Category: KÜRDİSTAN

  • ‘Modern tarihimizin en büyük adaletsizliği’

    ‘Modern tarihimizin en büyük adaletsizliği’

    Aladdin Sinayiç-Londra

     

    ‘‘Benim geldiğim ülke ve kültür yüzyıllardır bu topraklara sadece savaş ve bölücülüğü taşıdı ve bu gerçekliğe rağmen buradaki halkların bir ingiliz kadına gösterdikleri samimiyeti, sevgiyi ve o temiz duyguyu anlatabilmek zor… Kürdistan ve bu topraklarda yaşayan insanlara olan sevdadır bizi burada tutan. Modern tarihimizin en büyük adaletsizliği karşısında sessiz kalmayacağız!’’ Dani Ellis

     

    Rojava devrimi ile birlikte enternasyonal dayanışma çok daha anlamlı bir boyuta taşındı; uzaktan, teorik, sözde kalan ve sloganda dayanışma, yerini gerçek ve yerinde dayanışmaya bıraktı. Kilometrelerce ötede yaşayan halkların acısını hisseden, o uzak topraklardaki direniş ve inşa edilen toplumsal sisteme kendisini dahil etmek isteyen binlerce enternasyonalist genç yönünü Rojava’ya, umut vadeden topraklara verdi.

     

    Britanya’dan Rojava’ya giden çok sayıda enternasyonalist YPG ve YPJ saflarında savaştı, bazıları da toplumsal yaşamın inşasında yer aldı. Bu Britanyalı gençlerden yedisi farklı tarihlerde yaşamlarını yitirdiler.  Oliver Hall (Canşer Zagros), Jac Holmes (Şoreş Amanos), Luke Rutter (Soro Zinar), Ryan Lock(Berxwedan Givara), Dean Carl Evans (Givara Rojava) ve Konstandinos Erik Scurfield (Heval Kemal) DAİŞ’e karşı verilen savaşta yaşamlarını yitirirken, Anna Campbell (Helin Qereçox) Efrin’de Türk devletinin hava bombardımanında yaşamını yitirdi. Yine Britanya’da büyüyüp Rojava devrimine katılan Kürt aktivist Mehmet Aksoy (Firaz Dağ) YPG Basın biriminde çalıştığı dönemde Rakka’da   DAİŞ’in saldırısında yaşamını yitirmişti.

    Rojava’da bir süre kalıp Britanya’ya dönenler de devletin kriminalize politikalarıyla karşı karşıya kaldılar. Geri dönenlerin çoğu gözaltına alındı, bazıları da tutuklandı. Şimdiye kadar yargılananlardan sadece Aidan James 4 yıl hapis cezası aldı, geriye kalanların hepsi yargılandıkları davalardan beraat etti. Rakka ve Efrin direnişlerinde yer alan Jamie Janson ülkesine geri döndüğünde gözaltına alınmış ve günlerce sorgulanmıştı. Yargılaması devam eden Jamie Janson İngiliz devletinin baskı ve kriminalize politikalarına daha fazla dayanamayıp geçtiğimiz Eylül ayında kendi yaşamına son verdi.

    Bu zorlukların hepsine rağmen halen Rojava’da olan çok sayıda Britanyalı var. Bunlardan bir tanesi de 32 yaşındaki Dani Ellis.

    Dani Ellis, Oxford üniversitesinde mühendislik okumuş yine bu alanda yüksek lisans yapmıştı. Mezuniyetinden sonra mevcut eğitim ve çalışkanlığıyla birçok önemli işlerde çalışabilecekken, o tüm deneyim ve tecrübelerini toplumsal çalışmalar için kullanmıştı. Eski bir büyük tekne almış, bunu onarmış ve eve dönüştürmüştü. Londra’daki kanal üzerindeki bu teknede yaptığı odalar birçok evsize yuva olmuştu.

    Dani geçtiğimiz yılın Aralık ayında Rojava’ya geçti. Özellikle Türk devletinin işgal saldırıları başladığından bu yana savaşın yoğunlaştığı bölgeden günlük olarak videolu günlükler yayınlayarak bölgedeki durumu yerinden aktarıyor. Birçok uluslararası basın kuruluşuna verdiği röportajlar ve geçtiği görüntülerle Batı medyasının ve sosyal medyanın bilgi kaynağı oldu.

    Şuan savaşın ve işgal saldırıların en çok yoğunlaştığı yerlerden birisi olan Til Temir’de bulunan Dani Ellis ile telefon üzeri bir söyleşi gerçekleştirdik;

    Rojava’ya gidiş amacım;

     

    ‘‘Kürdistan’da kurulan tamamen farklı toplumsal sistemi son birkaç yıldır büyük bir ilgi ile takip ediyordum. Faşizmin yükselişi, küresel ısınma, büyük ekonomik eşitsizlik ve savaşlar gibi insanlığın yüzyüze kaldığı devasal kriz ve kaosa çözüm getirmede Abdullah Öcalan’ın Demokratik Konfederalist fikirleri çok ilgimi çekmeye ve anlamlı gelmeye başlamıştı. Anna Campbell’ın (Helin Qereçox) yaşamını yitirişi haberini aldıktan sonra böylesi bir topluma nasıl katkı sunmak için hayatımı nasıl kullanabilirim konusunda çok zor ve derin bir duygu yoğunlaşması yaşadım; Anna daha iyi bir yaşam için hayatını feda etti, ve ben hiç bir şey yapmıyordum. Çok yoğun sorgulamadan sonra Anna’nın ayak izlerini takip edip Rojava’ya gitmeye karar verdim.’’

    Rojava’yı anlatabilmek;

    ‘‘Tüm hayatını Kapitalist modernite içerisinde geçirmiş olan birilerine buradaki toplumsal yaşamın ne olduğunu ve insanda nasıl bir duygu yarattığını tümden anlatabilmek, anlamasını sağlamak imkansız. Buraya gelip yaşamak ve deneyimlemek gerekiyor anlayabilmek için. Yaşamın her köşesine etki eden demokrasinin coşkusunu görmek gerekiyor.

    Rojava, tüm ülkeleri sömürgeleştiren, tüm insan ilişkilerini zehirleyen ve sonu gelmez kar açlığı güden Kapitalist sistemi kökünden ortadan kaldırmayı vadeden ve için için yanan bir ateş. Her birimiz bulunduğumuz yerlerde bu ateşe biraz benzin dökebilir ve bir gün tüm dünyayı saracak büyüklüğe taşıyabiliriz.

    Burası insanlık tarihi için inanılmaz bir önem taşıyor. Bu benim açımdan insanlığın geleceği açısından en büyük umuttu. Bu topraklar alternatif topluma, özellikle de kadına, çevreye, ve toplumun her bölümüne büyük bir umut. Çok kültürlü, ve barışçıl bir sistemin sahibi.’’

     

    Türk işgali başladığından bu yana yaptıklarım;

    ‘‘Rojava’ya geldiğimden bu yana birçok toplumsal çalışma içerisinde yer aldım. Türk devleti Serekaniye ve Gre Spi’ye saldırmaya başladığında Qamişlo’da Heyva Sor ile bir toplantıdaydık, Jinwar ve diğer bazı köylere güneş enerjisi kurmak ile ilgili bazı projeleri tartışıyorduk. Saldırılar başlayınca güvenlik amacıyla Enternasyonal Komünü boşalttık.

    İlk hafta Derik’te kaldım, RiseUp4Rojava kapsamında bazı kampanyalar örgütlüyorduk. Bir arkadaş ile beraber röportajlar yapmaya ve videolar çekmeye başladık. Kısa bir süre içerisinde uluslararası medyanın ilgisini çekmeye başladık ve günde 4-5 röportaj yapmaya başladık. O günden bu yana Til Temir ve etrafındaki köylerde, yaşanan çatışmaları, amansız direnişi takip ediyoruz. Yaşanan gelişmeleri anlık olarak sosyal medyada paylaşıyor ve uluslararası medyaya bilgi ve görsel meteryal aktarıyoruz. Günler çok uzun ve zaman çok yoğun; birçok sefer hava bombardımanı ve füzelerin hedefi olduk.’’

     

    Serekaniye’ye giden insani konvoyun parçası;

    ‘‘Beni şimdiye kadar en çok şoke eden şey, Serekaniye’de gördüğümüz çetelerin, yılın başında Deyr-ez Zor’da gördüğüm DAİŞ’liler ile tıpa tıp aynı olmalarıydı. Serekaniye’ye girerken yoldaki çetelerin hepsi işaret parmaklarını havaya kaldırıp ‘Allah u Ekber’ diye bağırıyorlardı. Onlar birkaç sene önce aynı şekilde bu topraklara saldıran tecavüzcü, bozguncu, katliamcı ordunun aynı türüydü, sadece bu sefer Türk üniformaları vardı üzerlerinde.

     

    Serekaniye’deki hastane çok kötü durumdaydı, elektrik yoktu, temiz su kalmamıştı, ve ısıtma sistemi yoktu. Çok ıslak ve soğuktu, tüm duvarlar şarapnel parçaları ve mermiler ile delik deşik olmuştu. Hastanedeki yaralılar bizlere bir haftadır hastanenin ağır bir saldırı altında olduğunu söylediler. Türk ordusu sağlıkçıları, insani konvoya ve ambulanslara saldırma konusunda hiç çekinmemişti. Ölüm kokuyordu her yer.’’

     

    Uluslararası tepkiler;

    Devletlerin tavırları elbette ki karşıt bir pozisyonda, NATO ülkeleri Türkiye’yi kendi taraflarında tutmanın gayreti ve çabası içerisindeler. Bununla boğazı kontrol altında tutma, silahlarını depolama, ticari ilişkilerini koruma ve Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutma gayreti içindeler. Rusya ve Esad rejimi de durumdan mutlular, çünkü Rojava’yı parçalama, güçsüz bırakma ve buradaki Demokratik Feminist toplumu ortadan kaldırma istemleri var.

    Fakat diğer tarafta milyonlarca insanın Rojava için ayağa kalkışı var. Dünyanın heryerinde çok ciddi eylemler devam ediyor, Türk ürünleri boykot ediliyor, kampanyalar düzenleniyor. Bunlar biz eve buradaki insanlara büyük bir moral ve umut kaynağı.

     

    Tehlikeye rağmen orada tutan duygu;

    ‘‘Benim geldiğim ülke ve kültür yüzyıllardır bu topraklara sadece savaş ve bölücülüğü taşıdı ve bu gerçekliğe rağmen buradaki halkların bir İngiliz kadına gösterdikleri samimiyeti, sevgiyi ve o temiz duyguyu anlatabilmek zor… Kürdistan ve bu topraklarda yaşayan insanlara olan sevdadır bizi burada tutan. Burada tanıdığım herkes çok samimi ve sevgi dolu.

    Bu yüzden burada kalıp halkın umutlarını, acılarını paylaşıp dünyaya taşımak istiyorum, bunun dışında bir seçenek tanımıyorum kendime.

     

    Şu an yaşanan saldırılar inanılmaz düzeyde üzücü. Ama yaşanan tüm ihanet ve barbarlığa rağmen genç kadınların başta olmak üzere tüm toplumun direnişine baktığımda büyük bir umut görüyorum halen.’’

  • Açlık grevindeki Zülküf Gezen yaşamını yitirdi

    Açlık grevindeki Zülküf Gezen yaşamını yitirdi

    Tekirdağ hapishanesinde açlık grevinde bulunan PKK’li tutsak Zülküf Gezen dün akşam yaşamını yitirdi. İlk gelen bilgilere göre Zülküf Gezen adlı tutsağın fedai eylem yaparak yaşamını yitirdiği bildirildi.

     

    Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevinde 1 Mart’tan bu yana PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle süresiz dönüşümsüz açlık grevine giren Zülküf Gezen’in dün gece yaşamına son verdiği öğrenildi. Gezen’in cenazesinin Namık Kemal Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldığı belirtildi.

    Cenazenin bugün saat 21.00’da İstanbul Atatürk Havalimanından Diyarbakır’a uğurlanacağı öğrenildi. Haberi alan Gezen ailesi, cenazeyi almak için İstanbul’a geldi.

  • Kansoy: Bir Gün Önce Röportaj Yaptığınız Kişinin Diğer Gün Ölüm Haberini Yazmak Zor Bir İş

    Kansoy: Bir Gün Önce Röportaj Yaptığınız Kişinin Diğer Gün Ölüm Haberini Yazmak Zor Bir İş

    Reqa! Çağımıza ait olmayan barbarlar ordusu DAİŞ’in 2014 yılında başkent ilan etmesinden sonra çoğumuz duyduk ismini. DAİŞ’in vahşetine belki de en uzun süre tanıklık eden kentlerden birisi. Şeriat kanunları adı altında insanların günlük yaşamının işkenceye çevirildiğ, çağdışı kurallar, zulüm ve katliamlarla, tanımlanması zor acılara tanıklık eden bu kentte üç aydır amansız bir savaş yaşanıyor. YPG ve YPJ öncülüğündeki QSD güçleri Reqa kentini DAİŞ’ten geri almak için başlattığı Cenga Mezin hamlesi (Büyük Savaş) yavaş yavaş sona doğru geliyor.

    Büyük Savaş’ın devam ettiği DAİŞ’in kalbi sayılan kente gazetecilerin ulaşması kolay değil elbette. Bazı batılı gazeteciler ön cepheye dahi varmadan geri dönmek zorunda kalıyor. Tüm dünya yerel gazetecilerin çektikleri görüntüler ve geçtikleri haberler üzerinden Reqa’dan haberdar oluyor. Böylesi bir dönemde muhabirimiz Erem Kansoy Reqa’ya giderek, iki buçuk ay boyunca en ön cephelerden haber geçti, görüntüler paylaştı, büyük savaşı kamerasıyla tarihe not etti. Muhabirimiz Kansoy ile Reqa’da geçirdiği iki buçuk ayı konuştuk.

    Ölümün kol gezdiği topraklara gittiniz. ‘Meslek aşkı’ dediğimiz olgu yeterli mi bu durumu tanımlamak açısından?

    ‘Meslek aşkı’ sadece bir kıvılcım. Savaş muhabirliği mesleğine, aşık bir çok gazetecenin pratikte çalışmak istediği bir alan. Savaş bölgelerindeki yüksek tansiyon, olanaksızlıklar içerisinde yoktan var etme, en zor ve ağır yaşam koşullarında üretebilmeyi ancak bu mesleğe aşık olursanız yapabilirsiniz. Uzun yıllardır hep örneklendirdiğim gibi, ‘bu mesleğe aşık değilseniz yapamazsınız.’ Ölümün kokusunu her an alabildiğiniz, mermilerin bazen sizi hedef aldığı bazen de etrafınıza havanların yağdığı benzersiz ve sıradışı bir ortamda en iyi görüntüleri almak, gözlem yapmak, haberler hazırlamak, internet erişiminin neredeyse dakikalarla kısıtlığı durumunda haberinizi en hızlı şekilde geçmenin tadına birkez vardınız mı ‘mesleki aşkınızı’da hakikatiyle yaşıyorsunuz.

    Özellikle, tarihsel bir geleneğin bir parçası olmak, Rojava devrimi gibi dünyaya örnek olan ve dünyayı aslında daha yaşanır bir yer kılan Kürt halk mücadelesine buralarda yaşananları dünyaya duyurma çabasıyla insanlığa da bir el uzatmak, beni cephelere götürüyor. Meslek aşkı ve mesleğimi icra ederken insanlığa faydalı olabilme çabası ile tarihsel bir mücadelenin bir parçası oluşumun harmanlanması beni ölümün fink attığı Reqa mevzilerine götürdü diyebilirim.

    Yolculuğunuz nasıl geçti? Reqa’ya ulaşmak kolay oldu mu?

    Reqa, Suriye’nin kuzeyinde en büyük şehirlerden biri. Suriye son 6 yıldır DAİŞ cehaletinin kara bulutları altında olduğu için buraya uçak seferleri durdurulmuş durumda. Bölgeye en yakın havayolu ile ulaşabileceğiniz ülke Irak. Bildindiği üzere, Kürt ve Arap halkları DAİŞ’e karşı verilen son 6 yıllık mücadelede dünya devletlerinin de Türk faşizmine ayak uydurması ile ciddi bir ambargo altında bırakıldı. Suriye, Irak, Rojava, İran’a kadar uzanan karayollarını aslında kullanarak Ortadoğu’da büyük şehirlere çok kısa sürelerde ulaşmanız mümkün. Fakat KDP yönetimindeki bölgelerden Kürt basınında çalışan gazetecilerin artık bırakın geçişini giriş yapması dahi neredeyse olanaksız.

    Erem Kansoy-Reqa

    Havayolu ile Irak’a ulaştıktan sonra, Suriye sınırının önceden belirlenmiş bölgelerinden saatler süren yaya yolculuğun ardından Rojava’ya ulaşabiliryorsunuz. Aslında Zaxo yakınındaki Simelka sınır kapısından 2 dakikalık bir bot yolculuğuyla Dicle nehrinin karşı tarafında bulunan Rojava’ya geçebilirsiniz. Ancak uzun bir süredir Rojava’ya dönük çok şiddetli bir ambargo uygulanıyor ve gazeteciler de dahil olmak üzere kimsenin geçişine izin verilmiyor. Bu yüzden de yolculuk uzun saatler sürüyor, tüm ekipmanınızı ve kişisel ihtiyaçlarınızı sırtınızda topladığınız yaklaşık 20 kiloluk çantada saatlerce taşımanız gerekiyor. Bu uzun yürüyüşe başka bir gazeteci arkadaşım gidiş yolunda bana eşlik etmişti. Yolu tamamladığımızda bir an dönüp bana şöyle demişti: ‘Çektiğimiz eziyete, düştüğümüz bu duruma bak, kendi ülkemde -Kürdistan’da- korku içinde hareket ediyorum.’ Evet gerçekten tüyler ürpertici, yürüdüğünüz yolda bölgeyi kontrol eden Peşmerge size ateş açabilir veya pusu kurup tutuklayabilir.

    Zahmetli ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Reqa’ya vardınız. Bize biraz da Reqa şehrini anlatır mısınız? Nasıl bir şehir, kimler yaşar, ne kadar büyük, coğrafik konumu, jeopolitik, siyasi önemi?

    Reqa her yönüyle önemli bir şehir. Önemli olmasının başında İslamiyet’in en eski şehirlerinden biri olması geliyor. Reqa sakinlerinin neredeyse tamamı Arap. Kürtler de var fakat burada sadece Arapça konuşuluyor. Şehrin nüfusunun savaş başlamadan önce 1milyona yakın olduğu söyleniyor. Coğrafi konumu ise hem yaşayanlar hem de burada savaşan güçler için çok önemli. Fırat nehrinin devasa bir kolunun şehrin etrafında geçmesi ile bölgede nufüsün büyük bölümü tarım hayvancılık üretimi ile geçimini sağlıyor, şehir aslında ülkenin kuzey merkezi. Konumu itibarıyla ile de Reqa özellikle petrol yatakları ile ünlü Deyr El Zor kentine açılan kapı, doğal kaynakların çevrelediği ayrıca yerel halkların ticarette ve sosyal yaşamda merkezleştirerek yaşam sürdüğü Reqa kenti tam da bu sebeple aslında askeri güçler içinde büyük bir stratejik öneme sahip.

    Reqa tam bir çarpık kentleşme örneği, fakat kendi içindeki düzensizlikten bir düzen doğurmuş. Tarihi surlar bölgesinde sanayicilik, şehir etrafında tarım ve hayvancılık ile şehir merkezinde pahalı ve lüks binaların varlığı göze batarken şehir merkezinden uzaklaştıkça binalar evler küçülüp, eskiyor. Şehir merkezinde dip dibe dar yolların ayırdığı 3-4 katlı apartmanlar ile yine eski Reqa diye bilinen merkezde de eski yapıtları görmek mümkün. Reqa öyle bir şehirki her yanı tarihi eserlerle dolu, nereye baksanız bir tarihi eser görebiliyorsunuz ve şehrin ruhu size bunu yaşatıyor. Fakat şuanda benim şahit olduğum şehrin doğu cephesinde ciddi bir yıkımın yaşandığı.

    Reqa’dan yeni döndünüz. Oradaki son durumu bize biraz anlatır mısınız?

    Reqa diğer hamlelerden farklı olarak bir şehir savaşıydı. YPG-YPJ öncülüğünde QSD güçleri ayrıca koalisyon güçlerinin de hava desteğini alarak Reqa’ya yaklaşık 3 ay önce köylerinden başlayan ‘büyük cenk’ adında bir operasyon başlatılmıştı. Sık sık savaş koordinesinden bilgi alıyordum. Planlamaya uygun gidiliyor mu veya bir aksaklık var mı? sorularını yöneltiyordum. Gün gün aksilikler yaşansa da planın hedefinden genel çerçevede sapılmadığını görmek mümkün.

    Şuan da şehrin yüzde 80’lik bir bölümü DAİŞ’ten kurtarılmış durumda. DAİŞ çeteleri yinede bu bölgelerde zaman zaman, daha önce kazdıkları tüneller aracılığı ile intihar saldırıları girişimlerinde bulunabiliyor. Özellikle kentin kurtarılan bölgelerinde temizlik operasyonları da hızlandırılarak devam ediyor.

    QSD güçleri dediğimiz zaman içerisine yerel güçler de dahil oluyor. Yani Menbic, Musul, Heseke, Derik, Dırbesiye’den tutunda Arap coğrafyasında demokrasi arayan ve DAİŞ’e karşı savaşan her kesimden savaşçıları barındırıyor, buna ek olarak da YPG ve YPJ güçleri askeri tecrübeleri ile de QSD güçlerine saldırı operasyonlarında öncülük ediyor. Farklı dilller ve farklı ırkların omuz omuza hem DAİŞ cehaletine karşı hem de demokratik özgür bir yaşamın inşası için mevzilerde çatıştığını görmek benim için en anlamlı deneyimlerden biriydi.

    Çektiğiniz bir fotoğraf karesinde, Ezidi, Suryani, Kürt ve Arab kadın savaşçılar omuz omuza size gülümsüyorsa hissetiğiniz tekşey güzel bir geleceğin devrim getireceği ve Ortadoğu topraklarında halkların nasıl faşizmin karşısında durabileceklerinin göstergesidir.

    Kaldığınız süre içerisinde size en çok zorlayan şey ne oldu, ne gibi zorluklarla karşılaştın?

    Reqa doğu cephesinde savaşın en sıcak yaşandığı mevzilerde toplam 75 gün kaldım. Mesleğinize aşkınız gözünüzü kör ediyor. Çok ağır yaşam koşullarını, işinizi düzgün yapabilmek için görmezden geliyorsunuz. Zaten bu koşulları kaldıramayan gazeteci arkadaşlar ya yol yakınken geri dönmüş ya da oraya hiç gelememişlerdi. Kıyafetlerinizi yıkamanız yada değiştirmeniz nerdeyse olanaksız, banyo yapmak en büyük lükslerden biri, sıcaklığın 50 derecenin altına düşmediği günlerde soğuk içme suyu bulmak ise hazine aramak gibi bir şey. Gece uykuları sadece birkaç saat ve üzerinize sivri sinekler üşüşmüş halde… Yatacak temiz bir sünger yada başınızın altına koyacak bir yastık yok.

    Koşullar gerçekten çok ağır fakat bu yönü değil de beni en çok zorlayan tarafı, gün içerisinde şakalaştığımız bir tas pilavı dahi paylaştığım savaşçıların ölüm haberini yapmaktı.

    Ordayken ve döndükten sonra yaptığımız sohbetlerde, yaşadığın tehlikeli anlardan da bahsetmiştin. Ölüm ile yaşam arası ince bir çizgide kaldığınız çok oldu. Bu tür koşullarda bir gazeteciyi motive eden temel şey nedir?

    Defalarca ölümle karşılaştım. İnce çizginin belirleyicisi aslında sizsiniz. Savaş muhabirliği aslında sadece kurşunların sıkıldığı çatışma anlarında görüntü almakla olmuyor. İlk yardım bilmelisiniz, mayınları tuzakları tanımalısınız, bir keskin nişancının stratejisini anlayıp kaçış yolunuzu belirleyecek kadar deneyimli olmanız gerekiyor, ya da havan düştüğünde ne yapmalısınız? bunları bilmek bazen hayati önem taşıyor. Beni mevzilerde ölümle yüzleştiğimiz her anda motive eden şeyler: Daha yapacak çok işimin olması. Daha yazacak çok haber, çekecek çok fotoğraf ve sesi olmam gereken bir toplumun olduğunu bilmek beni ben yapan, motive eden esaslardı. 75 günün ardından, daha da fazla çalışmak ve üretmek adına tek parça olarak geri dönmeyi başardım.’

    Raqqa

    Bir gün önce röportaj yaptığınız, ya da oturup sohbet ettiğiniz, aynı sofrada yemek yediğiniz savaşçılar ertesi gün yaşamlarını yitirdiler, tekrardan haberini yapmak zorunda kaldınız, o anki duygularınız ne oluyor?

    Çoğu insan bu mesleği icra edenlerin duygusuz ya da duygularının köreldiğini düşünüyor. Fakat her meslekte olduğu gibi ben önce insan olunması gerektiğini söylüyorum hep. Özellikle tanıdığınız veya selamlaştığınız ya da oturup bir çay içtiğiniz, röportaj yaptığınız bir savaşçının saatler sonra cansız bedeniyle yüzleşmek ya da yanınızdayken son sözünü bile söyleyemeden can vermesi yüreğinizde derin yaralar açıyor. Yine de işinizi yapmaya devam ediyorsunuz, tam da bu yüzden savaş muhabirliği ve gazeteciliğe aşık değilseniz yapamazsınız diyorum. Eğer nefesiniz bir an kesilir veya tek bir saniye dahi gözleriniz dolarsa yeriniz orası değil anlamına geliyor. Bu tarz anlarda sadece yapmam gerekeni yapıyorum.

    Elbette belirtiğim gibi herşeyden önce insanız, bu yaşadığım tecrübeler daha farklı boyutlarda daha farklı zamanlarda duygusal yönüyle açığa çıkmıyor değil. Örneğin Avrupa’daki günlük yaşantımda bir parkta babası ile oynayan bir çocuk ya da el ele sevgiyle tutuşan genç bir çift gördüğümde zaman zaman göz yaşlarımı tutamadığım oluyor.

    Çok ciddi bir savaş alanından babsediyoruz, savaş uçakları, keskin nişancılar, İHA’lar, mayınlar, canlı bombalar…. Ve bu ateşin ortasında halen yaşayan siviller de var. Kurtarılan bazı sivillerle de karşılaştınız. Bize biraz sivillerin yaşamından bahsedebilirmisiniz?

    Reqa’da sivillerin büyük bölümünü Arap halkları oluşturuyor. Reqa’daki sivil yaşamı, çöl yaşamının şehir yaşamına adapte olmuş hali diyebiliriz. Daha öncede bahsettiğim gibi Reqa çok eski bir İslami geleneğe sahip bir şehir, dolayısıyla şehrin sakinleri İslami kurallara göre sosyal yaşamlarını sürdürüyor.

    Kurtarılan siviller özellikle önce ilk yardım noktasına götürülüp burada yaraları varsa sarılıyor. Ardından yiyecek ve giyecek ihtiyaçları karşılanıyor, QSD güçleri tarafından belirlenen güvenlikli noktalarda barındırılıyor. Hamle süresince şehirde ne elektrik ne de su bulmak mümkün değil, dolayısıyla sivillerin içerdeki yaşantısının ne kadar ağır koşullarda olduğunu tahmin edebiliyoruz. Çıkarılan bazı sivilerle yaptığımız reportajlarda edindiğim bilgi doğrultusunda, şehir sakinlerinin belkide yüz yıllarca unutamayacağı yaraları DAİŞ esaretinde kaldıkları son 4-5 yıl içerisinde aldıklarını açıkca söylemeliyim.

    Kaldığınız süre boyunca mutlaka çok fazla unutamayacağınız anılarınız olmuştur, bunlardan en çok unutamadığınız anınızı okurlarımızla paylaşır mısınız?

    Reqa’da geçirdiğim her an kalıcı etkiler bıraktı bende. Fakat bu soru her yöneltildiğinde nedense aklıma Heval Amara geliyor. Derikli genç kadın bir savaşçı, taburunun en genç üyesi. Orada bulunduğum ilk 36 gün hemen hemen her gün onun taburunda ve mevsizinde bolca zaman geçirmiştim. Ekmeğini suyunu benle her zaman paylaşıyor, yol göstericiliğimi hatta korumalığımı bile yapmışlığı oluyordu. Kürtçe bilmememe rağmen bir yolunu bulup anlaşıyorduk. Her zaman yüzünden eksik olmayan gülüşü her gittiğimiz noktaya pozitif bir enerji getiriyor diğer arkadaşlarımızı da güldürüyordu.

    Bir gece yine ilk yardım noktasında beklerken, zırhlı araç uzun korna çalarak yaklaştı, içerisinden arkadaşları Heval Amara’yı çıkarıyordu, ayakları kan içinde baygın ve gülen gözleri kapalıydı, o anı asla unutamam. Amara’ya yapılan ilk müdahalenin ardından bir kurşunun ayağına isabet ettiği anlaşıldı, cephenin doktoru daha kapsamlı bir ameliyat gerçekleştirerek, kurşunu çıkardıktan saatler sonra Amara kendine gelip gözlerini açtığında benim kuşkulu bakışlarım gözünü alan ilk şey oldu ve gözlerime bakarak yine gülümsedi O anda derin bir nefes alarak içimin rahatladığını hissetiştim. ‘Amara’nın gülüşü’ başlıklı haberim de buradan çıkmıştı.

    Üç aya yakın bir süre savaş bölgesinde kaldın, Londra’ya geri döndüğünüzde ilk hissettiğiniz ne oldu?

    Londra’ya ilk geldiğim anda ciddi bir yabancılık hissettim, belki de sayfalara dahi sığdıramayacağım tarifi zor bir yabancılık. 9 yıldır yaşantımın devam ettiği bu şehir bomboşmuş gibi, buradan gitmeden önce beni çok rahatsız eden polis ve ambulansların siren seslerini sanki artık duymuyorum gibi…

    Elbette burada özlediğim dostlarım, yoldaşlarım olması benim için çok önemli, aksi takdirde görev yerimi bırakmak istemiyordum. Bir gazetecinin yaşamı haber yapmakla renklenir, Londra’da da bu renklere renk katmaktan çok mutluyum fakat savaş bölgelerindeki zorlu görev alanında da kendimi daha verimli hissetiğim için elbet kapitalizmin başkenti Londra bazen kısa süre de olsa daralmalara neden olmuyor değil.

    Mesleki açıdan sizce bu kadar riskli bir yolculuk yapmaya değdi mi? Mesleki bir doyum oldu mu?

    Mesleki açıdan bu kadar riski göze almak benim için aslında meslek yaşantımda yine çıtayı bir daha yükseğe çekmek anlamına geliyor. Tam anlamıyla aslında değdi ve daha ağır, daha riskli koşulları kaldırabileceğimi artık biliyorum, bu da beni mesleğimi daha iyi yapmaya daha çok üretmeye itiyor.

    Böylelikle insanlığa da daha da faydalı olabileceğimi düşünüyorum, Reqa tecrübesi hem bir doyumu hem de yeni bir açlığı getirdi diyebilirim, ölümün dibinde mermilerin sesini yanından geçen bir arıya benzettiğiniz, havanların davul tokmağına dönüştüğü, ve cesur savaşçıların halaylarla ölüme gidebildiği daha sert dahada zorlu koşullarda her haberi ve görüntüyü en hızlı ve en doğru şekilde dünyaya duyurabileceğimi söyleyebilirim.

  • Enternasyonal Devrimcilere Görkemli Uğurlama

    Enternasyonal Devrimcilere Görkemli Uğurlama

    İki hafta önce Reqa’da yaşamlarını yitiren enternasyonalist savaşçılar ülkelerine gönderilmek üzere Smelka sınır kapısından Güney Kürdistan’a uğurlandılar. Aralarında Britanyalı Luke Rutter’ın da olduğu 4 enteryonalist savaşçı için Rojava’nın Derik kentinde görkemli bir tören düzenlendi.

     

    Devam eden Reqa Özgürleştirme Hamlesinde birisi Britanyalı, üçü Amerikalı olan David Taylor (Zafer Qereçox), Nikolas Wardin (Rodî), Robert Growit (Demhad Xoldeman) ve Luke Ruter’ın (Soro Zinar) 6 Haziran’da şehir merkezinde DAİŞ ile çıkan çatışmada yaşamlarını yitirmişlerdi.

    Bugün Derik’te yapılan uğurlama törenine yüzlerce Kürdistanlı ile beraber çok sayıda YPG’li yoldaşı katıldı.

    Yüzlerce yurttaş enternasyonal savaşçıların cenazelerini almak için Derik Hastanesi önünde bir araya geldi.

    Halk savaşçıların naaşlarını aldıktan sonra uzun bir araç konvoyu eşliğinde Sêmalka Sınır Kapısı’na doğru yol aldı.

    Sınır Kapısı’na ulaşıldığında YPG-YPJ savaşçıları tarafından askeri tören düzenlendi. Ardından enternasyonal komutanlardan Cesur Herekol bir konuşma yaptı. Herekol konuşmasında halkların özgürlüğü için canlarını feda eden Soro, Demhat, Rodî ve Zafer’in şahadetiyle onur duyduklarını belirterek, “İşgalcilere karşı mazlum halkların yanındayız” dedi.

    Törenin devamında konuşma yapan Cizre Kantonu Şehit Aileleri Meclisi Eşbaşkanı Fatma Tahir de şunları söyledi: “Şehitlerimizin ailelerine başsağlığı diliyoruz. Her 4 şehidimiz de insan hakları ve halklar için Rojava Devrimi’ne katıldı, canlarını feda etti.”

    Törenin ardından 4 savaşçının naaşı, “Şehîd Namirin” sloganlarıyla Güney Kürdistan’a uğurlandı.

    Rojava’da yaşamını yitiren dördüncü Britanyalı savaşçı

    İngiltere’nin Liverpool kentinden bu yılın Mart ayında YPG’ye katılan 24 yaşındaki Soro Zinar (Luke Rutter) son iki yıl içerisinde Rojava’da yaşamını yitiren dördüncü İngiliz oldu. Berxwedan Givara kod adlı Ryan Lock Aralık 2016, Konstandinos Erik Scurfield Mart 2015’te, Dean Evans, ise 21 Temmuz 2016’da Rojava’da yaşamını yitirmişti.

    Fotoğraflar: HawarNews

     

     

  • Amara’nın Gülüşü

    Amara’nın Gülüşü

    Heval Amara bölüğünün de, taburunun da en genç üyesi. YPJ’nin gülen gözleri, Deriklidir kendisi. Üç yıldır YPJ saflarında DAİŞ’e karşı ön mevzilerde. Mevziler ve arkadaşları onun tek mutluluğu. Gülüşü ise adeta dünyalara mutluluk veren bir güçte. Günlerdir cepheye her gidip gelişimde Heval Amara’nın bulunduğu noktadan geçiyorum. Son birkaç gündür de Amara beni dış cepheden iç cephelerdeki noktaya götürüyor. Sırtında keleşi, yüreğinde inancı, kocaman kalbinde dünyaya sığamayacak insan sevgisi ve gülen güzel gözleri ile… Mayınlarla, tünellerle suikastçı çetelerle, intihar saldırısı yapan çetelerle dolu Reqa sokaklarında güvenliğimi sağlıyor. Beni dış cepheden çatışmaların olduğu iç cephelerdeki mevzilere ve çekimlerim bittiğinde yine güvenli bölgeye götürüyor. Yüzü hep gülüyor.

    Erem Kansoy-Reqa

    Beni her karşıladığında yanındaki YPJ’li arkadaşlarıyla kulaktan kulağa bir şeyler konuşuyor, yine gülümseyerek. Her karşıladığında ve her noktaya gittiğimizde önce bana su veriyor, sonra kendisi içiyor. ‘Aw (Kürtçede su)’ deyişimi komik buluyor.

    DAİŞ çetelerinin operasyon yapacağını telsizinden duyuyor, gülümsüyor ve gözleri heyecan doluyor! Çünkü tüm kadınların özgürlüğü ve devrim için savaşıyor.

    Geçtiğimiz gün dış cephede bulunan lojistik noktasına gitmiştim, sabahın erken saatleriydi. Amara kısacık boyu, küçücük elleriyle 100 kiloluk ağır metal güvenlik kapısını açmış, beni içeri almıştı. Artık beni ‘hello’ diye karşılıyordu, bense çok zayıf Kürtçemle  ‘ser çava, merhaba hevala min, rojbaş, iro çawanî’ diyordum.

    Gözleri parıl parıl gülümsüyor

    Heval Amara kömür gözleri parıl parıl parlayarak yine gülümsedi. Ona ön cepheye gitmek istediğimi söyledim. İki YPJ’li arkadaşıyla beni önce 300 metre ilerideki bir mevziye, ardından 800-850 metre ileride bulunan ve düşman hattında olan sıcak noktaya götürdü. Simsiyah gözleri kartal gibiydi ve küçücük ellerinde keleş adeta kayboluyordu; gözü düşman arıyor, eli tetikteydi… Gideceğimiz noktaya beni götürüp yine suyumu verdikten sonra mevzisindeki arkadaşlarının yanına gitti. Onların mevzisini görebiliyordum.

    Yaklaşık iki saat sonra çetelerin yoğun havan bombardımanı başladı. Gözümün önünde olan Amara ve arkadaşlarının bulunduğu mevzinin etrafına adeta havan yağıyordu; yüreğim kan ağlasa da kameramı bırakmadım, çünkü Amara gülen yüzüyle silahını asla bırakmamayı öğretti bana. Uzun büyük lensimi, ağır kameramı gördüğü ilk gün, “bu ne, füze mi” diye yanındakilerle gülüşmüş, sonra bana “bu devrimde herkesin bir görevi var, bu devrimi ve mücadelemizi en iyi sen duyuracaksın, dünya bizi duyacak” demişti… Amara o gün ilk kez bana gülümsemeden bir cümle kurmuştu.

    Ne mutlu ki çetelerin hiçbir havanı Amara ve arkadaşlarının bulunduğu mevziye isabet etmedi.

    Keskin nişancıların fink attığı dakikalar!

    Artık öğleden sonraydı, geri dönmem gerekiyordu… O gün sabah Reqa sokaklarında yürürken Heval Amara’yı çektiğim fotoğrafları gazetemize göndermem gerekiyordu. Bulunduğum noktadan çıktım, en yakın mevziye koşarak geçtim ve orada Heval Amara’nın beni lojistik noktasına geri götüreceğini söylediler. Bir iki saat onu bekledim, akşam üzeri olmuş, artık güneş inmeye başlamıştı. Tam da keskin nişancıların fink attığı dakikalar!

    Heval Amara belirdi kapıda, yine gülümseyerek yüzüme baktı. Çoktan gitmemiz gerektiğini anlamıştım bir bakışıyla ve hemen hazırlanıp çıktık. Koşa koşa beni lojistik noktasına götürdü. O esnada lojistiğe yiyecek gelmişti. Nefes nefese kalsa da Amara yine unutmadı, bana önce suyumu verdi ve hemen oradaki arkadaşlarına kamyonu yüklemek için yardım etti. İşi bittiğinde dinlenirken fotoğraflarını çektim.

    Devrimi yüreğinde hissedenler anlar

    Zırhlı araç beni akşam gün batımı ile dış cepheye geri getirdi, burada Amara’nın fotoğraflarını gösterdiğim arkadaşlarım, “bu kadın arkadaş çok güzel gülümsüyor” dediler, bu kez ben de gülümsedim. Amara’nın gülüşü devrimi yüreğinde hisseden ve içinde gerçek sevgi taşıyan insanlarca fark edilebiliyordu sadece, bu benim tek mutluluğum olmuştu son günlerde.

    Saatler geçti… Gece çetelerin havan saldırılarını duyabiliyordum. Amara aklımın ucundan bile geçmedi, çünkü emindim; kendini koruyabiliyor, üzerine gelen düşmanı ya imha ediyor ya da geri püskürtüyordu. Şehit haberi gelmişti, bulunduğum nokta aynı zamanda ilk yardım merkezi… Yaralılar da vardı. Kalabalık yaratmamak, doktorun işini rahatlatmak için pek de ortada dolaşmıyordum o gece. Arka bahçede arkadaşlarla sohbete dalmışken, acı acı çığlık atarcasına ambulans sesi uzaktan yaklaşıyordu. İçimden “bu normal değil” dedim, nedense ani bir reflekse koşarak ön tarafa geçtim, ambulans çığlığı içime zehir döküyor, yüreğimin eridiğini hissediyordum…

    Amara’nın gülen gözleri kapalıydı 

    Zırhlı ambulans hışımla tam önümde durdu, kapı açıldı ve ilk gördüğüm şey, Amara’nın gülen gözlerinin kapalı olduğuydu! Dünya bana haram olmuştu, ama kameramı bırakmadım, çünkü Amara da silahını bırakmamıştı… Arkadaşları koşarak onu indirip içerideki sedyeye taşıdılar. Kameramın daha iyi bir görüntü kaydetmesi için elimin sallanmaması gerekiyordu. İçimde depremler olsa da, elim kolum taş kesilmişti, Amara’yı hak ettiği şekilde görüntüleyebilmek için!

    Amara sedyeye konulduktan kısa süre sonra hızlıca doktorların müdahalesi ile gözünü açtı. Kalleş bir çetenin kurşunu ayağına isabet etmişti, aynı zamanda çok yakınına bir havan düşmüş ve patlamanın etkisiyle baygınlık geçirmişti. Amara dakikalar sonra gözünü açtı, ayağına baktı, tam karşısındaydım, kafasını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi. Heval Amara hep gülümsüyor!

    Devrimci gülüşlerle dolu hikayemiz

    Kısa süre sedyede kaldı, tüm arkadaşları sevince boğulmuştu çünkü Amara halen gülümsüyordu. Ona gülümsediği fotoğrafını gösterdim, yine gülümsedi, yaralıyken de. Benle fotoğraf çekti, doktoru da yanımıza almıştık. Artık Heval Amara’yla bir karede ölümsüzleşmişti, devrimci gülüşlerle dolu hikayemiz…

    Faşizm mi, DAİŞ mi; mayın, keskin nişancı, bombardımanlar mı! Vız gelir, Heval Amara gülüp geçer! Kalleş kurşununuz yaralasa da Amara mevzisine döner.

    Heval Amara ilk yardımı yapıldıktan sonra birkaç saat bizimle sohbet etti, dinlendi ve Hesekê’deki hastaneye sevk edildi. Giderken “geri döneceğim” dercesine cepheye doğru bakıyordu. Durumu iyi ve kısa süre sonra DAİŞ çetelerinin karanlık gecelerinde karabasanları olmak için geri dönecek.

    Heval Amara Reqa’da gülüyor bugün. Yarın soysuzlara karşı diğer mevzilerde olacak ve onun bir gülüşü DAİŞ’leşen tüm zihniyetlerin çürümesine yetecek…

     

  • Britanya, Kürdistan Bağımsızlık Referandumundan Rahatsız!

    Britanya, Kürdistan Bağımsızlık Referandumundan Rahatsız!

    Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Eylül ayında yapılması planlanan bağımsızlık referandum konusunda Kürdistan Bölgesi halkını anladıklarını ifade ederek, “Bağımsızlığa doğru atılan her adım, Bağdat’la anlaşarak atılmalı” dedi.

     

    Dışişleri Bakanlığı sayfasından yapılan yazılı açıklamada planlanan bağımsızlık referandumunun DAİŞ ile mücadeleye zarar vereceği iddia edildi.

    “Referandumun, Kürdistan Bölgesi halkı için bir umut olduğunu anlıyoruz” denilen yazılı açıklamada şunlara yer verildi:

    “Referandumun şimdi yapılması, DAİŞ’in ortadan kaldırılması ve kurtarılan bölgelerde istikrarın sağlanması amacından uzaklaşmaktır. Referandum, daha önce DAİŞ’in ortaya çıkmasına yol açan sorunların derinleşmesine neden olur. Bağdat’la işbirliği yapılmadan, bağımsızlığa doğru adım atmak Irak halkı ve istikrarının lehine olmayacaktır”

    Açıklamada, Birleşik Krallık’ın, bütün Iraklılara güvenlik, iş fırsatı, sağlık ve eğitim hizmetlerinin sağlandığı demokratik, birlik içinde ve istikrarlı bir Irak’ı desteklediği ifade edildi.

    Açıklamada, Dışişleri Bakanı’nın, taraflara diyalog ve sorunları anayasal çerçevede çözme çağrısında bulunduğu kaydedildi.

     

  • Av. Muharrem Erbey: Yargı Siyasetin Kıskacında

    Av. Muharrem Erbey: Yargı Siyasetin Kıskacında

    Uzman bilirkişi raporu sunmuş olduğu mahkemeye katılmak üzere Londra’ ya gelen insan hakları savunucusu Av. Muharrem Erbey, Diyarbakır Sur’da yapılmak istenen kentsel dönüşümü, Tahir Elçi cinayetini ve Kürdistan’da yaşanan son gelişmeleri konuştuk. Son günlerde tekrar gündeme gelen Çözüm Süreci iddialarının “fısıltı”dan öteye gidemediğini aktaran Muharrem Erbey, yargının egemen siyasal iktidarın kıskacı altında olduğuna dikkat çekti.

    Dilan Almaz-Telgraf

    -Öncelikle yıkımın başlamış olduğu Sur’da durum nedir? Devletin Sur’da amaçladığı nedir ve toplumsal muhalefet hangi pozisyonda?

    Sur’da yaşananlar devasa bir trajedi. Çatışmalar sonrasında mahalleler, ibadet yerleri, yerleşim yerleri topyekûn tahrip edildi, yok edildi. Onların onarılması bir şekilde eski haline döndürülmesi gerekirken, şimdi tamamen yok ediliyor. Onun yerine betonarme yapılar yapılıyor. Bu yapıların dışı bazalt taşlarla kaplanarak insanlara “bazalt taştan ev yaptım” imajı verilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla hem orada Diyarbakır’ı Tanıma Vakfı hem kentin sivil toplum dinamiği hem de orada yaşayan insanlar aslına uygun orijinal evlerini istiyor. Ama maalesef kamulaştırma kanunu Bakanlar Kurulu’ndan geçti ve oraya ilişkin acele kamulaştırma yasası mevzuatı çıktı. İnsanlara bu doğrultuda 3 şık sunulmaya başlandı. Ya çok düşük bir meblağa devlete satmak ya başka bir yerde TOKİ(Toplu Konut İdaresi)’den ev almak ya da devlet 50 bin liraya alacak vatandaşa 500 bin liraya satacak. Orada yaşayan insanların büyük çoğunluğu yoksul, göç mağduru insanlar dolayısıyla çok zor şartlarda sahip oldukları evler yıkıldı. Toplum tepkili ama orada yaşananların birçoğundan da habersiz. Giriş çıkışlar kontrol altında. Vatandaşlar Suriçi’ne giremiyor, sadece orada yıkımı gerçekleştiren çalışanlar girebiliyor. Devasa kamyonlarla oradaki enkazları alıp Dicle Nehri’nin kenarına döküyorlar. Kent dinamiğiyle, kentte yaşayan insanlarla konuşmadan onlarla ortaklaşmadan antik bir kent olan, dünyanın en güzel tarihi alanlarından ve sit alanı olması gereken yerlerden birisi olan Sur şu anda olağanüstü kanunlarla sözde yeniden yapılanıyor. 

    -Peki hukuken itiraz yolu açık mı?

    Bizzat ben Danıştay’a başvurdum. Yıkımın durdurulmasını talep ettim. OHAL’den kaynaklı reddedildi. Tümüyle yargısal bir kıskaç yaşanıyor. Yargı iktidarın talepleri doğrultusunda karar veriyor.

    -Başbakan’ın geçtiğimiz günlerde bir açıklaması oldu. OHAL Komisyonu kurulacağını ve oralara itiraz başvurularının yapılabileceğini söyledi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu komisyonlar adaletin temininin sağlayabilir mi?

    O açıklama tamamen toplumu oyalamak için. Doğru bir yöntem değil. Yargı var zaten komisyona neden ihtiyaç duyuluyor ki? Bu itirazları bağımsız yargı değerlendirmeli. Bu komisyona insanları oyalamak için bir mekanizma kurmak adına ihtiyaç duyuldu. Mantık olarak belki iyi ama uygulamada boş. Komisyonlardan önce yargı var, kaymakamlık, valilik, konut dokunulmazlığı hakları var. Dolayısıyla doğru olmayan bir kurum ortaya çıkarıp, insanları orada bekletmenin bir amacı yok.

    -Sur’da kimi aileler yapmış oldukları anlaşma gereği evlerini boşalttılar, bir kısım ise orada kaldı ve ısrarla evlerini yıktırmayacaklarını söylüyorlar. Sur’un Yıkımına Hayır Platformu kuruldu, toplumsal muhalefetin diri tutmaya dönük çabalar var. Bu bağlamda devletin sahip olduğu yasal argümanları da düşünecek olursak, Sur’un akıbeti sizce ne olacak? Yıkım herşeye rağmen devam edecek mi?

    Zaten herşey devletin himayesinde. İnsanlar yanımıza geliyorlar, itiraz etmek istiyorlar ama nereye, hangi yargıya başvuracaksınız ki? Ayrıca bir çoğu tapu sahibi değil. Tapu olmayınca dava da açılamıyor. Tapusunun olmaması büyük dert. Yurttaş zaten yeterince zor durumda .Dolayısıyla devlet zorla yurttaşı birşeylere mecbur bırakıyor. Yurttaş da ‘Yasa işlemiyor, kanun yok’ diyerek uğraşmayı bırakıyor.

    -Peki sivil toplum örgütleri?

    Yok ki sivil toplum örgütü. Kimse kalmadı zaten. Sokağa çıkamıyorsunuz, basın açıklaması yapamıyorsunuz. Kurum içerisinde basın açıklaması yapıyorsunuz. Bunu gören-duyan olmuyor medya desen hepsini susturdular. Dolayısıyla sivil toplumun da sesi duyulmuyor. Maalesef Sur konusunda toplumsal muhalefet yeterli olmayacak.

    -Peki, tutuklu olan seçilmişlerle ilgili durum nedir? Kayyum atanan yerlerde devlet, siyasi arka plandan ziyade kültürü de yok etmeye çalışıyor. Kürtçe’ye dönük ciddi tahammülsüzlükler var…

    Zaten kayyumlardan başka bir şey beklenmezdi. Kayyum kim? Merkezi hükümet tarafından atanmış. Dolayısıyla kayyum da AKP tarafından yönetilen merkezi hükümet kararları doğrultusunda, egemen siyasal iktidarın beklentileri doğrultusunda kararlar alıyor. Pek tabii ki, belediyecilerin legal alandaki tüm kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yürütüyorlar. İşte çocuklar için açılan kurumlar, tiyatrolar, kültürel faaliyet yürüten kurumların üzeri bir kalemde çizildi. Hukuku bırakın, vicdana sığmayacak şeyler.

    -Tahir Elçi dosyasına dair son durum nedir? Yargı aydınlatmamak da kararlı gibi, Elçi’nin dostları ve meslektaşları olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Davayı ben takip etmiyorum ama takip eden arkadaşlarla zaman zaman görüşüyorum. Dosyada henüz bir arpa boyu yol gidilmiş değil. Olayla ilgili çok ciddi bir inceleme yapılmadı, delillerin karartılması için herşey denendi. Dolasıyıla sağlıklı bir sonucun çıkmasını beklemiyoruz. Tahir Elçi cinayeti davasıyla ilgili asla faillerin yargılanmayacağı, soruşturulmayacağı konusunda ben de, eşi Türkan Elçi de, Diyarbakır Barosu da hepimiz çok iyi biliyoruz ki diğer faili meçhul cinayetler gibi bu suikastte kesinlikle aydınlatılmayacak. Yaşananlar bize bunu gösteriyor.

    -Hep şuna tanık olduk: Devlet bir dönem farklı maskeler takarak, faili meçhul cinayetler işledi ama uzun yıllar sonra kendisini aklamaya dönük girişimlerde bulundu. Elçi cinayetinde de böylesi bir gelişme ilerleyen yıllarda yaşanabilir mi?

    Zannetmiyorum. Orada gazeteciler, polis memurları ve tesadüfen oradan geçen eylemciler vardı. Kameralar açık ve görünüyor. 2 eylemcinin de kurşunları bitiyor ve silahlarını atıyorlar ve 3 polis sağ tarafa dönüp İnce Minare’ye doğru ateş açıyorlar ve sonra Tahir Elçi düşüyor. Dolayısıyla başka birinin orada ateş etmesi düşünülemez. O memurlar sanık dahi olmadılar. Orada bulunan memurlardan birisiyle Emniyet Müdürlüğü’nde karşılaştım. Uzun yıllardır basın açıklamalarımızı kayıt altına alan polislerden birisiydi. O’na dedim ki oradan bir vatandaş geçseydi, şimdiye dek 50 defa tutuklanmıştı. Sen nasıl sanık olmadın? Dedim. O’ da “O sokakta bizim dışımızda kişiler de vardı, gerçekten ben yapmadım ve Tahir Elçi’nin vurulduğu mermi tabanca mermisi değildi” dedi. Bende o zaman bu niye raporlara yansımıyor dedim. O da “Yansımaz” şeklinde bir beyanda bulundu. Karanlık her yerde bir şekilde devam ediyor. Maalesef Tahir Elçi cinayeti de bir dönem sonra diğer cinayetler gibi tozlu raflara kaldırılacak.

    -Cumhurbaşkanı Başdanışmanı “Bölge halkı çok zulüm gördü, telafi edilmeli” şeklinde bir açıklaması oldu. Uzun zamandır da Çözüm Süreci’ne dönüleceği konuşuluyordu. Bölge halkı bu konuda ne düşünüyor sizce? Gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?

    Bu aslında fısıltı halinde dolaşıyor ama karşılığı yok. Belkide böyle yaparak insanları umutlandırıp, sessiz kalmalarını sağlamaya çalışıyorlardır. Bölge illerinde ileri gelen 300 aşiret liderinin içerisinde olduğu, temsilcilerle oturup konuşulacağı yönünde konuşmalar döndü. Kimileri de HDP ile görüşüleceği PKK’ nin yer almayacağını söylüyor. Bölge halkı sorunun çözümünden yana. Bu sorunla ilgili çözüm mercii neresi ise, sonuç verecek mekanizmalar neresi ise orayla görüşmek lazım. Siyasetçiler, belediyeler var. Halkın “irademdir” dediği mekanizmalar var. Dolayısıyla onlarla konuşulması, en doğru yöntemdir. Tabii kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları ile de görüşülmeli, hiç kimse dışında tutulmadan herkesle tartışarak süreci hayata geçirmek lazım. Hem HDP ile çözmekten bahsediyorlar hem de HDP’nin genel başkanlarını tutukluyorlar. Sürece başlamak için önce siyasetçilerin bırakılması lazım.

    -Siyasetçilerin bırakılmasından bahsetmişken; nedir yargılanmalardaki son durum, uzun tutukluluk halleri devam mı edecek?

    Selahattin Demirtaş’ın ilk yargılama tarihi 6 Eylül olarak geçtiğimiz günlerde belirlendi. HDP’liler şu an siyaset yaptıkları için yargılanıyor. Şiddete teşvik ettiği için değil, “Kürt Sorunu şiddetle çözülmez” dediği için yargılanıyorlar. AK Parti gibi düşünmediği için, farklı bir yaşam konfigirasyonu üzerinde durdukları için Demirtaş ve arkadaşları yargılanıyor. Tamamı egemen siyasal iktidarın talebiyle oluyor. İdris Baluken tutuklandı ve Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile tahliye edilmişti. Hemen akabinde O’nu tahliye eden hakimi görevden aldılar. Şu an yargının üzerinde siyasal bir baskı var. Seçimle yapamadıklarını bir şekilde böylesi kıskaçlarla yapıyorlar.

    -Peki, OHAL sürecek mi?

    OHAL kesinlikle devam edecek ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’da söylüyor sürekli. Erdoğan AKP’ye yeniden başkan seçildikten sonra tüm il, ilçe teşkilatlarını seçime hazır hale getirmek istiyor ve OHAL ile de kendisine muhalif herkesi krimine edip seçimden 400 milletvekili almayı planlıyor. Türkiye’de şu an kimse konuşamıyor bile. Uluslararası arenada Türkiye’nin meşruiyeti iyice tartışılır hale geldi. OHAL sonrası ne olur bilemiyoruz. Ne yasa, ne mevzuat takip edemiyoruz. Her gün onlarca değişiklik oluyor. Basın özet şeklinde haber yaparsa, ne olduğunu okuyabiliyoruz. OHAL’in bitmesi gerekiyor ki, ne kadar tahribat yaşandığının fizibilitesini yapabilelim.