CHP Gençlik Kolları Başkanlığı’ndan üç kişilik bir heyet Kobane kantonuna geçerek, toplanan yardımları kanton yönetimine teslim etti.
Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanı İrfan İnanç ve Genel Başkan yardımcısı Erhan Çetinkaya’nın Cuma günü geç saatlerde dar üç kişilik bir heyet ile Kobani kantonuna geçti.
Kobani Kantonu Başbakanı Enver Müslim ve kanton yetkilileri ile görüşen CHP Gençlik Kolları Başkanlığı heyetinin, gençlik örgütlenmesi tarafından toplanan yardımları da teslim etti. Kobane kantonunda yapılan görüşmeden sonra yapılan açıklama esnasında CHP Gençlik örgütleri imzalı Kürtçe ve Türkçe olarak ‘Barış yarım kalmayacak’ yazılı büyük bir pankart açtı.
Türk savaş uçakları’nın Kandil’deki Zergele köyüne yönelik hava saldırısı sonucu 9 sivilin yaşamını yitirdiği ve onlarca sivilin yaralandığı katliamın üzerinden 7 saat geçmesine rağmen halen Türk medyasından ses çıkmadı.
Türk medyası 2011 yılında da Türk savaş uçaklarının Roboski’de 34 sivilin yaşamını yitirmesiyle ile sonuçlanan katliamı 24 saat sonra görmüştü.
Türk savaş uçakları’nın Kandil’deki Zergele köyüne yönelik hava saldırısı sonucu 9 sivilin yaşamını yitirdiği ve onlarca sivilin yaralandığı katliamdan 6 saat sonra Kürdistan Hükümeti Başkanlığından yumuşak bir kınama mesajı geldi.
Kürdistan bölgesel hükümeti başkanlığı resmi web sayfasından yaptığı iki paragraflık açıklamada şöyle denildi; “Kürdistan Bölgesi’nin sivil halkının şehit olmasına neden olan bu bombardımanı kınıyoruz. Türkiye, sivilleri yönelik bombardımanı tekrarlamamasını istiyoruz.’’
Kürdistan bölgesi başkanlığının yayınladığı açıklamanın ikinci paragrafında da PKK’yi suçlayarak şunları belirtti; ‘‘PKK, savaşı Kürdistan topraklarından uzak tutmalı’’
Tek Bir Türk Basını Bile Katliamı Halen Görmedi
Türk savaş uçakları’nın Kandil’deki Zergele köyüne yönelik hava saldırısı sonucu 9 sivilin yaşamını yitirdiği ve onlarca sivilin yaralandığı katliamın üzerinden 6 saat geçmesine rağmen halen Türk medyasından ses çıkmadı.
Türk medyası 2011 yılında da Türk savaş uçaklarının Roboski’de 34 sivilin yaşamını yitirmesiyle ile sonuçlanan katliamı 24 saat sonra görmüştü.
Medya Savunma Alanları’na bağlı Kandil alanı bu sabah saat 04:00’ten itibaren Türk savaş uçakları tarafından bombalanıyor. Türk savaş uçaklarının sivil yerleşim yerlerinden Kandil’e bağlı Zergelê köyünü hedef aldığı öğrenildi. ANF haber ajansında yer alan haberle ilgili fotoğraflar ve saldırı anının videoları da yayınlandı.
https://youtu.be/oQR7B9tOS9c
Türk devletine ait savaş uçaklarının hedef aldığı Kandil’in Zergelê köyünde, ilk belirlemelere göre sivil halktan 9 kişinin yaşamını yitirdiği ve 15 ağır yaralının olduğunu aktardı. 8 roketin isabet ettiği köyde birçok evin isabet aldığı ve ölü-yaralı sayısının daha da artabileceği bildirildi. Enkaz altın olanların da bulunduğu kaydedildi.
Katliamda yaşamını kaybedenlerin isimleri şöyle: Nedim, Piro, Necip, Salih, Karox, Hemine, Êyşê, Mihemed Emin ve Abdulkadir.
Bu saate kadar Güney Kürdistan hükümeti ve Irak hükümetinden kendi vatandaşlarının katledilmesine dönük bir açıklama yapılamadı.
Türk medyası da katliamın üzerinden 5 saat geçmesine rağmen halen katliamvari saldırıyı duyurmuş değil.
Kürdün ölüsüne tahammül edemeyen, mezarına bile savaş açan bir zihniyet Kürdün yaşayanı ile barışabilir mi?
Cevabını sona bırakarak devam edelim. Devletin askerleri bu hafta içerisinde Bagok Dağı’nda 43 Gerillanın mezarının bulunduğu şehitliği tahrip edip, Nusaybin halkının 1 Eylül Dünya Barış günü, o şehitliğe defnettiği Agit Suruç’un cenazesini mezarından çıkarıp götürdüler, daha doğrusu kemiklerini… Çünkü; Agit 2010 yılında yaşamını yitirmiş yirmi yıllık bir gerillaydı…
Bu olay Kürtler için bir ilk değildi. Daha önce de Kürdün ölüsüne yapılmadık hakaret ve zulüm kalmamıştır. Ölüye yapılan işkenceler; organlarını kesip resimlerini çektirmeler, tecavüz etmeler, kafalarına, ayaklarına ipler geçirip gezdirmeler, gezdirirken kafalarına tekmeler atmalar, alanlarda bırakıp kurtlara köpeklere yem etmeler ve daha nice barbarlık… Devletin ölülerimizle savaşı hep vardı. Yıllar geçti ama zihniyet hiç değişmedi…
1970 yılları, Yer Yine Nusaybin ve Yine Aylardan TEMMUZ …
Mahmud adında bir ortaokul öğrencisi… Okuduğu okul yakılır, suçu, Mahmud ve birkaç arkadaşının üzerine atarlar. Mahmud’un arkadaşları tutuklanır ama Mahmud kendini mayınlı tarlaya vurup Nusaybin’in kardeş kenti Qamişlo’ya kaçar. Bir yanda zindan, diğer yanda mayın tarlası. Mahmud, “devletin” ne kadar zalim olduğunu daha çocuk yaştayken bilir, işte tam da bu nedenle “devletin” eline düşmektense mayınlı tarlayı tercih eder.
Bir süre Qamişlo’da kaldıktan sonra anasını ve kardeşlerini özleyen Mahmud Nusaybin’e geri dönmeye karar verir. Dönüşünde de kız kardeşine küçük bir ayna ve erkek kardeşine de bir gömlek alır. Mahmud, gece saat 12 civarı telleri geçip mayınlı alana ulaşır. Bu arada nöbetçi askerler onu fark edip ateş ederler. Askerlerin açtığı ateş sonucu yaralanan Mahmud, olduğu yerde yaralı halde durmadan çığlık atar. Nusaybin, sınırın sıfır noktasında, Mahmud’un ailesinin evi ise tam da tellerin bitişiğindedir. Tellerin yakınında ki mahalle halkı, Mahmud’un çığlıklarıyla damlara çıkar. Dama çıkanlar arasında Mahmud’un annası da vardır. Ana, oğlunun sesini tanır ve yüreğine bir hançer saplanır ama diğer çocukları analarını onun Mahmud olmadığına ikna eder. Tüm mahalleli, o gece Mahmud’un çığlıklarıyla damlarda sabahlar. Gün ağarır, güneş etrafı aydınlatır. Mahmud, sesi kısılmış halde, halen çığlık çığlığadır, gözü annesinin evindedir. Annesini ve kardeşlerini damda gören Mahmud; “Hawar, hawar yadê, ez lawê te Mehmûd, qey ji êvara xwedê ve tu dengê lawê xwe yê di nav xwînê de nakî” (İmdat imdat, Anam, ben senin oğlun Mahmud, akşamdan beri bu kanlar içinde inleyen oğlunun çığklıklarını duymazmısın!!!)
Bütün gece çığlık çığlığa inleyen kişinin, yavrusu olduğunu anlayan ana oracıkta bayılır. Kendisine geldikten sonra tellere doğru koşar, ama askerler bırakmaz. Tellere yaklaşan herkese ateş açar askerler. Ana, ateş açılmasına rağmen Mahmud’una doğru koşar ama mahalle halkı bırakmaz, öğleden sonra çığlıklar susar, kan kaybından ölmüştür Mahmud…
Tüm girişimlere rağmen, kimsenin cenazeyi almasına izin vermez askerler. İbret-i alem olsun diye cenazenin orda kalmasını ister komutan, başına gece gündüz nöbetçi koyar. Temmuz ayının sıcağı etrafı kavurmaktadır. Köpeklerin Mahmud’un cenazesini yediğini damından izleyen anne aklını yitirir. Kendini sokaklara vuran ana, bir uçtan diğer uca ‘Hawara! Hawara! Lawo!’ diye sürekli haykırır. 14’üncü gününde, ana bir fırsat bulup kendisini sınıra atar ve Mahmud’una yetişir. Farkeder askerler, ateş açarlar anaya, sadece bir kolu kalmıştır oğlundan geriye kalan, ananın elinde kalan Mahmud’una ait tek bir kol, onu da tellere takıldığında komutan elinden alır ve beyaz tülbentine bağlayarak tellere asar…
16’ıncı gününde, ana tekrar Mahmud’una doğru koşar mayınlara aldırış etmeden. Mahmud sadece birkaç kemiktir artık. Mahmud’unun kemiklerini eteğine doldurup kaçar, geçer tellerin diğer tarafına.
Nöbet tutan asker, devlet babanın verdiği kutsal akbabalık görevini layıkıyla yerine getirmediği için tanrı-devletin yer yüzündeki yansıması olan üstlerinin hışmına uğrar. Komutan, nöbette uyuyan askeri, Cemsenin arkasına bağlar ve karakola kadar sürükler. Askerin de öldüğü söylense de durumu netleşmiş değil.Bu arada, ananın evine asker baskın yapar kemikleri geri almak için, ana kemikleri saklamıştır. Askerler kemiklerin yerini söylemesi için anaya yapmadığı eziyeti bırakmaz. Ama ananın ağzından tek bir kelime bile çıkmaz, anayı mahkemeye verirler. Mahkeme ananın akli dengesinin bozuk olduğuna karar vererek serbest bırakır…
Eslîxan Yildirim”in “Kurdistan û Sînor” adlı kitabında, bu olayın her dakikasının canlı tanığı olan 60 yaşındaki bir ana anlatıyor. Okurken içim titredi, o anları hayal etmeye gücüm yetmedi. Düşünsenize, o ananın yavrusunun cansız bedeninin köpekler tarafından yiyilişini izlerken çektiği dayanılmaz acıyı! Düşünemezsiniz, çünkü çoğunuzun bünyesi bu olayın gerçekliğini kabul etmeye bile yetmez.
İşte devletin halkına reva gördüğü zulüm ve hakaret. Binlerce ana halen Kürdistan’da çocuklarının kemiklerinin özlemiyle nefes alıyor, yarı yaşar bir halde… Şimdi BaşNebbaş Erdoğan’ın ve korosunun Mısır’a, Suriye’ye, Filistin’e ağladığını görünce kelimeler yetersiz kalıyor. Agid’in amcasının BaşNebbaş Erdoğana cevabı; ‘‘Lanet olsun sizinle aynı yerde nefes bile alışımıza, vicdanınız kurusun’’
Kürdün diline, kültürüne, yaşam tarzına, toprağına ve kimliğine saldıran bir tarihin sahipleridir onlar. İşte böyle bir tarihin mirasçıları ve o zihniyetin torunlarıdır Bagok’taki mezarlığı yıkan, Agit’i mezarından çıkarıp kaçıran NEBBAŞ’lar ve GORNEBAŞLAR…
Başlarken sorduğum sorunun hepimizin gerçek yaşamda ki karşılığı Agid’in amcasının cümlesidir;
‘LANET OLSUN SİZİNLE AYNI YERDE NEFES BİLE ALIŞIMIZA’…
Alaattin Sinayiç / 05.09.2013
…..
Evet, tam iki sene önce yazdığım bir yazı. Yine aynı böyle bir dönemdeydi.. Türk devletinin Kürdün ölüsüyle uğraştığı bir dönemdi. Devletin Kürdün ölüsüyle olan imtihanının hiç bitmediği dönemler. Düşünsenize bir devletin ÖLÜSEVİCİ yöneticileri yıllardır Kürdün herşeyi ile uğraştığı yetmiyormuş gibi ölüsüyle uğraşmaktan zevk alır bir duruma gelmiş.
Yukarıdaki 13 ismin size hiçbirşey ifade etmediğini biliyorum. Ancak sadece 13 isimden ibaret değil durum. Onalarında sarılıp öpmeye doyamadığı anaları, gözlerine bakmaya doyamadıkları sevgilileri, eş dostları, arkadaşları, yaşamları vardı.. Ortaçağ karanlığının yeniden hortlatıcısı olan AKP’nin teşaron işçisi olan Daiş çetelerine karşı Rojava’da savaşırken yaşamını yitiren 13 gencecik insan…
Hayatlarının baharında, güzellik uğruna çirkinliğe karşı ölüme giden bu gençlerin cansız bedenleri 5 gündür Güney Kürdistan-Türkiye arasındaki Habur sınır kapısında bekletiliyor…
Devleti yöneten ÖLÜSEVİCİ GORNEBAŞLAR güruhunun, ülkeyi kan gölüne dönüştürdükleri yetmediği gibi ölülerimizle de alay ediyorlar. Kürt halkının gururu ve onuruyla oynuyorlar. Tıbkı, İstanbul’daki evinde bir şafak vakti katledilen Günay Özarslan’ın cenazesinin üç gün boyunca defnedilmesine izin verilmediği gibi…
Müslümanlar ile Haçlılar arasındaki büyük savaşlarda bile taraflar ölülerini defnedebilsin diye savaşa ara verilirdi… İnanın Muhammed yaşıyor olsaydı şuan sizin temsilini yaptığınız İSLAM’dan istifa ederdi…
Ve utanırdı, onun adına yaptığınız bunca vahşetten, barbarlıktan, alçaklıktan, ölüseviciliğinizden…
Ve utanırdı, onun adına yaptığınız bunca vahşetten, barbarlıktan, alçaklıktan, ölüsevicilikten…
Macer Gifford: ‘YPG İçin Daiş’e Karşı Kaybetmek Bir Seçenek Bile Değil’
Alaettin Sinayic-Esra Türk
Televizyon ekranlarında gördüğü vahşet görüntülerine daha fazla dayanamayıp rahat evini bırakıp hiç bilmediği topraklara, ölümün her an insanın gölgesi kadar yakın olduğu bir coğrafyaya yolculuk yapan bir İngiliz’in hikayesi. Ortadoğu’dan Avrupa ülkelerine doğru en büyük göçün yaşandığı bu son dönemlerde, Macer tersini yaparak Batıdan Doğuya doğru, savaşın en acımasız bir şekilde yaşandığı topraklara yüzünü döner.
Macer Gifford ve YPG saflarında savaşan batılı diğer gönüllü savaşçıların eğitiminden
Britanya’dan 1500’den fazla radikal İslamcının DAİŞ saflarında savaşmak için gittiği Suriye ve Irak tüm Avrupa genelinde radikal gençlerin çekim merkezi haline geldi. Binlerce kişi Daiş saflarında sözde islam devleti için cihada giderken, bunun karşısında savaşmak ve orada yaşayan mazlum halklara yardımcı olmak için yüzlerce Avrupalı gönüllü de YPG saflarına katıldı.
Macer Avrupa ülkelerinden Rojava’ya giden yüzlerce Avrupalı gönüllü savaşçıdan birisi. Beş aylık bir savaş sürecinden sonra tekrar Britanya’ya dönen Macer, yoğun bir çalışma yürütüyor. Geldiğinden bu yana sayısız ulusal televizyon kanalında ve gazetelerde röportajları çıktı. Sağ göğsü üzerindeki YPG rozetini hiç çıkarmayan Macer elinden geldiği kadar YPG’yi ve Kürt halkının haklı davasını anlatıyor.
Rojava’da beş ay boyunca YPG saflarında en ön cephelerde barbar Daiş çetelerine karşı savaşan İngiliz Macer Gifford ile Rojava yolculuğunu, neden gittiğini, şimdi neler yaptığını konuştuk.
Macer Gifford katıldığı tüm televizyon programlarında ve günlük yaşamında YPG rozetini kalbinin üzerinden indirmiyor
Kürtler’le ne zaman tanıştın?
İlk olarak Iraklı Kürtleri tanıdım. Kürt toplumuna karşı olan ilgi ve bilgim Amerika’nın Irak’ı işgali ile gelişti ve Kürtler’e o zaman hayranlık duymaya başladım.
Daiş güçlenmeye başladığında, benim için durum o zaman değişti ve Daiş’e karşı savaşan farklı gruplara bakmaya başladım. Özellikle de, Daiş’in yükselişinden önce hiç bilmediğim, Suriye’li Kürtler…
Siyasete ve Ortadoğu’ya her zaman ilgin var mıydı?
Kesinlikle. Üniversite’de politika okudum, ve sadece Britanya siyaseti değil, dünya siyasetine büyük ilgim var.
Daiş’in yaptığı katliamlara tanık olmana rağmen gitme kararını nasıl aldın?
Bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim. Daiş, Suriye ve Irak devletlerine karşı hızlı bir şekilde ilerliyor ve güçleniyordu. Daiş’e karşı gelebilen, gerçekten seküler, özgürlük ve demokrasi arayışında olan tek grup Kürtler’di. Suriye’de inandığım tek grup da Kürtler’di.
Britanya devletinin Suriye’li Kürtlere mücadelelerinde yardım etmelerini bekledim, çünkü bana göre, eğer onlar bizim dostlarımızsa ve bizim inandığımız şeylere inanıyorlarsa onlara yardımcı olmamız gerekirdi. Ama Britanya hükümeti destek olmadı. Ben de devletim bu konuda bir duruş sergilemediği için kendim o duruşu sergilemek istedim.
Rojava’ya gitmeden önce hiç tanıdığın Kürt var mıydı?
Hayır.
Kararı verdiğinde ailen ve arkadaşlarınla paylaştın mı?
Tam olarak değil. Kürtler’e yardım edeceğimi ve onlarla birlikte mücadele edeceğimi söyledim ama cephede savaşacağımı söylemedim.
İnsani yardım etmek istemene nasıl tepki verdiler? Savaşın olduğu bir bölgeye nasıl gidebilirsin diye sorguladılar mı seni? Engel olmaya çalıştılar mı?
Beni durdurmaya çalışmadılar ama güvenli evimi bırakıp savaşmak istememi anlamıyorlardı. Beni durduramayacaklarını biliyorlardı. Ben kararlıydım ama onlar kararımdan pek memnun değillerdi.
Peki kararını verdikten sonra gitmek kolay oldu mu?
YPG’ye katılmak isteyen yabancılar için belli bir prosedür var. Gerekli kişilerle irtibata geçtim ve bir kaç hafta içerisinde ülkeye vardım.
Referans istediler mi? Nasıl inandılar sana?
Pasaportumun kopyasını ve uçuş bilgilerimi istediler. Resmi evrak istemediler. Sadece askeri eğitimimin ve sicilimin olup olmadığını sordular. Ayrıca yakınlarımın bilgilerini beyan etmemi istediler. Oraya giden herkesin sicilinin temiz olması gerekiyor. Suç işlemiş kimseyi kabul etmiyorlar. Eğer askeri eğitim almamışsan, neden katılmak istediğini de yazmak zorundasın.
Askeri anlamda eğitimin varmıydı önceden?
Tam olarak askeri eğitim aldım diyemeyiz ama British Territorial Army’nin gönüllü yedek askeri bölümüne katıldım çünkü Afganistan’a gitmek istiyordum. Ama sonra vazgeçtim ve gitmedim.
Afganistan’a gitmek isteme sebeplerin ile Rojava’ya gitme sebeplerin aynı mıydı?
Evet. İnsani meselelerle her zaman ilgilendim ve yardıma ihtiyacı olan insanlara hep destek olmak istedim.
Daha önce Ortadoğu’ya hiç gitmiş miydin?
Hayır. İlk gittiğim yer Kürdistan oldu. YPG ile gerçekten fark yaratabilme fırsatını gördüm.
Tekrar nasıl gittiğin konusuna geri dönersek…. Kararını verdin ve hazırlıklarını yaptın. İlk olarak Güney Kürdistan’a mı uçtun?
Evet. Süleymaniye’ye uçtum. Havaalanında biri beni karşıladı ve güvenli bir eve götürdü. Orada bir gece kaldım. Bir sonraki gün beni sınıra götürdüler. Iki gece sonra sınırdan beni geçirdiler. Bir süre dağda kaldım.
Kürdistan’a dair ilk izlenimin neydi? Bilmediğin bir yer, anlamadığın bir dil…
Beni çok iyi karşıladılar. Yabancı pek kimse olmadığı için iletişim ilk başta çok zordu. Cephede değildim, lojistik alandaydım. Burada diğer gelecek olan yabancıları beklemek için tutuldum ama aynı zamanda beni incelediklerini düşünüyorum. Eğer herhangi bir konuda yalan söylediğimi anlasalardı beni geri yollayacaklardı.
Ondan sonra cepheye mi gittin?
Oradan eğitime alındık. Sadece bir hafta eğitim aldık. Orada temel şeyleri öğrendik. Silahlar üzerine kısa yoğun bir kurs aldık. Eğitimde silahlarımızı ve üniformalarımızı da verdiler. YPG’yi bize anlattılar, neden savaştıklarını ve nasıl bir ülke istediklerini…
Dil konusunda nasıl anlaşıyordunuz?
Tercümanımız vardı.
Bir kaç cümlede YPG’yi bize anlat desem, deneyimlerini de göz önünde bulundurduğunda, nasıl tanımlarsın?
YPG gönüllü bir grup derim. Araplar, Kürtler ve Ezidiler, hep birlikte ortak bir düşmana; Daiş’e karşı savaşıyor ve topraklarını koruyorlar. Hoşgörülü, mükemmel, disiplinli bir grup ve önderliksel taktikleri çok iyi.
Kısa bir süredir oluşmuş bir grup, nasıl bu kadar profesyonel ve disiplinli olabildi? Bunun için motivasyonları neydi?
Daiş’e karşı yenilmek bir seçenek bile değil. YPG’liler Rojava halkının varoluşu için savaşıyorlar ve güçlerini buradan alıyorlar. Askeri bir örgütün nasıl yürütülmesi gerektiğini çok iyi biliyorlar. Kısıtlı imkanlarıyla ve destek almadan sağlam bir güç yarattılar, bu konuda taktir etmemiz gerekir. Çünkü; başka örgütlerin aldığı desteği Amerika’dan almadılar. En iyi silahları temin etmek, yeterli mühimmat bulundurmak ve asavaşçılarına doğru eğitimi verebilmek için çok çalışmak zorunda kaldılar ama başardılar.
Oradayken, yaşadığın en büyük zorluk neydi?
İlk başta kesinlikle savaşmaktı. Eğitim kampını bırakıp hemen ön cepheye gittik. Doğruyu söylemek gerekirse ilk bir buçuk ay çok bir şey yaşanmadı. Hareketsiz bir cephedeydik, adeta soğuk savaş gibi. Sonra, Şubat ayında Tel Hamis’i ele geçirmek için operasyonlar başladı ve çatışmalar arttı. Üç bin YPG’li Tel Hamis’e saldırdı ve kuşattı. Bir buçuk hafta içerisinde ele geçirdik ve 10 kişi hayatını kaybetti, Avusturya’lı Ashley Johnson da dahil.
Ashley ile tanıştın mı?
Evet, Ashley’i tanıyordum. Birlikte eğitim aldık. Yaşamını yitirmeden bir iki gün önce gördüm. Birlikte aynı operasyondaydık. Ben farklı bir birlikteydim ama yarım kilometre uzakta onları savaşırken duyuyordum. Ashley’in ölüm haberini almak benim için büyük bir şoktu.
Ve, en zor şey neydi sorusuna cevabım ölüm haberlerini almaktır aslında.
Peki Kosta (Eric Scurfield), onunla da tanışmıştın zannedersem.
Evet, Kosta ile tanıştım. Tel Hamis çevresinde iki hafta süren savaş sırasında Kosta ile tanıştım. Aslında ben, Tel Hamis’te durup, takviye yapıp, bir süreliğine savaşmayacağımızı düşündüm fakat Daiş o kadar çabuk yenildi ki, Önderlik devam etmeye karar verdi. Onu son gördüğümde Tel Hamis’ten kaçan Daiş çetelerini Irak’a doğru kovalıyordu ve burada büyük bir silahlı çatışmaya girdi ve öldürüldü.
Orada olduğun zamanlarda unutamayacağın bir anın var mı?
İyi şeyler de var, kötü şeyler de. Kötü olanları; girdiğimiz yoğun çatışmalardı. Daiş ile çatışmalarımızda aramızda bazen sadece 30 metre olurdu. Onların ‘Allahuekber’ diye bağırdıklarını duyardık…
İyi zamanlarsa, cepheden uzak arkadaşlarla aramızda konuşup gülüştüğümüzdeydi.
Hepsinden öne çıkan özel bir anın var mı?
İyi mi, kötü mü?
Iyi bir şey duymak güzel olur.
Çok anım var. Güzel bir anım doğum günümden. Kürt yoldaşlarımın hepsi bana farklı farklı hediyeler verdi. Apo’nun resmi ve dua tespihi verenler oldu ve hepsini yanımda getirdim. Cephede olduğumuz için bana hediye olarak ne verebilirler diye çok düşündüler.
Komutanım, heval Haydar, nehirde bulduğu taşa ‘Apo’ yazıp bana hediye etti. Benim için bu çok değerliydi çünkü; maliyeti yoktu ama çok değerliydi, çünkü heval Haydar Tel Abyad’da şehit düştü. Bu da benim hem mutlu hem de hüzünlü hatıram. Ama daha çok güzel bir anı…
Geri dönmeye nasıl karar verdin? Britanya’ya geri dönme kararını YPG ile konuştunuz mu?
Gönüllü olarak istediğimiz zaman ayrılabilirdik. Britanya’ya geri dönüp, YPG’nin yaptıklarını ve neler istediklerini anlatmakla daha fazla iş yapabileceğimi düşündüğümü söyledim, çünkü YPG’yi desteklemek için çok daha fazla şey yapılması gerekiyor.
Britanya’ya geri döndükten sonra sorun yaşadın mı?
Yaşamadım, çünkü yanlış yaptığım herhangi bir şey yok. Britanya kanunları açık ve nettir. Yurtdışına gidip, herhangi bir devlete karşı savaşan bir örgüte katılırsan tutuklanabilirsin. Ama halk savunma gücüne katılıp teröristlere karşı savaşmak yasa dışı değil.
Geldikten sonra güvenlik sorunu yaşadın mı?
Hayır, farklı isimler kullanıyorum ve polis evime panik düğmesi yerleştirdi. Benin için güvenlik analizi yaptılar ve çok düşük riskte olduğumu söylediler. Umurumda da değil. Korkmuyorum.
Hiç tehdit aldın mı, sosyal medya yoluyla veya başka bir şekilde?
Hayır, direk olarak almadım.
Britanya halkının ve çevrendekilerin tepkisi nasıl oldu? İyi bir şey yaptığını düşünüyorlar mı?
Britanyalılar Daiş’i biliyorlar ama Kürtler hakkında yeterince bilgileri yok. İnsanlara Kürtler’den bahsettiğimde, YPG’yi ve ne için savaştıklarını anlattığımda anlıyorlar. Bazı insanlar sadece Daiş’e karşı savaşıyor olmamı yeterli bir gerekçe olarak görüyor ama ben sadece onun için gitmedim. Ben Kürtler’e yardımcı olmak için de gittim.
Bundan sonra ne yapacaksın?
Bir sonraki işim Suriye’li Kürtleri ve ne istediklerini insanlara anlatmak. ‘Friends of Rojava’ diye bir grup oluşturacağım. Britanya milletvekillerinin YPG’yi desteklediklerini beyan etmelerini sağlayacağım. Belki ilerde Rojava halkına yardımcı olmak için insani destek ve bölgeye yatırım teşvik çalışmaları başlatabilirim. David Cameron da dahil olmak üzere, dünyadaki herkesin kabul etmesi gereken bir şey var, o da Kürtler Esad rejimi altında yaşadıkları günlere geri dönmeyecekler. Koşullar değişti ve Rojava halkı kendi geleceğini belirleyecek. Gelecekte Suriye’de Rojava diye özerk bir bölge olacak ve ben şimdiden o yönetim ve Britanya arasında bir bağın oluşmasını istiyorum.
Tunus’ta, 30 Britanyalı’nın öldürülmesinden sonra, hükümet Suriye’deki koalisyonun hava saldırılarına destek vermeyi konuşuyor. Sence Britanya Suriye’ye müdahalede bulunmalı mı?
Evet, yapmalılar. Sorun, David Cameron’ın bunu sadece sembolik olarak söylemesi. Suriye’yi bombalayabiliriz dedi, ama burada sorulması gereken sorular var. Öncelikle, Suriye’ye kaç bomba, kaç hava saldırısı? Bir de, bu bombalar nereye atılacak? Uçaklar rastgele dolaşıp hedef mi arayacak, yoksa YPG ve Daiş’e karşı savaşanlarla birlikte mi çalışacağız? Çünkü bu hava saldırılarının etkili olmaları için karadaki güçlerle birlikte çalışıp onlara destek olmak gerekiyor. Bombalar savaş kazandırmıyor ve toprağı korumuyor, toprağı koruyanlar karada savaşanlar. Ama David Cameron bundan bahsetmiyor. Tunus’ta ölenler için cevap vermek istiyor, ve vermeli de, ne yapacağını söyleyecek cesareti bulması gerekiyor.
Daiş’in Britanya için bir tehlike olduğunu düşünüyor musun?
Daiş bizim için bir tehdit değil. İdeolojileri tehdittir. Ancak Daiş’in büyümesine izin verirsek ve onlara karşı gelmek için yeterli bir planımız olmazsa, diğer aşırı radikalci islamcı teröristlerin onlara katılıp şiddeti teşvik etmelerini sağlayacaktır. Böylece, Britanya’da terör saldırıları artar. Daiş kolayca büyüyebilir ve zenginleşerek dünyadaki çeşitli gruplarına yeterli maddi kaynağı sağlar. O zaman Londra sokaklarında daha fazla terör görürüz.
Daiş’in ABD, Britanya ve İsrail tarafından kurulan bir örgüt olduğu teorisi hakkında ne düşünüyorsun?
Hayır inanmıyorum ama tümden sorumsuzlar da diyemiyorum. Batılı devletlerin Ortadoğu politikasının mevcut durum üzerinde çok payı var. Daiş’in büyümesine katkı sunan temel neden yoksulluktur, ama Ortadoğu’da yaşanan sorunlarda Britanya’nın da sorumluluğu var. Sorunların bazılarını biz yarattıysak o zaman geri dönüp çözümleri için ne yapabiliriz diye bir bakmalıyız.
Batılılar Rojava’daki Kürtler’e ve Suriye’ye neden yardım etmeli?
Birleşmiş Milletler antlaşmasına göre farklı kültür ve kimlikten olan insanların kendi kaderlerini tayin etme hakları vardır. Ayrıca, Daiş’e karşı ciddi bir mücadele veren tek güç oldukları için yardımcı olmamız gerekir. İdeolojileriyle birlikte, Suriye halkını bir araya getirip Suriye’ye uzun vadeli barış sağlayabilecek tek grup Kürtler. İnsanlara özgürlük mücadelelerinde destek olmak istiyorsak o zaman Kürtlere destek olmamız gerekir. Gördüğüm kadarıyla, Kürtleri desteklememizi istemeyen bir tek Türkler var. Kapılarının eşiğinde bağımsız, zengin ve işleyen bir özerk Kürt bölgesi istemiyorlar.
Britanya’ya geri döndükten sonra, arkadaşlarının ölüm haberini aldığında nasıl hissediyorsun?
Tanıdığın birisinin ölüm haberini almak; eve geri dönmenin en zor yanı bu olsa gerek…
Rojava’ya gitmeden önceki ‘sen’ ile Rojava’dan döndükten sonraki ‘sen’ arasında ne fark var, neler değişti hayatında?
Daiş’e karşı savaşmak konusunda halen önceki gibi kararlıyım. Önce tam olarak ne yapmak istediğimi biliyordum ama şimdi nasıl yapabileceğimi bildiğimi düşünüyorum. Son beş altı ay içerisinde aklımdaki şeyler çok daha netleşti. Yapmak istediklerimde halen kararlıyım ve şimdi başlayıp bu işi bitirmek istiyorum.
Oradayken Kürtçe öğrenebildin mi?
Utanarak söylüyorum, yeterince öğrenmedim. Ben oradayken devam eden bir şakaydı. Herkes bana gülüyordu. Her şeye ‘baş’ dediğim ve sadece bir kelimeyle konuştuğum için bana lakap vermişlerdi. Lakabım ‘baş’ oldu.
Rojava’daki arkadaşlarına mesajın var mı?
Her gün, her birini ayrı ayrı düşündüğümü söylemek isterim. Ve, yaptıklarından dolayı onlara minnettarım. Onlar için yapabileceğim ne varsa yapmaya devam edeceğim. Britanya’dan onlar için savaşmaya devam ediyorum. Ve onlar durana kadar ben durmayacağım.
AKP hükümetinin ruhsatsız bakanlar kurulu Suruç katliamı gündemi ile toplandı. Maalesef yukarıda saydığımız şeylerin hiçbiri gerçekleşmedi. Gayri meşru AKP hükümetin sözcüsü Bülent Arınç bakanlar kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklamada ‘Katliamda neden HDP’liler ölmedi’ diye çok adice ve ahlaksızca bir açıklama yaptı.
Ölürsün ama öldüğünü ispatlamak zorunda kalırsın.
Hey ahlaksız insan!
Hey adi insan!
Hey insanlıktan nasibini almamış yaratık!
Hey şeref yoksunu mahlukat!
Ölen o gençlerin hepsi HDP’li değil mi!
Senin HDP’liden kastın ne, kimdir bu ölmesini istediğin HDP’liler?
HDP’li olmasaydı bu gençler, çıkıp ‘Yas ilan etme gereği görmedik’ dermiydin hiç!
Bu gençler AKP’li olsaydı yukarıda yazdıklarımızın iki katını yapmazmıydın!
……..
32 yürekli genç bir Suudi kralı Abdullah olamadı. Suudi kralı pezevenk Abdullah için bir günlük yas ilan eden Türk devletinin alçak yöneticileri aynı değeri bu ülkenin 32 gencine vermedi. Kemikleri bile toprak olmuş Osmanlı Sultanı Süleyman şahın türbesine yönelik bir saldırı olduğu takdirde ‘Yerle Bir Ederiz’ diyen aynı alçak yöneticiler Suruç katliamı karşısında katillere cevap vermek yerine, saldırıyı kınayan halka saldırıyor.
ROJAVA’YA DÖNÜK KİN VE NEFRET POLİTİKASI
Kürt halkı Rojava’da demokratik özerk yönetimini ilan ettiği günden bu yana Türk devleti tüm Ortadoğu politikasını bunun üzerinden şekillendirdi. Kürt karşıtlığı üzerinden yüzyılın en vahşi örgütüne kucak açtı, maddi-manevi tüm imkanlarını seferber etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere tüm Akp yöneticileri Rojava’ya dönük nefretini kustukça kustu.
Kobane’ye yönelik ağır saldırılar başladığında tüm Türk devleti yöneticileri ağızlardan salyalar akarak büyük bir heyecanla Kobane’nin düşmesini bekledi. Kobane’nin çocuklarının direnişi karşısında tüm dünya saygıya dururken, Türk devleti yöneticileri dünyanın bu hareketini alçaklık olarak değerlendirdi. Birkaç hafta önce yine çoğunluğu Türkiye üzerinden olmak üzere Daiş çeteleri Kobane’ye saldırarak 260 Kürdü katletti. Bu katliam karşısındaki duruşu yine insanlıktan uzaktı. Türk devletinin tüm düşmanca tavırlarına rağmen Rojava yönetimi Türk devletine barış ve kardeşlik mesajları gönderdi.
ROJAVA İLE DAYANIŞMAYI HİÇ HAZMEDEMEDİLER
Kuzey Kürdistan’ın Rojava devrimini sahiplenmesi ve onunla dayanışması yine Akp çevresini ciddi düzeyde rahatsız etti. Üzerinden aylar geçmesine rağmen TC cumhurbaşkanı Erdoğan ağzını her açtığında 6-7 Ekim olaylarından büyük bir kin ve nefretle bahseder. Her açıklaması tehditlerle dolu olan Erdoğan bu çerçevede Türkiye’yi geri dönüşü mümkün olmayan karanlık yarınlara doğru ittikçe itiyor. Başta Mersin, Adana sonrada Amed mitingine yönelik bombalı saldırılar başladı. HDP’nin Amed mitingine yönelik yapılan saldırı ve diğer saldırılarda istihbaratın parmağı olduğu açığa çıktığı halde bu yönlü hiç bir şey yapılmadı.
SURUÇ NERESİ?
Suruç katliamının ardından malesef yine Kürtler ve birkaç dostu dışında kimse sokaklara inmedi. Denizli’de genç bir kız tek başına eylem yaparken yanına gelip ‘Kızım Suruç neresi’ diye soranlar olmuş. Denizli merkezinde ‘Oyuncak ve giyecek götürdükleri için bedenleri parçalandı, Suruç’ta katliam var’, ‘Suruç’taki feryadı, parçalanmış genç bedenleri gör, bil’ yazılı dövizlerle gelen Nesibe Karakaya, tek başına oturma eylemi yaptı. Bir süre oturan ve ağlayan Karakaya, “Suruç neresi diye soranlar var. Suruç, Şanlıurfa’nın Kobani’ye yakın ilçesidir” diye feryat etti. Daha Suruç’un nerde olduğunu bile bilmeyen ahmak insanlar var bu ülkede. Suruç ki Kobane’den kaynaklı son bir senedir tüm dünyanın gündeminde. Bugün İngiltere sokaklarında bile az çok haber izleyen birisine bile sorarsan Suruç’un nerde olduğunu bilir. Çünkü dünya televizyonları aylarca Kobane direnişini Suruç’tan canlı yayınlar yaparak verdi.
SURUÇ KATLİAMININ AMACI NE?
Suruç katliamını gerçekleştiren canlı bombanın Daiş çetesi içerisine sızdırılan Adıyaman’lı bir genç olduğu ortaya çıktı. HDP Amed mitingine yönelik yapılan saldırıda da yine Adıyamanlı bir genç kullanılmıştı. Peki AKP bu saldırılarla neyi hedefliyor?
Rojava devrimini boğmaya dönük oluşturulan politikanın ürünü: Moral ve motivasyonu bozma, yardımlaşma ve dayanışmayı kırmak…
Erken seçim hazırlığı: Geçtiğimiz ay yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar olamayan AKP bu şekilde ülkede korku ve kaosu hakim kılarak insanlarda ‘AKP olmazsa bunlar olur’ psikolojisi yaratarak erken seçimde tek başına iktidar olmak.
Suriye’ye müdahale hazırlığı: ‘Suriye’nin batısında hiç bir oluşuma müsade etmeyeceğiz’ diyen devlet aklı bu tür saldırılarla gelecekte yapılacak bir Rojava müdahalesine zemin hazırlıyor.
Bir diğer sebep te yine diğerleriyle bağlantılı olarak Kürt hareketini savaşın içine çekmeye çalışmasıdır.
İşin bir diğer önemli tarafı bu tür saldırılarda kullanılan gençlerin genel de Kürt olması. HDP Amed mitingine saldırıyı gerçekleştiren de yine aynı Suruç Katliamının faili olan gibi Adıyamanlı bir Kürt ailenin çocuğu. İmam hatip lisesi mezunu olan şahıs HDP mitingi saldırganıyla aynı ortamlarda kalmış. Adıyaman’da neler oluyor diye daha önce basına yansıyan haberler olmuştu. Bu haberlerde birçok aile çocuklarının durumunu emniyet yetkililerine bildirdiği halde emniyetin hiç bir şey yapmamasından yakınıyorlardı.
Türkiye geri dönüşü olmayan karanlık sulara doğru yüzmeye devam ediyor. Türk devleti yöneticileri Kürt karşıtlığı üzerinden oluşturduğu Ortadoğu politikasında bir değişikliğe gitmezse ülkenin geleceği çok karanlık gözüküyor.
Bu saldırı tüm gerekçeleri ile beraber en çok halkların Dayanışmasına yönelik bir saldırıydı. Bizim de en büyük cevabımız bu dayanışmayı daha da güçlendirmek olmalıdır.
Yüzyılın en vahşi örgütü ve sahipleri karşısında dayanışma büyüdükçe tehlike ortadan kalkacaktır. İşte o zaman, Halkın Haklı davası kazanacaktır…
Bomba patladığı an gençler ‘Arin’den Sibel’e, Yürüyoruz Zafere’ diye haykırıyordu…
Onlar o an Arin ve Sibelleşirken kendilerini nice Arinlerin ve Sibellerin takip edeceğini çok iyi biliyorlardı…