Category: Haber

  • Boris Johnson’ın babası hükümetin aksi yönde tavsiyesine rağmen Yunanistan’a uçtu

    Boris Johnson’ın babası hükümetin aksi yönde tavsiyesine rağmen Yunanistan’a uçtu

    İngiltere’de hükümetin zaruri görülmeyen uluslararası seyahatlerden kaçınılması tavsiyesi hala geçerliliğini korurken, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın babası Stanley Johnson Yunanistan’a uçtu.

    Yunan hükümeti yetkilileri Stanley Johnson’ın Bulgaristan üzerinden ülkeye girdiğini Perşembe günü yaptıkları açıklamalarla doğruladı.

    Stanley Johnson, yazlık evinin bulunduğu ülkenin kuzey bölgesi Pelion’a gitti. Yunan yetkililer, Johnson’ın ülkeye seyahatinde herhangi bir ‘uygunsuz durumun’ olmadığını ifade etti.

    Stanley Johnson Instagram hesabından da yüz maskeli bir fotoğrafını paylaştı.

    Fotoğrafta Johnson’ın havalimanında olduğu anlaşılıyor.

    Johnson uçaktan iki video da paylaştı. Birinin altına “Bu akşam Atina’ya varıyorum” yazdı.

    İngiliz The Daily Mail gazetesi, Johnson’ın “Kiralık ev sezonu yaklaşırken evimin Covid’den korunaklı hale gelmesini sağlamak için zaruri iş amaçlı seyahat ettim” dediğini aktardı.

    Yunan hükümeti sözcüsü Stelios Petsassaid, “İngiltere ve İsveç’ten doğrudan uçuşları 15 Temmuz’a kadar yasakladık. Ama bir vatandaş Yunanistan’a başka bir yolla gelirse tabii ki ülkeye girebilir” dedi.

    İngiltere Başbakanı Boris Johnson, babasının seyahatiyle ilgili şimdilik bir açıklama yapmadı.

  • İngiltere, Venezuela altınlarının kontrolünü muhalif lider Guaido’ya verdi

    İngiltere, Venezuela altınlarının kontrolünü muhalif lider Guaido’ya verdi

    İngiltere’de tutulan Venezuela’ya ait 1 milyar dolarlık altının kontrolü kendini devlet başkanı ilan eden muhalif lider Juan Guaido’ya verildi.

    İngiltere’de yüksek mahkeme, dört gün süren duruşmanın ardından Venezuela altınlarıyla ilgili kararını açıkladı. Yüksek mahkeme, İngiltere’nin muhalif lider Juan Guaido’yu devlet başkanı olarak tanıdığını hatırlatarak, ‘tek ses doktrini’ gereği altınların kontrolünü Devlet Başkanı Maduro yönetiminden aldı. Mahkeme kararında yönetim ve yargının tek ses olması gerektiğine vurgu yaptı.

    Venezuela Merkez Bankası, mayıs ayında Covid-19 ile mücadele kapsamında İngiltere Merkez Bankası’nda tutulan altın rezervlerini kullanmak istedi ancak erişime izin verilmedi. Maduro yönetimi de altın rezervlerinin kullanımı için yargı yoluna gitti.

    Maduro yönetimini savunan avukatlar, mahkemenin kararını temyize taşıyacaklarını duyurdu.

    İngiltere 2019 yılı başlarında ABD başta olmak üzer diğer ülkeleri takip ederek Guaido’yu devlet başkanı olarak tanıdı. Türkiye ise Devlet Başkanı Maduro’ya destek verdi.

    Kaynak : Euronews

     

  • Dede: AKP-MHP, FETÖ’nün projesini hayata geçiriyor

    Dede: AKP-MHP, FETÖ’nün projesini hayata geçiriyor

    Meclis’e sunulan “çoklu baro” taslağına tepki gösteren HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, “Avukatlara dönük değişlik FETÖ’nün bir projesidir. O dönem ertelenen bu düzenleme yeniden gündeme getirildi” dedi.

    Hakların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu üyesi Avukat Ümit Dede, AKP tarafından Meclis’e sunulan ve “çoklu baro” olarak adlandırılan “Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Yapılmak istenilenin yargının savunma ayağının ele geçirmek olarak dile getiren Dede, projenin FETÖ döneminde toplumsal tepkiden dolayı hayata geçirilmediğini fakat bugün AKP-MHP ittifakıyla yapılmak istenildiğini söyledi.
    ‘SAVUNMA VESAYET ALTINA ALINMAK İSTENİYOR’ 
    AKP ve MHP’nin baroların sistemini değiştirmek istemesinin 2010 referandumundan sonra yapılan Hakim ve Savcılar Kurulu’na (HSK) yapılan müdahaleden bağımsız ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Dede, “Barolara yapılmak istenilen bunun devamıdır. Biliyorsunuz FETÖ o dönem AKP içerisinde konumlanmış durumdaydı. 2010’da bir FETÖ projesi olarak referandum yapıldı ve yargı sistemi değiştirildi. Bu değişimin ardından FETÖ’cü hakim ve savcıların hızlı bir şekilde kadrolaşarak yargıyı ele geçirdiğine tanık olduk.  15 Temmuz darbe girişiminden sonra da birçok hakim ve savcı FETÖ’cü olduğu iddiasıyla görevden alındı, hemen hemen tamamı mahkum edildi. Avukatlara dönük değişlik de o dönemin bir projesidir. O dönem de bu durum gündeme getirilmişti. Bağımsız yargının savunma ayağını da vesayet altına alacak bir kısım düzenleme öngörülüyordu. Ancak o dönem toplumun ciddi tepki göstermesinden kaynaklı geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ne yazık ki AKP-MHP ittifakı bir FETÖ projesi olan bu projeyi bugün yeniden hayata geçirmek istiyor. Hakim ve savcılar nasıl vesayet altına alındıysa şimdi de yargının savunma ayağı olan avukatlar ve kurumu olan baroları vesayet altına almak istiyorlar. Savunma etkisiz kılınıp, yandaş baroların oluşturulması için böylesi bir kanun teklifini gündeme getirdiler” diye konuştu.
    ANAYASAYA AYKIRI
    Tek adam rejiminin kurumsallaştırılması için tüm kurumların yapısının değiştirilmek istendiğini kaydeden Dede, “Başkanlık sisteminin Türkiye’de uygulanmaması gerektiğini her yönüyle tanıklık etmiş olduk. Eğitimden sağlığa, ekonomiden dış politikaya kadar tüm kurumlarda, tüm alanlarda değişimlere rağmen Türkiye’nin mevcut sistemde yönetilemediği apaçık ortada. Yapılan yasalar da, yasa yapma tekniğine ve teamüllere çok uygun değil. Barolara dönük değişlik de özünde siyasi bir amaç ve birçok çelişkiyi taşıyor. Yapılmak istenilen değişikliğin Anayasa’nın 135’inci maddesine aykırı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Avukatlar bağlı oldukları barolar itibariyle Barolar Birliği Kurulu’nda eşit olmayan bir şekilde temsil edilmeyle karşı karşıya kalacaklar” dedi.
    TÜM TOPLUMU İLGİLENDİRİYOR
    İktidarın ülkeyi polis devletine çevirdiğini, yaşanan tüm hak ihlallerine ve hukuksuzlara karşı baroların seslerini yükseltmesiyle saldırıların hedefi haline geldiğini dile getiren Dede, “Barolara dönük yapılan bu saldırılar aslında topluma yapılan saldırılardan bağımsız ele almak doğru değildir. Baroların bu yasanın gündeme getirilmemesi için geliştirdiği eylemlere karşı siyasi iktidarın gösterdiği tepki muhalif topluma gösterdiği tepkiden farklı olmadı. Ankara’ya yürüyen baro başkanları Ankara girişinde ablukaya alındı ve tartaklandılar. İstanbul’da yapılan mitingde polisin oldukça provokatif bir yaklaşımı söz konusuydu. Birçok ilde yapılmak istenilen bu eylemler polis tarafından engellendi ve izin verilmedi. Bu tutum aslında uzun zamandır tüm muhalif toplumsal kesimlere karşı geliştirilen bir tavırdır. Bu ülkede milletvekillerin yürüyüşüne izin verilmiyor ve tartaklanıyor. Dernek ve siyasi partilerin faaliyetlerine izin verilmiyor ya da gerçekleştirilen etkinliklerde polis zoruyla çok sert müdahale edilmek suretiyle engelleniyor. Baroların eylemlerine karşı devletin geliştirdiği tavır, aslında yapılmak istenilen değişikliğin sadece avukatları ilgilendiren bir değişlik olmadığını tüm toplumu ilgilendirdiğini gösteriyor. Çünkü yapılmak istenilen değişiklikle, savunma bölünüp, yandaş barolar yaratılacak, savunma zayıflatılarak, adil yargılanma hakkı engellenecek” diye konuştu.
    ‘HER ALANDA DİRENECEĞİZ’
    Parti olarak barolara yönelik değişimin gündeme geldiğinde bu yana karşı olduklarını ve her alanda karşı olacaklarını sözlerine ekleyen Dede, şunları söyledi: “Avukatlarla ilgili bir değişlik yapılacak ise muhataplar avukatlardır. Aslında mevcut avukatlık yasasında değişiklik ihtiyacı var. Yapılacak değişiklik konusunda başta barolar olmak üzere ilgili tüm kesimlerle ortaklaşarak bir yasa teklifi hazırlanması gerektiğini ilk günden itibaren söyledik. İktidarın avukatları ve baroları dışarıda tutarak bu teklifi gündeme getirmesi demokratik değildir. Mevcut haliyle düzenleme avukatların sorunlarına çözüm olmayacak, tam tersine sorunları daha da derinleştirecektir. Mecliste ve dışarıda bu teklifin geçmemesi için partimiz elinden gelen tüm çabayı gösterecek ve buna karşı etkin bir mücadele göstereceğiz. Tüm demokratik yöntemlerle bu teklifin geçmemesi için uğraşacağız. Buna karşı hem hukuk komisyonumuz hem de meclis grubumuzun hazırlıkları ve güçlü bir çalışma var. Hem Meclis, hem genel kurul hem de Meclis dışında tüm gücümüzle direneceğiz.”
    MA / Cemil Uğur
  • Leyla Güven’den Avrupa liderlerine mektup

    Leyla Güven’den Avrupa liderlerine mektup

    DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, Türkiye’de artan otoriterleşmeye dikkat çekmek amacıyla Avrupa’nın önde gelen siyasi parti liderlerine mektup gönderdi.

    Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, DTK’nin mühürlenmesi, açılan soruşturma kapsamında 43 kişinin gözaltına alınması, HDP’li belediyelere kayyım atamaları ve Türkiye’de artan otoriterleşme eğilimlerine dikkat çekmek amacıyla Avrupa’nın önde gelen siyasi parti liderleri ve kurum temsilcilerine mektup gönderdi.
    BASKILARA DİKKAT ÇEKTİ
    Güven, mektubunda, “Türkiye’de giderek otoriterleşen siyasi iktidarın, sivil toplumun iradesinin yansıdığı DTK’ye yönelik kriminalize etme ve kapatma girişimlerinin ve siyasal alanın daraltılmasına yönelik müdahalelerin, Türkiye ile Avrupa ve bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerde yaratmakta olduğu tahribatın olası etkileri”ne dikkat çekerek, görüşlerini aktardı.
    MEKTUP GÖNDERİLEN KİŞİLER
    Mektup gönderilenler arasında Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Buric, AKPM Başkanı Rik Daems gibi isimler ile AKPM Grup Başkanları, AP Grup liderleri, Avrupa Konseyi ile BM İnsan Hakları Temsilcileri ve Parlamenterler Arası Birlik gibi Türkiye’nin müdahil olduğu kurumların temsilcileri bulunuyor.
  • Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı: Sorumluları cezalandırılsın

    Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı: Sorumluları cezalandırılsın

    HABER MERKEZİ – Sivas Katliamı yıldönümü dolayısıyla yaşamını yitiren 33 aydın, yazar, sanatçı anıldı. Sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile siyasi partiler, faillerin yargı önüne çıkartılarak, cezalandırılmasını istedi.

    Sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile siyasi partiler, 2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 aydın, yasar ve sanatçıyı eylem eve etkinliklerle andı. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Meclisi, katliamda yaşamını yitirenleri yaptığı yazılı açıklamayla andı.
    Açıklamada, Sivas Katliamı’nın devletin gözü önünde yapıldığı belirtilerek, katliama çanak tutulduğu belirtildi. Aradan geçen 27 yıla rağmen katliamın aydınlatılmadığını, faillerin cezalandırılmadığı anımsatılarak, “Sivas katliamı davası ise yıllar sonra zaman aşımı gerekçe gösterilerek düşürüldü. İnsanlık suçunda zamanaşımı söz konusu olamayacakken, 33 canımızın katilleri bu sayede ‘aklanmış’ oldu” denildi.
    SİVAS’I AKP’LİLER SAVUNDU 
    HDK açıklamasında 18 yıllık AKP döneminde Alevi halkına yönelik saldırıların arttığına dikkati çekilerek, “Cami Cemevi projesi ve benzeri tahrip edici politikalar ve uygulanmalarla Alevileri asimile etmeye çalışarak, dedelere maaş bağlanması gibi projelerle yeni Hızır Paşalar yaratma arayışlarını bugün de sürdürüyorlar. Sivas Katliamı’nda yer alan katillerin savunmasını yapan avukatların AKP’nin avukatları arasında olduğunu akla getirdiğimizde AKP’nin bakış açısını net bir şekilde görebiliriz” diye belirtildi.
    KATLİAMLAR SON BULANA KADAR
    Adalet istenilen açıklamada, katliamda yaşamını yitirenlerin katillerinin açıklanması, katliamları planlayan ve yönetenlerin yargılanarak, cezalandırılması istendi.  Katliamda yaşamını yitirenleri anan HDK, savaş ve katliam doğuran devlet ve yönetim yaklaşımlarının son bulması için mücadele kararlılığını yineledi.
  • Linç eylemlerinin insanlık suçu olarak tanımlanması için kanun teklifi

    Linç eylemlerinin insanlık suçu olarak tanımlanması için kanun teklifi

    ANKARA – HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sivas Katliamı’nın yıl dönümünde “linç eylemlerinin”, insanlık suçu olarak tanımlanması için Meclis’e kanun teklifi sundu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sivas Katliamı yıldönümünde Meclis’e kanun teklifi verdi. Teklif, “linç eylemlerinin”, insanlık suçu”olarak tanımlanmasını ve failler hakkında 10 yıldan az olmamak üzere ağırlaştırılmış hapis cezasının verilmesini düzenliyor.
    Gergerlioğlu, kanun teklifinin gerekçesinde “Eğer Maraş olayları olduğunda bir daha asla denseydi ve cezalar verilseydi Çorum olayları olmazdı. Eğer Çorum olaylarından sonra bir daha asla denseydi ve gereken cezalar verilseydi Sivas Katliamı olmazdı. Türkiye’de cezasızlık politikaları bir sonraki eylemin fitilini ateşlemektedir. Kamplaştırıcı ve kutuplaştırıcı siyaset dili insanların linç edilerek ölmelerine sebep olmaktadır” ifadelerini kullandı.
    ‘LİNÇ SUÇU TCK’DA MÜSTAKİL SUÇ OLMALI’
    Gerekçede, linç suçunun TCK’de müstakil bir suç olarak tanımlanması gerektiği de belirterek, şu ifadeler yer aldı: “Bu nedenle doktrin ve karşılaştırmalı hukuk incelenerek ülkemizin ve hukuk sistemimizin değerlerine uygun olacak bir düzenlemenin yapılması elzemdir. Bu bağlamda yapılacak düzenlemede doktrin ve karşılaştırmalı hukuk bağlamında linç suçunun özellikleri ve unsurları olan ‘bir kitlenin bir kişi veya gruba karşı’,’herhangi bir şiddet eylemini planlı veya plansız olarak gerçekleştirmesi’, ‘kamu adına hukuksuz şiddet kullanılması’ ve ‘yargısız ceza verilmenin amaçlanması’ hususlarına yer verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca doktrinde tartışmalı bir husus olan ve karşılaştırmalı hukukta farklılıklar arz eden diğer bir husus ise linç suçunun unsurlarından olan kitlenin tanımı ve kaç kişiden oluşacağı ile ilgilidir. Kitlenin karşılaştırmalı hukukta en az iki kişiden oluşması gerektiği kanaati var olmakla birlikte, örgütlü suç kapsamında en az üç kişiden ve son olarak en az on iki kişiden oluşması gerektiğiyle ilgili düzenlemeler de mevcuttur.”
    BİR DİĞER SORUN İSE ADALET
    Uygulamada yaşanan bir diğer sorunun ise ceza adaleti ile ilgili olduğu vurgulanan gerekçede, şunlar belirtildi; “Bilindiği üzere ceza adaleti, işlenen suçla orantılı uygun bir cezanın verilmesi ve böylece suçla orantılı bir yaptırımın uygulanması olarak tanımlanabilir. Bir kişiyi bir kişinin döverek yaralaması veya öldürmesi ile on kişinin beraberce aynı fiilleri yapması durumunda yargılama dışında bir farklılık olmamaktadır. Ancak bu durum ‘ceza doktrini’ ve ‘suç teorisi’ bakış açısıyla değerlendirildiğinde doğru bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla bahse konu iki linç olayı ile ilgili olarak eylemi gerçekleştiren şahısların yaptığı eylem ile yaptırım olarak verilen cezanın yetersiz olduğunu değerlendirmek mümkündür. Bu nedenle linç eyleminin ceza kanununda suç olarak tanınması ve yaptırımının ise bu suçun işlenmemesi sağlayacak oranda caydırıcı olması gerekmektedir.”
  • Katliamdan sonra istifa edip bir daha da Sivas’a gitmedi

    Katliamdan sonra istifa edip bir daha da Sivas’a gitmedi

    Ayşe Sürme

    DERSİM – Sivas Katliamı yaşandığında kentte öğretmenlik yapan Menşure Doğan, olay sonrasında istifa ederek ayrıldığı kente bir daha gitmedi. Doğan, 27 yıldır dinmeyen acıyı “Onlar cayır cayır yanarken, biz oturduğumuz yerde yandık” sözleriyle dile getirdi.

    Sivas’taki Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993 günü aralarında aydın, gazeteci ve sanatçıların bulunduğu 33 kişi yakılarak katledildi. Gerçekleştirilen katliam başta Alevi yurttaşlar olmak üzere milyonlarca insanı derinden yaraladı. Bu insanlardan biri de Menşure Doğan.
    Katliam yaşandığında Sivas’ta sınıf öğretmenliği yapan Doğan, yaşanan olay sonrası görevinden istifa edip, bir daha da bu kente gitmedi.
    Üzerinden 27 yıl geçen katliamın hafızasında ilk günkü gibi tazeliğini koruduğu Doğan, istifa ettiği mesleğinden daha öncesinde yaşanan başka bir katliamla, 1978 yılında Maraş Katliamı ile ayrı düşmüştü.
    Maraş Katliamı yaşandığında Dersim’de Fransızca öğretmenliği yapan Doğan, o dönem birçok ilde olduğu gibi Dersim’de yapılan protesto mitingine katıldığı gerekçesiyle sürgün edilince istifa etti. Oysa ki çocuğu hasta olduğu için yapılan mitinge katılmadığını anlatan Doğan, raporlu görülmesine rağmen diğer bazı öğretmenlerle birlikte hakkında dava açılınca çıktığı mahkemede eyleme katıldığını ifade etti. Doğan, niçin böyle söylediğinin nedenini ise “Protestolarda yoktum demedim. Çünkü yapılan insanlık suçuydu, ben de lanetliyordum. Öyleyse ben niye kendimi arkadaşlarımdan ayrı tutayım?”  sözleriyle açıkladı.
    Tutuklamalar, ihraçlar, görevden uzaklaştırmaların yaşandığı bu süreçte kendisi ile birçok öğretmen arkadaşı hakkında sürgün kararı verilmesi üzerine mesleğinden istifa eden Doğan, 14 yıl boyunca öğretmenlik yapmadı.
    SİVAS’TA ÖĞRENMELİĞE BAŞLADI 
    Doğan, 1992 yılında tekrar öğretmenlik yapmak için başvuru yaptığında ise Sivas’ın Kangal ilçesine atanıp, burada sınıf öğretmenliği yapmaya başladı.
    Kangal ilçesinin Alevilerin yoğunlukta yaşadığı bir yer olduğunu dile getiren Doğan,  “Aradan bir yıl geçtikten sonra tatile girmiştim. Duydum ki kente aydınlar, şairler, yazarlar, semah dönen emekçiler, gençlerimiz gelmiş. Pir Sultan Abdal şenliklerine katılmak için çocuklarımı ve eşimi de çağırdım. Eşim; ‘başka zaman gideriz, Dersim’e gidelim’ demişti. Eğer eşim memlekete dönelim demeseydi, otelde yer ayırtacaktım. O değerli insanlarla tanışmak nasip olmadı” diye belirtti.
    DEVLET SEYİRCİ KALDI
    Memlekete ulaştıklarında haberlerde Madımak Oteli’nde insanların yakılması haberini aldıklarını ifade eden Doğan, “Yakılan o insanlara devlet yardım yetmedi. 1974’te Kıbrıs’ta Rumlarla ve Türkler arasında askeri savaş yapılmıştı. Ecevit 4 saat içinde Kıbrıs’a askeri çıkartma yapmıştı. Gücüyle övünen devlet, o insanların yakılmasına 8 saat boyunca seyirci kaldı” ifadelerini kullandı.
    ‘DEVLET ÖZÜR DİLEMELİYDİ’
    Yaz tatili bittiğinde herkesin çalıştığı, yaşadıkları kentlere geri dönmeye başladığını söyleyen Doğan, kendisinin ise “Nereye dönüyorum, nereye gidiyorum, zulmün olduğu yere mi?” şeklinde sorgulamalara giriştiğini anlattı.
    Bu sorgulamalar sonucunda mesleğinden istifa etme kararı aldığını belirten Doğan, katliamın ruhunda yol açtığı kırılmayı “Hiç kimse tepki vermedi, film gibi seyredildi. Lanet olsun o zalimlere, verecekleri üç kuruşa diyerek öğretmenlikten istifa ettim. Geri dönmedim, gidemedim, gidemezdim. Onlar orada cayır cayır yandı, biz oturduğumuz yerde yandık. İnsan olan herkes ne hissettiyse onu hissettim. Bir daha da Sivas’a gitmedim. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaralandık. 38’in yaraları daha iyileşmemişti. Devlet, açıkça ‘bir avuç zalim karşısında üzgünüz, özür dileriz, güçsüz kaldık, bir şey yapamadık’ diyebilmeliydi. İnsanlık bunu gerektirirdi” sözleriyle dile getirdi.