevi idaresine teslim edilen B1 kompleks vitaminin de Karakaya’ya verilmediğini söyledi.

     

    Karakaya’nın kemik batmalarından dolayı havalı yatağa ihtiyacı olduğunu dile getiren avukat Akın, cezaevinde bulunan sağlık görevlilerinin heyet raporu olmadığından yatağın verilmesini engellendiğini ifade etti.

     

    Akın tutuklu meslektaşları Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal gibi adil yargılanma ve cezaevi koşullarının düzeltilmesi talebiyle ölüm orucunda olan Karakaya ve Akman’ın taleplerinin yerine getirilemeyecek istekler olmadığını kaydetti.

    ‘ATK’YE BAŞVURMAYA ÇEKİNİR OLDUK’

    Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) Timtik ve Ünsal hakkında cezaevinde kalamayacakları yönünde verdiği rapordan sonra hastaneye geçişlerin yapıldığını ancak orada da zorla müdahale tehdidi altında olduklarını belirten avukat Akın, “Bu deneyimin ardından Didem ve Özgür için ATK’ye başvurmak için kaygılarımız oluştu. ATK’ye başvuru yapmaktan bile çekinir durumdayız. Sadece iki kişiyi değil, tüm cezaevlerindeki koşulları etkileyen bir süreç. Cezaevlerindeki insanların ölüm orucuyla düzeltilmesini istedikleri koşulları yaratan cezaevi yöneticileridir. Burada temel hak ihlalleri var ve bunların giderilmesi gerekiyor. Ölüm orucundaki tutsakların taleplerini sahiplenmeliyiz” dedi.

    Kaynak: MA

  • Selahattin Demirtaş: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    Selahattin Demirtaş: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın T24’te, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?” başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    Tek tek başlıklar halinde, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in nasıl bir yönetim modeli olabileceğine dair kişisel önerilerimi sunuyorum

    2014 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle fiilen, 2018’deki seçimle de resmen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçen Türkiye’de neredeyse tüm muhalefet partilerinin ortaklaştığı konu, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiştir. Muhalefetin, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş ifadesiyle vurgulamaya çalıştığı şey, geçmiş yıllardaki parlamenter sisteme dönüş değil, yeni bir modelin hayata geçirileceğidir.

    Nihayetinde ağır aksak da olsa kesintilere de uğrasa Türkiye’nin 150 yıllık bir parlamenter yönetim deneyimi bulunmaktadır. Ancak gelinen noktada, eski parlamenter yönetim modelinin de toplumun sorunlarını çözmekte, yaşanan devlet krizini ve çöküşü aşmada yetersiz kalacağı net olarak anlaşılmış olacak ki, muhalefet ağız birliği etmişçesine Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den söz ediyor. Ne var ki bu sistemi savunan hiçbir siyasi parti, derli toplu bir öneriyle ortaya çıkıp da bu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne olduğunu anlatmıyor. Bunu neden yapmadıklarını bilemiyorum. Kendilerince haklı nedenleri vardır mutlaka. Belki de partilerin bu yönlü hazırlıkları veya çalışmaları vardır, haksızlık etmiş olmayayım.

    Güçlendirilmiş Parlamanter Sistem parlamentodan ibaret değildir

    Tartışmalara katkı verebilmek amacıyla, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den ne anladığımı, sistemin nasıl olması gerektiğini aktarmak istiyorum. Her şeyden önce benim Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den anladığım, sadece Meclis’in demokratik bir işleyişe kavuşturulması, Meclis’in etkinliğinin ve gücünün artırılması değil. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, adı üstünde, bir yönetim sistemidir ve doğal olarak bu sistem sadece parlamentodan ibaret değildir. Bu tanımlama, kamunun bütün karar alma, uygulama ve denetleme çalışmaları ile toplumun ve bireyin bu çalışmalara katılmasının en demokratik şekilde düzenlenmesini ifade eder.

    Bu sistemin meclis (yasama) ayağı kadar yürütme (hükümet), yargı, bürokrasi, medya, sivil toplum, yerel yönetimler ve ekonomik model ayakları da son derece önemlidir. Zaten bu alanların tümü Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e göre düzenlenmeden yeni bir sistemden söz edilemeyeceği gibi, bu alanların tamamı demokrasiyle buluşturulmadan da sistemin demokratikliğinden söz edilemez.

    Öte yandan yeni sistem sırf parlamentonun demokratikleştirilmesinden ibaretmiş gibi ele alınırsa ortaya bir tür parlamentarizmden başka bir şey de çıkmayacaktır. Bu nedenle bütünlüklü bir sistem tartışmasına girmek gerekir. Cumhuriyetin yeni yüz yılında güçlü bir demokrasi inşa etmek için tüm demokrasi güçleri, bu sürece kendi açılarından katkı sunacak çalışmalar yapmalıdır diye düşünüyorum.

    Tabii ki sadece siyasi partiler değil; akademi dünyası, sivil toplum, aydınlar, medya, özellikle gençler ve kadınlar bu tartışmalara aktif şekilde ve somut önerilerle mutlaka katılmalıdır. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne olması gerektiği tartışmaları bizzat halka mâl edilerek ve halkın doğrudan katılımıyla yürütülmelidir. Unutmamak gerekir ki, demokrasinin bir kültür haline dönüşmesini istiyorsak halkı tüm siyasi süreçlerin asıl öznesi olarak kabul etmek, buna göre bir katılımcılığı hayata geçirmek elzemdir.

    Şimdi, tek tek başlıklar halinde, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in nasıl bir yönetim modeli olabileceğine dair kişisel önerilerimi sunuyorum.

    1- Siyasi partiler

    Siyaset alanını en fazla domine eden ve devlet yönetimini üstlenen aktör olabilme gücüne sahip siyasi partilerin demokratikleştirilmesi, ilk ele alınması gereken konudur. Bu çerçevede Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle partilerde lider hakimiyetine son verilmeli, milletvekili ve belediye başkanı adaylarının önemli bir bölümünün ön seçimle belirlenmesi yasal zorunluluk olmalı, parti yönetimlerinde ve aday listelerinde yüzde 50 cinsiyet eşitliği yasal güvence altına alınmalıdır.

    2- Seçim sistemi

    Seçim barajı kaldırılmalı, Türkiye milletvekilliği getirilerek yüzde bir oy alan her partinin en az bir milletvekiliyle parlamentoda temsil edilmesi olanağı sağlanmalıdır.

    Yüksek Seçim Kurulu’nun tarafsızlığı ve bağımsızlığı tam anlamıyla sağlanarak eşit ve adil seçim ortamı yaratılmalı, devlet olanaklarıyla seçim çalışması yürütmek ve seçmen iradesine baskı yapmak ağır yaptırımlarla engellenmelidir.

    Seçime girecek her siyasi parti, bir önceki seçimde aldığı oy oranına göre, seçime ilk kez katılacak partiler ise önceki seçimde en az oyu alan partinin hak ettiği miktara bağlı bir miktarda hazine yardımı alabilmelidir.

    Güvenilir, şeffaf ve denetime açık bir alt yapı oluşturularak, klasik sandığa giderek oy kullanma yönteminin yanı sıra internet yoluyla da oy verme olanağı sağlanmalıdır.

    3- Medya bağımsızlığı ve özgürlüğü

    Haber verme ve haber alma özgürlüğü kurumsal bir demokrasinin gelişmesi için hayati derecede önemlidir. Bu nedenle ifade özgürlüğü, evrensel basın ilkeleri çerçevesinde, eksiksiz bir şekilde garanti altına alınmalıdır.

    Medya kuruluşlarının sahiplerinin, devletle doğrudan ve dolaylı, herhangi bir ticari ilişki içinde bulunmasına yasal engel getirilmelidir.

    Basın çalışanlarının özlük hakları ile iş güvenceleri güçlü bir şekilde teminat altına alınmalıdır. Yerel medya dahil tüm medya kuruluşlarının, resmi ilan payından ayırımsız ve adil bir şekilde yararlanmaları yasal güvenceye bağlanmalıdır.

    RTÜK’ün denetim ve yaptırım yetkisi demokrasi sınırlarına çekilmeli, ifade özgürlüğü ve kişilik haklarını korumakla sınırlı olmalıdır.

    4- Sivil toplum

    Toplumun ve bireyin kamu yönetimlerindeki karar alma, uygulama ve denetleme süreçlerine en etkili, doğrudan ve aktif katılımı ancak sivil toplumun güçlenmesiyle mümkün olur. Bundan kast ettiğim şey, sadece sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi değildir. Sendikaların, meslek odalarının, derneklerin, vakıfların veya platformların var olmaları ve kamu yönetiminin her aşamasına katılma hakları yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

    TBMM’de veya belediye il genel meclislerinde kararlar alınırken, kanunlar yapılırken ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşmelere katılarak düşüncelerini, önerilerini sunmaları yasal bir hak, hatta zorunluluk olmalıdır.

    Bunun da ötesinde, bireylerin de yerel ve ulusal ölçekteki tüm kararlara ve denetime katılabilmelerinin önü açılmalıdır. Teknolojik gelişmeler, doğrudan demokrasi modelini uygulamayı giderek kolaylaştırmaktadır. Bu olanakların halk tarafından kullanılmasının sağlanması, demokrasinin toplumsallaşmasını ve giderek bir kültüre dönüşmesini sağlayacaktır. Akıllı telefon uygulamalarıyla tüm yurttaşların devlet, yani kamu faaliyetlerine katılarak görüş belirtme, oy kullanma ve denetleme hakkı olmalıdır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in en güçlü sigortası da sivil toplum olacaktır. Asıl olan halkın iradesiyse temsilcileri, yani vekilleri, giderek aradan çıkaracak doğrudan demokrasi uygulamalarını geliştirmek de radikal demokrasinin gereğidir.

    5- Yerel yönetimler

    Belediyelerin yetkileri ve belediye bütçeleri artırılmalıdır.

    Seçimle gelen yöneticiler hakkında kesinleşmiş mahkeme kararları olmadan onları görevden uzaklaştırmak mümkün olamamalıdır.

    Kayyım ve benzeri antidemokratik uygulamalara zemin sağlayan yasalar kaldırılmalıdır. Mahkeme kararıyla görevden alınan yerel seçilmişlerin yerlerine ya belediye meclisi tarafından ya da halk tarafından seçimle yeni görevlendirme yapılmalıdır.

    Yazı çok uzayacağından detaylara girmiyorum, aslında kapsamlı bir yerel yönetimler reformu yapılmalıdır.

    6- TBMM ve Hükümet

    Hükümet Meclis’ten oluşmalı, tüm çalışmaları milletvekilleri tarafından denetlenebilmelidir.

    Cumhurbaşkanı Meclis tarafından seçilmeli ve yetkileri sembolik düzeyde tutulmalıdır. Asıl görevi devleti temsil olmalı, tarafsızlığı sağlanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimi kolaylaştırılarak, Meclis Başkanlığı seçimi prosedürüyle benzer hale getirilmelidir.

    Partilerin grup yönetimlerinin, milletvekillerinin söz hakkını ve oy hakkını baskı altına alması, içtüzük değişikliğiyle engellenmelidir.

    Tek tek her milletvekilinin yetkisi ve gücü artırılmalıdır. Bir milletvekilinin verdiği yasa teklifi en geç üç ay içinde TBMM Genel Kurulu’nda oylamaya sunulmalı, teklifi veren milletvekilinin Genel Kurul’da teklifini savunmasına olanak sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.

    Her milletvekili, ulusal güvenlik ve üst derecede gizlilik gerektirenler hariç olmak üzere, tıpkı bir müfettiş gibi, tüm devlet kurumlarında önceden izin almaksızın denetim ve inceleme yapabilmeli, istediği bilgiyi yetkililerden alabilmelidir. Örneğin bir milletvekili, Ankara’nın Bala ilçesinde kaç çiftçiye tarımsal ürün desteği verildiğini, bu çiftçilerin kimler olduğunu, desteğin koşullarını Bala Tarım İlçe Müdürlüğüne yazılı veya sözlü şekilde sorabilmeli, Müdürlük belli bir süre içinde buna yanıt vermelidir.

    Muhalefetin Meclis’teki komisyonlarda etkinliği artırılmalı, hakları içtüzükte güvence altına alınmalıdır.

    Gensoru, yazılı ve sözlü soru mekanizmalarının etkili birer denetim yolu haline getirilmelidir.

    TBMM Genel Kurulu’nun çalıştığı günlerde ilk bir saat boyunca bakanlara sözlü soru sorma uygulaması yapılmalıdır.

    Yasa tekliflerinin komisyon görüşmeleri bütünüyle açık olmalı, televizyondan ve internetten canlı yayınlanmalıdır.

    Aslında Meclis iç tüzüğünün tümden gözden geçirilmesi ve demokratik hâle getirilmesi gerekiyor ama tek tek yazmam yazıyı fazlaca uzatacaktır.

    7- Yargı

    Mevcut Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yerine, Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu şeklinde iki ayrı üst kurul oluşturulmalıdır. Bu kurullara üye seçimi en demokratik ve katılımcı yollarla olmalıdır. Her iki kurulda da tüm avukatların oyuyla seçilecek birer baro üyesi, tüm hukuk fakültelerinin akademik kadrolarının oyuyla seçilecek birer üye, TBMM’den oylamayla belirlenecek ikişer üye, Cumhurbaşkanı’nın belirleyeceği bir üye, üst yargı kurumlarının üyeleri tarafından seçilecek birer üye, bizzat hakimler ve savcılar tarafından belirlenecek beşer üye bulunmalıdır.

    Hakim ve savcıların mesleğe kabul edilmesi yetkisi Adalet Bakanlığı’ndan alınmalı, Hakimler Kurulu’na ve Savcılar Kurulu’na devredilmelidir. Hakimlerin ve savcıların mesleğe kabulünde objektif kriterler ve liyakat esas alınmalıdır.

    Hakim ve savcıların özlük hakları, atama ve terfi işleri, soruşturulmaları ve görevden alınmaları bu kurullar tarafından ve objektif kriterler esas alınarak, evrensel yargı etik kurallarına uygun şekilde yürütülmelidir.

    Hukuk fakültelerindeki eğitim kalitesi artırılmalı, işlevini yerine getiremeyen hukuk fakülteleri kapatılmalıdır. Staj dönemlerinde temel insan hakları eğitimi artırılmalıdır. Kadın hakimlerin sayısının artırılmasını teşvik edecek düzenlemeler yapılmalı.

    Savcıların mahkeme salonundaki yerleri müdahil sıralarıyla aynı hizada ve savunma tarafıyla eşit şekilde yeniden düzenlenmelidir.

    Savcıların çalışma odaları hakimlerden ayrı bir binada, barolar ve avukatlarınki gibi münhasıran ayrılmış özel yerlerde olmalıdır.

    Avukatların delil toplama ve bilgiye, belgeye ulaşma yetkileri savcılarla eşit hale getirilmelidir.

    Sadece savcılara bağlı çalışan ve tek görevi adli işler olan adli kolluk kurulmalıdır.

    Adalet teşkilatının personel, altyapı, bina, lojman ihtiyaçları eksiksiz karşılanmalı, hakimler ve savcılar dahil tüm adalet personelinin sendikal örgütlenme hakkı yasal güvence altına alınmalıdır.

    Cezaevlerinin insan onuruna yakışır yerler haline getirilmesi ve infaz anlayışının eza çektirmeye yönelik olmaktan çıkarılması gerekir.

    Yargıç güvencesi fiilen ve yasal olarak güvence altına alınmalıdır.

    8- Ekonomi

    Ekonomi yönetiminin demokratikleşmediği bir sistemin gerçek bir demokrasiyle işlemesi imkansızdır. Bu nedenle, uygulanacak ekonomik modelden bağımsız olarak, her yurttaşın yerel ve merkezi bütçenin yapılması aşamalarına katılımının önü açılmalıdır.

    Her yurttaşın, bütçenin harcanmalarını rahatlıkla denetleyebileceği şeffaflık sağlanmalıdır.

    Örtülü ödenek uygulamasına son verilmeli, kamu ihalelerinde mutlak eşitlik ve şeffaflık sağlanmalıdır.

    Belli bir maliyet bedelinin üstündeki büyük ölçekli yatırımların yerel veya ulusal düzeyde referanduma sunulması zorunlu olmalıdır. Bu referandum dijital ortamda yapılabilir.

    Yerel ve ulusal ölçekteki ekonomik konsey her yıl tüm tarafların (sivil toplum, muhalefet, işçi ve işveren temsilcileri ile hükümet temsilcileri) katılımıyla toplanmalı ve stratejik planlara ilişkin gözden geçirme, denetleme rolünü üstlenmelidir.

    9- Bürokrasi

    Kamuda işe alımlarda, üst düzey bürokratik atamalarda liyakat dışında hiçbir kritere yer verilmemeli, bunu sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin sözlü mülakat yöntemi kaldırılmalı, işin gereği olarak sözlü mülakatın şart olduğu durumlarda ise mülakat esnasında ses ve görüntü kaydı yapılmalı ve bu kayıtlar arşivlenmelidir.

    Bürokraside israf, şatafat, lüks ve rüşvetin tümüyle önlenmesini sağlayacak mekanizmalar oluşturulmalıdır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem için anlayış devrimi

    Toplam dokuz maddede özetlemeye çalıştığım bu modele şüphesiz ki, çok şey eklenebilir. Elbette bu sisteme geçebilmek için hem Anayasa hem yasa hem yönetmelik hem kamu kurumları tüzüğü hem TBMM iç tüzüğü düzeyinde çok sayıda değişiklik yapılması gerekiyor. Bu nedenle tüm siyasi aktörlerin birlikte hareket etmesi ve bu süreci toplumsal bir katılımla yürütmesi gerekir. Fakat her modelde olduğu gibi Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de de gerçek ve kurumsal bir demokrasinin gelişmesi, öncelikli olarak anlayış devrimine bağlıdır. Halkın demokratik çıkarları dışında hiçbir amacı, hedefi, hırsı ve gündemi olmayan siyasi aktörlerin öncülüğünde ve tüm toplumsal kesimlerin el ele vererek oluşturacakları demokrasi ittifakının gücüyle başarılı olunabilir. Kolay değil ama imkansız da değil. Biraz daha samimiyet ve cesaret yeterli olacaktır.

    Belirttiğim çerçevede Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçilirse devlet demokrasiyle buluşmuş olur ve tüm toplumsal sorunların çözümü mümkün hale gelir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık kişilerin, grupların veya partilerin devleti olmaktan çıkarılarak halkın devleti haline getirilmesinin zamanıdır.