Sokağa çıkma yasakları ve süren çatışmalarla ilgili HDP, DBP, HDK ve DTK eşbaşkanlarının Diyarbakır’da düzenlediği ortak basın toplantısında konuşan HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, “Zulüm günlerinin bitmesi için direnişi büyüteceğiz, halkımızı direnişe sahip çıkmaya çağırıyorum,” dedi.
[Fotoğraf: Abdülkadir Konuksever / Al Jazeera]Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Başkanı Kamuran Yüksek, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Sözcüsü Ertuğrul Kürkçü, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanları Hatip Dicle ve Selma Irmak’ın katılımıyla Diyarbakır’da bölgede yaşananlara ilişkin basın toplantısı düzenlendi.
Toplantıda konuşan Demirtaş şunları söyledi:
‘Kürtlere karşı mı kahramanlık yapıyorsunuz?’
“Arkadaşlarımız halkımızın haklı meşru tarihsel mücadelesini ve gerekçeleri dile getirdi. Putin’e bir iki gün meydan okuyup daha sonra süt dökmüş kediye dönen Cumhurbaşkanı, Başbakan; Irak’a asker gönderip daha sonra çekmeyeceğim diye dayılanıp daha sonra pısırık pısırık askerlerini çeken Cumhurbaşkanı, Başbakan; İsrail’e van minut diye meydan okuyan daha sonra gece yarısı anlaşma imzalayan Cumhurbaşkanı ve Başbakan sıra Kürt halkına gelince, Cizre’ye gelince mi aslan kesiliyorsunuz?
“Cizre’de birkaç PKK’liye karşı 6 general 10 bin askerle operasyon yaparak mı kahramanlık yapıyorsunuz? Bu kadar güçle operasyon yapmak, şehirleri bombalamak, halkın üzerine asker yollayarak aslında ne kadar zavallı olduğunuzu gösteriyorsunuz.
‘İnsanlar korkmuyor sizden’
“Bugün operasyon yaptığınız her yerde korku panik yok bir bayram ve şenlik havası var. İnsanlar halaya durarak bu operasyonlarını karşılıyor. Çünkü onlar kazanacaklarına başladıklarında o kadar eminler ki?
“Siz ne yapıyorsunuz tank sokarak evleri bombalıyorsunuz. TV Kanallarınızda cami yaktılar diye yalan haber yapıyorsunuz. Türkiye’nin yarısı size inanıyor olabilir, hırsızlık da yapsanız, çalsanız da çırpsanız da arkasında durabilir. Ya diğer yarası.
‘Çok şükür direnen kahramanlarımız var’
“Bir kez daha zulmün tekrarlanmasına izin vermeyeceğiz. Öyle hendek çukur diyerek küçümsemeyenler şunu bilsin. O Kenan Evren’in yürüttüğü tanklara karşı direnenler vardı kim kazandı. Çok şükür o tanklara karşı direnenler var.
“Erdoğan darbe yaptı diye ona yalakalık mı yapsaydı, eteğine yapışıp çözüm mü dilenseydi. Çok şükür, onbinlerce yiğit kahraman bu darbeye karşı direniyor. Onbinlerce asker gönderiyorsan demek ki orada hendek yok halk var.
“Halk her yerde direniyor direnecek de. Öyle büyük zafer nidalarıyla konuşmayın. Utanç duyulacak bir durumdasınız. Daha elinizde tek bir çözüm yok planı yok, şehirlere tank sokmuşsunuz, çıkmışsınız yeni anayasadan demokrasiden bahsediyorsunuz.
“Bizi tankın namlusu ile korkutamazsınız’
“Evet, bu zulmünüze karşı insanlarımız sıkıntı yaşıyor, farkındayız. Ama bu zulmü sizin operasyonlarınız yaşatıyor. Camiyi yakan devletin görevlileridir. Bu iş uzun sürmeyecek zulüm baki olmayacak. Halkımızla birlikte çözüm mekanizmalarını tartışıyoruz, halkımızla bu zulüm bitsin diye direnişi büyüteceğiz.
“Önümüzdeki hafta sonu Diyarbakır’da DTK’nin genişletilmiş kongresine katılacağız, özyönetimin tartışılması için geniş bir katılım sağlayacağız önemli kararlar alacağız ve hepsini hayata geçireceğiz. Bize tankın namlusunu göstererek bizi korkutacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar. Bizler ölüm korkusunu çoktan aştık. Ölüm Allah’ın emridir olacaksa onurlu olsun.
‘Kimi nereden temizliyorsunuz?’
“Büyük temizlik operasyonuymuş, siz kimsiniz ya? Kimi nereden temizliyorsunuz? Siz anca bu memleketin kanalizasyonlarını temizlersiniz. Bunu da bir yere yazın. AKP’nin darbesi hendeğe çarpmıştır ve tuzla buz olmuştur.
“Haklıyız kazanacağız. 7’den 70’e el ele vereceğiz kenetleneceğiz. Faşizm rica ile minnetle geriletilmez. Ancak direnişle geriletilebilir. Yılgınlığa gerek yok, halkımızı bulunduğu her yerde bu onurlu direnişi daha fazla büyütmeye çağırıyoruz.
‘Geri adım bu tarihi dönemin şerefine yakışmaz’
“Geri adım atmak bu tarihi döneminin şerefine yakışmaz. Biz kimsenin malını çalmadık kimsenin hakkını gasp etmedik, biz kendi topraklarımızda özgür ve onurlu bir halk olarak yaşamak istiyoruz bu da bizim hakkımızdır.
“Bu direnişi ortaya koyan herkese partim adına teşekkürlerimi sunuyorum. Hükümetin yaptığı hiçbir şeyin kanunda yeri yoktur. Valiler suç işliyor sokağa çıkma yasağı ilan edemez. Devletin kendisi polisi valisi kanun dışı davranıyor.
“Ne yapacak bu halk, savcılara mı şikayet edecekler, savcılar içeride, basına mı anlatacak, gazeteciler içeride. Gençler hendek kazıyormuş. Başka bir yol gösterin ne yapsınlar, kime şikayet etsinler.
‘Hiçbir şey yapmıyorsanız dua edin’
Herkes bu mücadelede yapabileceği yerde katkı sundu. Hiçbir şey yapamıyorsanız dua edin, hiçbir şey yapamıyorsanız yaradana yalvarın hiç değilse direnenlerin yanındaydım diye tarihe not düşün.”
‘Zaten halkın sinesindeyiz’
Demirtaş son olarak bir gazetecinin “sine-i millet” sorusuna da, “Zaten halkın sinesindeyiz. Gündemimizde Meclis’ten çekilmek gibi bir tartışma yok” sözleriyle cevap verdi.
Ev hapsinin devam ettiği Cizre’ye çok sayıda tank ve ağır silahlarla saldırılarını sürdüren özel harekat timleri ve askerler, 2 çocuk annesi, 30 yaşındaki Hediye Şen’i katletti. Nusaybin’de ise 22 yaşındaki Rojavalı genç Hüseyin Ahmet katledildi.
Hüseyin Ahmet (22)-Nusaybin / Hediye Şen (30) Cizre
Şırnak’ın Cizre ilçesinde, havanın kararmasıyla birlikte tepelere ve çevre yollara konuşlanan tanklardan mahallelere gün boyu yapılan top atışları yoğunlaşırken, Cudi Mahallesi’nde 2 çocuk annesi 30 yaşındaki Hediye Şen isimli bir kadın katledildi. Cudi Mahallesi’de tankların konuşlandırıldığı ve top atışlarının yoğun yapıldığı Cafer Sadık tepesine yakın olan evine yönelik saldırıda Şen, özel harekat timleri tarafından katledildi. Elektriklerin kesildiği Yasef, Cudi ve Nur mahallerinde yoğunlaştırılan top atışlarının yanı sıra aydınlatma fişekleri atılarak ağır silahlarla tarama yapılıyor. Nur Mahallesi’nde Botaş Caddesi ve Girê Evinê üzerinden, Cudi Mahallesi’nde Cafer Sadık Tepesi ve Yafes Mahallesi’nde ise çevre yolu, Yeniköy civarı ve Serbanê Cirf Tepesi’ne yerleşen tank ve zırhlı araçlardan mahalle içlerine saldırılar araklıksız sürüyor. Ağır silahlarla mahallelere yönelik taramalar da sürerken Cudi Taziye Evi taranıyor.
NUSAYBİN’DE ROJAVALI GENÇ KATLEDİLDİ
Mardin’in Nusaybin ilçesinde saldırılarını yoğunlaştıran devlet güçleri Rojavalı bir genci katletti. 12 yaşındaki bir çocuk ise yaralandı.
Mardin’in Nusaybin ilçesinde akşam saatlerinde saldırılarını yoğunlaştıran devlet güçleri, Sakarya caddesindeki kitleyi hedef aldı. Saldırıda Rojavalı Hüseyin Ahmet adlı genç ve İbrahim Bulca isimli çocuk yaralandı.
Nusaybin devlet hastanesine kaldırılan Hüseyin Ahmet kurtarılmayarak yaşamını yitirdi. Ahmet’in çalıştığı Beyaz Su Fabrikası’ndan eve giderken vurulduğu bilgisine ulaşıldı.
Ağır yaralı 12 yaşındaki İbrahim Bulca’nın ise hayati tehlikesi devam ediyor.
Nusaybin ve Diğer Üç Kentin Direnişi Kırılırsa, Bunu Devlet Değil, Normal Yaşamına Devam Eden Kürdistan’ın Geri Kalanı Başarmış Olacak.
Aras Ararat
Ölülerimizin çetelesini tutmaz olduğumuz, sinirlerimizin adeta çekilmiş olduğu, tepkimizin facebook ve twitter’daki paylaşımlardan öteye geçemediği, sürecin eylem ve direniş ruhunun kavranmadığı ve kafaların muğlak olduğu dönemlerden geçerken, Nusaybin, Cizre, Silvan ve Sur’da devam eden tarihi direnişe kulak tıkayan, göz yuman Kürtlere Latife Anamın bir kaç sözü ile yazımıza başlayalım.
İki ay içerisinde 5 seferdir tümden bir kentin ev hapsinde esir alındığı, ekonominin çöktüğü, bazı mahallerde elektriksiz, susuz ve yetersiz gıdayla günlerce karanlıkta en ağır silah sesleri altında yaşadığı, 17 insanın, evinin bahçesinde, sokağın ortasında katledildiği Nusaybin’de, 70 yaşındaki Latife Ananın çığlığı bize çok şey söylüyor; “Bu saldırılar sadece Nusaybin üzerine olduğunu mu zannediyorsunuz? Nusaybin şahsında yapılan bu saldırılar tüm Kürtlere dönüktür. Nusaybin zaten düşmez, olur da düşerse bu utancı biz değil, ses çıkaramayan Kürtler yaşayacak. Aklınızı başınıza alın ve Nusaybin’e ses verin. Bunu Nusaybin için değil, kendiniz için yapmış olursunuz. Bizim anlımız ak, tarihe bir not daha düşüyoruz, buna ortak olmak da, utançtan boynu bükük yaşama da sizin elinizde”
Yine Nusaybin’den bu sefer Nuriye Ananın çığlığını dinleyin; “Birkaç mahalleye saldırarak, devlet olunmaz. Biz kendi topraklarımızda gasp edilen haklarımızın mücadelesini veren Kürtler olarak bu mücadelede hepimiz varız diyoruz. Batıyı zaten biliyoruz, bizim kırgınlığımız Kürdistan halklarına, topyekun bir direniş olmadan saldırılar son bulmaz. Artık ateş düştüğü yeri tek yakmıyor, buraya düşen ateş tüm Kürdistan’a düşüyor.”
….
Cumhuriyet tarihini geçtim, sadece son altı ayda Kürde yaşatılan vahşete bir bakın. Suruç, Amed, Ankara bombalı saldırıları, ardından Cizre, Nusaybin, Silvan, ve Sur’da yaşattıkları vahşete. Bebekleri, çocukları, dedeleri, hamile kadınları sokak ortasında tüm dünyanın gözü önünde katledip, ‘terörist’ etiketi vurulurken, gençlerimiz vahşice infaz edilip boyunlarına halat geçirip sokaklarda sürüklenirken, ölü çocuklarımızı günlerce defnedeğimiz için derin dondurucularda bekletirken, bir insanın en kutsal mekanı olan mezarlarımızı F16 savaş uçaklarıyla bombalayıp yerle bir ederken, camilerimizi, kliselerimizi, ve tarihimizi ağır silahlarla delik deşip edip yakarken, batıda linç edilirken, Atatürk büstü öptürülürken, batıdaki işyerlerimiz, otobüslerimiz sadece isimlerinden kaynaklı yakılırken, dünyanın en vahşi örgütüne sırf Kürtlerle savaşıyor diye kucak açılırken ve daha nice vahşet yaşanırken…
Türkün yüzde doksanı bu yaşananlara tepki vermeyi bırak, bunu destekliyorsa şu ortaya çıkıyor: Türk halkının Kürtlerle bir sorunu var, hem de çok derin ve tamiri imkansız bir sorun. Geri kalan yüzde dokuzluk sözde demokrat, solcu, ilerici, aydın ve sosyaliste bakalım. Onlar bile bu kadar acıyı görmek, paylaşmak ve buna tepki göstermek yerine, utanmadan bu kadar yaşanandan Kürdün direnişini sorumlu görmektedir. Devletin bu tarifsiz ve barbarca vahşetini görmezden gelerek Hendeklerin-Barikatların ‘yanlışlığının’ felsefesini yapan kesimlere en doğru cevabı Mustafa Karasu vermiş.
ÇARPIK DÜŞÜNCELİ-RUHLULAR
Mustafa Karasu bu kesimler için ‘çarpık düşünce ve çarpık ruhlular’ tanımlamasını yapmıştı: “Türk devletinin saldırılarından direnişi sorumlu tutmak, dünyaya, her şeye tersinden bakmaktır. Türk devletinin bu zalim politikasına karşı yürütülen direniş kutsal görüleceğine, Türk devletinin politikalarına karşı direnildi, bunlar oldu demek, köleliği içselleştirmek anlamına gelir. Diyarbakır 5 Nolu zindanında PKK’li tutsaklar direndiğinde, bazı beyni ve ruhu teslim olmuş tutsaklar işkencelerden direnişçileri sorumlu tutuyorlardı. Şimdi de Türk devletinin ağır saldırıları ve katliamlarından direnişçileri sorumlu tutan çarpık düşünce ve ruhlular görülmektedir.”
TÜRKLERİN VAHŞETİNDE KÜRDÜN DİRENİŞİNİ SORUMLU GÖREN KÜRTLER
Peki Kürdistan’da çarpık düşünceliler yok mu? Dolu, tonla da onlardan var. Ortadoğu’nun en sıcak, savaşın en acımasız olduğu bir dönemden geçerken, Türkler her alanda acımasızca saldırırken, böylesi bir süreçte kendisini korumak, direnmek ve mücadeleyi yükseltmek yerine halen hendek ve barikatları tartışmaktadır. Adeta devletin teslim alma dayatmasına hizmet eden bir tutum takınmaktadır.
Kürdistan’daki bu amansız direnişin elbet bir kaç kentle sınırlı kalmasının yarattığı çok tehlikeli riskleri vardır. Direniş Nusaybin, Cizre, Silvan ve Sur’dan tüm Kürdistan’a yayılmadığı takdirde Türkler tüm güçleriyle bu dört kente kan kusturmaya devam edecektir. Ekonominin tümden felç olduğu, günlerce elektriksiz, susuz, yetersiz gıdayla, top ve tankların gölgesinde ölüme karşı direnişine devam edebilmesi için direnişin tüm Kürdistan’a yayılması mecburidir. Ancak Kürdistan’ın çoğunluğu aynı direnişi gösterdiği zaman inanç ve irade daha da güçlenecek, ve o zaman Türkler çözüme gelmek zorunda kalacaktır.
TÜRKLER CİZRE VE NUSAYBİNİ 92’DEN İYİ TANIYOR
Türkler, Cizre’yi ve Nusaybin’i 92’den çok iyi tanıyor ve tankla, topla, zorbalıkla iradesini kıramayacağını da çok iyi biliyor. Bunun için kendi yaptıklarını PKK’ye havale ederek, her şey güllük gülistanlıkken PKK’nin her şeyi mahvettiğini ve Kürtlerin PKK’ye tepki vermesini sağlama politikası yürüterek Kürtlerin iradesini kırmaya çalışıyorlar; Türklerin Cumhurbaşkanı; ‘‘Buradan bölge halkına çağrıda bulunuyorum, terör örgütü sizin maddi ve manevi varlığınızı birlikte hedef almış durumda. İnancınız namusunuzdur, bizim de namusumuzdur. İnancınıza sahip çıkın. Özgürlük hakkınızdır, yaşama hürriyetinize, seyahat hürriyetinize, ibadet, ticaret, siyaset hürriyetinize sahip çıkın. Terör örgütünün ve onun güdümündeki yapıların iradenize ipotek koymasına asla izin vermeyin. Bölücü örgütün bu ülkeyle, bu milletle, özellikle de sizin değerlerinizle hiçbir ortak yanı olmadığını artık görmüş olmalısınız. Devletin, tamamen proje ürünü bu örgütü sokağınızdan, mahallenizden, ilçenizden söküp atmasına yardımcı olun.’’
Türkler süreci tamamen bu mantık ve politika ile yürütüyorlar. Yılların tekrarını yaşıyorlar, yine gerçekleri ters yüz ederek, aşağılık ithamlarda bulunarak, iğrenç yalanlar atarak, gözlerimizin içine bakıp aklımızla alay ederek Kürde saldırıyorlar. Aç bırakarak, rahatını bozarak, psikolojisini bozarak, korkutarak, öldürerek sonuç almaya çalışıyorlar. Bu politikanın beyhude bir politika olduğuna, yine Nusaybin’den 68 yaşındaki Şükriye Ananın sözleri en iyi cevaptır: “İnsanlar aç ve susuz bırakılarak, davalarından vazgeçirilmeye çalışılıyor. Yıllardır topraklarımız gasp edilerek aç kalmış olan halklar olarak artık açlık bize işlemiyor. Her gün bombalar altında yaşamaya da alıştık, aç ve susuz da kalsak direnmekten vazgeçmeyeceğiz”
Bu yazımda sözlerinden alıntı yaptığım üç tane ananın süreci bu denli doğru okuması, yaşanan eksiklikleri tespitleri, direnişlerindeki kararlılıkları karşısında Kürtlerin geneli nerde duruyor peki?
Latife ananın ve Nuriye ananın kırgın ve kızgın olmalarının temelinde yatan neden nedir?
Direnişin mevcut kentler ile sınırlı kalması. Ve bunun sonucunda ise Türklerin mevcut direnişi birkaç kentteki ‘kamu düzeni vakası’ olarak kitlelere anlatması ve bununla beraber tüm gücünü bu kentlerde vahşice kullanması bu kentlerde ağır tahribatlar yaratmaktadır. Türklerin bu vahşice saldırıları karşısında direnişin yayılması saldırıları durduracak tek seçenek olarak duruyor karşımızda.
HDP’nin içerisindeki bir kesimin halen sürecin ruhunu tam kavrayamaması, direnişe anlam verememesi, hendek ve barikatların doğru-yalnışlığı tartışmasıyla kendisini meşgul etmesi, direniş karşısında muğlak bir yaklaşım içine girmesi, sürecin önündeki en büyük engellerden birisidir yine. Bu tarihi dönemde HDP mevcut durumda tarihi rolünü oynamaktan çok uzak bir pozisyondadır. Bu durum direnişin yayılmasını da geciktiren diğer önemli bir sorundur.
Kürt halkının dışardaki sesi olan Avrupa’da yaşayan Kürtler de aynı pasifliği yaşamaktadır. Sürecin ruhuna denk düşen bir anlayış ve pratiğin çok gerisindedir. Kürdistan’da yaşanan Türk vahşetini dünyaya anlatma konusunda sessiz, eylemsiz bir konumdadır. Bu kadar vahşet yaşanırken kürdistan’da tek bir eylem, tek bir diplomasi kampanyası layıkıyla yürütülmemektedir. Gezi sürecinde hemen her gün Londra’da kitlesel bir eylem vardı, ve kitlenin yüzde 70’i bizim Kürtlerdi. Hangi Kürde sorsan Gezi’de katledilen o gençlerin hepsinin adını yaşını bilir, ancak iki aydır Kürdistan’da katledilen yüzlerce insandan tek bir tanesinin ismini bile bilmez. Bunun yanında Fransa katliamına karşı Kürdün gösterdiği duyarlılığı maalesef şuan Kürdistan’a karşı göremiyoruz.
İnsan hakları kuruluşları, hukukçular, sivil toplum örgütlerinin de sessiz ve tepkisiz olması bu süreçte yaşanan diğer bir nedendir.
Durum böyle olunca, devlet daha da fazla vahşileşme cesaretini göstererek Nusaybin’e, Sura, Cizre’ye Silvan’a daha da şiddetli saldırmaktadır. Türkiye’nin dört bir yanından, SAS komandoları, Özel harekat timleri, Terörle mücadele ekipleri, TSK içindeki özel birlikleri, tüm emniyet gücünü ve ne olduğunu halen anlamadığımız ‘Esadullah timi’ gibi güçlerini bu dört kentte toplayarak kentleri yerle bir ederek o kentlerdeki insanlara cehennemi yaşatmaya çalışmaktadır.
…
Suriye şahsında şuan üçüncü dünya savaşı bugün vekaleten yaşanmaktadır. Emperyalist güçler Ortadoğu’daki konumunu güçlendirmek adına savaşa dolaylı olarak veya direk dahil olmuş durumda. Türkiye-Rusya krizi, Türklerin uluslararası alanda Daiş ile olan işbirliğinin deşifre olmuş olması ve terör destekçisi konumu Kürtlerin lehinedir. Kürtler bu süreci iyi yönettiği takdirde hem Rojava’nın güçlenmesi, hem de Kuzey Kürdistan’ın bir statüye kavuşmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Evet şuan Nusaybin ve diğer direnen kentlerde olduğu gibi ağır bedeller ödenecektir. Ekonomi çökecek, herkesin yaşamı direk olarak etkilenecek, ölümler yaşanacak, Türkler vahşice saldırmaya devam edecek… Ancak, topyekün direniş bu bedelleri en aza indirgeyecek ve çözümü hızlandıracaktır.
2016 yılı Kürtlerin yılı olabilir… Yeter ki ruhlarımızı ve düşüncelerimizi bu çarpıklıktan kurtaralım…
Dipnot: Nusaybin direnişinde, arkalarında gözü yaşlı analar, çocuklar, eşler, kardeşler bırakanların listesi:
4 Eylül: Lokman Süne ( ) Türkün kurşunuyla…
3 Ekim: Ahmet Sönmez (50) Türkün kurşunuyla…
3 Ekim: Şahin Turan (27) Türkün kurşunuyla…
2 Kasım: Mert Gümüş (16) Yaşanan bir patlamada yaşamını yitirdi….
Li tevahiya Kurdistanê êrîşên AKP´ê li ser gelê Kurd bi awayekî hovane berdewam dikin. Tevî kuştina Jin, Ciwan û zarokên Kurd, wekî destebirayê xwe Daîş êrîşî cihên dîrokî dike. Êrîşa herî dawî li li hemberî Mizgefta dîrokî ya li Amedê kir. Daîş´ê jî tevî ku gelek mizgeftên şîayan herî dawî parezgeha dîrokî ya Palymra bi tevahî bi bombeyan rûxandibû.
Êrîşên dewleta Tirk li Kurdistanê bênavber berdewam dikin. Li Nisêbînê di di roja pêncemîn ya qedexeya derketina kolanan de 5 welatî hatin qetil kirin. Tevî ku li Nisêbînê êrîşên hovane berdewam dikin, li Amed û navçeyên wên jî heman êrîş qetlîamên polêsên AKP´ê li hember sîvîlan û dîrokê berdewam dikin.
Li navçeya Sûrê ya Amedê di roja 7’emîn de qedexe û êrîş berdewam dikin. Du roj berê Mizgefta Kurşunlu ya dîrokî bibû hedefa polîsan û duh jî hem mizgeft hem jî malek di encama bombeavêj û gulebarana polîsan de şewitîn. Tevî ku ev êrîş li ber çavê rojnamegeran û welatiyan pêk hat jî AKP û serkêşê wê Erdogan xwest ku vê êrîşê bavêje ser PKK´ê.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, “savaşın şiddetlendiği, AKP’nin seçim ortamında seçim güvenliğini tehdit ettiğimiz yalanına sarıldığı ve başlattığı savaşın nedenlerini halktan gizlemeye çalıştığı bir ortamda, Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan Hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Gerilla güçlerimiz bu süreçte planlı eylemler yapmaktan uzak duracak, mevcut konumunu koruma dışında bir hareketlilik içinde olmayacak, eşit ve adil bir seçimin yapılmasını engelleyecek veya sakatlayacak hiçbir girişimde bulunmayacaktır“ dedi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, 7 Haziran seçim sonuçlarıyla birlikte Türkiye ve Kürdistan’da bir rahatlama yaşandığını belirtti. KCK açıklamasında, “Demokratik bir iklimin ve kültürün gelişeceği bir dönemin ortaya çıktığı havası dalga dalga tüm Türkiye ve Kürdistan’a yayıldı. Herkes gerilimli ve sıkıntılı bir dönemin ardından geçmişte yaşanan ağır sorunların aşılıp barışın ve huzurun gelişeceği bir Türkiye’nin önünün açılacağını düşündü. Türkiye halklarında da onlarca yıldır yürütülen mücadelenin boşa gitmediği ve halkların özgür yaşamının gerçekleşeceği demokratik bir Türkiye’nin gelişeceği umudu doğdu. Sadece Türkiye halkları değil, tüm bölge halkları da 7 Haziran seçimleriyle birlikte geleceğe yönelik olumlu beklentiler içine girdi“ denildi.
7 HAZİRAN’DA KENDİSİ DIŞINDA HERKESİ YOK SAYAN AKP KAYBETTİ
KCK, 7 Haziran seçimlerinde kendisi dışında tüm siyasi güçleri yok sayan AKP‘nin kaybettiğini, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere sosyalistler, sol demokratlar, Süryaniler, Êzidîler, Araplar, Azeriler, Ermeniler ve Mehalmilerin temsilcilerinin Meclis‘e girmesiyle Türkiye sosyolojisine uygun bir Meclis gerçeğinin ortaya çıktığını kaydetti. KCK, “Demokratik ulusun gerçekleştiği bir Meclis olmak, yani her toplumsal kesimin temsil edilmesi aynı zamanda tüm sorunların demokratik temelde çözüleceği bir Meclisin oluşması anlamına gelmiştir. HDP’nin Meclise taşıdığı temsilcilerin yüzde 40’tan fazlasının kadın olması, Meclisin demokratik karakterinin kapsamlılaştırılmasında çok önemli bir gelişme olmuştur. Otoriter-hegemonik anlayışa sahip AKP’nin kaybetmesiyle birlikte böyle bir Meclisin ortaya çıkması, halklarımız üzerinde tarihsel olarak oluşmuş ağır bir travmatik yükün kalkarak tüm Türkiye’nin rahatlamasını sağlamıştır. Böylece Türkiye’nin tümünde birlik içinde kardeşçe ve huzurlu yaşamanın sevinci, parti farkı gözetmeksizin tüm toplumda hissedilmiştir.
Ancak Türkiye demokrasi içinde birlikte yaşama umudunu yakalamışken ve Meclisin bileşimi buna imkan veriyorken, ortaya çıkan bu iyi tablodan rahatsız olan Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, henüz partiler arasında hükümetin kuruluşuyla ilgili hiçbir görüşme yapılmamışken tekrar ve erken seçimden söz etmişler; HDP’nin Meclise girmesini kabul etmeyerek daha ilk günden HDP’ye karşı çirkin ve kirli bir kampanya başlatmışlardır. Halklarımızın seçim sonuçlarından ve 7 Haziran ruhundan memnun olmalarına karşılık AKP ve MHP’nin rahatsız olmaları bunların zihniyetini ortaya koyduğu gibi daha sonraki olumsuz durumları doğuran da yine bu zihniyet ve politikalar olmuştur“ dedi.
AKP 24 TEMMUZ’DA KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ’NE SAVAŞ AÇTI
KCK açıklamasında devamla şunlar dile getirildi:
“7 Haziran seçim sonuçlarını yok sayan ve iktidarı bırakmamak için her yol ve yöntemi deneyen AKP daha işin başında yeni bir hükümet kurmamayı hedefleyen bir siyasi darbe yapmış, meşruiyeti kalmayan iktidarını sürdürmeyi sağlayacak bir meşruiyet arayışına girmiştir. Bunun için de tüm faşist ve otoriter iktidar heveslileri gibi savaş aracına başvurmuş, sözde terörizme karşı mücadele eden bir hükümet olmak için 24 Temmuz’da Kürt Özgürlük Hareketi’ne savaş açmıştır. Daha sonra Davutoğlu defalarca “Terörizme karşı mücadelede Türkiye’yi hükümetsiz bırakmadık” diyerek, iktidarlarını ayakta tutmak için bu savaşı başlattıklarını itiraf etmiştir.
Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarda kalmalarını amaçlayan bu savaşı 30 Ekim 2014’te yapılan Milli Güvenlik Kurulunda alınan karara dayanarak başlatmışlar, Milli Güvenlik Kurulunda alınan savaş kararının amaçlarıyla kendi amaçlarını ortaklaştırdıkları bir savaşı halklarımızın başında patlatmışlardır.
Önder APO MGK’nın 30 Ekim’de aldığı savaş kararını boşa çıkarmak ve demokratikleşmeyi gündemleştirmek için daha 2014 Kasım’ında bir Demokratik Müzakere Taslağı sunmuş, bu müzakere taslağı etrafında mutabakat sağlanması için büyük çaba harcamıştır. Sonuçta üzerinde mutabakata varılan Müzakere Taslağı 28 Şubat’ta kamuoyuna sunulmuştur. Dolmabahçe’de kamuoyuna açıklanan bu mutabakat Türkiye halklarında ve kamuoyunda kalıcı barış umudu doğurmuştur. Ancak Kürt sorununda bir çözüm politikası bulunmayan devletin stratejik karar alan bir kurumunun başkanı olarak Tayyip Erdoğan, 30 Ekim’de alınan savaş kararı gereği hem Dolmabahçe Mutabakatını reddetmiş hem de demokratik siyasal çözüm ve demokratikleşme için büyük çaba harcayan Önder Apo üzerinde ağır bir tecrit uygulama kararı almıştır. Böylece 30 Ekim’de alınan savaş kararı bu temelde başlatılmış, gerilim politikası devreye konulmuş, savaş kararının pratikleşmesi ise 7 Haziran seçimleri sonrasına bırakılmıştır.
Bilindiği gibi seçim öncesinde çok büyük provokasyonlar ve tahrikler yapılmış, buna rağmen Özgürlük Hareketimiz sabırlı davranmış, seçimin olabildiğince çatışmasız, sakin ve demokratik bir ortamda gerçekleşmesi için hassasiyet göstermiştir. Demokratik ulus gerçeğinin ortaya çıkarılması ve devrimci demokratik güçlerin etkin hale getirilmesi için HDP’nin öngördüğü demokratik siyasetin başarılı olmasını önemli gördüğünden buna uygun bir tutum takınmıştır. Zaten Önder APO Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bu temelde Ortadoğu’nun demokratikleşmesine öncülük yapılması için yıllarca en makul yaklaşımı göstermiş, bu çerçevede yoğun bir çaba içinde olmuştur. Ateşkes ve çatışmasızlık ortamı sağlayarak sorunların demokratik siyasal yollardan çözülmesini hedeflemiştir. Ancak başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti bu yaklaşımımızı istismar etmiş, yarattığımız ortamı kendi iktidarını sürdürme zemini olarak kullanmıştır. Aldatma ve oyalamayı artık sürdüremeyeceğini görünce de Kürt Özgürlük Hareketi’ni şiddetle ezme politikasına yönelmiştir. Sorunların çözümü için en makul yaklaşım gösteren Önder APO’nun altı aydır ağır tecrit altında tutulması savaşın kimler tarafından başlatıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Zaten bu savaş kararını 6-8 Ekim Kobanê ile dayanışma eylemlerinden sonra aldıklarını söyleyen Ahmet Davutoğlu, tüm bu yaşananların nasıl ortaya çıktığını da itiraf etmiş olmaktadır.
AKP BU SAVAŞI SONUNA KADAR SÜRDÜRECEKLERİNİ HER GÜN TEKRARLAMAKTADIR
AKP yetkililerinin iki aydır “Köklerini kazıyacağız, bu işi sonuna kadar götüreceğiz, bellerini kıracağız” demeleri, AKP’nin tüm politikalarını ve planlarını gözler önüne sermiştir. Kamuoyundan gelen çatışmaların durdurulması çağrılarına “Tahkim edilmiş çift taraflı ateşkes olsun, Önderliğimizle özgür koşullarda müzakere yapılsın, bunun için İzleme Heyeti oluşturulsun ve gözlemciler devreye girsin” karşılığını vermemize rağmen, AKP Hükümeti bu çağrılara hiçbir olumlu yanıt vermemiştir. Nitekim AKP ezip sindirerek boyun eğdirmeyi tam sağlayıncaya kadar bu savaşı sürdüreceklerini her gün tekrarlamaktadır. Gerilla bu anlayışla yapılan saldırılara ağır darbeler vurdukça, bu kez Türkiye’nin demokratikleşmesini de hedefleyen Kürt halkının özyönetim iradesine saldırıp direnişini kırmaya ve ezmeye yönelmiştir.
Türk devletinin şiddetle ezme politikaları ve halka yönelik saldırılarıyla birlikte gerilim ve çatışmaların artması üzerine Türkiye kamuoyu ve birçok ülke hükümetlerinden çatışmaların durdurulması çağrıları yapılmıştır. Özellikle Ortadoğu ve Suriye ile yakından ilgilenen devletler ve siyasi güçler Ortadoğu’daki çatışma ortamının daha olumsuz bir hal almaması için Türkiye içindeki çatışmaların durdurulması isteminde bulunmuşlardır. Hareketimiz bu çağrılara birkaç defa cevap vermiş, Önderliğimizin Başmüzakereciliğinde çözüm eksenli müzakerelere hazır olduğumuzu açıklamıştır. Seçim sürecinde bu çağrıların yoğunlaşması karşısında yönetimimiz toplanmış, mevcut durumu değerlendirerek yapılan çağrılara cevap olacak bir karar almıştır.
ÖNDER APO VE HAREKETİMİZ KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNÜ HER ZAMAN ÖNEMSEMİŞTİR
Önder APO ve Hareketimiz Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde çözümünü her zaman önemsemiştir. Bu açıdan Türkiye’nin tüm sorunlarının demokratikleşme temelinde çözümü açısından 7 Haziran seçim sonuçlarını önemli görmüştür. 7 Haziran seçim sonuçlarını Türkiye açısından hala bir dönüm noktası olarak görmeye devam etmektedir. AKP ve bazı güçler yok saysalar da, Türkiye’nin geleceğinde bu seçimin sonuçları önemli rol oynamaya devam edecektir. 7 Haziran seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo ve bunun dayandığı zihniyet daha da gelişerek yeni ve gerçek demokratik bir Türkiye’yi yaratacaktır.
AKP daha başından itibaren 7 Haziran seçim sonuçlarının PKK’nin baskısıyla ortaya çıktığı gibi bir kara propagandaya sarılmış, bu durumu aynı zamanda Özgürlük Hareketimize ve halkımıza yönelik saldırılarının bir gerekçesi olarak göstermiştir. Seçim döneminde baskıları arttırmak ve bu baskıları meşrulaştırmak için bu argümanı kullanmaya devam etmekte, seçim ortamında savaşı şiddetlendirmeye de gerekçe yapmaktadır.
Savaşın şiddetlendiği, AKP’nin seçim ortamında seçim güvenliğini tehdit ettiğimiz yalanına sarıldığı ve başlattığı savaşın nedenlerini halktan gizlemeye çalıştığı bir ortamda, Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan Hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Gerilla güçlerimiz bu süreçte planlı eylemler yapmaktan uzak duracak, mevcut konumunu koruma dışında bir hareketlilik içinde olmayacak, eşit ve adil bir seçimin yapılmasını engelleyecek veya sakatlayacak hiçbir girişimde bulunmayacaktır.
AKP Hükümeti politikaları, tutum ve söylemleriyle seçimde baskı ve hile yapacağını açıkça ortaya koymaktadır. Böylesi bir kuşku Türkiye kamuoyunda da hiçbir zaman olmadığı kadar artmış bulunmaktadır. Bu açıdan içeriden ve Türkiye dışından birçok gözlemci heyetin başta Kürdistan olmak üzere tüm Türkiye’nin çeşitli bölgelerine dağılarak çalışması seçim güvenliğini sağlamak açısından son derece önemlidir. AKP’nin bir kez daha şu baskı yapıldı ve seçim sonuçları şöyle etkilendi demesinin önüne geçmek için böyle bir duyarlılık ve çalışma içinde olmak gerekmektedir. Hareketimiz tüm bu yönlü heyetlere gereken yardım ve kolaylığı gösterecek, etkili olduğu her yerde bu doğrultudaki çalışmalara kolaylık sağlayacaktır.
TÜM ULUSLARARASI GÜÇLER, DEVLETLER VE TÜRKİYE’DEKİ ÇEVRELER SÜRECİ YAKINDAN TAKİP EDİP ROLLERİNİ OYNAMALI
Attığımız bu adımın seçimin sağlıklı yapılması ve Türkiye açısından istenilen sonuçları doğurması için çağrı yapan tüm uluslararası güçler, devletler ve Türkiye’deki çevreler bu süreci yakından takip ederek rollerini oynamalı, gereken duyarlılığı göstererek yerinde çağrılar yapıp müdahalelerde bulunmalıdır. Kuşkusuz demokrasi güçleri de bu süreçte halkımızın özyönetim iradesine yapılacak saldırılara karşı demokratik tutumlarını ortaya koymalıdır. Demokrasi güçleri ve halkımız karşı saldırıları da dikkate alarak gevşemeye ve direniş ruhunun tavsamasına asla izin vermemeli, bu konuda yüksek bir duyarlılık içinde olmalıdır.
Türkiye’nin devrimci demokratik güçleri, Türkiye halklarına karşı sorumluluk duyan tüm güçler yaklaşımımızın tamamen Türkiye’nin demokratikleşmesi, barış ve istikrar yönünde olduğunu görmelidir. Başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin temel sorunları çözülmediği müddetçe Türkiye’de kalıcı barış ve istikrar sağlamak mümkün değildir. Bu açıdan otoriter, hegemonik ve baskıcı politikaları aştırıp Türkiye’yi demokratikleşme yoluna sokmak için tüm demokrasi güçlerinin, devrimcilerin ve Türkiye halklarına sorumluluk duyan tüm güçlerin büyük çaba göstermesi ve bu yönlü mücadele içinde olması gerekir. Halkımızın varlığının tanınmadığı ve özgürlüğünün sağlanmadığı bir ortamda hep bizden fedakarlık beklemek sorunlara kalıcı bir çözüm ortaya çıkarmamaktadır.
Biz 7 Haziran seçim sonuçlarına sahiplenildiği ve bu kazanımlar daha da geliştirildiği takdirde Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve tüm sorunların çözümü açısından önemli gelişmeler yaratılacağına inanıyoruz. Bu açıdan tüm demokrasi güçlerini demokratikleşme ve sorunların kalıcı çözümü için tutumlarını açıkça ortaya koymaya çağırıyor, bu yönlü mücadelelerinde başarılar diliyoruz.“
Daha 11 yaşındaydım. Köydeki evimizde bir tek TRT kanalı çekiyordu. ‘Anadolu’dan görünüm’ diye bir program vardı. Her programda toplamda yüzden fazla ‘teröristin’ öldürüldüğünü programın sunucusu Güntaç Aktan tarafından ağzından salyalar akarak duyardık. O zamanın zebanilerinden olağanüstü hal valisi Hayri Kozakçıoğlu diye bir mutan vardı. Her programda önce o belirir, zebani yüzü ve sesiyle kök kazmaktan bahsederdi. Her programda mikrofon siyasilere ve askerlere uzatılır ve ilk söylenen kelimeler; ‘inlerine gireceğiz, köklerini kazıyacağız, kafalarını ezeceğiz…’ olurdu, bu cümleleri bozuk bir plaktan çıkarcasına tekrar tekrar duyardık.
Aradan uzun zaman geçti. Anadoludan Görünüm programının sunucusu öldü, Olağanüstü hal bölgesi valisi Hayri Kozakçıoğlu evinde intihar etmiş bir şekilde bulundu. Ve şimdi de Anadoludan Görünüm yerine ‘Beştepeden Görünüm’ programı var. Hayri Kozakçıoğlu rolünü Erdoğan almış, programın sunucusu da Davutoğlu. Ve aynı görüntüler, aynı konuşmalar. Halkın gözüne baka baka yalanlar diziyorlar.
‘Köklerini kazıyacakları’ dönemde doğan bebekler büyüdü ve abilerinin, ablalarının, babalarının, amcalarının hatta dedelerinin silahlarını kuşanıp o ‘in’lerde direnmeye devam ettiler.
‘Kök kazmak’ toplu kıyımdır, soyu tümden ortadan kaldırmaktır. Bu uzun yolculukta devlet defalarca kök kazıma girişimlerinde bulundu. Kök kazmalar-Fiziki soykırımlar sonuç vermedi, kökünden koparmayı da denediler. 4500 köy yakıldı-boşaltıldı, şehirler nefes alınmaz yerleşim yerleri haline getirildi ve insanlar büyük Türkiye metropollerinde yok olmaya itildi. Bunla da yetinilmedi. Kalanları da zindanlara attılar, asimile etmeye çalıştılar, ajan yaptılar, eline silah verdiler… Sokaklarda sayısız infaz yaptılar. Tecavüz ettiler. Bok yedirdiler(Cizre-Yeşilyurt). Toplu-tekli öldürdükçe öldürdüler. Asit kuyularında kemikleri erittiler.
O zamanlar köyde öğretmen olmadığı için Cizre’de Vatan ilköğretimine giderdim. 30 kilometrelik uzakta olan köyden Cizre’ye tarihi ipek yolundan geçerken her sabah bir köyün üzerinden dumanlar yükseldiğini görürdüm. Ve dolmuştaki amcaların kendi aralarındaki konuşmalarından, dün akşam hangi köyün yakıldığını, hangi yol kenarında kaç tane kafası ezilmiş insan cesedi bulunduğunu dinlerdim.
Ve Cizre: Öldü denilen bir halkın yeniden dirilişinin müjdesini verirken, sokaklara musallat olan cellatların aldığı canların kara habercisiydi aynı zamanda. Güneş batar batmaz dört tarafı tepe olan şehre bombalar, toplar yağardı. Abartısız her akşam aynıydı durum. Önceleri silah sesleri başlar başlamaz her kes evin bodrumuna koşar ve orda sabahlardı. Bir yerden sonra insanlara ölümlere alıştıkça bodrumlara da inmez olmuştu.
Yine böyle bir geceydi. Her taraftan silah sesleri geliyordu. Bodruma inmemiştik. Birden yüksek bir patlama sesiyle evin tüm camları indi. Ben bizim eve havan topu isabet ettiğini düşündüm. Anlık şoku atlattıktan sonra evden dışarı fırladık. Sokaktan ‘Mala Mele İsmail(Mele İsmail’in evi)’ çığlıkları yükseliyordu. Evimizin 50 metre ötesindeki caminin imamı Mele İsmail’in evine isabet etmişti havan topu. Havan mermisi tavanı delip bodrum katında, infilak etmişti. Mele İsmail dışında hamile eşi ve beş çocuğu o an bodrumdaydı. Parçalanmış çocuk cesetleri tek tek çıkarılarak gecenin karanlığında traktöre bindirilip hastaneye götürülürken yolda da özel timlerin silahlı saldırısına uğradı. Cizre devlet hastanesi yaralıları kabul etmedi ve Nusaybin’e götürülürken yaşayan kimse kalmadı.
Bunun gibi yüzlerce hikaye yaşandı o yıllarda. Ne devlet öldürmekten vazgeçti, ne de halk direnmekten vazgeçti…
36 yaşına geldim. O yıllarımın üzerinden 25 yıl geçti. Ama maalesef devlet kılıf değiştirse de zihniyet ve pratik aynı kaldı. 4 gündür Cizre’de sokağa çıkma yasağı var. Tam bir savaş hali. Dışarıdan getirilen yüzlerce özel hareket timi ve askerler tarafından kent ateş altında. Bugün Cizre’den konuştuğum akrabalar 11 yaşındayken benim gördüklerimin aynısını anlattılar bana. Şimdiye kadar 7 kişi yaşamını yitirmiş. Keskin nişancıların vurduğu kişilerden bir tanesi de 13 yaşındaki Cemile. Düşünsenize: iki gündür Cemile’nin cansız bedeni annesinin gözleri önünde, evdeki derin dondurucuda bekletildi. Şehirdeki savaş ortamından kaynaklı Derin dondurucu da bekletilen 13 yaşındaki Cemile akşam üzeri milletvekillerinin yardımlarıyla hastane morguna kaldırıldı. Tam 25 sene önce hastaneye götürülen Mele İsmail’in çocuklarını taşıyan traktöre ateş edildiği gibi bugün de Cemile’yi taşıyan ambulansa ateş edildi..
Dün saat 15:00’te ‘temizliğe’ çıkan askerler ile gerillalar arasında çıkan çatışmada 16 anne’nin çocuğu hayatını kaybetti. Ve devleti yöneten karaktersizler olaydan tam 24 saat sonra ölen asker sayısını söyleyebildiler.
Onu da nasıl söylediler peki: Hakkari halkı ölümünü göze alıp çatışma alanına girip etrafa savrulan askerlerin cenazesini oradan alıp yetkililere teslim ettikten sonra karaktersiz devletimiz ölenlerin sayısını açıklayabildi. Çatışmanın yaşanmasından birkaç saat sonra televizyon ekranlarında halen ‘400 milletvekili alsaydık, durum farklı olurdu’, ‘vatan sağ olsun, diğer çocuğumu da gönderecem demeyen karaktersiz şehit babaları da var’ diyen karaktersizin önde gideni Erdoğan sonuna kadar savaş diyordu.
İç işleri bakanı ‘kafalarını ezeceğiz’, dışişleri bakanı, ‘köklerini kazıyacağız’ derken, Dağlıca olayından 24 saat sonra ekranların karşısına geçen ZIRTAPOZ Davutoğlu, heceleyerek; ‘TE MİZ LE YE CE ĞİZ’ diyordu. Aynı Zırtapoz, “özel komando birliklerimiz cenazeleri tahliye etti” derken, DİHA cenazelerin çatışma bölgesine giren sivil heyet tarafından alındığı görüntüleri paylaştı.
Ve bu ahlak yoksunları halen bu halkın gözlerinin içine baka baka 25 yıl öncesi lafları tekrarlıyorlar.
Ve YÜCE TÜRK halkının büyük bir bölümü ağzını açmış APTALCA öylece bakıyor…
Sokağa çıkma yasağının 3’üncü gününe girdiği Cizre’de devlet katletmeye devam ediyor. Cudi Mahallesi’nde tepelere yerleştirilen zırhlı araçlardan açılan ateş sonucu 13 yaşındaki Cemile Çağırga adlı çocuk yaşamını yitirdi. Olağanüstü halin devam ettiği Cizre’de şimdiye kadar katledilenlerin sayısı üç. İki kişi de kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.
Üç gündür Cizre’de devam eden devlet terörü can almaya devam ediyor. Sokağa çıkma yasağının devam ettiği kentte ölü ve yaralıların net sayısı bilinmese de, şimdiye kadar üçü polislerin silahıyla iki kişi de kalp krizi sonucu yaşamını yitirdiği gelen bilgiler arasında.
Dün gece de İdil Caddesi’ne konuşlandırılan Kobra tipi zırhlı araçlardan açılan ateş sonucu Nur Mahallesi’nde Sait Çağdavul (19) isimli genç boğazına isabet eden kurşun ile yaşamını yitirmişti. Çağdavul’un cenazesi yoğun saldırılar nedeniyle hastane yerine mahalledeki camiye taşındı.
Üç gündür devam eden devlet terörünü ‘Cizre’de Köklü PKK Temizliği’ manşetiyle veren AKP medyasından Sabah gazetesi Cizre’ye yönelik büyük bir katliam girişiminin olduğunu gösteriyor. Üç gün önce İçişleri Bakanlığı’nın özel talimatıyla, kente özel harekatçıların geldiği belirtildi. Bunların, 150 zırhlı ve 50 otobüs ile geldiği, sayılarının da 300 civarında olduğu öğrenildi. Sevkiyat ile gelen polisler için Cizre Kaymakamlığı’nın 10 günlüğüne Konak Mahallesi’nde bulunan Anadolu Lisesi ve Yafes Mahallesi’nde bulunan İmam Hatip Lisesi öğrenci yurtlarını tuttuğu öğrenildi.
YILDIRIM: DEVLET KATLİAM HAZIRLIĞI YAPIYOR
Cizre’de HDP Mardin Milletvekili Gülser Yıldırım, “Şu anda yoğun saldırı var. Biz bir evde mahsur kalmış durumdayız” dedi.
Bugün HDP heyeti olarak Cizre’ye geldiklerini belirten Yıldırım, geldiklerinden bu yana asker ve polisin saldırılarının sürdüğünü söyledi.
Heyete yönelik de hedef gözetilerek saldırılar düzenlendiğini söyleyen Yıldırım, “Şu anda yoğun saldırı var. Biz bir evde mahsur kalmış durumdayız. Devlet güçleri ağır silahlarla rast gele ateş açıyorlar. Bulunduğumuz eve de ateş açılıyor. Elektrikler kesildi, internet hatları devre dışı bırakıldı, kimseye ulaşamıyoruz. Devlet katliam hazırlığı yapıyor” dedi.
Cizre’ye yönelik devletin bu gece bir katliam planı olduğunun görüldüğünü de belirten Yıldırım şunları ifade etti: “Bir an önce sahiplenme olmazsa Cizre’de bu gece büyük katliam yaşanabilir. Suikastçiler kadın ve çocuk, herkesi hedefliyor. Acil olarak Cizre için harekete geçilmesi lazım.”
Öte yandan dün sabah saatlerinde çatışmaların şiddetlenmesi üzerine 2 yaşlı kişinin kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdiği öğrenildi. Hacı Ata Borçin (70), Xetban Bülbül’ün (65) cenazelerinin halk tarafından Cizre Devlet Hastanesi morguna kaldırıldığı belirtildi.
Nur Mahallesi’nde de dün akşam rahatsızlanan Muhammed Tahir Yaramış isimli 35 günlük bebek, mahalleye ambulansın girişinin polis tarafından engellenmesinden dolayı yaşamını yitirmişti.