Category: Bülent Bingöl

  • TÜRKİYE SİYASETİNDE BİLİNMEYEN FAKTÖR : DEVŞİRMELER 1

    Türkiye’de Şovenizm cerahatiyle dolup taşan tarihçilerin duygudan uzak tarifleriyle tanıştık “devşirme ” tanımıyla. İdeolojisi tekçilik olan bir memlekette düşünmek veya sorgulamak kimin aklına gelir ki….

    Balkanlar’da Yunan, Bulgar, Boşnak, Sırp,….tarihte şu kadar esir alındı dendiğinde bir zafere ortaklık, şu kadar cariye getirildi dendiğinde yine bir hoşnutluk olurdu renksiz yüreklerde…

    Ülkedeki son 40 yıllık Kürt mücadelesiyle bu memlekette kimliklerin, İnançların, kültürlerin varlığından ve varlığımızdan haberdar olduk.

    Kolay olmadı binlerce köy yakıldı, on binlerce insan öldürüldü. Bırakın yabancıyı babası kardeşi ben Kürdim diyenin kafasını kırıyordu ve düzene gururla teslim ediyordu.
    Kendi kültürüne cüzzamlı muamelesi yapan sözde solcular, korkak sözde aydınlar bile bir avuç Kürdin mücadelesini bölücülük, milliyetçilik, hatta emperyalizm işbirlikçiliği,… İle suçluyordu.
    Korkudan sağ sol ideolojilere demir atanlar takla üstüne takla, manevra üstüne manevra yaptılar ve yapıyorlar.  Elbette insanlık mücadelesi sadece Kimlik, İnanç ve kültürler meselesi değildi, ama bu yola onursuz da çıkılamazdı. Ortada sistematik kendinden otomatik bir sinsi devşirme sistemi mevcut. Kendini inkar ahlaksızlığı ahlak olarak dayatıldı.

    Kürt’ün durumu bu iken T.C devletinin kuruluşunda sayıları otuzları bulan diğer inançlarda ve kimliklerde ise asimilasyon nerdeyse tamamlanmıştı. Devşirilenler kraldan daha çok kralcı, en inançlı Müslümana, en kavgacı Milliyetçiye, veyahut en Ulusalcı solcuya yelken açıyordu.
    Öyle ki gerçekte Türk olanlar konumuna göre yeterince Türk, Müslüman , Nasyonalist solcu olamadıkları gerekçesiyle fırça  yiyorlardı.

    Bir kısım Kürt ve Devrimcinin direnişi sonucu Sistem tarafından dayatılan maddi ve manevi soysuzluk politikası , kendini inkar politikası yavaş yavaş geniş Kürt kesimleri de dahil her kesimin kendini sorgulamasına dönüştü.

    Farklılıkların özüne Kavuşma çabalarının  arttığı oranda , Türk halkının farklılıkları  kabullenmesi de aynı oranda arttı. Neticede Özgürlük ne esir olmaktı nede esir almaktı. Özgürlük adalet ve eşitlik olmadan  gerçekleşmiyordu.

    İnsani mutluluk ile adalet ve eşitlik arasında  doğru orantı mevcuttur.

    Yukarda anlatılanın aksine ters bir orantı varoldu Türkiye’de ; o yüzden memleketin bolluk bereketine rağmen mutluluk ve refah var olamadı.

    İnsanlık tarihi boyunca farklı olanı öldürme, esir alıp köleleştirme ,devşirme, cariye (kadın köle) olarak kullanma hep var oldu. Tekçi devlet aygıtlarının kurbanı olmamızdan dolayı pek hissetmedik bu kelimelerin anlamını.

    Ancak sahipleri tarafından dizayn edilip Ortadoğu coğrafyasına salınan İŞİD belasının bölgede insanlığa yaşattıklarıyla tarihte bahsedilen bu “kelimeler” zihnimizde ve kalbimizde acıyla somutlaşabildi.

    Kaldı ki İŞİD bugün bunu yapıyor , tarihte kim bilir bunun kaç katı ölüm, işkence, tecavüz, kölelik, cariye ve zorunlu devşirmecilik oldu. Dün hissetmeden taraflı dinlediğimiz bu “kelimelerin”, bugün gördüklerimizin karşısında hissi ve vicdani ağırlığı altından kalkamıyoruz.
    Meğer bizler , halklar ne kadar çok kandırılmışız, kazıklanmışız, suça ve günaha ortak olmuşuz .

    Bu duygular içinde Türkiye Cumhuriyeti tarihi , devşirme tarihi zihnimden akıyor…
    Kürt Ziya Gökalp, Pomak Talat Paşa, Pomak Enver Paşa, darbeci Kürt Cemal Gürsel, Boşnak Kenan Evren, Alevi Abdülkadir Selvi, Alevi Dedesi İzzettin Doğan, Arap Oktay Vural, Erzincan Ermenisi Doğu Perinçek, Kürt ve Sabatay karışımı Fethullah Gülen, Gürcü R. Tayyip Erdoğan….saydıkça bitmiyor bu devşirmeler …halkların ve barışın düşmanları..

    Özüne ve özümüze düşman ve bu düşmanlığı , kavgayı kendine sermaye yapan bu devşirmelere rağmen barış gelebilecek mi. Ve içimdeki barış umudu gidip geliyor….

    Bu hüzünle Pencereden  bakıyorum güneşli havaya , ağaca, yeşile, kuşa, koşturan çocuklara…. bahar yaşam direnci sunuyor , doğa ve insan cıvıl cıvıl….

    İnsanlık  mücadelesinin sırrı Newroz milyonlar olup yeryüzüne akıyor faşizmi ve devşirmeleri silercesine…

    Devşirme piyonlar  silikleşiyorlar hafızamda …. Kobani’den Bahar ve Newroz tren olup katar katar umut getiriyor….Umudumuzun projesi HDP’yi getiriyor.

    Umut ve emek ile kalın…

    Newroz piroz be!

    Bülent Bingöl

  • 15 ŞUBAT KOMPLOSU OLMASAYDI 2 MİLYON İNSAN ÖLMEZDİ

    Ikinci dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Batı Avrupa’da liberalizmi ayakta tutmak için Marshal yardımlarıyla etkisini pekiştiriyor kontrolünü geliştiriyordu . Amerika öncülüğündeki Batı kapitalizmi (NATO )ve Sosyalist blok (VARŞOVA) karşılıklı nüfuz savaşlarına giriyor; arka bahçelerini geliştirmek istiyorlardı. Bu rekabette açık toplum, rekabetçi ekonomi, teknoloji üstünü Kapitalist blok; kapalı toplum, otoriter ve durağan ekonomiye dayalı Sosyalist bloğu yenilgiye uğrattı.

    Önce Batı Avrupa’ya domine olan Kapitalizm Sosyalist Bloğu yenmesiyle Doğu Avrupa’yı da etkisi altına alarak sonrasında Yugoslavya’daki savaşla Balkanları da kendine göre şekillendirdi . Kar hırsıyla kendine sınır koyamayan Kapitalizmin dünya egemenliği için nihai hedef Batı Avrupa’dan Pasifik Okyanusuna kadar olan alandı.
    Ancak bir anlamda bu işin anahtarı yada kördüğümü Ortadoğu’nun egemenliğiydi.

    Soğuk savaş döneminde ABD ve Müttefikleri Ortadoğu’da egemenliklerini kurabilmek ve Sosyalistlerin nüfuzunu sınırlamak için korkunç bir şekilde bölgede dinci ve milliyetçi (Türkeş, F.Gülen, Şah Pehlevi, Enver Sedat, Suudi Ve Körfez Diktatör Hanedanlıkları, Ismailiye tarikatı, Humeyni, Hamas, Saddam, Milli Görüş, Kenan Evren, AKP, MHP, Baas, Hizbullah, JİTEM , İŞİD, Müslüman Kardeşler, Taliban, El Kâide , Mezhepler, Şahsiyetler,….) yapılar oluşturdular; kimisini direk kimisini dolaylı işbirlikçi haline getirdiler. Öyleki Türk, Arap milliyetçiliği veya İslamcılığı özünde Amerika’ya hizmet eden bir milliyetçiliğe ve dinciliğe dönüşüyordu. Zaten Ortadoğu’da gelişimini tamamlayamayan Din ve Milliyet meseleleri Amerika’nın bu müdahaleleriyle tamamen kin ve nefret dolu Irkçı , gerici otoriter yapılara dönüştüler.

    1991 yılında Birinci Körfez Savaşıyla bölgeye giriş yapan onlarca Batılı devlet stratejik ve ekonomik Paylaşım gayeleri ile uzun vadeli üçüncü dünya savaşını başlattılar. Bölgede tek diktatör Saddam değildi ve şayet bu kapitalistler gerçekten diktatörlük karşıtı olmuş olsaydılar en büyük müttefikleri Suudi ve Körfez diktatörlükleri veya Kürtler’in Köylerini yakan hiçbir ulusal veya kültürel hakkını tanımayan Kemalist Türkiye rejimi olmazdı.

    Birinci müdahale aşamasını tamamlayan Kapitalist Devletler kar ve pazar hırsıyla ikinci somut müdahaleyi yapmak istiyorlardı . Kürt Mücadelesinin önderi Abdullah Öcalan Ortadoğu’da yapılacak müdahalenin halihazırda dinsel ve toplumsal olgunlaşmasını tamamlamayan toplumların ve inançların tamamıyla çürüteceğini belirtiyordu. Bu işin tek çaresinin özgür kimlikler ve inançlar, halkçı ekonomi ve sosyal politikalar olduğunun altını çiziyordu. Ancak işgal niyetindeki kapitalist güçler kendileri açısından bu özgürlükçü çizgiyi çok tehlikeli görüyor ve bertaraf edilmesini öngörüyorlardı.

    Hatta öncesinde Öcalan’ın hareketini sınırlayabilmek adına Kuzey Irak’ta yani Güney Kürdistan’da Barzani ve Talabani hareketlerine yarısı Irak sınırları içinde sorunlu ve bağımlı bir yapı oluşturmuştular.

    1998 yılında Türkiye ordusuna sığınan eski PKK’li Şemdin Sakık’ın itiraf ve yönlendirmeleriyle Eylül 1998 yılında Türkiye ordusu Suriye devletine ültimatom verdi; Suriye üzerinde bu güçler baskı oluşturdu . Durumun ciddiyetini anlayan Öcalan Suriye’den çıkma kararı aldı ; önünde iki Seçenek vardı ya Dağa yada Avrupa’ya gidecekti.

    Öcalan 1991 yılından itibaren barışa şans vermek için üç kere  ateşkes ilan etmişti ve sonuncu ateşkeside 1 Eylül 1998 yılında yeni kurulan Mesut Yılmaz Hükümetine şans vermek için ilan etmişti ;ancak birilerinin amacı üzüm yemek değildi niyet Ortadoğu işgaliydi.

    Öcalan barışta ısrar ediyordu ve Avrupa seçeneğine yöneldi. Önce Yunanistan ve daha sonra bir çok Avrupa ülkesine uğradı. Bu ülkelerin  parlamentoları ve Kanunları kabullenmelerine rağmen karanlık bir güç devreye giriyor tehdit ve menfaatlerle medeniyet Avrupası kendi insanlık kurallarını ayaklar altına alıyordu. 15 Şubat 1999 yılında uluslararası kirli bir komployla Kenya’dan alınıp Türkiye’ye teslim edildi. O zamanın Türkiye Başbakan’ı Ecevit ABD’nin bu çabasını anlamakta zorluk çektiğini söylüyordu .

    İmralı adasında tutulduğu küçük hücrede Öcalan Ortadoğu’ya müdahale edenlerin zihniyet ve amaçlarını iyi biliyordu ve onların planladığı topyekûn Kürt-Türk Savaşı’nı başlatma yerine barış ideolojisini derinleştirdi.

    Demokratik  toplum, her parça Kürt toplumuna uygun sosyal siyasal ekonomik ve savaş yapılanmalar, kadın bilinci ve ordusu, demokratik inançlar, ekolojik bilinç, fiili yerel özerklik temelinde Belediye seçimleri, diplomasi, sivil örgütlenmeler , Halkların yakınlaşması, demokratik konfederal Ortadoğu ve benzeri gibi çalışmaları Israrla sürdürdü.

    Kapitalist güçler 2003 yılındaki İkinci Körfez savaşıyla ve daha sonrasında Aralık 2010 yılında Tunus’da başlattıkları Arap baharıyla ; halihazırda ellerinden ekmekleri özgürlükleri alınan, diktatörlüklere mahkum edilen halkların arayışlarını bu sahte baharlarla işbirlikçi ılıman İslamcılara devretmek istediler. Ancak Ortadoğu’daki sosyal siyasal kültürel ve ekonomik eşitsizlik öyle zedelenmişti ki yapılmak istenenin aksine kontrol edilemeyen travmatik patolojik bir canavara dönüştü. İnsanlığın yerin dibine girdiği katliamlar ve tecavüzler ortaya çıktı.

    Pandoranın kutusu açılmıştı ; toplamda Irak ve Suriye’de 2 milyondan fazla insan öldü, milyonlarcası yerinden yurdundan oldu aç sefil mülteci oldu, tecavüzler soykırımlar önlenemez oldu.

    Özcesi dar milliyetçi ,Irkçı , gerici yobaz zihniyet ve kar hırsıyla gözü kör olan kapitalizm Ortadoğu’yu bataklığa soktu .
    15 Şubat 1999 yılından bu yana İmralı Adası’nda küçük bir hücrede tek başına tutulan Öcalan özgürlük ideolojisinde Israr etti.  Fiziken esir olmasına rağmen inandığı fikirlerini , siyasal, sosyal, kültürel, kadın ,ekoloji, askeri, ekonomik ve diplomatik ideallerini Kürdistan’da , Türkiye’de ve Ortadoğu’da örgütledi. Ortadoğu’da her inanç ve kimliğe yaşam hakkı sağladı.

    Şengal Ezidi katliamını engelleyen, Kobane’de insanlık onurunu çiğnetmeyen, kadın sömürüsüne savaş açan, inançlara rehabilitasyon imkanı veren, kollektif toplum ekonomisini öncelliyen, ekolojik yaşamı örgütleyen, Halkların demokratik özerklik çerçevesinde yaşayabileceği Rojava modeli, demokratik Konfederal Ortadoğu çözümü,….hepsi Öcalan’ın öngörüleriydi. Onun öğrencileri tarafından inançla kanla ortaya çıkarıldı.

    Türkiye’de dayatılan kanlı Kürt -Türk Savaşını boşa çıkaran, halkların özgürlük projesi umudunu yani HDP’yi işaret eden Öcalan’dır.

    Bataklığa saplanan Batı şimdi Rojava modelini tartışıyor….
    Hakları elinden alınan emekçiler kadınlar, kimlikler, inançlar ,….HDP’yi tartışıyor.

    Keşke lanetli 15 Şubat komplosu olmasaydı…
    Keşke Öcalan’ı zamanında dinleseydiler…
    Ve 2 milyonu aşkın  insan ölmeseydi!

    Ve keşke bizler seyirci kalmasaydık …kalmasak…

     

    Bülent Bingöl-Londra

  • AKP’nın Anası CHP’dır

    Amerikalı ünlü yazar  Murray Bookchin derki kapitalizm büyümezse ölür. Gerçekten de kapitalizm büyümek için ahlak kural demeden doğayı emeği toplumsal değerleri limitsiz kullanarak  her şeyimize hükmeder hale geldi.  Öyle ki son 200 yıllık ulus devlet tarihiyle beraber din ve milliyetçilik argümanlarıyla toplumlar adeta çıldıran travmatik güruhlara dönüştürüldü ,  dünyanın 5 milyar yıllık Doğa birikimi bu kısa sürede  tüketildi. Yaklaşık 4 milyar insan her gün aç yatıyor aç kalkıyor .Doğa adeta nefessiz bırakıldı.
    Dünyanın  önde gelen kapitalist ülkeleri,  dünya düzenine hükmetmeleri ve bu ilişkilerden  elde ettikleri haksız geliri bir sus payı veya kendilerine adam devşirecek arka bahçe olarak gördükleri toplumlarıyla sınırlıda olsa paylaştılar.

    Uzun bir dönem bu refah politikalarını  reel sosyalist blok karşısındaki cazipliğini korumak için yaptı. Ancak kapitalist rekabet arttıkça ve sermaye yavaş yavaş yukarıya toplandıkça ve artan teknoloji ile monopoller ortaya çıktıkça ; alt ve orta sınıfların farkı kalmadı sefalete mahkum olmaya başladılar. Her ne kadar sınırsız futbol, içki, uyuşturucu, kumar, metalaştırılan kadın olgusu, uyuşturan medya,…vb envayı türlü yöntem kullanılıyor olsada artık Avrupada yığınların homurdanışı başladı.

    Yunanistan’daki SYRIZA çıkışı başarılı  önderlikler ve popülist olmayan ; radikal demokrasi, çoğulculuk, anti cinsçilik,  kolektivizm, ekolojik yönelimlerle Avrupa’ya yayılması muhtemeldir. Doğrusu kapitalizmin merkezlerinde böyle bir dönüşümün başlaması en gerçekçi durumdur ve hayırlısıdır.

    Vahşi global kapitalizm üçüncü dünya ülkelerinde yerli işbirlikçi ekipleriyle kimi zaman din ile kimi zaman milliyetçilik zehri ile toplumlarda akıl tutulmasına neden oldu. Binlerce sene toplumlar bu kadar birbirine en azından etnik olarak bu kadar bilenmemişti, ama şimdi tek millet zihniyeti kanser gibi yayıldı; dünya çapında farklı olanlar azınlık olanlar katliama maruz kaldı.

    Nitekim talancı Osmanlı bakiyesi olan Kemalist Türkiye cumhuriyetide Batı kapitalizminin dizaynıyla bu tekçi politikalara yöneldi ve geride sayısız farklı etnik ve  farklı inanç  toplumlarının katliamıyla  kurbanlar bıraktı.
    Bu tekçi politikalar öyle gayri insani durumlar oluşturuyordu ki katliamı yapanı ahlaksız, direnmeden devşirileni azılı Türkçü yapıyordu, direneni de zaten katlediyordu. Velhasıl aynı coğrafyada yaşayan herkes maddi ve manevi kin, nefret, travma, bencillik, eziklik , soysuzluk, hırsızlık, ajanlık, direniş, …..konumuna göre  cebelleşiyordu; halklar üryan , ürkek , ekmeksiz ve fikirsizdiler.

    Sahi kimdi bu tekçiliği bu ülkede ağababalarıyla dizayn eden ve uygulayan; nerde bu Lazlar, nerde Çerkezler, Ermeniler, Boşnaklar, Gürcüler, Kürtler, Araplar, Rumlar , Hemşinliler,…..nerde bu halklar?  Neden herkes dilini unuttu? Yada  dillerini yuttular mı? Yada Kimliğini inkar edenler (yada ettirilenler) neden Türk ırkçılığı yapıyor?

    Nerede Yaradanın kuluyuz , Hak için adalet  ve sevgi yolcusuyuz diyen mütevazi Dinler… nerde Ezidilik, Hristiyanlık, Yahudilik , Müslümanlık, Enel Hakcılık, Alevilik, Zerdüştçülük , Manicilik,….nerde bu dinler ? Neden yok oldular?  Kalanlar neden dinini saklıyor veya göç ediyor? Neden herkes Dindarlık değil de Dincilik yapıyor? Bu Müslümanlığın içine ne katıldı da herkesi kafir ve katli-i vacip görüyor?
    Bu dönen tezgahtan herkesi düşman ve hedef gösteren  Müslümanlık ve Türk toplumu en çok kirlenmiyor mu? Aslında bu şekilde bu inanç ve etnisite kirletilmiyorlar mı, hedeflemiyorlar mı? Nasıl bir akıl tutulmasıdır ki bile bile bu inanç ve toplumdan olanlar basiret gösterip “yeter!” bizi  kullanmayın diyemiyorlar?

    Sanırım bu ülkede bu tekçiliği , bu kötülüğü, bu ırkçılığı , bu devşirmeciliği, bu kendini inkarcılığı ; yani faşizmi kurumsal olarak bu ülkenin gündemine sokanların adresi aşağıdaki kurum, kişi ve anlayışlardır.
    CHP’li Bakan M. Esat Bozkurt:
    ” Herkes , dostlar, düşmanlar ve dağlar , bilsin ki bu ülkenin efendisi Türklerdir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana vatanında sadece bir hakları vardır: Hizmetkar olma hakkı, Köle olma  hakkı.” 19 Eylül 1930 Milliyet gazetesi.

    AKP’li Başbakan Tayyip Erdoğan sık sık ” Tek millet, tek din, tek devlet, tek dil,  tek bayrak” diyordu  ve aynı Erdoğan IŞİD barbarları karşısında onurları ve ülkesi için direnen Kobani’li Kürtler için “Kobani düştü düşecek….” diye  çaba ve arzusunu gösteriyordu.

    Artık Mızrak çuvala sığmıyor; bizler bu ülkeye bu halklara bu inançlara Kapitalizmin farklı enstrümanları olan tekçi Kemalist milliyetçilik (CHP) ve tekçi dinci yobazlıkla  (AKP) neler yapıldığını biliyoruz; yukarda bahsettiğimiz Halkların ve İnançların nasıl buharlaştırıldıklarını biliyoruz, kendini inkârcılığın ve devşirmeciligin nasıl geliştirildiğini biliyoruz, ve aynı zamanda hakim unsur Türk milleti ve Sünni Müslümanlığın ne kadar ahlaksızca kullanıldığını biliyoruz.

    ÇÖZÜM HDP

    İşte bu noktada ortaya çıkan panzehir  HDP projesidir.
    HDP bu ülkeyi , bu Halkları , bu İnançları artık sömürmeye, ezmeye, birbirine kırdırtmaya,   onun bunun uşağı olmasına izin vermeyeceğini, kendine  toplumuna emeğine  doğasına yabancılaşmaya izin vermeyeceğinin projesidir.
    HDP yüzyıldan fazladır CHP  ve onun sağlı sollu türevleri MHP , İşçi partisi, AKP ,…vb  ırkçılığı, gericiliği, sömürüyü, kimliksizleştirmeyi,  sistematik olarak bu ülkede kurumsallaştırılmaya çalışanların kirini pasını temizleyecek.

    HDP halkın ve halkların içine ekilen kin, nefret, bencilliği ifşaa edecek; önyargıları kıracak kardeşçe yaşama vizyonunu ortaya çıkaracak.

    HDP halkın düşmanlarını hırsızları ortaya çıkaracak , düzen partilerinin tutuşması bundandır.
    Gelin hep beraber haramilerin saltanatını yıkalım; üstümüze sindirilen umutsuzluğu, negatifçiliği, bananeciliği, olumsuzu esas almayı, pasifliği tuzla buz edelim; yeter diyelim .

    Bulunduğumuz her alanda örgütlü mücadeleyi  büyütürsek ; CHP si ve AKP’siyle halk düşmanlarını sandığa gömebiliriz.
    Haydi iş başına!

    Bülent Bingöl-Londra

  • Edmonton Seçimleri: İhtiras, Hırs, Kariyer ve Ayak Kaydırma Oyunları

    İnkârcı ve imhacı devletin dayatmalarına karsı Kürtler 1980 yılları sonrası mücadeleyi yükseltince , devlet yeni yöntemler devreye sokuyordu; köyler yakılıyor, bölge ekonomisi çökertiliyor, güvenlik barajları yapılıyor, yurtdışına çıkarmak için şebekeler türetiyor ve milyonlarca Kürt Avrupa bilinmezliğine yol alıyordu.

    Yüzbinlerce aile parçalandı, kimisi geride kimsesiz kaldı, kimisi yollarda ölüm, işkence, açlık ve her türlü insanlık dışı şartlarla boğuşarak umuda yolculuk etti.

    Niteliksiz, dilsiz ve örgütsüz yüzbinler Avrupa’nın dört bir yanında en niteliksiz işlerde , kaçak ve uzun saatler çalışaraktan yirminci yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’nın yeni köleleri oldular. Sosyal ortamlarını oluşturamıyor ve sadece maddi olarak var olmaya zorlanıyorlardı; birbirine yabancı üç nesil ortaya çıkıyordu. Aileler parçalanıyor, gençler intihar ediyor, yaşlılar yalnızlık içinde gözü açık ölüyordu bu diyarlarda.

    Halbuki Avrupa’daki bu kadar büyük bir kitle örgütlü olabilseydi ne çok şeyler olabilirdi; kendi maddi manevi yapısını oluşturabilir, ülkedeki her türlü gelişmeye buralarda tercüman olabilir ve dahası batının çıkarcı kapitalist bakış açısıyla doğunun statükocu gerici yapısını aşan belki de dünyaya üçüncü yolu yani çözümü ortaya koyabilirlerdi.

    Ama kazın ayağı hiçte öyle olmuyordu ; Londra’nın Edmontan bölgesinde Mayıs ayında yapılacak genel seçimlerde güçlü İşçi partisi adayı Andy Love beklenmedik şekilde istifa edince Kürt nüfusunun yoğun yaşadığı bölgede bir Kürt milletvekili çıkarma şansı doğdu.

    Bütün yetmezlikler içinde bu ülkede doğan veya büyüyen bir kısım yeni nesil genç tamda yukarda bahsettiğimiz fırsatları yaratır, Kürdün ve İnsanlığın kaderine Yön verir , deyim yerindeyse bu sefer şeytanın bacağını kırarlar diye umutlanmıştık. Ama ne fayda meğer ülkemin her gün acı ,gözyaşı , işkence ve ölümle boğuşan halkı bu adaylar için teferruat olmuş, hatta Kürdün gerçeği onlar için basit sermaye olduğu ortaya çıktı. Öyle ki bu kadar gözü dönmüş bir kısım aday ve rakip çevreleri ayak oyunları tertipledi ve dosya üstüne dosya çıkardılar. Bu gelişmeler karşısında şaşkına dönen Seçim Kurulu kriter değiştirip sadece kadın adaylara yönelmek zorunda kaldı.

    Sanırım Karl Marx bu adaylarımızı görmüş olsaydı kendine yabancılaşma teorisine yeni bir yorum getirirdi .

    Kin, hırs ve egoistlik öyle bir insanlık dışı noktaya gelmişti ki ; toplum adına yola çıkılmasına rağmen ” bana yar olmayan dünyayı yıkarım” rezaletinde son buluyordu.

    Dünyanın sonu mu olurdu anlaşaraktan seçilebilecek en güçlü aday lehine ortaklaşma, bu halkın yarasına mehlem olunma!

    Bu kibir, bu ihtiras , bu üsten bakış mutluluk ve ahlak üretmez; insan toplumsuz bir hiçtir. Varlığınız varlığımız olamadıktan sonra neylersin kariyerinizi!

    Bülent Bingöl