Britanya Demokratik Güç Birligi AKP-MHP iktidarının çıkarmak istediği Çoklu Baro Yasası’na sert tepki göstererek derhal yasa tasarısının geri çekilmesi gerektiğini ifade etti.
DGB’nin açıklaması şöyle:
Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları için yürüyen baroların yanındayız!
Ülkenin dört bir yanını adeta açık bir cezaevine döndüren AKP iktidarı toplumsal muhalefetin, hak ve özgürlükler mücadelesinin en ufak kırıntılarına dahi tahammül edemiyor.
Yasaklamalar, gözaltılar ve tutuklamaların yetmediği yerde iktidar kendisine bağımlı hale getirebileceği yandaş kurumlar oluşturarak diktatörlüğü sürdürme hevesleri içerisine giriyor.
Tüm, yasama, yargı ve yürütmeyi kendisine bağlayan AKP-MHP iktidarı şimdi de barolar kanunu ile ilgili yaptığı değişiklikler ile baroları tamamen tasfiye edip yerine kendisine bağımlı ve sadık barolar oluşturma hedefi içerisinde.
Çoklu baro olarak bilinen ve iktidarın Avukatlık Yasası’nı değiştirerek bir kentte birden fazla baro kurmayı mümkün hale getirecek taslağına karşı Türkiye’nin bütün barolarının başlatmış olduğu yürüyüş Ankara’ya ulaştı.
Savunma hakkını saraya bağlayacak olan yasa tasarısını protesto etmek için meclisin kapısına dayanan avukatlar polis saldırısına uğradı.
Avukatlar yoksulluğa, ayrımcılığa, baskılara karşı ses çıkardığımız anda “terörist” ilan edildiğimiz bu faşist rejim altında savunmayı savunmak, kendi hayatımızı savunmak anlamına gelir dedi.
Bizde Britanya Demokratik Güç Birliği olarak güçlü ve bağımsız barolar için yürüyen, demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları için yürüyen baroların yanında olduğumuzu ve çoklu barolar yasasının derhal çöpe atılması gerektiğini söylüyoruz.
Kuşkusuz burada büyük bir zulümden önce büyük bir yönetememe krizi var. O yüzden, direnen avukatların da dediği gibi: “Faşizme karşı omuz omuza!”
Britanya Demokratik Güç Birliği
Türk devleti ve Erdoğan rejiminin Kürt halkına yönelik faşizan saldırıları tüm Avrupa’da olduğu gibi Britanya’nın başkenti Londra’da her gün eylemlerle protesto edilmeye devam ediyor.
Başkent merkezde bulunan 10 Downing Street Başbakanlık binası önünde toplanan kitle başta İngiliz devleti olmak üzere tüm Avrupaya, Kürt halkına yönelik saldırılar ve Kürdistana yönelik işgal girişimlerini durdurmaya çağırdı. Kürt Kadın İnsiyatifi tarafından organize edilen eylemde, aralıksız olarak, “katil Erdoğan, Türk devleti terör devletidir, İngiltere Türk devletini desteklemekten vazgeç, Kürdistana faşist saldırıları durudurun” sloganları atıldı. İngilizce olarak hazırlanan ve Türk devletinin Kürt halkına yönelik soykırım girişimlerini anlatan broşürlerde bölgede dağıtıldı. Eylem çevredekilerin büyük ilgisini çekti.
Eylemde Kürt Kadın İnsiyatifi adına kısa bir konuşma yapan Elif Sarıcan İngiliz devletinin Türkiye’nin en büyük silah tüccarı olduğunu hatırlatarak İngiltere’nin de eli kanlı olduğu vurgusu yaptı. Britanya Kürt Halk Meclisi adına ise Ercan Akbal yaptığı kısa konuşmada Erdoğan ve Türk devleti faşizmine karşı Kürt halkı ve dostlarının sonsuz bir güçle direneceğini ve zafere ulaşacağını vurguladı.
Kürt kadın siyasetçiler Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak’ın yargılandığı davanın 6’ncı duruşmasında da tahliye çıkmadı.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (DBB) önceki dönem Eşbaşkanı Gültan Kışanak ile Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sabahat Tuncel hakkında verilen hükmün, Antep Bölge Adliye Mahkemesi 18’inci Dairesi tarafından bozulması üzerine yeniden başlayan yargılamanın 6’ncı duruşması görüldü. Malatya 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya Kışanak ve Tuncel tutuklu bulundukları Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nden Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla bağlandı. Duruşma salonuna koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle sınırlı sayıda kişi alındı.
Kışanak ve Tuncel tutukluluklarına ilişkin savunma yaparken kadın siyasetçilere yönelik operasyonları kınadı. Kışanak ve Tuncel, asıl savunmalarını bir sonraki duruşmada mahkeme huzurunda yapmak istediklerini beyan etti. Avukatlar ise uzun tutukluluk süresinin göz önüne alınarak müvekkillerinin tahliye edilmesini istedi.
TAHLİYE TALEBİNE RET
Verilen aranın ardından tahliye taleplerini reddederek bir sonraki duruşmayı 4 Eylül olarak belirlendi.
DAVA GEÇMİŞİ
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında 2016 yılında tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önceki dönem Eşbaşkanı Gültan Kışanak ile Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sabahat Tuncel’in yargılandığı davada; 1 Şubat 2019 tarihinde Malatya 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 12’nci duruşmasında, Tuncel’in savunması alınmadan karar çıkmıştı. 16 hakimin değiştiği 12 duruşma sonunda çıkan kararda, Kışanak’a “örgüte üye olmak” iddiasıyla 11 yıl 3 ay, “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla 3 yıl, Tuncel’e ise “örgüte üye olmak” iddiasıyla 9 yıl 9 ay, “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla 5 yıl 3 ay hapis cezası verilmişti.
İstinaf için Antep Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderilen dosya, 18’inci Daire tarafından 2019’un Temmuz ayında esası etkileyecek şekilde usulden bozulmuştu. Bunun üzerine yeniden Malatya 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılama başlamıştı.
Dersim’in Nazımiye ilçesinde bulunan Düzgün Baba Ziyaretgâhı’nda, kimliği belirsiz kişilerce kayalığa “Üç hilal, a ve MHP” yazıldı. Bir hafta önce yapıldığı belirtilen yazılamanın üstü ziyaretgah görevlilerce çizildi. Yazılamanın 2 Temmuz Madımak katliamının yıldönümü öncesine denk gelmesi dikkat çekerken, ziyaretgahtaki Pirlerin olaya ilişkin hem İHD başvuruda bulunacakları hem de Tunceli Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunacakları belirtildi.
‘KAYA YUVARLADILAR’
Mezopotamya Ajansı’na (MA) konuşan Kureyşan Ocağı Pirlerinden Cemal Can, yazılamayla ilgili 58 plakalı bir araçla bölgeye gelen, kuşkulu hareketlerde bulunan 3 kişiden şüphelendiklerini söyledi. Ziyaretgaha gelen üç kişinin davranışlarının farklı olduğunu ifade eden Can, Malatyalı olduklarını ve Düzgün Baba’ya çıkacaklarını söylediklerini ifade etti. Söz konusu kişilerinde ziyaretgahta bulunan başka kişilere ise Maraşlı olduklarını söylediklerini dile getiren Can, “Yol tarifi istediklerinde ben yapılan yolun temizlendiğini, sağa, sola sapmadan istedikleri yere kadar gidebileceklerini söyledim. İki buçuk saat sonra biri önde, iki kişi de arkadan geldi. Geldikleri ceviz çeşmesinin sağ tarafındaki yamaçtan kaya yuvarladılar. Buraya geldiklerinde kayayı neden yuvarladıklarını sorduğumda ‘ayağımızın altından kaydı’ dediler. Yol üzerinde ayakları altında kalacak bir kaya yok. Kaya bir yere takılmasaydı, hız alarak buraya kadar gelebilirdi” dedi.
‘BİR GÜN SONRA FARK ETTİM’
Söz konusu kişilerin kayayı bilerek yuvarladıklarını dile getiren Can, ertesi gün niyaz almak için Düzgün Baba türbesine çıktıklarını söyledi. Düzgün Baba yatağı olan kayalığa “üç hilal, a. ve MHP” yazılamasının yapıldığını gördüğünü ifade eden Can, “Durumu arkadaşlara anlattım. Yetkili yerlere başvuru yapılacak. Bir söz vardır, ‘köpek ziyaretten ne anlar’. Özellikle Sivas katliamının yıl dönümü arifesinde bu durumun yaşanması bizi çok üzdü ve böyle bir şeyin olmaması gerekiyordu” şeklinde konuştu.
“Büyükada Davası” olarak bilinen 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı davanın karar duruşmasına yazılı savunma gönderen Peter Frank Steudtner “11 kişiden birinin bile ceza alması hepimiz için hak ihlalidir” dedi.
“Büyükada Davası” olarak bilinen ve İstanbul’da 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı davanın karar duruşması İstanbul 35’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşma salonuna, sanık yakınları ve gazeteciler, salonun küçük olması ve koronavirüs salgını nedeniyle içeri alınmadı. Her sanığa bir avukat kısıtlaması getirildi. Avukatlar duruşma salonuna kısıtlı sayıda izleyici alınabilmesi için mahkeme heyeti ile görüşmeler gerçekleşirken, yer olmadığı gerekçesi ile gazeteciler de içeri alınmadı. Yapılan görüşmelerin ardından duruşma salonuna sınırlı sayıda izleyicin girilmesine izin verildi. Almanya, İsveç ve İsviçre konsolosluklarından gözlemciler davayı izledi.
Tutuksuz yargılanan Taner Kılıç, İdil Eser, Özlem Dalkıran, Şehmuz Özbek, Veli Acu, Günal Kurşun, Nalan Erken, İlknur Üstün, Peter Frank Steudtner ve Ali Ghravi duruşmaya katılmazken, sanık Nejat Taştan ve avukatı hazır bulundu.
KARAR TARİHE GEÇECEK
Kimlik tespitlerinin ardından Peter Frank Steudtner avukatı Murat Deha Boduroğlu söz alarak, Steudtner, mahkemeye gönderdiği yazılı savunmasını okudu. Steudtner, savunmasında “Vereceğiniz karar tarihe geçecektir. 11 kişiden birinin bile ceza alması hepimizin haklarının ihlalidir. Kendimizi savunmak için harcadığımız gücü insan hakları için harcamayı tercih ederdik. Gözaltı ve tutukluluk Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelere aykırı uygulamalarla doluydu. Mevcut deliller ve yasalar uyarınca dava kapsamında yargılanan hepimizin beraatını talep ediyorum. Vereceğiniz beraat kararı Türkiye’de insan haklarının bulunduğunu göstereceği gibi Almanya ile ilişkileri de olumlu etkileyecektir” dedi.
ADALETSİZLİĞE SON VERİN
Ardından söz alan Ali Ghravi’nin avukatı Oğul Güner Olgun, müvekkilinin mahkemeye gönderdiği yazılı savunmasını okudu. Ghravi savunmasında şu ifadeleri kullandı; “Beşimizi beraat ettirip geri kalanımızı mahkum etmek istiyorsunuz. Hayatımızın 3 yılı vermeniz mümkün değil. Bize verilen zararı gidermeniz mümkün değil ama adaletsizliğe son vermeniz mümkün. Hiçbirimiz tutuklanmamalıydık. Bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adaletsizliktir. Biz terörist değiliz, sadece insan haklarını savunduk.”
‘İNSAN HAKLARI YRGILANIYOR’
Özlem Dalkıran’ın avukatı Aynur Tuncel Yazgan söz alarak müvekkilinin yazılı savunmasını okudu. Dalkıran savunmasında, “3 yıldır bu mahkemede yargılanan burada isimleri yazılı 11 kişi değil, mensubu oldukları insan hakları camiasıdır. Bu mütalaa ‘insan hakları için çalışmak, herkes için hak ve özgürlük talep etmek suçtur’ diyor. Devlet ve devlet dışı aktörlerin gerçekleştirdiği hak ihlallerini belgeleyen ve ifşa eden, devletin ve yetkili kurumlarının ihlalleri önlemedeki ihmalini veya isteksizliğini eleştiren etkilenenlere destek sunan ve adalet arayışlarında yanlarında duran, yeni ihlaller meydana gelmesin diye devlet kurumlarına önleyici tedbirler tavsiye eden insan hakları savunucularını sindirmek ve susturmaktır. Hak savunucularının çalışmalarını ‘sivil toplum görüntüsü altında’ diyerek karalayıp terör bağlantılı suçlamalarla yargılamak, ‘terörle mücadele görüntüsü altında’ her türlü eleştirel sesi bastırmak, toplumu tamamen susturmak amacını taşıyor” ifadelerini kullandı.
‘ELEŞTİRİ KABUL EDİLMİYOR’
“Hangi faaliyetimiz ‘terörü’ destekliyor ya da bunu amaçlıyor” diye soran Dalkıran, “Savcının mütalaasında bu anlaşılmıyor. Maalesef, hak savunucularının yazdığı her haber katıldıkları her toplantı kabul edilemez bir eleştiri olarak görülüyor. Büyükada davasıyla tüm sivil toplum kuruluşları üzerinde dondurucu bir etki yaratıldı. Bu dondurucu etki Gezi davasıyla katmerlendi. Bu davayla Türkiye’de hak savunucularının konuşmak, öğrenmek, tartışmak, planlama yapmak ve hatta dinlenmek için bir araya gelmesinin, uluslararası bağlantılara sahip olmasının, toplantı yapmanın bir bedelinin olduğu mesajı verildi. 3 yıl geçmesine rağmen, Türkiye’ye davet edilen uluslararası insan hakları kuruluşu temsilcileri hala tedirginlikle Türkiye’de toplantıya katılmanın güvenli olup olmadığını soruşturuyor. Bu sorunun cevabını bugün bu mahkeme salonunda öğreneceğiz. Bugün, bu hukuk felaketine bir son verin. Tek ‘silahları’ sözleri, fikirleri ve evrensel hukuka ve değerlere, barışa ve insanlık onuruna saygıları olan hak savunucularını yaftalama, şiddet ve terör ile suçlama geleneğini kırın. Ben ve arkadaşlarım bu davadan başımız dik, vicdanımız rahat, özgür ve haklı olduğumuzu bilerek ayrılacağız. Mahkemenizin adaletten ve hukukun üstünlüğünden yana tutum alacağına ve bu davayı hepimizin hakkı olan beraat kararıyla sonuçlandıracağına inanıyorum. Beraatımı talep ediyorum” dedi.
Dalkıran’ın ardından Avukat Aynur Yazgan’ın beyanının tamamlanması sonrası duruşmaya ara verildi.
Highlands and İslands Üniversitesi’nden uzmanlar tarafından yapılan araştırmaya göre, İskoç Galcesi on yıl içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
Highlands and İslands Üniversitesi’nde (UHI) dilbilimcilerden oluşan bir ekip tarafından yapılan araştırmaya göre, radikal bir adım atılmaması durumunda İskoç Galcesi on yıl içinde yok olacak. Araştırma sonuçlarına göre, İskoç Galcesi sadece nüfusu giderek azalan yaşlı İskoçlar tarafından rutin olarak konuşuluyor.
Gelecek yılki ulusal nüfus sayımı için tahminlerin paylaşıldığı araştırmada, Batı Adaları’nda Galce konuşma oranının yüzde 45’in altına düşmesinin beklendiği belirtildi. Uzmanlar bu oranın, Galce dilinin varlık-yokluk sınırı olduğunu ifade etti. Söz konusu çalışmanın Galcenin korunması için İskoçya’da devam eden tartışmaları alevlendirdiği belirtiliyor.
Araştırmaya göre, Galcenin evde ve gençler tarafından günlük yaşamda nadir konuşulduğuna dikkat çekildi. Sadece Hebrid Adaları’nda birkaç yerli ada halkının yaşlıları tarafından dilin rutin olarak konuşulduğu ifade edildi.
ANADİLİNİ KORUYAN 11 BİN KİŞİ KALDI
Araştırmada, Galceyi muhafaza eden ve konuşan 11 bin kişinin kaldığı belirtildi. Prof. Dr. Conchúr Ó Giollagáin, Galcenin çekirdek topluluklarında “günlük konuşulan canlı bir dil” olarak restore edilmesine öncelik acil bir politikaya ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi.
Giollagáin, “Ebeveynler sosyal ve aile ortamlarında çocuklarıyla anadillerinde konuşmaya teşvik edilmelidir. Galce, günlük yaşamın tüm alanları içine sinmelidir” diye belirtti.
GALCE VE ASİMİLASYON
Galce, Galler Dil Komisyon’un girişimleriyle Galler’de resmi dil olarak kabul edildi, Hint-Avrupa Dil Ailesi’nden Kelt dilleri içerisinde yer alan Galce, Avrupa’daki en eski dillerden birisi.
İngiltere’nin asimilasyon politikalarının bir parçası olarak İskoçya ve Galler’de ulusal kimliği yok etme politikalarından Galcede etkilendi.
İngiltere’den uzak ada bölgelerinde Galce daha faza görünürken, İngiltere’ye yakın bölgelerde neredeyse konuşulmuyor.
Bağımsız bir araştırma kuruluşunun hazırladığı rapor, İngiltere’de Afrika ve Karayip kökenli siyah hanelerin neredeyse yarısının yoksulluk içinde yaşadığını, buna karşılık her beş beyaz haneden birinin yoksul olduğunu ve bu uçurumun koronavirüs krizinin etkisiyle daha da derinleşebileceğini ortaya koydu.
Siyahlarla birlikte Asyalılar gibi diğer etnik azınlıklar da hesaba katıldığında, beyazlar dışındaki etnik grupların “sürekli yoksulluk” içinde olma ihtimali, araştırmaya göre beyazlara kıyasla iki-üç misli daha fazla. Yoksulluğun ölçülmesinde sosyal faktörleri de hesaba katan farklı bir yaklaşım geliştirmek amacıyla 2016 yılında kurulan bağımsız Sosyal Ölçüm Komisyonu (Social Metrics Commission) tarafından yapılan araştırma, Birleşik Krallık içinde yaşayan her 10 Afrika-Karayip, Bangladeş, Pakistan kökenli ya da melez insandan birinin işsiz olduğunu ortaya koyuyor. Oysa beyazlar arasında aynı oran 25’te bir.
Aile ya da hane düzeyinde bakıldığında, İngiltere’de beyaz ailelerin yüzde 19’u yoksul. Ama bu oran karışık etnik kökenden insanların yaşadığı ailelerde yüzde 32’ye, Asya kökenli ailelerde yüzde 39, diğer etnik gruplar kategorisinde yüzde 42’ye ve Siyah Afrika-Karayip kökenliler arasında ise yüzde 46’ya kadar çıkıyor.
Sosyal Ölçüm Komisyonu, siyah ve etnik azınlıkların koronavirüs krizi döneminde beyazlara göre çok daha büyük oranda iş ve gelir kaybına uğradığını söyleyerek, bunun önümüzdeki dönemde yoksulluğun boyutlarını ve derinliğini büyüteceği uyarısında bulunuyor.
‘Derin yoksulluk’
Sosyal Ölçüm Komisyonu, yoksulluk sınırının en az yüzde elli altında olanları “derin yoksulluk” başlığı altında sınıflandırıyor ve bu kesimde koronavirüs döneminde işini ve gelirini kaybetme oranının çok daha yüksek olduğunu söylüyor.
Yapılan ölçümlere göre 2018-2019 yılı döneminde Birleşik Krallık genelinde yoksulların sayısı bir yıl öncesine göre 100 bin artarak 14 milyon 400 bine çıktı ve bunların 4,5 milyonu çocuklar.
Birleşik Krallık nüfusunun yüzde 7’si yani yaklaşık 4,5 milyon kişi ‘derin yoksulluk’ içinde.
Son üç yılın en az ikisinde yoksulluk sınırının altında olan nüfusun yüzde 11’i yani 7,1 milyon kişi ise ‘uzun süreli yoksulluk’ içinde yaşıyor.
Guardian gazetesine konuşan Sosyal Ölçüm Komisyonu Başkanı Philippa Stroud, “Koronavirüsün ekonomik ve sosyal etkilerinin salgın sona erdikten sonra da uzun süre devam etmesi beklenirken, bu rakamlar bize toplumun en dezavantajlı kesimlerinin yaşamlarını iyileştirmek için ne kadar büyük mesafeler almamız gerektiğini gösteriyor” dedi.
Stroud, siyah ve diğer etnik azınlıklardan ailelerin neden oransız bir şekilde daha yoksul olduklarının biran önce belirlenmesi ve meslek eğitiminden, iş imkanlarına ve konut olanaklarına kadar bu toplumsal kesimleri diğerleriyle eşitleme konusunda hangi adımların ne ölçüde iyileştirme sağlayabileceğinin anlaşılması gerektiğini de söyledi.
Koronavirüs dönemi
Komisyonun 25 Mart ile 18 Mayıs tarihleri arasında 80 bin yetişkin ile yaptığı görüşmelere dayanan araştırma, koronavirüs salgınından önce ‘derin yoksulluk’ kategorisinde olan insanların yüzde 65’inin işini veya kısmen ya da tamamen gelirini kaybettiğini ortaya koydu.
Oysa yoksulluk sınırının yüzde 20 üzerinde olan ailelere bakıldığında, işini ya da gelirini kaybedenlerin oranının yüzde 35’lerde kaldığı görülüyor.
Sosyal Ölçüm Komisyonu, “Zaten yoksulluk içinde olanların daha da derin bir yoksulluk içine düşme ve yoksulluk sınırının hemen üzerinde olanların bu sınırın altına inme riski artmıştır” diyor.
Yoksulluk sınırı Birleşik Krallık’taki gelir ortalamasının (medyan gelir) yüzde 60’ı olarak kabul ediliyor ve haftalık olarak iki çocuklu tek ebeveyn için 325, iki çocuklu iki ebeveynli hane için 439, emekli çift için 239 sterlin tutarında.
Birleşik Krallık içinde derin yoksulluk kategorisindeki insanların oran ve sayısının son yirmi yıl içinde süregiden artışı ve koronavirüsün buna eklediği etkiler Komisyonu ve yoksullukla mücadele hedefli kuruluşları kaygılandırıyor.