Category: Bülent Bingöl

  • HDP kimi dışardan koşullu desteklemeli (mi)?

    1970’li yıllardan itibaren tekçi, asimilasyoncu ve sömürgeci anlayışlara bayrak açan Kürt hareketi ; Rojava ve Kobani direnişi ile Kürdistan , Türkiye ve tüm Ortadoğu’da statükoyu parçaladı ve yeni yaşamı inşa etme fırsatı sunuyor.

    Bu direniş Ortadoğu’yu esir alan dinci, milliyetçi gericiliğin ve vahşi kapitalizmin duvarlarını parçalıyor; Halklara demokrasi cephesini büyütme fırsatı veriyor.

    7 Haziran 2015 tarihinde yapılan Türkiye seçimlerine de Kobani ve Rojava devriminin etkileri yansıdı.

    Anti demokratik statükocu zihniyet ve devlet yapısı parçalandı.

    Ancak aynı zamanda Cumhuriyet rejiminin çöküşü de engellendi.

    Hile, zor, sahte inanç , faşizan fikir ve seçeneksizlikle oyları ve iradeleri gasp edilen ezilenler ortaklaşarak önü açık demokrasi cephesini oluşturdular.

    7 Haziran’a kadar 13 yıllık AKP Zulüm rejimini boşa Çıkarma yoğunlaşmasıyla yek vücut olunmuşken, 8 Haziran’da 70 yıllık rejimin diğer ayakları (Ulusalcı solcular, Kemalistler , liberaller, Ülkücüler , Fethullahçılar,…) HDP’ye saldırıya geçerek kendilerini hatırlattılar.

    HDP 70 yıllık tekçi Nasyonalist Seküler rejim ile 13 yıllık devşirme din tüccarlarının hedefi olmuş durumdadır.

    HDP’YE DAYATILAN IKI PSİKOLOJİK DAYATMA

    A- DIŞARDAN : Egemenler HDP’yi emanet oy, bölücü yaftası ve tehditlerle sınırlayıp kendi kabuğuna çekilmeyi dayatıyorlar.

    B- İÇERDEN: Rejim tarihi boyunca her bir ezilen kesim kendi sınırlarına hapis oldu, duygusal akıl ve duygusal prensiplerle yol aldılar. Dogmatik kaldıklarından Tarihsel Teşhis ve hamleler Yapamadılar, halkı ve haklılıklarını başarıya ulaştıramadılar. Halklar müthiş bedeller ödedi. Bugün işçi sınıfının, kadının, doğanın, etnik kültürlerin ve inançların geldikleri nokta korkutucudur.

    HDP aynı klasik duygusal akılla mı devam edecek?

    STATÜKONUN İKİ CEPHESİ

    Statükoyu parçalamak yetmiyor,

    ülkenin yeniden yapılandırılması gerekiyor. HDP Diyalektizmi ve öz iradesi ile öyle bir hamle yapmalı ki hem tedavi hem başarı getirmeli.

    Pekiyi ama nasıl?

    Böyle bir hamle için günümüz statükocuların her iki cephesini ve arka bahçelerini masaya yatırmak zorundayız

    A- MİLİYETÇİ CHP İTTİFAKI:

    1-CHP : Türkiye’de tek millet kurma anlayışıyla her yöntemi mubah gören , rejimi oluşturan tekçi parti ve zihniyettir.

    Bütün farklı kültür ve inançları inkârcılığa sevk etmiş, inkârcılık ve Şovenizmin önünü açmıştır.

    Bugün YENİ CHP iddiasındaki parti de;

    homojen değil, tekçilik kültürünü aşmış değildir.

    Özgürlük söylemleri soyuttur, somut değil.

    Parti ulusalcıları ve liberalleri barındırıyor.

    Çözümleri Kürtleri ve farklılıkları sadece modernizme sığınarak zamanla asimile etmedir.

    Radikal demokrasi iradesi ortaya çıkabilse demokrasi cephesini başarıya ulaştırabilir, ancak hizipçi duruşlar ulusalcı statükocular buna engeldir.

    2- MHP: Duygusal milliyetçilikle dünyaya ve ülkeye bakar. İzole edicidir. Farklılıkların ve Kürtlerin özsel haklarına karşıdır.

    3-FETHULLAHÇILAR:

    Amerika’ya dayanak Türk İslam gücü olmak istiyorlar. Gaye için her yol mubah anlayışındadırlar.

    Stratejik ve uzun vadeli projelerle hareket ederler.

    Türk İslam emperyalizmini kurmak istiyorlar. Türkçüdürler.

    Devleti ele geçirme hedefleri var.

    Değişmez Hedefleri Kürtleri ve farklılıkları ince yöntemlerle asimile etmektir.

    4-LİBERALLER: piyasa ekonomisine olan inançları ve pragmatistlikleriyle her iktidara payanda oluyorlar.

    Liberalizm ideolojisine hakim değiller.

    Genel olarak Milliyetçi CHP ittifakında değişim ve dönüşüm isteği ve iradesi yoktur. Statükoculuk hakim ve birbirlerine bağımlıdırlar.

    B- DİNCİ DEVŞİRME AKP CEPHESİ

    1-AKP YAPISI

    Dindar değil dincidirler.

    Çoğu yöneticisi köken olarak devşirmedir.

    Var olmak ve iktidar sahibi olabilmek için her yol mubahtır.

    İktidara gelişleri uluslararası bir projeydi.

    Özgürlüklerden dem vurarak başta Kürt meselesi olmak üzere bir çok çevrenin çözüm için desteğini aldılar, ancak ihanet ettiler.

    Devşirme kimliklerinin ve devşirmeciliğin devamı için hem Türkiye’de hem de Suriye gibi yerlerde kendilerine İŞİD, EL KÂIDE gibi partnerler oluşturdular, silah dolusu binlerce tırla savaşa ortak oldular.

    Devşirme ve dinci olmalarından dolayı (dindar değil ) ideolojik ve yaşam olarak yalpaladılar.

    İktidar, para, hırs ve egoları içinde kayboldular.

    İktidar olmalarında en büyük pay sahibi hatta ideolojik ve pratik rehberleri Fethullahçılarla iktidar paylaşımında ters düştüler ve kanlı bıçaklı durumdalar.

    Başta Erdoğan olmak üzere yöneticiler rüşvet, hırsızlık, yandaşçılık , ulusal ve uluslararası yasadışılık içinde boğulmak ile karşı karşıyalar.

    Tek başına hükümeti kuramıyorlar.

    Zindanlara tıkılmamak, geçmişi silmek için her yola başvurmaya hazırlar.

    Ama kimsede itibar bırakmadıkları için kimseye de güvenmiyorlar.

    2-ERGENEKONCU YAPI: AKP Cemaatle yollarını ayırmasından dolayı denge unsuru oluşturmak için başta Perinçek, jitem, Hizbullah , Ergenekon, Mafya,…ile dirsek temasına girdi ve bu kesimlerden hapistekiler serbest bırakıldı. Ancak bu kesimlerin belirleyici bir irade güçleri yok.

    Genel olarak dinci devşirmeci AKP cephesi pragmatisttir. Statükonun yeşilcileridir, ancak kurtuluşları için de olsa reformlara hayır deme lüksleri yok.

    Iktidar paylaşımı için CHP ve MHP’ye güvenleri yoktur. Kürtlerin ve uluslararası güçlerin desteklerine muhtaçtırlar.

    Rejim tarihi boyunca ezilenler ( Solcular, Aleviler, Kürtler, İşçiler,…) kategorize edildiler; sınırlılıkla, durgunlukla, romantizm ve moralist değerlerle geleceğe hamle yapamadılar.

    Siyaset doğru hamle ve başarı ile değişim dönüşüm yönetimidir. Siyaset toplum için doğru için çelişkileri ve fırsatları yaratıcılıkla kullanma sanatıdır.

    HDP Yukardaki tabloları göz önünde bulundurarak çatlattığı statükoyu tamamen parçalayıp yeniden yapılandırmak için hamleler yapmalıdır.

    HDP’NIN YOL HARİTASI

    1-HDP hiç bir koalisyona dahil olmamalı, ne yapacaksa dışardan yapmalı.

    2-HDP demokrasi cephesini ve özgürlükleri sürekli örgütlemeli.

    3-HDPnin vekil aritmetiği, Meclisi olumluluk durumunda ayakta tutmak ve olumsuzluk durumunda ise uygun siyasi söylemlerle bloke etmek için uygundur.

    4- HDP kendisini sınırlamak isteyen içerden moralist duygusal akla ve dışardan dayatılan emanet oylar, terörist yaftalamalarına ve tehditlere pabuç bırakmamalı. Müzakerelere açık olmalı.

    5-HDP bugünün değil yarının hamlesini yapmalı; doğru hamle ve başarı devrimdir.

    Kirlenmemek iş yapmamak değildir.

    6-HDP 13 yıllık AKP Hükümeti’nin sicilini göz önünde bulundururken 70 yıllık inkârcı rejimi de göz önünde bulundurmalı. Roboski’yi hatırlarken Dersim, Maraş katliamını yapanları da hatırlamalı. Kötünün iyisi olmamalı, değişim dönüşüm fırsatının iyisi olmalı.

    7-HDPnin amacı öç almak değil, geleceği kurmaktır. Adalette budur.

    Amaç tatmin olmak değil, amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemektir. Bedeller gelecek için verilir ve bilince çıkarılır.

    8-HDP Meclis Bileşenleri (oluşumlar, inanç temsiciler, işçi temsilcileri ,…) dışardan destek Koşullarını bütün toplumları temsilen kendi iradeleriyle almalıdırlar.

    9-HDP somut taleplerle ortaya çıkmalı; Avrupa yerel özerklik şartının Kabulü, Kürtçe eğitim, Esirlerin bırakılması, Rojava’nın Statüsü , Diyanet’in yeniden yapılandırılması, çözüm Süreci , taşeronculuğa son, sosyal devlet, Kadının Statüsü , doğa, STKlar,…vb somut koşullarla bir talep listesi ile CHP Cephesine(CHP ,MHP, Fethullaçılar, Liberaller) ve AKP Cephesine gitmelidir.

    HDP Halkın huzurunda şeffafça hangi Cephe bu talepleri; koşulları ve tarihleriyle somut kabul ediyorsa DIŞARIDAN her bir adımda müzakerelerle destek vermelidir.

    Eğer hiç biri HDP’nin koşullarına olumlu cevap vermiyorsa , HDP her halükarda zaten bağımsızdır ve demokrasi cephesini örgütlüyordur.

    Büyük insanlığın büyük aklının ve büyük hamlesinin devreye girme zamanıdır.

    Sizce yukarıdakilerden hangisi dışardan koşullu şartlarımızı kabul edebilir?

    Umut ve emek ile

  • SEÇİM DEPREMİ

    Üçüncü dünya ülkelerinde orta ölçekli depremler dahi can ve mal kaybına neden olurlar. İnsanların doğayla ve kendi aralarındaki ilişkileri gerçekçi değildir. İnsanlar yıkılmasın diye evine nazarlık malzeme koyar, tütsüler yakar, inek boku bile sürer ama sonuç nafile. Çünkü sosyal siyasal kültürel ve ekonomik toplumsal akıl devre dışıdır.

    Üçüncü dünya ülkelerindeki seçimler de biraz böyledir, sonuçları hep yıkıcı olur. Büyük insanlık aklının, vicdanın, özgürlüğünün devrede olmadığı hükmedenler ortaya çıkar.

    Bölge, din, etnisite, çıkar grubuna dayalı olarak seçimi kazananlar her türlü olanağı kendilerine helal görür; memleketin ekonomisini kültürünü sosyal değerlerini ve özgürlükçü siyasal değerlerini ayaklar altına alırlar.

    Ulus devlet anlayışına ve çakma bir ulus yaratma programıyla yürüyen Türkiye’de seçimler hep yıkıcı depremler gibi olmuştur. Ötekiysen kendini inkar eden, resmi makul kimliktensen Ötekini inkar eden insancıkların ve rejimlerinin elde edecekleri ahlak, özgürlük, eşitlik, adalelet ancak bu kadar olabilir.

    Milliyetçiliği kendine sermaye eden CHP geleneği ve dini kendine sermaye eden AKP geleneği Türkiye toplumunu esir almış durumdadır. Bir o kandırıyor toplumu, sonra diğeri.

    ÖDÜNÇ OYLAR VE BÜYÜK INSANLIK

    Türkiye’de ilk defa yukarda saydığımız kısırdöngüyü aşabilen bir parti oldu HDP.

    HDP diktatörlüğe ve diktatöre geçit vermedi. Bu seçimle devrimci inisiyatifi eline aldı. Rejim tarihinde DEMOKRASI CEPHESİ’nin önü açılmış oldu.

    Referans “insan” olunca girilmedik inanç kurumu, girilmedik ev ve selam verilmeyecek çevreler kalmıyor.

    HDP ısrarla genel insanlık hukukunda ve ezilenlerin mağduriyetini gidermede bıkmadan usanmadan ısrar ederse ve örgütlenmesini (bilinci) yayarsa, tekelci karanlık dönem (chp, mhp, akp,…) bitecektir.

    Sorunlarımız bütünseldir; kültürel özgürlükler, inançsal baskılar, emek sömürüsü, kadın eşitliği, doğal yaşam ve doğa talanı,….hepsi bir bütünün parçasıdır.

    Dolayısıyla mücadele de bütünlüklü olması gerekiyor, aksi takdirde lokal, etkisiz ve egemenlikçi durumlar ortaya çıkar. Ezilmişliklerimizden faydalanan çıkar grupları ortaya çıkar. Her bir dere ırmağa ulaşmalı.

    İşte bu noktada ezilen toplum veya ulaşılması gereken potansiyel toplum %80’den fazladır.

    Dolayısıyla HDP “büyük insanlık ” çizgisini sürdürdükçe emanet edilen oyları almış değil; zor ve hile ile gasp edilen oyları geri alıyor ve daha da alacak.

    HDP projesi ezilen her kesimin ortaklık platformudur.

    insani hakları inkar edilen Kürtler’in oranı %30 civarı ise ve ve toplam ezilmişlerin oranı %80’nin üstü ise HDP’nin alması gereken oy %13.1 değil daha fazlası olması gerekiyor.

    Emanet oylardan bahsedenler üstenci ve egemen anlayışında olan kesimlerdir.

    Tartışılması gereken mesele sistem tarafından (devlet, vali, polis, tv, bütçe,trt, ….) zor , rüşvet, fırsatçılık, rüşvet, yalan ile gasp edilen oylardır, emanet denilen sahibine teslim edilen oylar değil.

    HÜKÜMET FORMÜLÜ

    Fille yatan kalkabilir mi bilmem. Ama AKP gibi çürümüş, maddi ve manevi değerleri hoyratçana kullanan bir parti ile hangi parti koalisyon kurarsa kaybetmeye mahkum olur . Dahası AKP’lilerin aklanacağı bir döneme işbirlikçilik edilmiş olunur.

    HDP yüzyıllık kanla canla emekle yürütülen mücadeleyi sırf iktidar olayım diye oportünistlik yapmaz. Amaç iktidar olmak değil, amaç özgürlükleri, eşitlikleri , hakları ve bilinci büyütmektir.

    Kişisel olarak öngördüğüm formül: AKP’yi bir an önce iktidardan uzaklaştıracak bir yöntemdir.

    CHP azınlık hükümeti olacak şekilde, MHP ve HDP tarafından desteklenebilir. Hükümetin ömrü 6 ay ile 2 sene arası olmalı ve erken seçime götürecek hükümet olmalı.

    HDP bu süreci yeni bir iklim oluşturmak için seferber olmalı , ezilen her kesim ve mümkün ise değişen dönüşen bir CHP ile büyük bir DEMOKRASİ CEPHESİ kurmaya öncülük etmelidir.

    Her türlü Coğrafik veya toplumsal depremler büyük insanlık aklı ile minimize edilebilir.

    Umut ve emek ile,

     

  • SEÇİMLER: TARİHİN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRMEK SENİN ELİNDE!

    Bazı tarihi olaylar vardır ki yüzlerce yıl hatta binlerce yıla yön verir.

    İşte 7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak seçimler de böyle bir arifedir. Kesinlikle klasik bir seçim olmayacak ve sonuçları yeni bir dönemi başlatacak, geleceğimize yön verecektir.

    Bu seçim tıkanan ırkçı, gerici, tekçi, militarist, erkekçi, vahşi kapitalist, işçi düşmanı, doğa talancısı, din kullanıcısı, farklı kimlikler düşmanı, …FAŞİST ZİHNİYET ile eşitlikçi, özgürlükçü, çoğulcu, anti Militarist, anti cinsiyetçi, sosyal üretimci, üreten yanlısı, doğa dostu, ahlaklı demokratik dinler, farklı inanç ve kimliklerin destekçisi demokrasi cephesi arasında olacaktır.

    Iyilik ve kötülük, esaret ve özgürlük, karanlık ve aydınlık arasındaki savaşın birinin lehine uzun bir dönem olacağı seçimdir.

    Bu seçim demokratik cephenin kazanması halinde, lokal anlamda Ülkenin eşitliğe ve özgürlüğe dayalı yeni bir sosyal ekonomik kültürel ve siyasal işleyiş ahlak ve hukukun kurulmasına yol açabilme fırsat yaratıyor ve kartopu gibi büyüyecektir.

    Bu seçim aynı zamanda uluslararası alanda, Ortadoğu ve dünya çapında dinsel siyasal kültürel ekonomik ve sosyal bir model olma boyutlarıyla etkileri olacaktır.

    Demokratik cephenin kazanması halinde:

    1- Ülkenin kuruluşundaki tekçilik yerini çoğulculuğa bırakacaktır. Demokratikleşen kimlikler ve İnaçlar oluşacak ve birbirini kabullenmeler olacaktır. Kimlikler ve inançlar demokratik evrensel boyutlara evrilecektir.

    A-Dolayısıyla başta sömürmek amacıyla zehirlenmeye çalışılan Türk kültürü özgür olacak. Türk halkına dayatılmak istenen ırkçı duruş ortadan kalkacak.

    B-Tekçi ulus devlet anlayışıyla zor ve aşağılama ile yokluğa mahkum edilen kimlikler ve inançlar varolabilecekler. Öteki kimlikler kendilerini inkar hatta yaşama dürtüsüyle işbirlikçi ihanetçi ve sırf kendilerini egemen olan topluma kabul ettirebilmek için popülist kimliklere sahiplenme davranış bozukluklarından kurtulmuş olacaklardır.

    2-Demokratik Üretim ve üretim araçları gelişecektir. Özgür kimlik ve inançlarıyla varolabilen insanlar eşit, adil ve sosyal üretimin sağlanmasında vijdan sahibi olacaklar ve eşit, sosyal üretim ve paylaşımın önünü açacaklar. Sosyal devlet, sendikalar, toplumsal hukuk, özgür bilim, ….vb toplumsal esasların önü açılacak.

    3- Demokratik kimlik, inanç ve üretim; faşizm kısırdöngüsüne sahip erkek egemenlikli cinsiyetçiliği doğal olarak ortadan kaldıracak. Demokratik eşit cinsiyetçilik ikame olacaktır. Insanın insandan üstünlüğü olmayacak, yaşamın kaynağı ve emekçisi kadının üstün emeği ortaya çıkacaktır.

    4- Demokratik kimlik, inanç, üretim ve cinsiyetçilikle kendini var edebilen insanoğlu keza üzerinde yaşadığı ve bir ana gibi kendisini besleyen doğayla dengeli bir ilişki kurabilecek. Sağlıklı yaşam için organik tarımcılık ve doğal (güneş, rüzgar,…) enerjiler elde edilecek. Doğanın ve canlıların DNA’sıyla , genetiğiyle oynayan bir üretim biçimi insanın kendisini ve doğayı hasta etmesinden başka bir şey değildir.

    Yukarda saydığım bilimsel diyalektiği savunan tek parti HDP’dir.

    Geriye kalan diğer partiler her ne kadar yukarda saydığım diyalektiğin kısmi parçalarını savunsalar da, genel mantık döngüsünü eksik uyguladıklarından bugün Var olan adaletsiz sistem, ırkçı kimlik, gerici inanç, sabit ideolojilerin,…biricik var edenleri ve sebepleridirler.

    1-Bugün MHP izlediği milliyetçilikle Türk Halkının üstünlüğünü savunarak veya başka kültürlere yokluğu, asimilasyonu dayatarak Türk halkına hangi erdemi kazandırabilir veya faydası olabilir. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük o halkın diğer halklardan üstünlüğünü savunmak veya diğerlerin haklarını gasp etmektir. Bu politikalar o halkın adaletini, özgürlüğünü, ahlakını, üretimini, eşitliğini ve toplumsallığını çürütür.

    2-CHP izlediği tekçi anlayışla gericiliğin ve Irkçılığın besleyeni olageldi. Bilimsel sosyal demokrasi ilkelerinin içeriğini özgürlük, adalet, eşitlik, özgür kimlik ve inançlarla, sosyal devlet anlayışı , kadın erkek eşitliği, demokratik üretim ve doğa dostu politikalarla dolduracağına tekçi kimlik ,sahte laiklik ve demagojilerle adeta çürümeye, gericiliğe kapı açtı, bügün bir çok faşist gerici yapı mevcut ise, bunun doğuranı evrensel ilkeleri izlememesinden dolayı CHP’dir.

    3- AKP’nin son on üç yıl iktidar olmasının temel nedeni toplumu çürüten ulus devlet anlayışıdır. Ulus devlet oluşturma projesiyle çerçeve milliyetçilik , dincilik, militarizm ile ekonomik sosyal kültürel ve siyasal güdük bir toplum yaratıldı. Zor ile iradesiz, düşüncesiz, kendini veya karşındakini inkar eden bir toplum ortaya çıktı.

    AKP’li önderler kendileri de özünde bu politikalardan mağdurdular ancak oportünist taraflarda yer tuttular. Halkın özgürlük, eşitlik, barış, çoğulculuk, …taleplerini kendilerine sermaye edip iktidar oldular.

    Iktidarda kalabilmek için de sorunları çözmek yerine Laik Kemalizm’in yerine dinci Kemalist paralel oluşturma gayretine girdiler ve ülkeyi talan ettiler. Ülkedeki Sosyal siyasal ekonomik ve kültürel değerleri güven ve ahlak erozyonuna uğrattılar. Ülkede Yolsuzluk ve hırsızlık en büyük gündem olmuş durumdadır.

    Dolayısıyla AKP’nin doğuranı tekçi ve ulus devlet anlayışı CHP Ve MHP’dir.

    Onun için bu seçimler faşizm ve faşizm yaratıcılarından kurtuluşun başlangıç günü olacaktır. Yukarda saydığımız partilerin de dönüşümünü tetikleyecektir.

    Halkların hakiki Kardeşliği için,

    Gerçek demokratik inançlar için,

    Özgürlük ve eşitlik için,

    Hak ve adalet için,

    İşçi ve kadın hakları için,

    Çocuk ve Öğrenci hakları için,

    Zindandaki siyasiler için,

    Ülkesinden kopmuş gurbetçi için,

    Sağlığımız ve Organik tarım için,

    Can çekişen doğa için,

    Özgür yaşam için,

    Vicdan için,

    GÜN NAMUS GÜNÜDÜR DIYOR HDP’YE OY VERİYORUZ!

    Irkçılara karşı,

    Rantçılara karşı,

    Sömürgeci ve işbirlikçilere karşı,

    Hain ve ihanetçilere karşı,

    Kendini yok sayanlara karşı,

    Emek düşmanlarına karşı,

    Kimlik ve inançlarımıza düşman olanlara karşı,

    Özgürlüğe ve eşitliğe olanlara karşı,

    Kadına ve işçiye düşman olanlara karşı,

    Canlıya ve doğaya düşman olanlara karşı,

    İKİ ELİMİZ KANDA DA OLSA SANDIĞA KOŞUYOR VE HDP’ye OY VERİYORUZ!

  • DÜŞTÜ DÜŞECEK TAYYİP!

     

    Çocuklar analarından doğduklarında eğer ağlamıyorlarsa kıçlarına bir şaplak atılır, nefessizlikten boğulmasınlar diye. Sanırım bizimkisi de doğduğunda öyleydi, bir şaplağa muhtaçtı.

    Bizimkisinin muhtaçlığı sadece doğumda kalmadı, yaş geçtikçe  öteki (Türk olmama) olduğu algısı içindeki sessizlikte büyüdü. İstanbul’da yaşıyordu, ama ailesinde bir aidiyet sorunu hissediyordu, kendisinde Türk olamama korkusu olduğundan ailesini üstelemedi. Hırslıydı, hırslı olduğu kadar bireyseldi, zaten bu dünya kendisine adil değildi diye düşünüyordu.

    Hırsından mı uzun boyundan mı bilinmez ama kendisinden kısa, alelade insanların sırf makul (devletin resmi) olan kimliklerinden dolayı göğüslerini gere gere horoz gibi dolanmaları adaletsizlikti, kabullenemiyordu. Onu kudret sahibi yapacak bir yol olmalıydı, o yüksek boyundan gördüğü küçük insanlara üstünlük taslayacak bir yol… Futbol da oynadı, rakı da içti,…ama yine de endamının, kudretinin alanı açılmıyordu.

    Arayışları sürüyordu. Biraz izledi kendisi gibi öteki kimlikli tecrübe dolu yaşlıları, bunlar nasıl yaptı nasıl tutundu diye merak ediyordu. Ağzını “ötekiler” hep Müslümanların kardeşliğinden bahsediyordu ve sanki denizin ortasında elinde bir parça tahtaya sıkı sıkıya tutunuyorlardı, bıraksalar batacaklar gibiydiler.

    Uzun arayışlar sonuç verdi; buldu yöntemi “Müslüman geçinme”. Çelik bir zırh bulmuştu, Türk olanlara bile üstünlük sağlayabiliyordu. Mesele “takvada (inançta) Üstünlük ” diyordu, her kes suspus oluyordu. Öteki olmayı suç olmaktan çıkarmış hatta üstün gelmeyi öğrenmişti.

    Ötekilikten çıkmanın bir diğer yolu da solculuktu, ama bu yolun getirisi öyle fazla değildi. Çakma Solculuk ile anca “yarım öteki” olmaktan çıkıyordun, hem de maddi bir getirisi de yoktu. Solculuk taraklarında hiç bir zaman bezi olmadı.

    İstanbul’da yola koyuldu, Müslümanlık nutukları attıkça etrafı çoğalıyor, boyu ve yüce benliği halka halka insanlarla kule oluyordu. Ancak bu sabit bir kule değildi yeni insan halkalarıyla yükseliyordu. Meğer ne çok öteki ve beriki varmış, kendisi de şaşıyordu.

    Mitinglerde samimi Müslüman olduğunu belirtmek için sık sık yüzüğünü gösteriyordu “tüm malvarlığım bu, bundan fazlasını görürseniz biliniz ki ben hırsızlık yapmışım” diyordu.

    Sovyetlerin çöküşü sonrası Ortadoğu’daki düzenini yeniden pekiştirme peşindeki Amerika’ya göz kırpıyordu. İslam’ın özüne bağlı Erbakan’ın Amerika ile yeterli manevra yapmaması; birden gözlerinde şimşekler çaktı. İlk fırsatta Erbakanları sattı, manevranın ismini de “gömlek değiştirme” koydu ve BOP’un eş başkanı oldu. Amerika’yla partner olmuştu, artık kendisinin keramet sahibi olduğuna inanıyordu. Ego patlaması yaşıyordu.

    Öyle ki siyasete yeni bir ekol getirdiğini düşünüyordu, “Kasımpaşalılık raconuyla” Avrupa birliği müzakere masalarında blöflerle ayağa kalkıyordu, aman beyefendi yapmayın diye kolundan tutuyorlardı. Çıkarcı da olsalar işlerini belirli prensip ve nezaketle yürüten Avrupalılar hep gafil avlanıyorlardı.

    Başbakanlık vizesini Amerikalı Yahudilerden almıştı onlara bile “One minute” çekiyordu, adamların ağzı açık kaldı. Memlekete dönüşünde Türkiye ve Müslüman kamuoyunda “Müslümanların Fatihi” diye yer gök inledi. Müslümanlar olayın danışıklı dövüş olduğunu anlayana kadar Tunus, Libya, Mısır, Yemen ve Suriye yer ile yeksan oldu ve perde arkasında Türkiye İsrail’le her türlü ticari, ekonomik ve siyasi işbirlikçi oldu.

    Özellikle planlamanın Suriye aşamasında hızını alamıyor, patronlarından hızlı hareket ediyordu. Kin ve nefret ile Suriye’yi hedefliyordu; Amerika’ya rağmen hareketler geliştiriyordu. Binlerce tırlık silahı insanlık düşmanı, tecavüzcü, katil El kâide ve türevlerine veriyordu. Milyonlarca insan bedbaht edildi. Halende sınırlar İŞİD çetelerine açık.

    Tüm amacı Suriye’de doğacak ortamdan Kürtler bir hak sahibi olmasınlar.

    17/25 Aralık 2013 operasyonunda ele geçirdikleri devleti bölüşememekte ortağı Fethullah Gülen hükümetin hırsızlıklarını deşifre edince; kazığa oturma korkusuyla canhıraş bir mücadele verdi ve kendi paralel devletini kurdu. Para kutuları, ihaleler, alo fatihler, kupon arsalar, rüşvetler… havada uçuştu bu süreçte.

    Kitleselleşen Kürt hareketi demokratik diyalektiği dayatarak sivil siyasetle ülkeyi demokratikleştirme hedefiyle kendini ve demokratik cepheyi büyüttüğü kadar özünde Tayyip’in de önünü açtı, hatta ulusalcı ve dıştan dayatılan darbe mekaniğini engelledi.

    Ancak ötekilikten kurtulma kerametleri ile muktedir olan adam, Kürt halkının özüne sahiplenmesini ve diğer Halkların ve İnançların aslına rücu etmelerini ; kendisinin altın yumurtlayan kaz niyetiyle izlediği “soysuzluk faşizminin” bitişi anlamına geliyordu. Özüne dokunmadan her kesime bir ayar veriyordu; kavramlar çorba olmuştu.

    Kürt mücadelesi kimyasını bozuyordu; kullandığı bütün değerlerin bitişi de cabası oluyordu. Fakirken açlık katlanır da zenginken çekilmez misali, şimdi arşı aşan kulesinde, kaçak 1150 odalı sarayında muktedir olamamak çok acı veriyordu.

    Operasyonun içinde olmasından dolayı “Kobane düştü düşecek” naraları atıyordu. Onuru ve kanıyla mücadele veren Kürt halkı Kobane’yi düşürmedi, ama şimdi kendisini düşürüyor.

    Şimdide Halkların gerçek kardeşliğini ve eşit, adil toplumu hedefleyen HDP’ye komplolar düzenliyor, bombalar patlatıyor.

    Ölümüne kirli yöntemler geliştiriyor, çünkü kaybederse sadece yenilmeyecek her şeyinden olacak.

    Ama kendisinin bilmediği bir şey; HDP onun için de bir kurtuluş getiriyor. Yeniden rehabilite olmasının ve adil demokrasinin güvencesinde hesap verecek.

    Aksi takdirde kendisini alacakaranlıklar bekliyor. Bu iş muhtaç olduğu “şaplak” olmayacak, lime lime edici ölümcül bir darbe olur.

    Yeni bir başlangıç için, özgür, adil ve eşit toplum için görev başına.

    Umut ve emek ile.

  • AGOP’UN MİNİK ELLERİ

    bulent-bingol

    Yüzlerce yıldır Osmanlı yönetimi tarafından baskılanan halklar, ittihat terakki’ci Türkçülüğün Osmanlı yönetimine gelişiyle halklar adeta doğrandılar.

    Turancılar (Türkçüler ) din maskesiyle Osmanlı’nın  dört tarafında savaş cepheleri açtılar, çocuk ve yaşlıların dışındaki bütün erkekleri zorla askere aldılar. Öyle ki toprağı ekecek erkek kalmamıştı, ve savaş ihtiyacı için halkın malına mülküne el koyuyorlardı.

    Kıtlık kıran girmişti memlekete. Tarlalar ekilemiyor, insanlar kışa tedariksiz giriyorlardı. İnsan, hayvan, doğa zayıf düşmüştü; merhametsiz ve vahşileşmişti.

    Kanunlar, kurallar, töreler, bilinç, hatta güdüler bile işlemiyordu. Yaşam lanetlenmiş, kötülük egemen olmuştu.

    Yazı zayıf geçiren doğa renk değiştiriyordu, mevsim sonbahar olmalıydı. Geceden bastıran yağmur rahmet değil, canlıyı cansızı dövercesine vuruyordu; gökten lanet yağıyordu. Her canlı güçsüz ve endişe içinde deliğine çekilmişti.

    Meydanda bir çocuk bağırıyordu yeni bir laneti haber verircesine …”koşun canavarlar geliyor! karşı ovada dut ağaçlarının altında canavarlar var …” diyordu.

    Korkuyla dışarı çıkabilen yaşlılar köyün meydanında adeta birbirlerine yapışmıştılar. Dut ağacının altındaki canlıların ne olabileceğini endişeyle tarif etmeye çalışıyorlardı. Kimse ne olduğunu çıkaramıyor ama her ne olursa olsun bu belanın hava aydınlık iken hal edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı.

    Yaşlılar ellerinde sopa, taş korkuyla ilerliyorlardı dut ağacına doğru; bayağı yol aldıkları halde geçkin yaşlarına, tecrübelerine rağmen hala benzetemiyorlardı herhangi bir şeye. Bu bilinmezlik adeta göğüs kafeslerini deliyor, nefessiz bırakmıştı. Ancak yeterince yaklaştıklarında çocuk sesini ayırt edebildiler: 6-7 çocuk çamur içinde ağacın altında çamur yiyorlardı.

    Yaşlılar Yaşadıkları lanetli hayatın sorumlularını bulmuş gibi oldular. Çünkü Devleti Aliyeleri fetvayı vermişti; yaşadıkları her kötülüğün sorumlusu Ermenilerdi ve Ermenilerin yok edilmeleri gerekiyordu. Zorba Osmanlı’ya bütün erkeklerini, mallarını vermişlerdi. Evet zorunlu vermişlerdi, ama nefes almanın adı Osmanlı ve Türklüktü. Zaten bu diyarlarda zorbalar Allah olmuştu, Osmanlı neyi emrediyorsa o fetvaydı.

    Çocuklar kaçan Ermenilerin kendileriyle beraber helak olmasın diye karanlıkta bıraktıkları çocuklarıydı. Belki binyılların insanlık töresinden nasibini almış birileri merhamet eder, alır besler diye karanlıkta kaçarken köyün yakınına bırakmışlardı.

    Yaşlılar kendi aralarında tartışıyorlardı ne yapalım diye. Bir ikisi korkuyla söylendi herkes birisini evine alsın diye.  Ape Ehmed korku ve hışımla bağırdı, çocukları alıp beslemek devlete karşı gelmektir dedi. Allahlık Osmanlı’nın fetvasına karşı gelmek ölümdü; bir de bu kıtlıkta bizler dahi açlıktan ölüyoruz diye küfürler savurdu.

    Herkes sindi, vebadan kaçar gibi deliklerine yöneldiler.

    Ape Ehmed topal Reşo’yu iki gübre sepetini alması için köye gönderdi. Yedi  çocuktan altısını üçerli şekilde bastırarak sepetlere koydu. Çocukların yaşları bir ile beş yaşları arasındaydı. Ape Ehmed bağırıp çağırıp, tokatlayınca; çocuklar nefes almaya bile korktular. En büyüğü dört veya beş yaşlarındaki Agop’tu, Ape Ehmed onu döve döve önünde yürütüyordu.

    Köyün alt taraflarında büyük derenin Peri suyuna bağlandığı noktada derin bir kanyon vardı. Kanyonun Tîre Çem denilen noktasında metrelerce yükseklikte bir uçurumun başına geldiler.

    Sepetleri yere indirdiler, çamur ve gözyaşı içindeki minikler adeta dillerini yutmuş sadece göğüs hırıltıları duyuluyordu. Küfür ve lanet Ape Ehmed’in kendisine cesaret veren duaları olmuştu, aklını yitirmiş gibiydi; korkudan taş kesilen çocukları teker teker tuttuğu gibi uçurumdan atıyordu. En son kenarda gözleri korkudan fal taşı gibi açılmış, yerine çakılıp kalan Agop’a yöneldi ve bir tekme sallayarak uçuruma doğru attı. Yerden yuvarlanan Agop tam uçurumdan düşerken, taşa yapıştı. Vücudu aşağıya sarkmış şekilde minnacık elleriyle taşa yapışmıştı, korku ve yalvaran gözlerle Ape Ehmed’e bakıyordu, yaşamak istiyordu. Ape Ehmed bu hareketi kendisine ve Devlet-i Âliyenin fetvasına isyan edilmiş gibi hissetti ve hışımla çıplak ayağını Agop’un minik parmaklarını parçalarcasına vurdu. Düştü Agop, düşerken sadece “Mayrıgggg…” diye yeri göğü inleten bağrışı duyuldu.

    Anlattığım olay Bingöl’deki  köyümde vuku bulan gerçek bir hikaye. Yaşlılarımız hangi sene olduğunu bilmiyorlar; zaten alet edildikleri kötülükleri, esaretleri, lanetleri ile yaşam ve zamandan kopmuş aynı hüsranla gittiler. Ancak bunun gibi benzer yüzlerce hikayeler halk içinde halende anlatılır. Dolayısıyla eğer Devlet samimi ise ahlaksız tarihçilere değil halka sorsun cevabı öğrenir. Iki milyon insan, halklar buhar olup uçmadılar ya.

    İttihat terakki’ci, Türk ırkçısı Osmanlı ve Cumhuriyet yöneticileri Ermeni, Süryani, Rum, Kürt halklarını sırasıyla hem kullandı hem de katletti.

    Bu soykırım durdurulmadığından ve açığa çıkarılmadığından sonrasında dünyada yapılan soykırımlara ve ırkçılığa emsal oldu. Bugün bile bu mentalitenin davamı olarak farklı kültür ve inançlar asimilasyona ve inkara tabi tutuluyor.

    Tarihçi Ayşe Hür’ün belirttiği gibi 23 Nisan çocuk bayramıyla, 25 Nisan Çanakkale Anzak günüyle Türk Devleti Soykırım’ın sembolik günü olan 24 Nisan’ı gölgelemeye çalışıyor. Bu soykırımlar ve soykırım inkarcılığı başta Türk halkı ve alet olan toplumları maddi manevi bir lanete sürüklemiş durumda. Ülke Ahlaksız, refahsız ve mutsuz bir yaşam azabıyla debeleniyor. Bu kabullenmemeden dolayı yobazdan, ırkçıdan, kendini inkarcıdan, hırsızdan; hoca da olsa, Prof da olsa, sağcı veya solcu da olsa kurtulamıyoruz.

    Hatayı, yanlışı, katliamı kabullenmek ve af dilemek yeni temiz bir yaşama başlangıç olacaktır. Özür dilemek en büyük insani erdemdir.

    Soykırım laneti inkar edildikçe büyüyor, aksi takdirde Agop’un o minnacık elleri bizi boğacaktır.

    • “Mayrig”: Anneciğim

     

  • DEVŞİRMECİ İNANÇ KURUMLARI 3

    Başlangıçta İnsanlar için yaşam dürtüseldir, ancak toplumsal değerler (ayıp, günah, doğru, yanlış, fedakarlık, eşitlik, emek, onur,…)  öğrendikçe yaşam sosyal bilince dönüşüyor.

    İnsanların  uygarlığı, refahı,  mutluluğu sahip oldukları maddi manevi kuralların ne kadar adalete, eşitliğe, özgürlüğe ve yeniliğe dayandığı ile ilintilidir.

    Tarihte dinlerin ortaya çıkışları toplumların en çok sosyal siyasal kültürel ve ekonomik olarak çürüdüğü; adaletsizliğin, gericiliğin, zorbalığın olduğu dönemlerdir. Dinler tıkanmış İnsanın sorunlarını dönem itibari ile çözümler; maddi ve manevi yeni kodlamalar geliştirir.
    Dinlerin bu çıkışı ile toplum belirli kurallarda ortaklaşır; olumsuzluk durumunda maddi ve manevi  yaptırımları olur.

    İşte tamda bu noktada yani dinin toplum üzerindeki ağırlığını gören iktidarlar, egemenler, sömürücüler dini kontrollerine almak isterler. Dine sığınırken aslında dinin mülkiyet sahibi olurlar ve din hızla gericileştirilir. Çünkü egemenlere kitleleri uyuşturan ve kitleleri    çıkarlarına göre kullanacak bir dini kıvam gerekiyor.

    Egemenler, toplum sömürücüleri tarih içinde  Sasaniler Zerdüştlüğü, Romalılar öncesinde savaştığı sonrasında sahiplendiği Hristiyanlığı, İranlılar Şiiliği, Osmanlılar Sünniliği, Suudi Arapları Vahabiliği ve Selefiliği, Türkiye Cumhuriyeti Sünni Hanefiliği,….kullanmak üzere çıkarlarına göre dizayn ettiler.

    Mustafa Kemal Batı’dan esinlenerek ve onların yardımıyla ( Alman, Rus, İtalyan, İngiliz, Fransız) bir ulus devlet kurdu. Kısa bir dönem bir kısmıyla işbirliği bir kısmıyla savaşması yardım kaidesini bozmuyor. Bu konularda M. Kemal çok pragmatiktir; hepsine yakınlık göstermiş ve kullanmıştır. Misal Sovyetlerden trenler dolusu silah almış veya önemli oranda sanayiyi onlara yaptırmış ama Sovyetlerden taraf olmamıştır.

    M. Kemal tek millet (Türk)  yaratmak için İslam’ı bir değirmen olarak görmüş ve kullanmıştır.

    Bu temelde kurulan Türkiye cumhuriyeti kimliği farklı olan (Laz, Kürt, Çerkez, Boşnak,…) halkları İslam ortaklığıyla Türklüğe devşirmiştir. Kimlikleri, dilleri, kültürleri yasaklandı hatta konuşulan kelime başına para cezası uygulandı.
    Öte yandan merkezi Türkçe eğitim , Türk dil kurumu, Türk Tarih kurumu, Türk silahlı kuvvetleri, Türk radyo kurumu,… Vb gibi oluşumlarla havuç ve sopa politikalarıyla ağır bir Türkleştirme sistemi uygulandı.

    Öyle ki farklı Kimlikler için yaşamanın tek yolu Türk olmak veya Türkçülük dairesinde fikir ve inançlara sahip olmaktan geçiyordu.

    Kürt halkının çoklu dinsel (Hanefi, Şafi , Alevi, Ezidi, Hristiyan,…) yapıları da bu dayatılan ağır Türkçülükten nasibini aldı ve hızla kendi Kimliğini inkar temelinde sistemle  uzlaşma arayışına girdi.
    Bu temelde inançlar farklı meyillenmeler gösteriyordu ; felsefi yakınlığına göre kimisi doğuştan solcu oluyordu kimisi doğuştan radikal islâmcı oluyordu. Ama her halükarda Kürt kimliğini yadsımak zorunda kalıyorlardı.

    Serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkede bu işi ranta çevirmek isteyen bazı işbirlikçi kişilikler, halkın bu mağduriyetinden rant elde etmek için devletin asimilasyoncu politikaları çerçevesinde kendi kimliğini inkar etmeyi inançsal temelde kurumsallaştırdılar.

    Bazı kişi ve kesimlerin kurumları Irkçılığın, kimliksizliğin, ahlaksızlığın, asimilasyonun  rantçısı ve  işbirlikçisi durumuna düştüler.

    Toplum adına kurdukları inanç kurumları ile halkımızın sorunlarına sessiz kaldılar. Kurumlar aracılığı ile inanç sahiplerini kutuplaştırdılar. Halkın meselesini dil, kültür ve emek boyutundan koparıp sadece inanç meselesine dönüştürdüler.

    Etlisine sütlüsüne karışmayan her toplumsal sorundan kaçan birer kaçkınlık merkezi oldular.
    Böyle bir örgütlenme ve duruş ile  inançların özünü zedelediler. Binyılların iyilik direnişi İnançlar, bu özü olmayan kurumlar aracılığıyla içi boşaltıldı. Halkının yanında ve mücadelesinde yer almayan hangi İnanç varlığını, özünü, anlamını koruyabilir?

    Bu sözde inanç kurumları Devletin toplu kontrol aracına dönüştüler bunun karşılığında önleri açıldı. 1993 yılında Devletçe yapılan Sivas katliamından sonra; Kürt Aleviler mücadaleye dahil olmasınlar diye çuvallarla para verilen İzzettin Doğan  ve ona benzeyen kurumlar Aleviliğe ne katabilir.
    Yine aynı şekilde piyasaya sürülen devşirme Kürt Fethullah Gülen, Mehmet Metiner, Hizbullah,… Kürtleri özünden kimliğinden alıkoyma misyon ve ihalesi ile Islâma ne verebilirler.

    Adama sormazlar mı senin kimliğin, kültürün, dilin yok mu? Senin soyun sopun haysiyetin yok mu? Senin bu sözde güttüğün İnancın halkın için değilse kim içindir?  Senin bu inancının adalet, eşitlik, emek, özgürlük amacı yok mu? Senin bu inancın sana Kimliğini kültürünü dilini kazandırmıyorsa ne kazandırıyor? Utanmıyor musun halk için olan inancı halktan izole etmeye? Utanmıyor musun rantın ve rahatın için bu inancı pazarlamaya?

    Kimliği, kültürü, halkı kan revan içinde ölümüne mücadele verirken onlar seyirci kalıyorlar. Yada en iyi ihtimalde dayanışmacı kalıyorlar, sembolik olarak sahipleniyorlar.

    Yukarda saydığımız Kürtlerin kişi ve kurumları; Sünnisi, Alevisi, Ezidisi, … toplumumuzda çoğunluk değil, azınlıktırlar. Umarız en kısa zamanda  bu kişiler ve kesimler hatalarını anlar bu yanlıştan, bu işbirlikçi ve asimilasyoncu hizmetten, bu günahtan dönerler.

    Hak’ın  yolu; dili, kültürü, adaleti, ekmeği, özgürlüğü ile Halktan geçer …

    Sevgi ile….

  • Türkiye siyasetinde bilinmeyen faktör: Bireysel ve kurumsal devşirmecilik II

    Kemalist rejim tarafından uygulanan sistematik devşirme politikaları (Havuç ve Sopa) sonucu memleketin büyük bir çoğunluğu asimile olmuş haldedir.

    Toplumun rahatlıkla üçte ikisi kendi esas kimliğinden vebadan kaçar gibi kaçıyor.

    Dolayısıyla politik olarak söylediğiniz sözlerin doğruluğunun bir önemi olmayabilir; o sözler menfaat ve korku ile özüne yabancılaşmış kişileri etkilemiyor. Hatta bu kadar yoğun his, emek ve vizyon ile kendini kamufle eden birey ve toplumu rahatsız eder. Politik refleksi de o temelde olur.

    Bir çok ortamda ‘ne Kürt’ü ne Türk’ü  hepimiz kardeşiz’, ‘ne Sünni’si ne Alevi’si hepimiz Müslümanız’,  ‘ne Müslüman’ı ne Gayri Müslümi hepimiz Türk vatandaşıyız’, ‘ne kadını ne erkeği hepimiz Türk’üz’….. söylemleri ötekini yada kendini yok sayma kolaycılığı ve faşizmidir.
    Ya da sanki ortada dahil olunan iletişim sağlanan halihazırda bir egemen kültür yokmuş kurnazlığı dayatılır.

    Esas itibari ile insanın kuluçkası olan Kültürü silikleştikçe, o Kültür’ün (Kürt, Arap , Türk, Çerkez, Alevi, Hristiyan, Müslüman, …)  bireyi de daha kırılgan ve korumasız oluyor.
    Birey hedef olan kültürünü, kimliğini hızla güçlü olan, popülist olan egemen kimlikle veya benzeri ile ikame etmeye çalışır. Böylece bir siliklik, lakaytlık, umursamazlık, karaktersizlik alır başını gider.

    Artık devşirme bile değil , devşirilen egemen kültürün popülist devşirenidir.  Eziktir, ruhu yaralı; özüyle ilgili hatırlatmalarda ürperir. Dolayısıyla toplumsal ezilmeler, emek sömürüsü , azınlık hakları, kadın erkek eşitliği , işçi hakları, …vb gibi muhalif söylemlere direk karşıdır.

    Öç alacaktır hayattan onun için sığındığı cepheden kendi özüne ve azınlıklara , toplumculuğa fanatikçe saldırır.

    Buraya kadar anlatılan bilinci az olduğundan yaşama dürtüsü, zorluk veya dönüşme ferahlığı vb gibi nedenlerden dolayı çıkmaza sürüklenen birey ve onların zayıf toplumlarının hikayesidir. Özünde sosyolojik olarak anlaşılır bir durumdur. Neticede çoğumuzun durumu budur, var olan değer argümanlarıyla değerlendirilemez. Kemalist rejim ve Kapitalist piyasa iktidarının bize dayattığı yaşamdır.

    Ancak diğer bir kesim devşirme vardır ki bu kesim bilgi açısında donanımlı olmasına ve yanlışı görmesine rağmen mücadale etmek yerine;  öze sahiplenmeyi küçümser ve  gerçek anlamda sistemi karşısına almayacak sosyal, siyasal , kültürel ve ekonomik örgütlenmelere gider. Kimi zaman kimliğini tümden red eder,  kimi zaman ise sisteme barışık veya sisteme hizmet edecek şekilde kabullenir.

    Dolayısıyla sistemin hedefi olmaktan çıkmış ve hatta kendine Kurumsal yeni toplumsal misyonlar (Müslüman , Alevi, Kürt, Laz, Solcu, Köy derneği, Tüccar, Meslekçi,….) yükleyerek sözde maddi ve manevi olarak aklanmış oluyor.

    Örgütlü devşirmecilik; dayatılan zor karşısında  böyle cıvık bir çıkış yakalıyor.

    Ancak bu çıkış baskıcı sistemin ömrünü uzatıyor. Dahası mücadele verenlerin işini zorlaştırıyor. Artık dejenerasyon, popülizm hem devlet tarafından hem de sözde muhalif cephede yer alan kesim tarafından kurumsal olarak yapılıyor.

    Sonuç olarak farklılıkları düşman olarak gören zihniyetin değişmesi yerine, Farklılıklar binbir cambazlıkla tekçi zihniyete dönüşüyor. Mücadele vermemek için, bölünmek için sözde farklılıklarına dem vurur hale geliyor.

    Burada tartışılan şey değerlerin üstünlüğü meselesi değildir. Kaldı ki her ne adına yapılırsa yapılsın bugün en büyük kötülük veya devşirmecilik Türk halkına dayatılıyor. Başkasına yaşam şansı tanımayan bir toplumun kendisi de insanlıktan devşiriliyor (feragat) , uzaklaştırılıyor .
    Demek ki mesele güçlü güçsüz meselesi değil, demokratik özüyle var olma meselesidir . Bir kültürü (özü) olmayanın  kişiliği olmaz, Kişiliği olmayanın da ne samimi bir inancı nede fikri ideolojisi oluşamaz.

    Bu temelde yazı dizisini sözde öz adına veya  insanlık adına yola çıkmış ama sisteme devşirmecilik yapan Kurumsal Devşirmeciliği : inanç yapıları, siyasal yapı ve dernekler, ticari ve mesleki devşirmecilik alanlarını ele alacağız.

    Tekçi değil , çoğulcu toplum için; popülist değil toplumcu siyaset için, inkârcı değil özüne sahiplenen toplum için  devşirmeciliğin ve devşirenlerin açığa çıkması gerekiyor.

    Değişim ve dönüşüm inkârla olmaz, ancak özün (kültürün) demokratik evrimiyle olur. Aksi takdirde düzene payanda olur ,siyaset ve yaşamı ıskalarız.

    Umut ve emek ile kalın…